+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 13

Konu: Bediüzzaman Said Nursî Aramızda

  1. #1
    Ehil Üye Müellif-e - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Bulunduğu yer
    Zindan-ı dünya'da bir garib yolcu
    Mesajlar
    4.073

    Exclamation Bediüzzaman Said Nursî Aramızda

    Ahmet ÖZDEMİR
    Bediüzzaman Said Nursî aramızda

    Hicrî 1429 yılındayız.
    Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin 50. vefat yıldönümü.
    Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri vefat ettiğinde takvim yaprakları H. 1379 Ramazan ayının 25’inci gününü gösteriyordu. Bu M. 23 Mart 1960 Çarşamba günü idi. Saat ise, 03.00’tü.

    Talebeleri başına toplandılar. Sahur vakti geçmiş, yeni bir gün başlamıştı. Urfa minarelerinden sabah ezanı okunuyordu. Talebeleri, Üstadın her zamanki gibi kalkmasını ve “Sabah namazı girdi mi?” diye sormasını bekliyorlardı. Fakat Üstad kalkmıyor ve namaz vaktini de sormuyordu. Buna bir mânâ veremediler. Hâlbuki o çoktan derin âlemlere uçmuştu. Rabbine kavuşmuştu.

    Sabahleyin vâiz Ömer Efendiyi çağırdılar. Ömer Efendi gelip duruma bakmış ve yaşlı gözlerle “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciun” diyebilmişti. Böylece talebeleri, Üstadlarının vefat ettiğini o an öğrenebildiler. Az sonra otel sahibi Mehmet Efendi gelmiş, kapı aralığından durumu fark etmiş ve “eyvah!” diyerek dizlerine vurarak feryat etmeye başlamıştı.

    Haberi alan il emniyet müdürü hemen doktor gönderip muâyene ettirdi. Doktor “Allah, Allah! Çok ateşli, vefat etmiş. Fakat hiç ölüm haline benzemiyor. Yalnız bu zatın hemen kalkmasını istemiyorum. Biraz kalsın. Ben şüpheleniyorum” dedi. Daha sonra doktor ölüm raporunu yazdı. Arkadan tereke hâkimi gelerek Bediüzzaman Hazretlerinin saat, cübbe, sarık ve yirmi liradan ibaret dünya malını tespit etti. Bunların kardeşine verilmesine karar verdi.1

    Vefat haberini alan binlerce Urfalı otelin önünü doldurdular. Bütün illere telgraflarla, telefonlarla Bediüzzaman’ın vefat haberi duyuruldu.

    Vefat haberi kısa sürede yurdun dört bir yanına yayıldı. Haberi alan on binlerce insan Urfa’ya akın etti. Öğleden sonra techiz ve tekfin işleri yapıldı. Bu sırada Bediüzzaman’ın naşının üzerinde binlerce güvercinler uçuşurken, hafiften damla damla yağmur da yağıyordu. O gece cenaze camide kaldı. Sabaha kadar hatimler, duâlar yapıldı. Cami buraya gelenlerle dolup taşmaya başlamıştı.

    Cenaze namazı 26 Ramazan Perşembe günü ikindi namazını müteâkip vali, belediye başkanı ve on binlerce insanın katılımıyla Ulu Cami’de kılındı. Şehirde bir sessizlik hâkim olmuştu. Adeta Urfa halkı işini gücünü bırakmış cenazeye katılmıştı. Ulu Cami’den dergâha uzanan 1,5 km’lik yol ancak iki saatte alınabilmişti. Bediüzzaman’ın cenazesi eller ve parmaklar üstünde dergâha getirilip oradaki iki kubbeli lâhde defnedildi. Bazı yerlerde cenazeye gelemeyenler tarafından gıyabî cenaze namazı kılındı. Basında vefat haberi birinci haber olarak yankılandı.

    Bediüzzaman Hazretlerinin kabri o günden itibaren ziyaretgâh halini almıştı. Duyanlar sıraya geçmişti. Gerçi Said Nursî hayatta iken ziyaretçilerden sıkılırdı. Bu durumu mektuplarında defalarca ifade etmişti. Mezarının ziyaret edilmesine gönlü razı değildi.

    O “Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, mânevî duâ ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risâle-i Nur’daki âzamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enâniyet için buna bir mânevî sebep hissediyorum. Kendini Risâle-i Nur’a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler” diyordu.2

    Ülkede 27 Mayıs darbesi olmuş, demokratlar iktidardan uzaklaştırılmış ve ordu idareye el koymuştu.

    Ona hayatta rahat yüzü göstermeyen zihniyet, mezarında da rahat bırakmadı. Uydurma gerekçelerle vefatından aylar sonra 11 Temmuz gece yarısı mezarını parçalayarak onun cenazesini uzak diyarlara kaçırdılar. Bunu yaparak Bediüzzaman sevgisini yok edeceklerini sandılar. Fakat aldandılar.

    Bediüzzaman mezarının kırılacağını yıllar önce hissetmiş ve “Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde”3 diyerek haber vermişti. Hatta devamında “Saidden yetmiş dokuz emvat bâ-âsam âlâma” diyerek, Hicrî vefat tarihi olan 1379 tarihine de işaret etmişti. O İslâm’ın geleceğiyle ilgili müjdeler de vermişti aynı satırlarda.

