+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 11

Konu: Bediüzzaman Said Nursi ve Tasavvuf

  1. #1
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart Bediüzzaman Said Nursi ve Tasavvuf

    Bediüzzaman -kuddise sırruh- Hazretleri İstanbul’a geldiği yıllarda Erenköy’de zamanın Mürşid-i kâmil’i Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- Hazretleri ile görüşmüş ve intisab etmiştir. “Yeni Said” olarak kendisini tanıtması bu yıllarda olmuştur.

    Mektubat adlı eserinin 29. Mektub’undaki 3. Telvih’te tarikat hakkındaki şu beyanları ne kadar arza şayandır:

    Madem Adalet-i ilâhiyye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarikat, yâni Sünnet-i Seniyye dairesinde tarikatın hasenatı seyyiatına kat’iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir.

    Adi bir samimi ehl-i tarikat; sûrî, zahiri bir mutefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebâirle fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz.

    Şedit bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.

    Bir şey daha var ki: Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatiyle, tarikat mahkûm olamaz. Tarikatın, dini ve uhrevî ve ruhânî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeik kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nur-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır.

    Merkez-i Hilâfet olan İstanbul’u, beşyüzelli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyeninin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerden fışkıran envâr-ı Tevhid; ve o Merkez-i İslamiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekyelerde “ALLAH, ALLAH!” deyinlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i İlâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cuş u huruşlarıdır.

    İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz?” (29. Mektup)



    Dokuzuncu telvih’te Tarikat-ı aliye’nin faydalarından bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır:

    “Üçüncüsü: Âlem-i berzah ve âhiret seferinde, tarikat silsilelerinden bir silsileye iltihak edip ve o kafile-i nuraniye ile ebedü’l-âbâd yolunda arkadaş olmak ve yalnızlık vahşetinden kurtulmak ve onlarla dünyada ve berzahta mânen ünsiyet etmek ve evham ve şübehâtın hücumlarına karşı onların icmâına ve ittifakına istinad edip, herbir üstadını kavî bir senet ve kuvvetli bir burhan derecesinde görüp, onlarla o hatıra gelen dalâlet ve şübehâtı def etmektir.”

    .........

    Yedincisi: Sülûk-ü tarikatin en mühim şartı, en ehemmiyetli neticesi olan ihlâs vasıtasıyla, şirk-i hafîden ve riyâ ve tasannu gibi rezâilden halâs olmak ve tarikatin mahiyet-i ameliyesi olan tezkiye-i nefis vasıtasıyla nefs-i emmârenin ve enâniyetin tehlikelerinden kurtulmaktır.”

    Hakikat

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  2. #2
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ üçüncü telvihte velayet ve şeriatın şer'i temelini açıklayarak tasavvufa yönelik eleştirilerin haksızlığına işaret ediyor ve diyorki;

    ''velayet risaletin delilidir,tarikat şeriatın burhanıdır.risaletin tebliğ ettiği iman hakikatlerini,velayet,kalbi bir şuhutla ve ruhani bir zevkle aynel yakin düzeyinde görür,doğrular.onun tasdiki risaletin hakkaniyetinede kesin bir delildir.''
    yani ,risaletle velayet birbirini onaylamakla karşılıklı desteklemekte ,doğrulamakta,beslemekte ve gerektirmektedir.şeriatın ders verdiği hükümlerin hakikatlerini,tarikat,keşfiyle ve ondan istifadesiyle doğrulamış olmaktadır.velayet ve tarikat,islamiyetin kemalinin sırrını saklar,nurlarının belirdiği yerdir ve insanlığında feyizlendiği ve manen yüceldiği kaynaktır.bu büyük sırra rağmen kimileri,tarikatı inkar etmiş,başkalarınında yoksun kalmasına neden olmuşlardır.üstad kendisini bu anlamda en çok üzen şeyin bu olduğunu söyler.
    1.cilt.s 562


    ''tarikatıngayesi marifet ve iman hakikatlerinin inkişafıdır.hz.peygamberin miracın gölgesinde,kalp ayağıyla bir ruhani seyr-i suluk neticesinde,zevki,hali ve bir derece şuhudi iman ve kur'an hakikatlerine mazhariyettir.tarikat bu maksadı takip eden,ulvi bir sırrı insani ve beşeri bir kemaldir''
    1.cilt.s 561


    ''ehli sünnet ve cemaatin bir kısım zahiralimleri ile,ehli sünnetve cemaate mensup bazı siyaset ehli gafil insanlar,tarikat ehli içinde gördükleri bazı suistimalleri ve hataları bahane ederek,o muazzam hazineyi kapatmak,tahrib etmek ve bir nevi ab-ı hayatı dağıtan o kevser kaynağını kurutmak için çalışıyorlar. oysa eşyada kusursuzluk sözkonusu değildir.ehil olmayanlar bir işe girseler,elbette suistimal edebilirler.fakat cenabı hak,ahirette,amellerin muhasebesi dusturiyla,rabbani adaletini,hasenat ve seyyiatın muvazenesiyle gösteriyor.seyyiat üstün gelse cezalandırır,reddeder.hasenat galip gelse mükafatlandırıyor.madem,ilahi adalet böyle hükmeder ve hakikat dahil bunu hak görür.tarikatın yani sünneti seniyye dairesindeki tarikatın-hasenatının seyyiatına üstün geldiğine deliltarikat ehlinin,dinsizliğin hucumu zamanında imanlarını koruyabilmeleridir.sıradan,samimi bir tarikat ehli,zahiri bir ilim ehlinden çok kendisini muhafaza edebilir.o tarikat zevki sayesinde ve evliyaya duyduğu muhabbet yönüyle imanını kurtarır.günahlarla fıska girebilir ama asla dinsiz olmaz.şiddetli bir muhabbet ve metin bir itikadla kutup olarak gördüğü meşayih silsilesini,onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez.TARİKATTAN HİSSESİ OLMAYAN VE KALBİ HAREKETE GELMEYEN,BİR MUHAKKİK ALİMDE OLSA,BU ZAMANIN ZINDIKLARININ DESİSELARİNE KARŞI KENDİSİNİ TAM MUHAFAZA ETMESİ ZORLAŞMIŞTIR.''
    139.NURSİ.1.CİLT.S.562
    tasavvuf risalesi

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  3. #3
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Standart

    "Şimdi en mühim tekkeler ehli, ehl-i tarikattır. Bütün kuvvetiyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sahip çıkmaları lazım ve elzemdir. Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp, 'tarikat zamanı değil, bid'alar mani oluyor' dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberi dairesinde, bütün oniki büyük tarikatın hülasası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lazım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarikatın en günahkarı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor, kalbi mağlup olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakiki nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid'atlara ve takvayı kıran büyük günahlara girmemek gerektir."

