+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 16

Konu: Hazin Bir Ramazan Hatırası

  1. #1
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Post Hazin Bir Ramazan Hatırası

    İslam YAŞAR
    Hazin bir Ramazan hatırası (1)

    1944 yılı Ramazanıydı.
    Emirdağ’da yaşandı hadise.
    Denizli Hapishanesi’nden tahliye edildikten sonra, mahkemede beraat ettiği hâlde Emirdağ’da ikamete mecbur edilerek kasabaya getirilen Said Nursî, hiç kullanmamasına rağmen ‘Okur’ soyadı ile oranın nüfusuna kaydedilmiş ve bir otele yerleştirilmişti.

    Kendisi bir ev kiralayarak orada kalmak isteyince, karakolun karşısında olması kaydıyla izin verilmiş, o da Çalışkanların yardımıyla karakola yakın bir evi kiralamış ve oraya yerleşmişti.

    “Çok sıkıcı ve kederli bir memleket” dediği Emirdağ’da, polislerin ve jandarmaların, mezalim raddesine varan baskı ve tarassutlarına rağmen tabiî, ictimaî şartlara intibak etmeye çalışmıştı.

    Emirdağ’a geldiği ilk günden itibaren yanına gelip gitmeye başlayan Çalışkanlar hanedanı mensupları gibi samimî, fedakâr dostlar, Hamza Emek, Mustafa Ezener, Dr. Tahir Barçın gibi istidatlı talebeler bulunca, intibak safhası kısa sürmüş ve hemen hizmetlerine başlamıştı.

    Kışa doğru, Emirdağ’daki ilk Ramazanını idrak edince, bu kudsî zamanın rahmetinden, feyzinden istifade ederek Denizli Hapishanesi’nde yazmaya başladığı Meyve Risâlesi’nin meselelerini telife devam etti.

    “Bunu gayet hasta ve perişan ve gıdasız, bir iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddit hüccetleri derc ederek yazdım” diyerek de ifade ettiği gibi sağlığı müsait olmasa da Onuncu Mesele’yi yazdı.

    ‘Kur’ân’da olan tekrarâta gelen itirazlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır’ cümlesi ile takdim ettiği bu bahis Emirdağ’da yazdığı ilk eser olduğu için ‘Emirdağ Çiçeği’ adını da verdi.

    Maksadı hemen On Birinci Mesele’ye geçmek ve Ramazan ayının mânevî hazzı ve uhrevî hızı ile ‘iman şecere-i kudsiyesinin Cennet, saadet-i ebediye ve rü’yetullah meyvelerinin küllî mânâlarının bazı cüz’î numunelerini’ beyan etmekti.


    Lâkin kasabada, her gün onun yaptığı her hareketi dikkatle takip eden, yanına gelenin, gidenin listesini tutan, çalışmalarına mâni olmak isteyen bazı gizli mihraklar ve resmî makamlar da vardı.

    Bediüzzaman’ın, yaptıkları onca zulme, eziyete, işkenceye, engellemelere aldırmadan hür bir insan kararlılığı ve rahatlığıyla hizmetlerine devam ettiğini görünce, onu bu yolla durduramayacaklarını anladılar ve meş’um yollara başvurmaya karar verdiler.

    Bu maksatla, önce evinin önüne, gece gündüz nöbet tutacak şekilde polisler, bekçiler yerleştirdiler. Kapısının kilidinin anahtarını da onlara verdiler ve ahâli ile irtibatını kestiler.

    Ardından arada sırada yanına gelerek ona hizmet eden, çarşıdan alınacak ihtiyaçlarını gören ve yemeğini yaptırıp çamaşırlarını yıkatan insanlara izin vermeyerek büsbütün yalnız bıraktılar.

    Daha sonra, “Onu öldürmek için yukarıdan emir aldık” diyerek bir bekçibaşını kandırdılar, eline çok zehirli bir madde tutuşturdular ve bir fırsatını bulup onu zehirlemesini istediler.

    Said Nursî’nin günlük hareketlerini bir iki gün takip eden bekçibaşı, sahura çok erken kalktığını ve bazen yemeğini pencerenin kenarına koyarak soğuttuğunu görünce aradığı fırsatı buldu.

    O gece, nöbeti kendisi devralıyormuş gibi yaparak, nöbetçi bekçiye izin verdi. Bir süre sonra pencereye merdiven dayayarak yukarı çıktı ve Bediüzzaman’ın, soğuması için pencerenin kenarına bıraktığı sahur yemeğinin içine o zehiri koyarak merdiveni de alıp usulca uzaklaştı.