    Şimdi o her zamankinden daha çok seviliyor. Adeta ölümü mânevî bir bomba gibi her yerde etkisini gösteriyor. İnsanlar onun sevdalısı olmuş. Kadirşinas Urfalılar her yıl onun vefat yıldönümüne rastlayan Kadir Gecesinde hatimler ve mevlidler okutuyorlar.

    Risâle-i Nurlar elden ele, dilden dile dolaşıyor. Kitap fuarları Risâle-i Nurlarla şenleniyor. Bugün Bediüzzaman’ın mezarının nerede olduğu bilinmiyor belki. Fakat onun ismi ve dâvâsı sadece yurt sathına değil, dünya sathına yayılmış. Artık o gönüller üzerinde taht kurmuş, bulunduğu yerden bizleri tebessümle seyrediyor. O maddeten bizden ayrılmış, fakat mânen aramızda yaşamaya devam ediyor.

    Not: Okuyucularımın Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesini tebrik eder, hayırlara vesile olmasını dilerim. Bediüzzaman’a ve onun dâvâsına gönül verenlerin vefat haberlerini gazetemizde okuyoruz. Okuyucularımız taziye vererek bize de duyurmuş oluyorlar. Vefat eden bütün ağabey, abla, kardeş ve bacılarımıza Ramazan-ı Şerif’in hürmetine Allah’tan rahmet, aile ve yakınlarına sabr-ı cemiller diliyorum. A.Ö.

    Dipnotlar:

    1- Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, s. 421
    2- Emirdağ Lâhikası, s. 417
    3- Sözler, s. 635

    25.09.2008


  2. #2
    Ehil Üye beylikdüzü73 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Bulunduğu yer
    istanbul/beylikdüzü
    Mesajlar
    1.163

    Standart

    Başta Resul-u Ekrem efendimize O'nun Âline ve Ashabına, Ashab-ı Bedir'e Ashab-ı Uhud'a Ashab-ı Hendek'e, Ashab-ı Yermük'e, Ashab-ı Mute'ye, Dört halife efendilerimize, Hz.Hamza'ya ismini sayamadığım tüm ashabına, Ardından Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine, Hulusi Abiye, Refet Abiye, Tahiri Abiye, Ceylan Abiye, Avukat Bekir Berk'e, Hafız Ali'ye ismini sayamadığım tüm talebelerine bir fatiha okuyup hasıl olan sevabı hediye etmenizi istirham ediyorum.

    Şimdiden Amin diyorum.
    ________________

    Andolsun ki Duha'ya
    Ve leyl-i iza seca'ya
    Rabbin ne terkeder seni,
    Ne darılır sana.
    ________________
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

  3. #3
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Ahmet ÖZDEMİR
    BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ'NİN VASİYETİ