    [Risale-i Nur Külliyatı, 2. cilt. Sh, 1830.]

    İbn Arabi ve diğer ariflerden söz eden bir başka metinde, Bediüzzaman, muhtemel bir soruyu (Biri çıksa dese, 'koca Avrupa'nın bu kadar hükeması, şu hakikat-i imaniyeyi inkar ediyorlar. Bizim bir iki hocamızın sözü nasıl tercih ediliyor?) şöyle cevaplar: 'Bir iki hoca dediğin, milyarlarca insanın güneşleri olan Şah-ı Geylani, İmam-ı Gazali, Muhyiddin-i Arabi, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani gibi ehl-i ihtisasın icmalarıdır ki, o hakikati görmüşler, gösteriyorlar.' Selefilerin sufizme yönelik ağır eleştiri ve suçlamalarına katılmadığını ve haksız bulduğunu birçok kez ifade eden Bediüzzaman, 'Haremeyn-i Şerifeyne Vehhabilerin tasallutuna dairdir' başlıklı metninde, bunu bir kez daha dile getirir: 'Vehhabilerin azim imamlarından ve acip dehaları taşıyan meşhur İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el-Cevziyye gibi zatlar, Muhyiddin-i Arabi (ra) gibi azim evliyaya karşı fazla hücum ettikleri ve güya, mezheb-i Ehl-i Sünnet'i Şiaya karşı Hz. Ebubekir'in (ra) Hz. Ali'den (ra) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek, Hz. Ali'nin (ra) kıymetini çok düşürüyorlar, harika faziletlerini adileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabi (ra) gibi çok evliyayı inkar ve tekfir ediyorlar.'

    Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi. Çünki saadet-i ebediyenin medarı onlardır.

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  4. #4
    Vefakar Üye karuban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Yaş
    50
    Mesajlar
    486

    Standart

    Said Nursi merhum Tarikat dersi alıp bir Üstada tabi olmuş muydu? Bu konuda çeşitli rivayetler var. Hepsine birden bakınca şaşırmamanız mümkün değildir. Zira herkesin söylediği birbirini nakzeder mahiyettedir. Hem Tarikat çevrelerinden hem Risale çevrelerinden iki türlü haberi almanız mümkündür. Bu haberleri özetlemeye çalışalım:

    1- Said Nursi merhum Risale’de herhangi bir Üstada bağlanamadığını bildirir. Nur mensupları da bu sözleri ön plana çıkarmışlardır:

    “İmam (Rabbani), o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrane şunu tavsiye ediyor: ‘Tevhid-i kıble et.’ Yani, ‘Birini üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma.’

    Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahval-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm: Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. Her birinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var; biriyle iktifa edemiyordum.

    O tahayyürde iken, Cenabı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’an-ı Hakimdir. Hakiki tevhid-i kıble bunda olur. Öyleyse, en ala mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. …”

    Ayrıca:

    Ehli tasavvufun mabeyninde fena fi’ş-şeyh, fena fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fena fi’l-ihvan suretinde güzel bir düsturdur. (Said Nursi, 21 Lema)

    2- Bediuzzaman Hazretleri çocukluğunda ders alırken bazı şeyhlerden de ders aldığını söyler. Ancak bu tarikat dersi olmaktan çok ilim, yani eski medreselerde öğretilen arapça ilmi kasdedilmektedir. (Sorularla Risale-i Nur editörü, 12-Şubat-2007 )

    Bediuzzaman, tarikatın içinde olmamakla birlikte -haşa- ona karşı da değildir. (Sorularla Risale-i Nur editörü, 12-Şubat-2007 )

    3- Risale’den alıntı yapan kimi nurcular ise, Said Nursi merhumun Abdulkadir Geylani Hazretlerinden manen, üveysi tarzında yetiştiğini söylerler. Tabii ki üveysi tarzda yetişmek vardır ve haktır. Nadir de olsa bu Ümmette olabilen işlerdendir. Üveysi tarzında yetişen bir kimse için Üstadı yoktu demek ise mümkün değildir. Çünkü ruhani de olsa onu bir Üstad yetiştirmeden üveysi sayılamaz, üstadsızlık muhaldir:

    “Aynı satırın başında fıkrasıyla o müridine diyor ki: “Vaktin Abdulkadirisi ol.” Bu kelimatı, hesab-ı ebcedi ile üç yüz yirmi beş eder. Üstadımızın lakabı “Nursi” olduğu cihetle, Nursi’nin makam-ı ebcedisi üç yüz yirmi altı ediyor. Bir tek fark var. O tek elif’tir. Bin manasında elf’e remzeder. Demek bin üç yüz yirmi beşte Şeyh-i Geylani’ye mensup bir zat, Şeyh-i Geylani tarzında hakikat-ı Kur’aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak, hakikaten Üstadımız, bin üç yüz yirmi altı senesinde-Hürriyetin ikinci senesi-mücahede-i maneviyeye atılmıştır.”

    Vurgulandığı gibi demek ki Geylani Hazretleri Said Nursi merhumun manevi Üstadıdır. Yani onu revhaniyetiyle yetiştirmiştir.