    Hayatına kastedilmek istendiğini bildiği ve daha önce dokuz defa zehirlendiği hâlde, yeni geldiği bir kasabada, hayatını korumakla vazifeli olan insanlar tarafından böyle mübarek zamanda öyle dehşetli bir denaetin işlenebileceğine ihtimal vermediğinden yemeğini yedi.

    O vakitlerde yatmak âdeti olmadığından, sabah namazını müteakip seher evradı ve ezkârı ile meşgul olmaya hazırlandığı sırada, o zamana kadar verilen zehirlerden çok daha şiddetli olan o müthiş zehir tesirini gösterince acı içinde kıvranıp hazin hazin inlemeye başladı.

    Üstadlarına uygulanan bu sıkı tarassutun altında bazı suikast plânlarının olabileceğinden endişe ettiklerinden evin etrafından bir an bile ayrılmayan bazı dostları, talebeleri, kapının önünde nöbet tutan bekçinin kaybolduğunu görünce eve girdiler.

    Üst kata çıktıklarında Said Nursî’yi yerde acılar içinde kıvranırken bulunca, hemen kaldırdılar ve telâşla ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Onun kendisini zehirlediklerini işaret etmesi üzerine, istifra ettirici bir şeyler vermek istedilerse de kabul ettiremediler.

    Onun, sekerât hâlinde de olsa orucunu bozmayacağını anlayınca, Kur’ân ve Cevşen okumaya başladılar. İçlerinden biri de gidip diğer Nur Talebelerine haber vererek duâ etmelerini istedi.

    Acı haberi kısa zamanda kasabadaki bütün Nurcular duydu ve Emirdağ’da, o anda kadın erkek, yaşlı çocuk yüzlerce insan şifa niyazıyla Allah’a yalvarmaya başladı.

    Dehşetli acılar içinde kıvranmasına rağmen dilinden duâyı, hâlinden ilticayı bir an bile eksik etmeyen Bediüzzaman, uzun süre bu vaziyette yattıktan sonra biraz kendine gelir gibi oldu.

    “Merak etmeyin kardeşlerim” dedi etrafında sessizce ağlaşan talebelerini görünce. “Cevşen ve Evrâd-ı Bahaiyye bu defa dahi o dehşetli zehrin tehlikesine galebe etti. Tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor.”

    Gerçekten de şiddetli hastalık hâli bir hafta kadar sürdü. O zaman içinde bir şeyler yiyip içmeye takat yetiremeyen Bediüzzaman, sadece iftar ve sahur vakitlerinde birer yudum su içerek orucunu tutmaya devam etti.

    Bu zafiyetin tesiriyle gittikçe takatten düştüğünü, iyice şiddetlenen hastalığının hayatî tehlike arz etmeye başladığını hissedince, talebelerinden birinin kalem kâğıt almasını işaret etti.

    “Vasiyetnâmemdir” diyerek başladı söze. Ancak fısıltı hâlinde söyleyebildiği “Aziz sıddık kardeşlerim ve varislerim” hitabının ardından da hazin bir sesle devam etti.

    “Ecel gizli olmasından vasiyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrukâtım ve Risâle-i Nur’dan olan benim hususî kitaplarım ve güzel ciltlenmiş mecmuâlarım ve sair şeylerimin bütününü gül ve nur fabrikalarının heyetine başta Hüsrev ve Tahirî olarak o heyetten on iki kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki, emr-i Hak olan ecelim geldiği zaman benim arkamda o metrukatım benim bedelime o sadık ve mübarek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin.”

    Vasiyetnameyi yazan kişi gözyaşlarına mâni olamasa da dudaklarını ısırarak içli hıçkırık hislerini sindirmeye çalışırken dinleyenler, ağlayışlarıyla Üstadlarını üzmemek için sessizce dışarı çıktılar. Ellerine Cevşenlerini aldılar ve hem okudular, hem ağladılar.

    Said Nursî vasiyetname sözünü söylediği anda evi kaplayan matem havası, içli hıçkırıklarla dolu ürpertici bir sessizlik hâlinde uzun süre devam etti. Emirdağ’da olanlar onda az da olsa iyileşme emareleri gördükçe teselli buldular.

    Fakat vasiyetnamenin de yer aldığı lâhika mektuplarının ulaştığı yerlerde ilk anda meydana gelen infiâl hâli, zamanla yerini duâlarla sağlanan itidale, teslimiyete ve tevekküle bıraktı.