    H. 25 Ramazan 1379 veya M. 23 Mart 1960…
    Nur Talebelerinin unutamadıkları tarihlerden birisi! Neden mi?
    Çünkü, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin vefat tarihidir. Vefatla birlikte akla başka bir şey daha gelir: Vasiyet. Vasiyet deyince de mirastan söz etmemek olmaz. Peki miras nedir?
    Miras, sözlükte verâset yoluyla geçen şey, ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk, para olarak ifade edilir.
    Merhumun geride bıraktığı mirasın maddî kısmına tereke diyoruz. Genelde akla gelen de maddî mirastır.
    Bediüzzaman Said Nursî’nin bıraktığı maddî miras, tereke hâkiminin tesbitine göre şunlardır: Saat, cübbe, sarık ve yirmi lira.
    Mânevî mirası ise cümlelere sığmayan Kur’ân-ı Kerim’in mû'cize-i mâneviyesi olan Risâle-i Nur’dur.
    Bediüzzaman Hazretleri talebelerine yazdığı bir mektupta, “Ecel gizli olmasından, vasiyetnâme yazmak sünnet” olduğunu belirtiyor ve “Emr-i Hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrukâtım, benim bedelime o sadık ve mübarek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin” diyor.
    Vasiyet olunca akla hemen ölüm geliyor. Said Nursî, talebelerine “Telâş etmeyiniz” diyor. Bediüzzaman çok şiddetli zehirlerle defalarca zehirlenmiştir. Ama ümidini ve Allah’ın inayetini hep muhafaza etmiştir. Aynı mektupta bunu şu sözleriyle ifade ediyor: “Merak etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye ve hıfz-ı İlâhî devam ediyor.”1
    İçinde yaşadığımız dünyada insanlara zarar verecek bazı haller bulunmaktadır. Said Nursî’nin üzerinde en çok durduğu düsturlardan birisi de ihlâs düsturudur. İhlâs ise, işlerini başka bir maksat için değil, yalnız ve yalnız Allah rızası için yapmaktır. İhlâsta riyaya yer yoktur. Riyaya girmeden ibadet ve hizmet etmek çok zor olduğunu kabul etmek gerekir.
    Üstadın ilk Nur Talebeleri dünya malı namına neleri varsa rahatlıkla terk edebilmişlerdir. Önlerine dikilen en zor engelleri aşmışlar veya gözlerini budaktan sakınmamışlardır. Fedakârlıkta belki zirve olmuşlardır. Onlar için evler Medrese-i Nuriye, hapishaneler de birer Medrese-i Yusufiye olmuştur. Evlerinde eksik kalan derslerine hapishanelerde devam etmişlerdir.
    Üstadın âhir ömründe insanlarla sohbet etmesinin yasaklanmasının kendisine göre bir yorumu vardır. O şöyle düşünür:
    “Bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek haller var. Risâle-i Nur’un mesleğindeki âzamî ihlâs için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda şan, şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından, âzamî ihlâs ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır.”
    Bediüzzaman kendi ifadesiyle, “şiddet-i fakr ve istiğna ile hediye” almamıştır. Ancak “mânevî Medresetü’z-Zehranın dört beş vilâyetinde hayatını Risâle-i Nur’a vakfeden ve nafakasına çalışmaya zaman bulamayan fedakâr Nur Talebelerinin” durumu ne olacak?
    Burada onlara da kendisinin hayatı boyunca takip ettiği kanaat ve iktisat prensibini hatırlatmaktadır. Şimdiye kadar Nur Talebeleri Üstadlarından aldıkları düsturlarla hareket etmişlerdir. Bundan sonra da inşallah aynı yoldan devam edeceklerdir.
    Bediüzzaman Said Nursî’nin Risâle-i Nur’da “Konuşan yalnız hakikattir” başlığı altında yer alan ifadeleri bana göre güzel bir vasiyettir.
    Adı geçen yazıda yapılan akla hayale gelmedik ithamlara cevaplar verilmektedir. Bize göre zulüm olan şeylerin içinde daha sonra adaletin tecelli ettiğini görürüz. Bediüzzaman, yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılmış, mahkemeden mahkemeye sürüklenmiştir. Sebep: Dini siyasete âlet yapmakmış! Fakat bunu tahakkuk ettirememişler. Bu konuda tek bir delil bulamamışlardır. Çünkü gerçekte böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı tekrar muhakeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, baskı yapıyor, türlü türlü işkencelere mâruz kılıyor. O da sonuç elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakasına yapışıyor.
    Böylece musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyor. Yirmi sekiz sene ömrü böyle geçti. Bediüzzaman’a isnad ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını sonunda kendileri de anladılar. Bediüzzaman Said Nursî’ye yapılan zulüm ve işkencelerin hakikî sebebini siz bulabildiniz mi?
    Ben bulamadım. Bediüzzaman bunların sebeplerini bulmuş. Ne imiş? Bakalım:
    “Ben kemâl-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış.
    Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki, uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i imaniyemi maddî ve mânevî kemalât ve terakkiyatıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmama ve hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma mânevî gayet kuvvetli mânialar beni men ediyordu.”2
    Bediüzzaman Said Nursî, her şeye rağmen halinden şikâyetçi değildir. O şöyle demektedir:
    “Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ithamı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; ‘Sakın’ diyor, ‘iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma-tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.’”
    Görünüşte Üstadın ve Nur Talebelerinin çektikleri sıkıntıların sonucu iman ve Kur’ân hakikatlerinin gönüller üzerinde, kalblerde makes bulmasıdır. Yapılan Nur hizmetlerinde ihlâsın ne derece parladığını şu sözlerde görebiliriz:
    “İşte, Nur Risâlelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka bir şey değildir. Risâle-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğâne neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risâle-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.”
    Günümüzde belki yüzlerce cilt kitap yazılmıştır. Küfür karşısında dayanamıyorlar. Risâle-i Nur’lar en dehşetli hücumlara karşı dayanmıştır. Karşısında direnen küfür dağları pamuk yığınları gibi etrafa savrulmuştur.
    Bediüzzaman kendisine yapılan haksız muameleler karşısında hakkını helâl etmiş ve şöyle demiştir: “Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”
    İnsanlar zulm eder, ama kader adalet eder. Bunda hiç şüphemiz yoktur. Said Nursî'nin “Âdil kadere” de söyleyecekleri vardır: “Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî-mânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, imân hizmetinde bu büyük mânevî kuvveti kaybedecektim. Ben maddî ve mânevî her şeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî her şeyden ferağat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır.”3
    Bediüzzaman Said Nursî, bizim gibi meşru ve zararsız yolu seçme hakkına sahiptir. O, bu haklarından vazgeçmiş, sonuçta Nur İrfan okulunda milyonlarca talebe yetişmiştir. Nur Talebeleri Üstadın feragat mesleğini takip etmektedirler. Ne güzel!
    Bediüzzaman Said Nursî, bunca eza ve cefaya maruz bırakıldı da talebeleri rahat mı bırakıldı? Onlara da akla hayale gelmedik işkenceler yapıldı. Belki hayattan bin defa sıkıldılar. Belki ölümü de çok düşündüler. Ama asla intihar yolunu seçmediler. Allah’ın verdiği canı yine O alabilirdi.
    Bediüzzaman’ın talebelerine yaptığı tavsiyeler ne olmuştur? Vasiyet gibi olan tavsiyelerine bir bakalım mı? Buyurun:
    “Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musibetlere, ezâ ve cefâlara mâruz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risâle-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.”
    Yazıma Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun şu beytiyle son verirken, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’yi 49. vefat yıldönümünde bir kere daha rahmetle anıyoruz.
    Ruhun bu ihtiyacını söyler akan sular,
    Kur’ân’a her zaman beşerin ihtiyacı var.