    Nitekim devamında:

    “Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor, “Korkma, sözlerini söyle” diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbab-ı adiyenin fevkinde bir tarzla kurtularak mahfuz kalacaksın. “

    Süleyman, Sabri, Zekai, Asım, Refet, Ali, Ahmed, Hüsrev, Mustafa Efendi, Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mesud, Mustafa Çavuş, Hafız Ahmed, Hacı Hafız, Mehmed Efendi, Ali Rıza

    Demek ki neymiş, Said Nursi’nin talebeleri, üstadlarını Abdulgadir Geylani Hz.lerinin müridi olarak bilmişler. Said Nursi merhum da mürid olduğunu kabul ediyor zaten:

    “Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh (Abdulkadir Geylani Hz.) bana bir paye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan izn-i İlahi ile ve Şeyhin duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak.” (Said Nursi)

    4- Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin çevresi ise, bizzat Sami efendiden naklen Said Nursi merhumun Kadiri dersini alıp Esad Erbili Hz.lerine bağlandığını bildiriyorlar. Daha da ötesi, merhum, kendisinden Tarikat dersi almak isteyenleri Sami Efendiye gönderir imiş:

    Kendisinden tarikat dersi isteyenlere Said Nursi Hz.leri, “irşadla görevli kişi Sami Efendi’dir, O’na gidin” demiştir.. Bediuzzaman Hazretleri de gençliğinde Esad Erbili Hazretlerinden Kadiri dersi alırdı. Altınoluk dergisi yazarlarından Taha Kılınç, iki ALLAH dostunun münasebetine bir örnekle farklı bir açı getirdi: “Rahmetli Bediuzzaman Hazretleri Sami Efendi ile pirdeş idi. Merhum, doğudan gelen hemşerilerinin tasavvuf yoluna intisap etme arzularını izhar ettiklerinde, onlara adres olarak sadece Sami Efendi Hazretleri’ni gösterir ve eklerdi: ‘İrşadla görevli kişi Sami Efendi’dir ona gidiniz, biz sadece iman hakikatlerini yazmak ve yaymakla memuruz’.”

    Sami Efedinin halifesi Musa Topbaş Efendi bizzat anlatmıştır: “ Sami Ramazanoğlu Hz.leri anlatıyorlar. Bediuzzaman hazretlerini bir ara imtihana kalkışmışlar, imtihan etmişler. Sabaha kadar cevap vermiş, yetiştirmiş. Sonra o bununla biraz mağrur olur gibi olmuş. Piri Ekmel efendimizin (Es’ad Erbili hazretleri) yanına dergaha gitmiş. 8-10 sual soracakmış. O’nun soracağı soruların hepsinin cevabını Esad efendimiz sormadan veriyorlar. ‘Ben şimdi mutmain oldum, hepsinin cevabını aldım’ diyor. Sonra ‘Ben Kadiri’den ders isterim’ diyor.”

    Sami Ramazanoğlu Hz.leri şöyle anlatmıştır: “Bendeniz Kelami dergahında hizmet ederken Bediuzzaman hazretleri başında poşusu, belinde silahıyla, efevari bir kıyafetle ziyarete gelirdi. Bediuzzaman hazretleri o zaman gençti. Esad efendimize sorular sorardı. Cevabını alınca ‘ALLAHü ekber’ der, hemen ayağa kalkardı. Esad efendi’den Kadiri dersi aldı. Bir defasında Bediüzzzaman gittikten sonra, Esad efendi ‘Bu genç,gençlere hizmetle görevli. İstikbalde gençlere iman davasında çok büyük hizmetler yapacak. Ama hala kendisi bunu bilmiyor, kendisine söylenmedi’ dedi.” (Kaynak: “Osman Şevket Yardımedici Hoca Anlatıyor: Mahmud Sami Ramazanoğlu’nun ks. Hayatındaki Önemli Bir Dönem: Şam Günleri.” Altınoluk, Şubat 2003. Ayrıca Mahmud Sami efendiye bağlıların sitelerini ziyaret edebilirsiniz)

    Bediuzzamanın hangi mürşidle manevi yolla görüşüp bu unvanı aldığı bilemiyorum. Ancak kendisinin tasavvuf ve tarikata uzak olmadığı hatta bazı şeyhlerden tarikat dersi aldığı bilinmektedir. Mesela yaşadığı devirde “meclis-i meşayıh” reisliği yapmış M. Esad Erbili onun intisab ettiği kişilerdendir. (Prof Dr. Hasan Kamil Yılmaz)

    5- Yakın zamanda, İstanbul’da mukim bir Şeyh Efendinin bağlısı, Nurşin’i yani Pir-i Tagi Hz.lerinin ocağını sık ziyaret eden ve yakınlarıyla sık görüşen Şeyh Efendisinin “Said Nursi merhum Abdurrahman Tagi Hazretlerine bağlıydı” dediğini nakletti. İsmi bizde mahfuzdur. Nitekim, Abdurrahman Tagi Hz.leri ve Oğlu Muhammed Diyauddin Hz.leriyle ilgili övgüler vardır Risalede:

    “Hem o nahiyemiz olan Hizan kazasına tabi İsparitte birdenbire meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahmani Taği’nin himmeti ile o kadar çok talebe ve hocalar ve alimler çıktılar ki bütün TÜRKİYE onlarla iftihar eder, bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazari ilmiyye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat için de öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya yeryüzünü fethedecek bu hocalardır...” (Emirdağ Lahikası c.l, sh: 53)

    “Eğer istersen hayalinde Norşin karyesindeki Şeyda’nın meclisine git, bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libası [elbisesi] giymişler ve ifritler adam suretini almışlar, ila ahir...” (Mesnevi-i Nuriye)

    6- Nakşi Tarikatı Mücedditiyye kolu Mürşidlerinde Molla İsmail Çetin Hz.:

    Nisbet ve huzuru yani Kemaliyetleri elde etmenin dört usulü vardır:

    Birinci yol, musafaha ve biat etmekle mü’minin teslim olduğu şeyhinin emrine girmesiyledir.

