M. Latif SALİHOĞLU
İftiracı polisin başına gelenler


Tarihçe–i Hayat isimli eserin "Emirdağ Hayatı" bölümünde, Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerine rastlıyoruz: "...Kànun nâmına kànunsuzluk eden o zâlimler, asıl suçlu onlar olması gibi, öyle bahaneleri aradılar; işitenleri güldürecek ve hakperestleri ağlattıracak iftirâları ve uydurmalarıyla ehl–i insafa gösterdiler ki, Risâle–i Nur’a ve şâkirtlerine ilişmeye, kànun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar, dîvâneliğe sapıyorlar.


Ezcümle: Bir ay bizi tecessüs eden memurlar, birşey bahane bulamadıklarından, bir pusula yazıp ki, 'Said’in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, ona götürmüş'; o pusulayı imza ettirmek için hiç kimseyi bulamayıp, sonra yabânî ve sarhoş bir adamı yakalamışlar, tehditkârâne 'Gel bunu imza et' demişler. O da demiş: 'Tövbeler tövbesi olsun, bu acîb yalanı kim imza edebilir?' Onları, pusulayı yırtmaya mecbur etmiş." (476)


Üstad Bediüzzaman'ın eserinde bahsetmiş olduğu bu hadise, 1947 yılı sonlarında Emirdağ ilçesinde yaşandı. Pusulayı yazan kişi, sivil giyinmiş Salih isminde bir casus polis. Pusulayı imzalattırmak istediği yabanî ve sarhoş ise, Emirdağ'da "Öldümoğlu" lâkabıyla tanınan bir şahıstır.


1946 seçimlerinde, Afyon'da Demokrar Parti kazanmıştı. Hiddete gelen hükümet, buradaki hemen bütün memurları baştan aşağıya değiştirdi. Buraya Üstad Bediüzzaman'a isteyerek zarar verebilecek yeni memurlar atandı.

İşte, bu memurlardan üç kişi özel olarak seçilerek, 1947 yılı Aralık ayı ortalarında Emirdağ'a casusluk yapmaları maksadıyla gönderildi. Otele yerleşen Abdurrahman, Hasan ve Salih isimli bu memurlar, soranlara kendilerini elektrik teknisyeni olarak tanıttılar. Talimat böyleydi. Deşifre olmaları halinde, bunu hayatlarıyla ödeyeceklerdi.


Ne var ki, onların gelişini rüyâ âleminde gördüğünü (bilâhare mahkemede) ifade eden Üstad Bediüzzaman, gözetleme yapmak için gidip oturdukları kahvehaneye bir talebesini göndererek yanına çağırır. Hasan isimli polis gider. Ancak, sorulan sorulara doğru cevap vermez, polis olduklarını inkâr eder. Hatta "Hocam, dört tarafımı Kur'ân çarpsın ki, biz polis değiliz" diye de yemin eder.


Ertesi gün, Bediüzzaman yine onları çağırır. Bu kez iki kişi gider. Bediüzzaman "Biz mânevî zabıtayız, bizden millete, memlekete zarar gelmez" diyerek nasihat eder ve ayrılırken de onlara üç adet lokum verir. Otelde biraraya gelirler. Polislerden biri korkudan lokumu yemezken, itikadı bozuk olan Salih, küfürler savurarak lokumu yer.


İşte bu bozuk itikatlı şahıs, daha sonra iftira yüklü bir pusula hazırlar ve "Said'in hizmetkârı ona bakkaldan rakı aldı" şeklindeki bu pusulayı başkalara imzattırmak ister. Ancak, buna muvaffak olmaz.


Aynı gün, üç casus birlikte bir düğüne giderler. Salih, kafayı bulur ve arkadaşlarından ayrı olarak geç saatlere kadar da orada kalır. Ardından, diğer sarhoşlarla kavga etmeye başlar.


Neticede, gece yarısı meraklanarak aramaya giden arkadaşları, iyice hırpalanıp perişan edilerek pis bir derenin içine atılmış ve hâlâ zilzurna sarhoş bir vaziyette bulurlar onu. Onu hem dövmüş, hem de tabancasını alarak kayıplara karışmışlar.

İşte, o iftiracı casusun bu hale düşmesi sebebiyle, hakkında tahkikat açılır ve nihayetinde "tenzil–i rütbe" ile başka bir yere sürgün olarak gönderilir.
Bu arada, bizim de hatırımıza şu fikir geldi:


Acaba, aynı dönemde Üstad Bediüzzaman'ın sarığını yırtarak yere atmaya çalışan karakol komutanı İsmail Güneybölük ile aynı dönemde "Camiye, cumaya gidemezsin!" diyerek Üstad Bediüzzaman'ı kapısının önünde tehdit eden Emirdağ kaymakamı Gaziantepli Abdülkadir Uraz'ın âkıbeti ne oldu?


Evet, bu dünyadan rezil ve zelil şekilde ayrılıp giden diğer zalimler gibi, bu şahısların akıbetini de cidden merak ediyoruz. Bilen varsa şayet, iletsinler, memnun oluruz.