    Dipnotlar:
    1- Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 235
    2- Bediüzzaman Said Nursî, aynı eser, s. 617-618 3- Bediüzzaman Said Nursî, aynı eser, s. 619-620

    24.03.2009

    E-Posta: ahmetozdemir@nurasya.com


  4. #4
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    .

  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Sami CEBECİ
    Sen müsterih ol Üstâdım!




    Aziz üstâdım! Sen çok büyük ve mukaddes bir dâvânın yükünü omuzlamıştın. Hazret-i Peygamberin (asm) vârisi olarak asrın mânevî sahipliğini üstlenmiştin. Bir sâdık rüyanda Allah Resûlü (asm) sana “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et!” diye emir buyurmuştu. Bu kudsî işârete binâen “İşârâtü’l-İ’câz” tefsirini yazmaya başlamış ve altmış cilt üzerine plânlamıştın. Ancak, 1. Cihan Savaşının başlaması üzerine, talebelerinle birlikte beş bin kişilik bir milis alayına kumandanlık yaparak harbe katılmıştın. Harp esnasında bile kalbine gelen Kur’ân nüktelerini taleben Molla Habib’e söyleyip yazdırıyordun. Her an şehit olmak ihtimalinin çok yüksek olduğu o dehşetli kıyametlerde bile, Kur’ân’a hizmeti hayatına tercih ediyordun. Birinci cilt böyle tamamlanmış, ancak diğer ciltler o menfî şartlar yüzünden ortaya çıkamamıştı.
    “Allah dağına göre kış verir” hakikatine binâen senin hayatın hep çile, zahmet ve meşakkatlerle geçti. Bütün meşakkatler âdetâ sana gıda oldu. Seni yıldırmak, bezdirmek ve ümitsizliğe düşürmek yerine, onlar senin şevkini kamçıladı ve ümidine ümit kattı. Ve sen en karanlık devirlerde bile “Ümitvâr olunuz! Şu istikbâl inkılâbı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır” diye haykırdın. İki buçuk sene süren Rusya’daki esaret yıllarından sonra İstanbul’a geldin. Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’ye âzâ oldun. İngiliz işgâlinde onlara karşı kahramanca mücadele ettin. “Böyle kahraman bir hoca bize lâzımdır” denilerek Ankara’ya dâvet edildin. Mecliste ayakta alkışlanarak kürsüye çıktın ve İslâm ordusunun zaferi için duâlar ettin. Ancak, Ankara reisleriyle uyuşamadın ve bütün ısrarlara rağmen Ankara’dan ayrılıp Van vilâyetine gittin. Orada inzivada iken, Şeyh Said İsyanı bahane edilerek Batı Anadolu’ya sürgün edildin. Burdur ilinde kaldığın on bir ay içinde “Nurun İlk Kapısı” adlı eserini telif ettin. Halka dînî nasihatler yapıyor diye seni önce Isparta’ya, sonra dağlar arasında mahrûmiyet yeri olan Barla Nahiyesine sürdüler. Ama, sen orada hiç boş durmadın. Sekiz buçuk sene boyunca, altı bin sayfayı aşkın Nur Risâlelerinin dört bin sayfasını telif etmeye muvaffak oldun. Bir tek dînî eserin yazılmasına izin verilmeyen ve “Allahü Ekber” diye ezan okumanın suç sayıldığı o istibdat devirlerinde, telif ettiğin eserler yüzünden seni Eskişehir’de muhâkeme ettiler, hapse koydular. Tahliyeden sonra Kastamonu’ya sürgün gönderdiler. Orada da boş durmadın. Bu sefer Denizli Mahkemesine ve hapishanesine sevk ettiler. Eserlerin ve talebelerinle birlikte beraat etmene rağmen, bu sefer de Emirdağ’ına nefyettiler. Çalışmalarını hazmedemeyenler, Afyon Mahkemesiyle seni ve talebelerini imhaya karar verdiler, ama onda da başarılı olamadılar, yine beraat ettin. Çünkü, Kur’ân ve iman hakikatlerini anlatmaktan başka hedefin yoktu. Bunlar nasıl suç olabilirdi? Son olarak, İstanbul’da yapılan Gençlik Rehberi Mahkemesi’nde de beraat ettin. Hayatın hep savaşlar, sürgünler ve mahkemelerde geçti. Kendi tâbirinle, dünya zevki nâmına hiçbir şey tatmadın. Bütün mevcûdiyetini bu milletin dünya ve âhiret saadetine fedâ ettin. Sana zulmedenlere, sürgünden sürgüne yollayanlara bedduâ dahi etmeyerek hep hakkını helâl ettin. Nihayet 23 Mart 1960 tarihi geldiğinde bir Kadir Gecesiydi. Tertemiz olan rûhunu, Urfa’da bir otel odasında Rahman olan Yüce Allah’a teslim ettin. Arkanda Kur’ân’ın mânevî bir mû’cizesi olan Risâle-i Nur’u ve milyonlarca talebelerini bırakarak...
    Senden sonra, Risâle-i Nur’un meslek ve meşrep prensiplerinden taviz vermeden senin talebelerin bu dâvâyı ve iman hizmetini sürdürdüler. Ancak, senin başına gelen sıkıntılar bizlere de yaşatıldı. 27 Mayıs İhtilâlini, 12 Mart 1971 Muhtırasını, 12 Eylül 1980 İhtilâlini ve 28 Şubat post modern darbelerini yapanlar ve devlet içindeki derin yapılanmalar, çeşitli şekillerde bizleri etkiledi. Çok ıztıraplı hadiseler yaşadık, ama yılmadık. Senin bıraktığın ve aynen korunmasını istediğin meslek ve meşrebin orijinalliğini korumak adına gösterdiğimiz basiret ve direnç, bizlere bir hayli pahalıya mâl oldu. Ama, hiç önemli değil. Yeter ki, hak sağ olsun. Zira “Hakkın hatırı âlidir. Hiçbir hatıra fedâ edilmez” prensibin bizim rehberimizdi.
    Vefâtının 49. sene-i devriyesi münâsebetiyle, Yeni Asya Ekolü olarak “Küresel Kriz ve Bediüzzaman’ın İktisat Görüşü” başlığıyla 4. Ulusal Risâle-i Nur Kongresini gerçekleştirdik. Altı bin kişilik kongre salonu tamamen dolmuştu. Mutlaka rûhen sen de oradaydın. Çünkü “Risâle-i Nurların okunduğu ve konuşulduğu her yerde biz mânen hazır oluruz” diyordun. Senin, Kur’ân’dan ve hadislerden çıkardığın dersler, dünya insanlığının düştüğü bu iktisadî krize de çözüm ve çâreler getiriyordu. Dünya, bu kongreden yükselen sese mutlaka kulak vermeliydi ve verecekti. Hırsın, doymak bilmeyen aç gözlülüğün ve aşırı israfın insanlığı soktuğu bu kriz batağı, ancak İslâm’ın getirdiği prensiplerle aşılabileceğini elbette dünya bir gün idrâk edecekti. Sen müsterih ol aziz Üstâdım! İhlâs, sadâkat, tesanüt sıfatlarına tam sahip olan ve bütün meselelerini meşveret zeminlerinde halleden şâkirtlerin olarak, senin mukaddes ve cihanşümûl dâvânın bayrağını dünyanın en yüksek tepesinde dalgalandırmak bizim boynumuza borçtur. Yeni Asya Ekolü bunu bir misyon olarak üstlenmiştir. Hiçbir engel bizi bu yoldan döndüremeyecektir. Sen rûhen hep aramızdasın ve mânevî tasarrufunun devam ettiğini görüyoruz. Rûhun şâd ve mekânın ebedî Cennet olsun, aziz Üstâdım!