    İkinci yol, ümmet haklarında ittifak etmiş büyük zevatların kitaplarını okumak, nisbet veyahut bereketleriyle şereflenmek yoludur. Buna yalnız nisbet ve bereketlenmek için, kitaplarının ince manalarını tedkik etmeden mücerred okumakla devam edilir. Tarikat usullerinden haberleri olsun olmasın bu yolla da Kemaliyetleri elde etmek mümkündür.

    Üçüncü yol, dirayetle kitaplarını okumak, kitaplarının içindekilerini inceden inceye düşünmek ile devam edilen yoldur. Bu yolla da, ikinci yol gibi biat olmaksızın nisbeti elde etmek imkanı vardır. Her iki yolu da Kadiri, Şazeli ve bazı Sıddikıyye yolundakiler tercih ettiler. Bu iki yolda yetişene üveysiyy-ul meşreb denilir. Şu kadar ki bazı Sıddikiler bu iki yol zor olduğundan tercih etmediler; tercih etmeyenler bu yoldaki tehlikeleri nazar-ı itibara almışlardır. Bu abd-i fakir’in itikadı da şudur: İntisabla kemaliyeti elde etmek için birinci yolun tercihi şart değildir, deriz.

    Ekmel-ul-alimin Bediuzzaman Hazretleri de ikinci ve üçüncü yolu tercih etmiştir. Binaenaleyh üçüncü yolla devam eden her müslimin, İhya, Kut-ul-Kulup, Reşahat, Mektubat-ı Rabbani gibi kitaplara dalıp incelemek ve içindekileriyle amel etmek sayesinde yetişmesi mümkündür.
    Hatta halisane evradlarını, hizblerini okumak da çok faydalıdır. Şu kadar ki bu yolla süluk edene yedi şart vardır. Bu şartları yerine getirenin ehli tasavvuftan sayılmasında şüphe olmadığı gibi nisbeti de alırlar

    Bağlılarından öğrendiğimize göre Allame İsmail Çetin, Said Nursi merhumun son döneminde yanına varmıştır. Nakledenlerin ifadelerini aynen kopyalıyorum:

    “1959-1960 yılları Üstad Bediuzzaman hz.leri hastadır. Vefat etmek üzeredir.

    Zamanımızın Nakşibendi Şeyhlerinden şuan Antalya’da irşat yapan İsmail ÇETİN k.s. hazretleri 19 yaşındadır ve Bediuzzaman’ın huzuruna çıkıyor. İsmail ÇETİN hz.leri molladır, medrese ilmini tamamlamıştır ancak manevi sıkıntırları soruları arayışları vardır...

    Bediuzzaman hz.leri ‘al bu risaleleri senin derdine dermandır’ demiyor... ‘Ne fayda ki ömrümün sonunda geldin. Bu sordukların nazari (teorik) değil ameli (pratiktir) dir. Doğru isen doğruları bulursun. Git ara bul erbabanı!’ diyor ve mürşid bulmasını salık veriyor.

    Yani Üstad Bediuzzaman hz.leri ‘al bu rsialeleri her derdine devadır’ demiyor. Biliyor bakıyor görüyor İsmail Çetin hz.lerinde evliyalık kabiliyeti var. Onu yönlendiriyor. Nitekim İsmail ÇETİN hz.leri Adıyaman Menzil ilk şeyhi Gavs Abdulhakim Hüseyni El Bilvanisi ‘ye intisap ediyor...”

    İşte bu Allame İsmail Çetin Hz.lerine göre ise Üstad kitap okuyarak kemalat elde etmişti. Yani bildiğimiz anlamda bir Üstadı yoktu.

    7- Forumun birinde Nurcu kardeşin biri Said Nursi’nin Mevlevi Tarikatından Halifelik aldığını söylemişti. Çok gizli bir bilgi olarak… Arşivimden aramama rağmen bulamadığımdan o kardeşin ciddi ciddi aktardığı olayı ve kaynağını yazamıyorum… Ancak hafızamda kalanı bu kadardır… Rastlar isem o görüşmeleri de buraya kaydedeyim.

    8- Nurcu olmasına rağmen Nurcuların çoğunluğunca tasvip edilmeyen M. Sıddık Şeyhanzade ise, “Nurculuğun Tarihçesi” kitabında şöyle der:

    Molla Said; Kürdistanın meşayıhı Kiramının Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinden Tarikat-ı Nakşibendiye ve bilvasıta Şeyh Fehim Hazretlerinden ilm-i leduni ve Muhammed Küfrevi’den son dersi aldığı için bunları fevkalade severdi. (Sayfa 42)

    9- Hele bir de Said Nursi merhumun 12 tarikatten icazetli (izinli) olduğu söyleniyor ki akla ziyandır. 12 Tarikatten izinli olabilmesi için 12 devam eden Tarikate halife olmak ve belki bir kısmı için, hani en az yarısı deseniz 6 tane yaşayan Mürşid-i Kamilin halkasında hizmet etmiş olması gerekirdi. Oysa böyle bir hizmet ve böyle bir izini kimse söyleyemiyor. Herhangi bir vesika herhangi bir şahit gösteremiyor. (Bazı nurcular bunu 16 tarikat, 18 tarikat, bazıları 22 tarikat, bazıları 8 tarikat vs… olarak ortalıkta beyan ediyorlar ki bunu belki hafıza yanıltmasıyla izah edebiliriz. 12 rakamını hatırlayamayanlar, sandıkları ilk rakamı üstünkörü söyleviriyorlar) Bu konu sorularla Risale-i Nur ekibine sorulmuştu:

    Soru Bir soruya verilen cevaptaki Said Nursi’ye atfen verilen “ 12 tarikatten yetkili” sözü Risale-i Nur’un neresindedir? Bu tarikatlerden hangilerinin “silsile icazetnamesi”nin Said Nursi’ye verildiği (fiziken veya rahani yolla) Risale-i Nur’un neresindedir? 13-Aralık-2007 - 10:47:58

    Cevabımız

    Değerli Kardeşimiz;

    Bediuzzamanın 12 tarikattan icazet aldığını gösteren bir bilgiye, ne Risale-i Nur külliyatında ne de hatıralarda rastlayabildik.