    Ekser Nur Talebeleri, yalvarışlarını gözyaşları ile yıkayarak tazarru ve niyaz içinde Allah’a arz ederken, bazıları hasret hislerini teskin edemeyince kaleme kâğıda sarılıp hislerini mektup satırlarına döktüler.

    “Annem, babam ve tatlı canım sana feda olsun Üstadım! Birkaç gündür acılarımıza zehir katan ve ciğerlerimize şişler ve hançerler saplayan ve gözyaşlarımızı kızıl ırmaklara çeviren acı ve kara haberler almaktayız. Işığında derdimize devalar aradığımız o mübarek ay, akıbet husufa mı uğruyor?”

    Şairliği ile iştihar eden Hasan Feyzi, eleminden kendisinde şiir yazmaya mecal bulamayıp tahassürlerini bu gibi cümlelerle ifade etmeye çalışırken, yazdıklarından çok daha fazlasını yaşayan bir hâlet-i ruhiye içine girdi.

    Vasiyetnâmeden husûle gelen tahassüslere bir de bu gibi hisleri terennüm eden hazin mektuplar eklenince, matem havasının ağırlığı çok geçmeden bütün kırgın gönüllere ve mahzun kalplere sirayet etti.

    O zaman, memleketin uzak diyarlarından Emirdağ’a doğru hızlı bir ziyaretçi akını başladı. Kimi tek başına yola çıktı, kimi gruplar hâlinde. Ama hepsinin tek dileği Üstadını ziyaret edip sağlık, sıhhat içinde olduğunu görerek gelip merakla geride bekleyenlere müjde vermekti.

    Maddî mânialar, uzun mesafeler ve mâlî zaruretler kadar, resmî tavırları, hissî korkuları, siyasî baskıları, zecrî tedbirleri de aşarak Emirdağ’a gelebilenler iştiyakla Said Nursî’yi görmek istediler.

    Ne var ki, onun hastalığının yanı sıra, hadisenin şuyu bulmasıyla arttırılan emniyet tedbirlerinin de tesiriyle buna çok azı muvaffak olabildi. Onu görenler göremeyenlere iyileşmekte olduğunu söyleyince, hepsi memleketlerine müsterih döndüler.

    Çeşitli sebepler yüzünden gelemeyenlerse Halil İbrahim gibi, “Acaba senin firakın bizleri deli divane etmez mi? Senin gaybubetine bizler nasıl tahammül edebiliriz? Aman aman Üstadımız efendimiz, sen sağ ol, ben sana kurban olayım. Talebelerinin dide-i dünyada gaybubetine tahammülü yoktur” diyerek umum Nurcuların teessürlerine tercüman oldular.

    Hicran hissiyle söylenen bu ifadeler isyan muhtevalı sözler değil, yalvarış, yakarış, tazarru ve niyaz mânâsı taşıyan fiilî duâlardı. Bizzat Bediüzzaman’a yazılan veya Nur Talebeleri arasında haberleşmeyi sağlayan mektuplarda nesir olarak dile getirilen hislerin yanı sıra, nazım şeklinde terennüm edilen yalvarışlar da vardı.

    “Her çileye şükür edip cefalara katlanan
    Her hasmına acıyarak yol gösterip ağlayan
    Ehl-i iman yarasına tiryakları bağlayan
    Sendin Üstad hem hayatı fanîlere satmayan

    Fanî dedin, geçer dedin, mihnetleri zevkettin
    Zâlim, zındık, hepsi sana zulmetti de şükrettin
    Alçak eller on tecrübe zehirleri hazmettin
    Cevşen baha iksiriyle tesirini defettin”

    Zekâi gibi, elemini böyle içli mısralara dökenlerse hem sanatlı, âhenkli şiirlerinde hem de şifahî duâlarında Allah’ın Şafî isminden istimdat isteyerek, ferdî duâlarına cemaatî bir tesir gücü kazandırdılar.

    Böyle umumî ve hâlis duâlar, Allah indinde müstecap olmalı ki, zehrin tesiri azaldıkça Said Nursî iyileşti. “Bir gün bir duâda, ‘Yâ Rabbi! Cebrail, Mikâil, İsrafil, Azrail hürmetlerine ve şefaatlerine beni cin ve insin şerlerinden muhafaza eyle’ meâlinde duâyı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrail namını zikrettiğim vakit, gayet tatlı ve tesellidâr ve sevimli bir hâlet hissettim. ‘Elhamdülillah’ dedim, Azrail’i cidden sevmeye başladım” diyerek On Birinci Meyveyi yazmaya başladı.