    25.03.2009

    E-Posta: sami-cebeci@hotmail.com



  6. #6
    Dost Nuru Ayn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesajlar
    39

    Standart

    Benimle görüşmek isteyen kitaplarımı okusun buyuruyor üstad...

    Ebedi oluşunu daha dünyadayken her haliyle gösteriyor...

    O ölmedi miras bıraktığı, yazdıklarıyla ebede kadar yaşayacak Allahın izniyle...

  7. #7
    Müdakkik Üye ErekNUR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Van-Horhor
    Yaş
    40
    Mesajlar
    854

    Standart Kendi dilinden Bedîüzzaman

    ÇOCUKLUK YILLARI
    “Bitlis vilâyetine tâbi Nurs köyünde doğan ben, dokuz yaşından beri şefkatli vâlidemi görmediğimden sohbetinde bulunamadım. O hürmetli muhabbetten mahrum kaldığım ve üç hemşiremi de onbeş yaşımdan sonra göremedim.
    Ömrümde mücerred kaldığımdan dünyada çocuklarım olmamasından, çocuklara karşı şefkatkârane zevklerinden, memnuniyetlerinden de mahrum kaldığım ile beraber bu noksaniyeti hissetmiyordum.”
    ***
    “Eski zamanda, dağdağalı hayatımda hakkımda acib havadisler peder ve vâlideme ihbar ediliyordu. “Sizin oğlunuz öldü veya vuruldu veya hapse girdi” gibi fena haberleri babam işittikçe, keyifleniyordu, gülüyordu. Derdi: “Mâşâallah, oğlum yine bir ehemmiyetli iş, bir kahramanlık göstermiştir ki, herkes ondan bahsediyor.” Vâlidem ise, onun süruruna karşı şiddetle ağlıyordu. Sonra zaman, babamın haklı olduğunu çok defa gösteriyordu.”
    ***
    “Ben on yaşında iken, büyük bir iftihar, hattâ bazan temeddüh suretinde bir haletim vardı; istemediğim halde pek büyük bir iş ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime der idim: Senin beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârane hususan cesarette çok fazla gösterişin ne içindir? Bilmiyordum, hayret içinde idim. Bir-iki aydır o hayrete cevab verildi ki; Risâle-i Nur, kabl-el vuku’ kendini ihsas ediyordu. Sen âdi odun parçası gibi bir çekirdek iken, o firdevs salkımlarını bilfiil kendi malın gibi hiss-i kabl-el vuku’ ile hissedip hodfüruşluk ederdin.
    Bizim Nurs köyümüz ise; hem eski talebelerim, hem hemşehrilerim biliyorlar ki; bizim köyümüz, fevkalâde gösteriş ve cesarette ileri göstermek için temeddühü çok severdiler, güya büyük bir memleketi fetheder gibi kahramanane bir tavır almak istiyordular. Ben hem kendime, hem onlara çok hayret ederdim. Şimdi hakikî bir ihtar ile bildim ki: O masum Nurslu insanlar, Nurs Karyesi Risâle-i Nur’un nuruyla büyük bir iftihar kazanacak; o vilâyetin, nahiyenin ismini işitmeyen, Nurs Köyü’nü ehemmiyetle tanıyacak diye bir hiss-i kabl-el vuku’ ile o nimet-i İlahiyeye karşı teşekkürlerini temeddüh suretinde göstermişler.”