    Yalnız, Emirdağ Lahikasında şu ifadeler yer almaktadır; bütün on iki büyük tarikatın hulasası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lazım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.

    Selam ve dua ile... Sorularla Risale-i Nur Editör

    http://www.sorularlaRisale-i Nur.com/subpage.php?s=show_qna&id=13513

  5. #5
    Vefakar Üye karuban - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Yaş
    50
    Mesajlar
    486

    Standart

    Alıntı karuban Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    8- Nurcu olmasına rağmen Nurcuların çoğunluğunca tasvip edilmeyen M. Sıddık Şeyhanzade ise, “Nurculuğun Tarihçesi” kitabında şöyle der:

    Molla Said; Kürdistanın meşayıhı Kiramının Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinden Tarikat-ı Nakşibendiye ve bilvasıta Şeyh Fehim Hazretlerinden ilm-i leduni ve Muhammed Küfrevi’den son dersi aldığı için bunları fevkalade severdi. (Sayfa 42)
    Sadık Dursun'un sözlerini 14. Şua'daki şu satırlar da desteklemektedir.

    Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rast gelmiş. Ezcümle, karyem Nurs'tur, merhum validemin ismi Nuriye'dir. Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed'dir. Kàdirî üstadlarımdan Nureddin, Kur'ân üstadlarımdan Nurî, talebelerimden benimle en ziyade alâkadar Nur isimli bulunanlarıdır. (Ne gariptir ki, mühim Nur şâkirtleri arasında Nurî isimli kimseye rastlanmamaktadır.)

    Görüldüğü gibi Risale'nin içinde dahi birbirine tezad ifadeler var. Bir yerde "hiç kimseyi üstad tutmadım" denilmekte; başka yerde "üstadlarım şunlar şunlardır" diye tek tek sayılmakta...

    Bu tezadlar tabii ki Nurcular tarafından bir şekilde tevil edilerek anlaşılıyor olmalı...

    Ancak bendenizin hissettiği şudur ki Risale'de önce söylenip zaman geçince vazgeçilen ifadeler olmalı. Bize risaleyi sunanlar "hangi kelam ne zaman söylendi"yi birlikte verebilseler; ayrıca sonradan söylenenin asıl olduğunu ifade etseler bu tezadlar belki de ortadan kalkacaktır. Yine mesela "Eski Said" dönemindeki görüşler ile "Yeni" Saidler dönemleri birbirinden kesin hatlarla ayrılmıyor. Ayrılmadığı için de biz tek bir "Said" ile muhatabız imiş gibi algılanıyor. Halbuki Eski Said'den bir takım görüş ayrılmaları olması lazımdı. Yoksa "eski" "yeni" diye ayırmanın anlamı, önemi kalmazdı.

    Yine de izah edecek olanları merak ediyorum. Bir yerde "üstadım yok" deniyor, ama başka yerde "üstadlarım şunlar şunlar" diye isim isim sayılıyor. Bu açık farklılıklar neden?

  6. #6
    Dost fatihmlt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2009
    Mesajlar
    1

    Standart Lütfen okuyun kardeşler bende bir katkıda bulunmak istiyorum

    Seyyid Muhammed Efendinin 4 ciltlik eserinden bir alıntı..

    "Çeşitli yerlerde vaaz ediyor, Cami-i Kebir’in yanındaki küçük hücrede Ahmed Efendi (rh.a) ile birlikte talebe yetiştiriyorduk. Derslere devam eden Şeyh Melek ismiyle maruf bir talebe kardeşimiz vardı.[1] Bu zat Şeyh Said’in yeğeni olurmuş, ailesinden 37 kişi idam edilmiş, ailesinin diğer fertleri de sürgün edilmiş bu da on yedi yaşında iken Kayseri’ye sürgüne gelmiş. Şeyh Melek alim bir kimse idi. Talebe iken babasından okumuş, amcalarının medresesi varmış, ocaktan yetişmiş, çok edep erkan sahibi bir kimse idi. Kırk yaşlarında var idi. Elinde kitapla gezer, kimi zaman yanımıza gelir, ders dinlerdi. Bana çokça hürmet gösterir “Sen beni hayata bağladın içimdeki kötülükleri temizledin derdi” Aramızda samimi bir dostluk peydâ olmuş idi. Bana gelerek “Molla Muhammed seninle Said-i Nursî’ye gidelim” diyerek rica ediyordu. O zamanlarda maddi manevî çok sıkıntıda idik. Fakat Peygamber (s.a.v) Efendimizin telkini bizleri bu seyahate çıkmaya mecbur etti. Birlikte bahar vakti yola çıktık. Otobüs ile Aksaray’a kadar geldik. O buraları bilirmiş, kürt köylerinde bulunduk. Ben Türkçe o da Kürtçe vaaz ediyorduk. O zamanlar gönlümüze cezbe galebe çaldığından kendimizden geçer, cemaat ile birlikte gözyaşlarına boğulur idik. Üzerimizde de daim bir baskı var idi. Neticede köylüler aralarında çuvallar dolusu yün toplayıp sattılar, bizlere yol harçlığı temin ettiler.

    Bizler köylerde vaaz ede ede Isparta’ya geldik. Said-i Nursî (rh.a) hazretlerini bulduk. Bize de bir oda gösterdiler. Yanımıza da birkaç arkadaş verdiler. Onun yanında toplam 15-16 kişiydik. sakallı olan ve olmayan arkadaşlar var idi. İçimizden bize göre yaşça kamil Hüsrev gibi beş altı kişi muharrir idi. Said-i Nursî (rh.a) hazretleri gelir –kitaplara bağlı kalmaksızın- irticalen ders işler muharrirler de sözlerini hemen kaleme alırlardı. Biz de yazılanları tashih eder, noktalar, harekeler ve işaretlerdik.