    Bediüzzaman’ın yaşadığı o dehşet anları ve talebelerinin hissettiği hicran yaraları da hafızalarda, mektuplarda, kitap sayfalarında hazin bir Ramazan hatırası olarak kaldı.

    14.09.2008





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  2. #2
    Vefakar Üye HÜCCET - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    389

    Standart

    ALLAH razı olsun kardeş paylaşımın çok mubarek.Yüreğine sağlık.


    "Yağmur duasına çıksaydık dostlar
    Bulutlar yarılır hava açardı
    Şimdi ne ihtimal nede imkan var
    Göğe hükmetmkten kolay ne vardı?
    Yağmur duasına çıksaydık dostlar

    Ben geldim geleli açmadı gökler
    Ya ben bulutları anlamıyorum
    Ya bulutlar benden bir şeyler bekler
    Hayat bir ölümdür aşk bir uçurum
    Ben geldim geleli açmadı gökler "
    S.Karakoç



  3. #3
    Yasaklı Üye Bir_İntihar_Senaryosu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2008
    Mesajlar
    1.058

    Standart

    Hasta Yataklarda Yazılan Bir Eseri...Sıcak Yatağımda okuyamamak ve ona layık olamamak Ne kötü bir duygu

  4. #4
    Ehil Üye yasemenn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesajlar
    2.469

    Standart

    Hazin bir Ramazan hatırası...
    Yüreğime akan manaları anlatacak kelimelerim tükendi...
    İçli içli hıçkırmanın vakti geldi...
    Paylaşım için teşekkür ederiz...
    Cihan dolu bela başında varken ne bağırırsın küçük bir beladan, gel tevekkül kıl;
    Tevekkül ile bela yüzüne gül, ta o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül...

  5. #5
    Pürheves nurender - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesajlar
    212

    Standart

    Rabbim razı olsun emeğine sağlık kardeşlik
    Risale-i Nur' un neşri için, mümkün olsa derimizi kağıt, kanımızı mürekkep yapacağız!......................

  6. #6
    Ehil Üye nur-35 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Bulunduğu yer
    izmir
    Mesajlar
    1.337

    Standart

    Alıntı Bir_İntihar_Senaryosu Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Hasta Yataklarda Yazılan Bir Eseri...Sıcak Yatağımda okuyamamak ve ona layık olamamak Ne kötü bir duygu
    İMAN TEVHİDİ TEVHİD TESLİMİ
    TESLİM TEVEKKÜLÜ
    TEVEKKÜL SAADET-İ DAREYNİ İKTİZA EDER (SÖZLER)

  7. #7
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart

    zehirlendiği halde orucunu bozmuyor Kahraman Üstad!
    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

  8. #8
    Vefakar Üye yuksek-Sadakat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Mesajlar
    313

    Standart

    Kahraman Ustad.!

  9. #9
    Vefakar Üye ehlenvesehlen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    302

    Standart

    Alıntı yasemenn Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Hazin bir Ramazan hatırası...
    Yüreğime akan manaları anlatacak kelimelerim tükendi...
    İçli içli hıçkırmanın vakti geldi...
    Paylaşım için teşekkür ederiz...
    ....BİZ ÖYLE BİR HAKİKATE HAYATIMIZI VAKFETMİŞİZ Kİ GÜNEŞTEN DAHA PARLAK,CENNET GİBİ GÜZEL VE SAADETİ EBEDİYE GİBİ ŞİRİNDİR....

  10. #10
    Ehil Üye osmanoğlu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Uşak
    Mesajlar
    1.856

    Standart

    Alıntı Bir_İntihar_Senaryosu Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Hasta Yataklarda Yazılan Bir Eseri...Sıcak Yatağımda okuyamamak ve ona layık olamamak Ne kötü bir duygu
    Doğru söze ne denir?!
    "Ey Rabbimiz! Biz indirdiğin kitaba inandık ve peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliğine ve peygamberinin doğruluğuna şahitlik edenlerle beraber yaz." Âl-i İmrân Sûresi: 3:53.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bir Hac Hatırası - Hekimoğlu İsmail
    By SeRDeNGeCTi in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 11.09.11, 20:03
  2. Eski Bir İstanbul Hatırası
    By Ahsen Nur in forum Edebiyat
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 03.03.09, 17:55
  3. Güzel Bir Namaz Hatırası
    By hudis in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 26.11.07, 15:29
  4. Küçük Said 'in Bir Hatırası
    By gulsah in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 08.08.07, 11:40
  5. Bir Kadir Gecesi Hatırası
    By aşur in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 19.10.06, 10:35

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0