    EN ESASLI DERSİ
    ANNESİNDEN ALMASI
    “Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zâtlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki; en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinat ve manevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerim o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.”


    MEVLÂNA HÂLİD BAĞDADİ HAZRETLERİNDEN
    MANEN İCAZET ALMASI
    “Eski zamanda, ondört yaşında iken icazet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı...
    O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azîmeden dört-beş zâtın vefat etmeleri cihetinde, ellialtı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk’a yüzbinler şükrediyorum.”


    İLK İSTANBULA GELİŞİ
    “Talebe hayatımda rastgelen âlimlerle mücadele ederek ilmî münakaşalarla karşıma çıkanları inâyet-i İlahiye ile mağlub ede ede İstanbul’a kadar geldim. İstanbul’da bu âfetli şöhret içinde mücadele ederek nihâyet rakiblerimin ifsadatıyla merhum Sultan Abdülhamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim. Hürriyet ilânıyla ve 31 Mart Vak’asındaki hizmetlerimle İttihad ve Terakki hükûmetinin nazar-ı dikkatini celbettim. Câmi-ül Ezher gibi Medreset-üz Zehra namında bir İslâm üniversitesinin Van’da açılması teklifi ile karşılaştım. Hattâ temelini attım…”


    ŞAM’A GİDİŞİ
    “Kırk sene evvel Şam’daki Câmi-i Emevî’de Şam ülemasının ısrarıyla içinde yüz ehl-i ilim bulunan onbin âdeme yakın bir azîm cemaate verilen bu Arabî ders Risâlesindeki hakikatları bir hiss-i kabl-el vuku’ ile Eski Said hissetmiş, kemal-i kat’iyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakikatlar görünecek zannetmiş. Halbuki iki harb-i umumî ve yirmibeş sene devam eden bir istibdad-ı mutlak, o hiss-i kabl-el vukuun kırk elli sene te’hirine sebeb olmuş ve şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen tezahürleri âlem-i İslâmiyette başlamış.”
    “Bu Hutbe-i Şamiye; İslâm Âleminin içinde bulunduğu maddî manevî hastalıkların nelerden ibaret bulunduğunu, felâket ve esarete hangi sebeblerden dolayı mâruz kaldıklarını bildiren; ve buna karşı çare-i halâs gösteren; ve bundan sonra, İslâmiyetin zemin yüzünde maddî-manevî en yüksek terakkiyi göstereceğini, İslâmî medeniyetin kemal-i haşmetle meydana geleceğini ve zemin yüzünü pisliklerden temizliyeceğini delâil-i akliye ile isbat eden, müjde veren çok kıymetdar, bütün müslümanlara, hattâ insanlığa şamil bir dersdir, bir hutbedir.”

    MEDRESET-ÜZ ZEHRA PROJESİ
    Câmi-ül Ezher’in kızkardeşi olan, Medreset-üz Zehra namıyla dâr-ül fünunu mutazammın pek âlî bir medresenin, Kürdistan’ın merkezi hükmünde olan Bitlis’te ve iki refikasıyla Bitlis’in iki cenahı olan Van ve Diyarbekir’de tesisini isteriz. Emin olunuz biz Kürdler başkalara benzemiyoruz. Yakînen biliyoruz ki, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder.


    MİLİS KUMANDANI
    OLARAK BİRİNCİ CİHAN HARBİNDE CİHAD ETMESİ
    Eski Harb-i Umumî’de Pasinler Cephesinde şehid merhum Molla Habib’le beraber Rusya’ya hücum niyetiyle gidiyorduk. Onların topçuları bir-iki dakika fasıla ile bize üç top güllesi atıyordu. Üç gülle tam başımızın iki metre üstünden geçip, arkada dere içine saklanan askerimiz görünmedikleri halde geri kaçtılar. Tecrübe için dedim: “Molla Habib ne dersin, ben bu gâvurun güllesine gizlenmeyeceğim.” O da dedi: “Ben de senin arkandan çekilmeyeceğim.” İkinci top güllesi pek yakınımızda düştü. Hıfz-ı İlahî bizi muhafaza ettiğine kanaatle Molla Habib’e dedim:
    “Haydi ileri! Gâvurun top güllesi bizi öldüremez. Geri çekilmeye tenezzül etmeyeceğiz.” dedim.
    Hem Bitlis muhasarasında ve avcı hattında Rus’un üç güllesi öldürecek yerime isabet etti. Biri de şalvarımı delip iki ayağımın arasından geçip o tehlikeli vaziyette sipere oturmaya tenezzül etmemek bir halet-i ruhiye taşıdığımdan, arkadan Kumandan Kel Ali, Vali Memduh Bey işittiler. “Aman çekilsin veya sipere otursun!” dedikleri halde; “Bu gâvurun gülleleri bizi öldürmeyecek” dediğim ve hiçbir ihtiyat ve tedbire ehemmiyet vermeyerek o gençlik zamanında o zevkli hayatımın muhafazasına çalışmadığım halde…