    Said-i Nursî (rh.a) değişik bir mizaca sahip idi. Ondan da bir kap ilim aldık. Ona yakındık çünkü arkadaşım Şeyh Melek’in amcaları ve ailesi idam edilmiş, Said-i Nursî (rh.a) ise devlet tarafını tutmuş, bunlar daha önceden tanışırlar imiş. Yanına vardığımız zaman Şeyh Melek kardeşimiz, bizi Said-i Nursî (rh.a)’e “Benim kardeşimdir.” diyerek takdim etti. Said-i Nursî (rh.a) Şeyh Melek’i çok severdi. Bazen Kürtçe ona laf atardı.

    Isparta’da Said-i Nursî (rh.a)’in yanında 2 ay kaldık, sonra 5 ay da mahkeme için gittiği Afyon-Barla’da yanında bulunduk. Zira onu takip eden talebeleri vardı. Bizler de ardı sıra gittik. Bu zaman zarfında risalelerin tashihi kimi zaman yazımı ve mütalaası ile meşgul olduk. Bazen öyle bir hal vuku bulurdu ki mütalaa esnasında evliyalar gelir yanlışları düzeltirlerdi. Ben mi böyleydim, yoksa herkeste de bu haller vuku buluyor muydu bilmiyorum. Sanki bu yedi ayı evliyalar ile birlikte geçirdik.

    Said-i Nursî (rh.a) evliyaların himmetlerine nail olmuş, kimi ehlullahın meclislerinde bulunmuş onlardan el hayrı almış bir zat idi. Tasavvufî yönü vardı. Velilerin hallerine, yüce mevlanın ilhamına mazhar olmuş bir hali vardı. Kendisi veliyullahtı. Yanında iken bazı kerametlerine şahit olduk. Bir gün Said-i Nursî “Oğlum kaldığınız yerden ayrılın bu gece orası baskına uğrayacaktır” diye haber verdi. Biz de evden çıktık o gece ikamet ettiğimiz ev jandarmalar tarafından basılmış, başka yerden birkaç talebeyi götürmüşler ise de bizleri bulamadılar.

    Said-i Nursî (rh.a) hazretleri bazen sabah, bazen öğlen ama ekseri gece muayyen saatlerde ders işlerdi. Cemaat çok değildi, devletin baskısı vardı. İki üç güne bir “gelsinler” diye müsaade edilirdi. O vakit yanına varırdık, diğer zamanlarda yanına gitmeye müsaade olmaz ise varamazdık. Zira gözetleyiciler vardı. Talebeler her zaman yanına varamazdı. Yanına vardığımızda ise eli kalem tutan muharrirler onun sözlerini kayda geçirir bizler de tashih ederdik. Said-i Nursî (rh.a) hazretleri garibâne bir halde yaşıyordu. Muşambadan bir serginin üzerinde yatıp kalkar incecik bir yorgan kullanırdı.

    Bir gün ders okutuyordu “Ben İstanbul’a gideceğim sizden ayrılacağım, sizi seviyorum” diye konuşuyordu. O an ağlamışım, cezbeye kapılıp kendimden geçmişim, Bana seslendi “Gel” dedi. Elimden tuttu. Elini öptürmezdi. Bana dua etti. Arapça dua ederdi. Duasını “Yâ Rab bu kardeşime Mevlevi kolundan el hayrı veriyorum sen kabul eyle” diyerek bitirdi. Bana “Senin mizacın tasavvuf, Neslin tasavvufçudur. Ben Rusya’dan esaret dönüşü İstanbul Yenikapı Mevlevihânesi’nde kaldım oradan el aldım, bu el hayrını sana aktarıyorum, ileride lazım olacak bu kapıdan ilham alacaksın.” diye söyledi. Halbuki ben kendisine tasavvufî bir meşrebimin olduğunu söylememiştim fakat onun insanların hallerini ve gönüllerini gözetlediği bir hali vardı.

    Said-i Nursî (rh.a) hazretleri Rusya esareti akabinde İstanbul’a gelmiş Mevlevihane’de misafir kalmış, kendisi bekar idi, çeşitli zamanlarda tekkelerde kalmış. Bizlere el hayrı verirken Hüsrev ve Şeyh Melek dahil yedi sekiz kişi vardı.

    Said-i Nursî (rh.a) zamanın şeyhi idi. Mektubâtını, şualarını ve başka eserleri de vardır. O meşâyıhın lisanı ile konuşurdu. Kendisini, zamanın velisi olarak kabul ederdik. Şimdi kendilerini nurcu niteleyen bazı kardeşlerimiz “Said-i Nursî şeyh değildir” diyorlar, halbuki onun dizinin dibine oturan kişi, Said-i Nursî (rh.a)’nin nasıl bir şeyh olduğunu, zamanın kutbu ve feridi olduğunu anlardı.

    Bu olaydan kısa bir müddet sonra Said-i Nursî (rh.a) hazretlerini İstanbul’a götürdüler. Biz de manevî bir işaret akabinde Kayseri’ye geri döndük.

    Said-i Nursî (rh.a)’in yanında bulunduğumuz sıralarda bana içinde cifrî hesaplarının bulunduğu, gelecekle ilgili kimi çıkarımlarını anlattığı ve nice hadiselere değindiği altın yaldızlı bir kitabını hediye etmişti. Fakat Kayseri döndüğümüzde doğu kökenli bir arkadaşım benden okumak için bu kitabı aldı ve bir daha geri getirmedi.

    1968 yılında Kayseri Çift Önü semtindeki hanemizde bulunuyorduk. Ailece Şeyh Melek’i ziyarete gittik. At Pazarı semti civarında evi vardı. İki evliydi yeni hanımından 3 küçük çocuğu bulunuyordu. Yaşlı idi hasta döşeğinde yatıyordu. Bize nasihatlerde ve dualarda bulundu. Bu onunla son görüşümüz oldu. Kendisi beyaz sivri sakallı, uzun yüzlü bir kişiydi. Beni çok severdi. Kendisi alimdi, sadık bir dosttu.