    HARP ESNASINDA
    İŞARATÜ’L-İ’CAZ ADLI ARAPÇA ESERİNİ YAZMASI

    (Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terketmek caiz değildir.) kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber; Kur’ânın bazı hakikatlarıyla, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umumî’nin patlamasıyla Erzurum’un Pasinler’in dağlarına ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağlar ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum.
    O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitabların bulunması mümkün olmadığından; yazdıklarım yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun alâ nur; şâyet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet tashihe muhtaç yerleri vardır, fakat hatt-ı harbde büyük bir ihlâs ile, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir, çünki o zamandaki ihlâs ve hulûsu şimdi bulamıyorum.


    ESARET YILLARI
    Rusya’da Kosturma’da doksan esir zabitlerimizle beraber bir koğuşta idik. Ben o zabitlerimize arasıra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandanı geldi. Gördü dedi. Bu Kürd gönüllü alay kumandanı olup çok askerimizi kesmiş. Şimdi de burada siyasî ders veriyor. Ben yasak ediyorum ders vermesin. İki gün sonra geldi. Dedi.” Madem dersiniz siyasî değildir. belki dinî ve ahlâkîdir. dersine devam eyle.deyip izin verdi.
    ***
    Ruslar beni Kürd Gönüllü Kumandanı sûretinde; kazakları ve esirleri kesen gaddar âdem nazariyle bana baktıkları halde, beni dersten men’etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm-ı ekserîsine ders veriyordum. Bir def’a Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyasî ders zannetti. Bir def’a beni men’etti; sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı câmi yaptık. Ben imamlık yapıyordum. Hiç müdahale etmediler, ihtilâttan men’etmediler; beni muhabereden kesmediler.

    ANKARA HAYATI
    Bin üç yüz otuz sekiz senesinde [bundan on sekiz sene evvel] Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gâyet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah dedim, bu ejderha imanın erkânına ilişecek! O vakit, şu âyet-i kerime bedahet derecesinde vücud ve vahdaniyeti ifham ettiği cihetle ondan istimdad edip, zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhanı, Arabî Risâlemde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaası’nda tab’ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilenler az ve ehemmiyetli bakanlar da nadir olmakla beraber, gâyet muhtasar ve mücmel bir surette olan o kuvvetli bürhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu.


    BARLA HAYATI
    Çam dağında yalnız başına
    Bir zaman elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylasında Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı Mektub’da izah edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünyanın gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılab edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi: Evet ben vatanımdan garib olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden de ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gecenin ve dağın garibane vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbete yaklaşıyorum ki, bütün dünyadan birden müfarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içindeki ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir reca ve bir nur aradım. Birden iman-ı billah imdadıma yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduğum muzaaf vahşet bin defa daha tezauf etse idi, yine o teselli kâfi gelirdi.


    Isparta’ya muhabbeti ve Isparta hakkında söyledikleri
    Tatlı bir tevafukun meyvesini, aynı gün daha şirin bir tarzda gördüm. Şöyle ki:
    İki asker, kemal-i sevinçle gâyet dostane “Sen Isparta’lısın, bizim hemşehrimizsin.” Ben de dedim: “Maaliftihar, her cihetle Ispartalıyım. Isparta, taşıyla toprağıyla benim nazarımda mübarektir, benim vatanımdır. Ve herbiri yüze mukabil, yüzer ve binler hakikî kardeşlerimin meskat-ı re’sleridir.”
    Evet bu havaliye gelen Isparta’lılar asker olsun başkalar olsun, ekseriyet-i mutlaka ile beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, “Sen Isparta’lı mısın?” Ben de diyorum: Maaliftihar, ben Isparta’lıyım. Ve Isparta’da o kadar hakikî kardeşlerim ve akariblerim var ki, meskat-ı re’sim olan Nurs Karyesine pek çok cihetlerle tercih ediyorum. Ve büyük Isparta’nın bir küçük evlâdı hükmünde olan Isparta Nahiyemize, büyük Isparta’nın bir tek köyünü tercih ediyorum. O kadar hâlis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta taşı da, toprağı da, bana ve belki Anadolu’ya mübarek olmuş. İnşâallah hem Anadolu’ya, hem Âlem-i İslâm’a neşrettikleri nur tohumları birer rahmete mazhar olur, sünbül verir. Hem gıda, hem ziya, hem deva olup; manevî galâ ve veba ve zulmü ve zulmeti dağıtır.


    Denizli hapishanesi “medrese-i Yusufiye” hakkında

    Sonra bizi Isparta hapishanesinden Denizli Hapishanesine aldılar. Beni tecrid-i mutlak içinde ufunetli, rutubetli soğuk bir koğuşa soktular. İhtiyarlıktan ve hastalıktan ve benim yüzümden masum arkadaşlarımın zahmetlerinden bana gelen çok teellüm ve Nurların ta’til ve müsaderesinden gelen çok teessüf ve sıkıntı içinde çırpınırken, birden inâyet-i Rabbaniye imdada yetişti. Birden o koca hapishaneyi bir Dershane-i Nuriyeye çevirdi ve bir Medrese-i Yusufiye olduğunu isbat etti ve Medreset-üz Zehra kahramanlarının elmas kalemleriyle Nurlar intişara başladı. Hattâ o ağır şeraid içinde Nur’un kahramanı, üç dört ay zarfında yirmiden ziyade Meyve ve Müdafaat Risâlesi’nden yazdı. Hem hapiste, hem hariçte fütuhata başladılar. O musibetteki zararımızı büyük menfaatlere ve sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi..


    Hafız Ali’nin zehirlenerek şehid edilmesi
    Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni sarsıyor. Eski zamanlarda bazan böyle fedakâr zâtlar. kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim o merhum benim yerimde gitti.eğer Onun fevkalâde hizmetini sizler gibi o sistemde zâtlar yapmasa idi Kur’âna İslâmiyete büyük bir zayiat olurdu. Ben onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe o acı gidiyor.bir inşirah geliyor. Medar-ı hayrettir ki: ben şimdi onun manevî belki maddî hayatıyla âlem-i berzaha gitmesi cihetiyle o âleme gitmek için bende bir iştiyak zuhur etti.ve ruhuma başka bir perde açıldı. Nasılki: buradan Isparta’daki kardeşlerimize selâm göndererek muarefe ve muhabere ile sohbet ediyoruz.aynen öyle de Hâfız Ali’nin tavattun ettiği âlem-i berzah nazarımda Isparta,Kastamonu gibi olmuş. Hattâ bu gece mesmuata göre buradan birisi oraya gönderilmiş. On defadan ziyade teessüf ettim. Ne için Hâfız Ali’ye onun ile selâm göndermedim. Sonra ihtar edildi ki:Selâm göndermek için vasıtalara ihtiyaç yok. kuvvetli rabıtası telefon gibidir.hem o gelir.alır.hem O büyük şehid Denizli’yi bana sevdiriyor. daha buradan gitmek istemiyorum.

    EMİRDAĞ HAYATI
    İşkence ve baskı görmesi
    Ben şimdi düşünüyorum. Yirmisekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlimane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat bunu ne için tahakkuk ettiremiyorlar. Çünki hakikat-ı halde böyle bir şey yoktur. Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı mes’eleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor; beni tazyik ediyor; türlü türlü işkencelere maruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmisekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihâyet kendileri de anladılar.


    Vasiyetnamesi
    Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevî dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risâle-i Nur’daki a’zamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevî sebeb hissediyorum. Kendini Risâle-i Nur’a vakfetmiş olan yanımda bulunanlardan nöbetle birer âdem kabrimin yakınında olup, bu manayı lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.



    Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa,
    bunun sırrı işte budur. Said yoktur.
    Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur.
    Konuşan yalnız hakikattir,
    hakikat-i imaniyedir
    çünkü DAVAM DEVAM iledir
    vanasyanur


  8. #8
    Müdakkik Üye sırr-ı gurbet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    Güzelliklerin Olduğu Her Yer
    Yaş
    41
    Mesajlar
    736

    Standart

    s.a b.z said nursının hayatını hergun bızım radyoda takıp edebılırsınız...(ist.104.4 frekans)güzel hazırlanmış

    Allahümme salli ala seyyidina Muhammedini'n -Nebiyyi'l-Ümmiyin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim!.

    Sizin herşey'iniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Mektubat - 227


  9. #9
    Müdakkik Üye ErekNUR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Van-Horhor
    Yaş
    40
    Mesajlar
    854

    Standart

    Alıntı sırr-ı gurbet Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    s.a b.z said nursının hayatını hergun bızım radyoda takıp edebılırsınız...(ist.104.4 frekans)güzel hazırlanmış
    MAALESEF biz dinleyemiyoruz.



    Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa,
    bunun sırrı işte budur. Said yoktur.
    Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur.
    Konuşan yalnız hakikattir,
    hakikat-i imaniyedir
    çünkü DAVAM DEVAM iledir
    vanasyanur


  10. #10
    Müdakkik Üye sırr-ı gurbet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    Güzelliklerin Olduğu Her Yer
    Yaş
    41
    Mesajlar
    736

    Standart

    Alıntı ErekNUR Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    MAALESEF biz dinleyemiyoruz.
    net ten demı dınleyemıyorsunuz?

    Allahümme salli ala seyyidina Muhammedini'n -Nebiyyi'l-Ümmiyin ve ala alihi ve sahbihi ve sellim!.

    Sizin herşey'iniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Mektubat - 227


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bediüzzaman Said Nursi
    By TEMELYILMAZ in forum İstek, Öneri ve Forum Yardımı
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.02.14, 09:46
  2. Bediüzzaman Said Nursi ve ABD
    By Bîçare S.V. in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24.01.09, 19:43
  3. Bediüzzaman Said Nursi
    By emaneten in forum Gündem
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.11.07, 17:46
  4. Bediüzzaman Said Nursi
    By parlak_47 in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 01.01.07, 16:21

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0