    Said-i Nursî Hazretleri’nden geldikten sonra memleketin çeşitli yerlerinde imamlık ve vaizlik görevlerinde bulundum. 1952 senesinde askere gittim. Acemi birliğim Ankara’da idi. Bir gün Hacı Bayram Camii şerifinde bulunuyordum. Namaz akabinde müteveffâ bir asker için mevlid merasimi düzenlenecek imiş, ben de ALLAHrızası için bu merasimde mevlithanlık yaptım. Mevlid-i Şerifi dinleyenler arasında bir general var imiş, merasimin akabinde yanıma gelerek bana sarıldı, alnımdan öperek gurur duyduğunu söyledi. Teşekkür etti. Bir isteğimin olup olmadığını sordu. Gönlümde İstanbul’a gitmek, oradaki ulemânın yanında bir müddet daha bulunma arzusu var idi. İstanbul’a gitmem hususunda yardımını istedim. Bir müddet sonra İstanbul ulaştırma birliğinde puantör olarak görevlendirildim.""

    [1] İsmi “Molla Mustafa” dır.

    bu zati tanitan site www.seyyidmuhammed.de.vu

  7. #7
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Dr. Said YARGICI
    .
    Risale-i Nur: İlmî Mürşid
    24 Temmuz 2009 Cuma 06:40
    Risale-i Nurların Bediüzzaman tarafından bir çok tariflerleri yapılmıştır. Bugün bunlardan “ilmi mürşid” üzerinde durmak istiyorum. Bediüzzaman neden, tasavvuf-tarikat geleneğini devam ettirip, kendisini bir şeyh, bir mürşid olarak ilan etmiyor da, eserleri mürşid olarak gösteriyor? Adresin kendisi değil, yazılan, ilham edilen nur risaleleri olduğunu söylüyor?
    Önce Kastamonu lahikasındaki ifadelere bir bakalım:
    “Evet, bu asrın ehemmiyetli ve mânevî ve ilmî bir mürşidi olan Risaletü'n-Nur'un heyet-i mecmuası, sair şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvafık ve hakikat-i ilmiyeye münasip olarak, birkaç nevide ve bilhassa hakaik-i imaniyenin izharında, intişarında azîm kerametleri olduğu gibi, üç keramet-i zâhiresi bulunan Mucizât-ı Ahmediye, Onuncu Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz ve Âyetü'l-Kübrâ gibi çok risaleleri dahi herbiri kendine mahsus kerametleri bulunduğunu çok emâreler ve vâkıalar bana kat'î bir kanaat vermiş. Hattâ sekeratta bulunan talebelerine imanını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine, müteaddit vâkıalar şüphe bırakmıyor.”
    İçinde yaşadığımız asır, önceki asırlara benzemiyor. Tasavvuf ve tarikatlar ve bunların başındaki şeyhler, mürşidler, imanı kuvvetli insanlara mertebeler kat ettirmek, daha ahlaklı bir insan olmalarını sağlamak için rehberlik ediyorlardı. Çünkü o zamanlarda ilimden ve felsefeden gelen şüpheler, insanların imanlarını sarsmamıştı, imanları kavi idi. Bu yüzden Bediüzzaman Tasavvufu bir meyveye benzetir. İman hakikatlerini ise gıdaya, ekmeğe, suya benzetir. Bu asırda, imanın esaslarına cemaatli, yani organize saldırılar olmaktadır. Bugün darvinizmin etkilemediği bilim yok gibidir. Bilimin pozitivisit yorumu ilmi bir “inanç”, bir put haline getirmiştir.
    Şimdi kafasında seyrettiği filimlerden, okuduğu kitaplardan, dinlediği öğretmenlerinden kalan şüphelerle hayata atılan bir insanın yarasına geleneksel mürşid, şeyh-mürit ilişkisinin merhem olması mümkün değildir. Said Nursi, çağa uygun bu değişimin köşe taşıdır. Bu yüzden geçmiş asırlardaki mürşitler gibi insanları şahsına değil, Risale-i Nurlara bağlamak için çaba sarfetmiştir. Kendisiyle görüşmek isteyenlere Risale okumalarını tavsiye etmiştir. Neden? Çünkü şahıslar fanidir. Onun ifadesiyle “baki hakikatler, fani şahıslar üzerine bina edilmez.” Şahıslar çürütülürse, insanlar hakikatlerden uzaklaştırılabilir. Ama eserler, sağlam Kur’an ve sünnet ölçüleriyle yazdırılmış eserler çürütülemez ve dolayısıyla insanların hakikatlerden uzaklaştırılması da mümkün değildir. Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri, bir şahsın değil, eserlerin, nur risalelerinin mürşid olduğunu dile getirmektedir.
    “Ehemmiyetli, manevi ilmi mürşid” ifadesinde üç önemli kelime ön plana çıkmaktadır.. Bu üç kelimenin vurgusu, insanın iman ilimlerine ne kadar çok muhtaç olduğunu gösteriyor. 29. mektupta, “çok emarelerle anlamışız ki, bu ulum-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz” ifadesinden anlaşılmaktadır ki, Risale-i Nur, iman hakikatleri noktasında mürşitlik yapmaktadır. Said Nursi, 23. Söz’ün dördüncü noktasında , “Mahiyet ve istidad itibâriyle her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esâsı ve mâdeni ve nuru ve ruhu, mârifetullahtır. Ve onun üssü'l-esâsı da imân-ı billâhtır” der.
    Bunlardan anlaşılmaktadır, Risale-i Nur’un ilmi mürşitliği birinci derecede marifetullah ve iman konusundadır. Ehemmiyetli ve manevi olması da bu yüzdendir. Neden, iman ve marifetullah konusunda mürşiddir Risale-i Nur? Çünkü imansız cennete gitmek, imansız Cemalullah’a nail olmak mümkün değildir. Risale-i Nur’un diğer eserlerden farklılığı anlatılırken, Kastamonu lahikasında şöyle ifade ediliyor:
    “Eski mübarek zatların ekseri divanları ve ulemanın bir kısım risaleleri imanın ve marifetin neticelerinden ve meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederler. Onların zamanlarında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı İmân sarsılmıyordu. Şimdi ise köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. O divanlar ve risalelerin çoğu has müminlere ve fertlere hitap ederler; bu zamanın dehşetli taarruzunu defedemiyorlar.
    “Risaletü'n-Nur ise, Kur'an'ın bir manevi mucizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhanlarla imanın ispatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilaç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.”
    Görüldüğü gibi Risale-i Nur’un irşadı “imanın ispatına, tahkikike, muhafazasına, şüphelerden kurtarmasına hizmet ediyor.”
    O halde bu ilmi mürşid, iman ile ilgili konuları aklî ve naklî delillerle ispat ediyor, imanı tahkiki hale getiriyor, imanı muhafaza ediyor ve şüphelerden kurtarıyor.
    İmanı bu hale gelen bir insanın imanla kabre gireceğini bildiren Bediüzzaman Hazretleri, bu ilmî mürşidin birçok kerametleri olduğunu, sekarattaki talebelerinin imanlarını kurtarmak için yardıma koştuğunu bildiriyor. Kastamonu lahikasının ilerleyen sayfalarında buna örnek olarak da, Bir Risale-i Nur talebesinin lailahe illllah kelimesini yazarken vefat etmesi gösteriliyor. Hafız Ali Abi örneği de buna ilave edilebilir.
    Sekaratta talebelerinin imdadına koşan ilmî mürşid olan Risale-i Nur, imanın tahkiki hale gelmesinden dolayı, sekarat vaktinde şeytanın insanın imanını almasına karşı da tam bir engel oluyor. Şeytan ancak akla şüpheler verebilir. Ama tahkiki olan iman, sadece akılda kalmıyor, kalbe, sırra ve insanın sinirlerine, latifelerine duygularına sirayet ediyor. Bu yüzden iman mahfuz kalıyor.
    İlmî Mürşid Risale-i Nur. Kur’an ve hadislerin bir aynası. Bu yüzden Said Nursi, kendisini bütün Risale-i Nur talebeleriyle birlikte bir “ders arkadaşı” olarak görür bu ilmi mürşidin önünde. Bu yüzden kendisine yazdırılan eserleri binlerce defa okumuştur ve hergün okunmasını tavsiye eder bizlere. Bizler de birbirimizin ders arkadaşıyız. Ders arkadaşı olmalıyız. Risale-i Nur’u okuyanlar, mürid değil, talebe ünvanını kazanır. Bu da önemli bir ayrıntıdır.
    Bu yüzden Risale okuyanlar, şahıslarını, şahsi malumatlarını, bilgilerini değil, Risale-i Nur mürşidini ön plana çıkarmalı, nazarları ona çevirmelidir. Kur’an ve sünneti anlamımız, hayatımızı anlamlı kılmamız, varlığın sırrını çözmemiz, Allah’a hakkıyla kul olmamız, nazarımızı ve nazarları bu ilmi mürşide çevirmekle mümkün.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  8. #8
    Müdakkik Üye Melis - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2009
    Bulunduğu yer
    Alem-i ervah
    Yaş
    35
    Mesajlar
    980

    Exclamation önemli bi soru........

    said nursi 1960"da vefat etmiştir bu gün onun adına hala kitaplar basılıyor. biz bu kitaplarin onun yazdiklari oldüğünü nerden ve nasıl bileceğiz.
    ?

    Ve bu mektub sevdamın bir dilekçesi sana

    Bu harfler gözyaşlarımın tek şahidi şimdi.


    Harflerimi bağışla, sevdamı mazur gör, ümmetine hoş gör bizi…


  9. #9
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    Alıntı HaSrEt RüZgArI Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    said nursi 1960"da vefat etmiştir bu gün onun adına hala kitaplar basılıyor. biz bu kitaplarin onun yazdiklari oldüğünü nerden ve nasıl bileceğiz.
    ?
    Üstad gerek osmanlıca el yazısı ile yazılan, gerek matbaada vefatından evvel tab'ı (basamı) tamamlanan külliyatı tashih etmiştir.Eskimez yazı ile bir takım külliyat diyanet kütübhanesine, bir takım da ezher üniversitesine hediye etmiştir.Abeylerin elinde bu orjinal nüshalar mevcuttur.Orjinalinin tıpkıbasımı da yapılacaktır.
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  10. #10
    Ehil Üye Muntesip - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Bulunduğu yer
    ....şehr-i güzin...
    Yaş
    33
    Mesajlar
    3.241

    Standart

    Alıntı HaSrEt RüZgArI Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    said nursi 1960"da vefat etmiştir bu gün onun adına hala kitaplar basılıyor. biz bu kitaplarin onun yazdiklari oldüğünü nerden ve nasıl bileceğiz.
    ?
    biraz sacma bir eslestirme olacak ama tolstoy da olmus ama biz kitaplarini okuyoruz..Tarihceyi bir okuyun isterseniz orada yaziyor zaten kitaplarin Ustad zamaninda tamamlandigi ya da bir suru mahkeme de delil olarak sunuldugu...bir suru yargilanmalar olmus Ustad bu kitaplari yazdi diye ..

    Anlamaya başlama belirtilerinden birisi de ölme isteğidir...


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bediüzzaman Said Nursi
    By TEMELYILMAZ in forum İstek, Öneri ve Forum Yardımı
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.02.14, 10:46
  2. Bediüzzaman Said Nursi ve ABD
    By Bîçare S.V. in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24.01.09, 20:43
  3. Bediüzzaman: Tasavvuf Meyvedir!
    By Özgürlük in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 28.01.08, 19:15
  4. Bediüzzaman Said Nursi
    By emaneten in forum Gündem
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.11.07, 18:46
  5. Bediüzzaman Said Nursi
    By muhammedyahya in forum Klip, Video, Film ve Animasyon
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 23.08.07, 10:14

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0