+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 6 Sayfa var 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 55

Konu: "Yâ Gavs-ı Geylânî" Demek Doğru mu?

  1. #1
    Vefakar Üye fütüvvet - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    333

    Standart "Yâ Gavs-ı Geylânî" Demek Doğru mu?

    "Yâ Gavs-ı Geylânî’ derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, ‘Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur."

    üstad neden Allah tan istemiyor da Gavs-ı geylani den istiyor?

    Üstad en hassas insanken bu cümleyi neden kuruyor?""


  2. #2
    Yasaklı Üye abdussamedfani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    kayseri
    Yaş
    46
    Mesajlar
    1.195

    Standart

    en zor yerinden bir soru yine
    yine, lehte ve aleyhe dünya kadar cevap yazılacak.
    kıran kırana bir meydan muharebesi.
    netice de herkes yine kendi fikrinde kalacak.

    fakat; fütüvvet, gördüğüm kadarıyla, tartışmak için değil, öğrenmek için soruyor.
    hepimiz böyle olmalıyız.
    bilmiyorsak; öğrenmek için soralım.
    biliyorsak; karşımızdakini MAT ETMEK için değil, Allah rızası için faydamız dokunması için cevap yazalım.

    en azından; Allah rızası için susalım. vebal almayalım.

    sakin sakin müzakere ümidiyle inşallah.
    Allah, doğruyu bulmamızı nasip etsin.
    AMİN.

  3. #3
    Yasaklı Üye Lebid24 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    alem-i muhabbet
    Mesajlar
    2.298

    Standart

    hımm. cevabını biliyorum. bakalım önce nurcular ne diyecekler

    Selamlar...

  4. #4
    Yasaklı Üye Lebid24 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    alem-i muhabbet
    Mesajlar
    2.298

    Standart HACI MUHARREM HİLMİ EFENDİ (Bu zatı biraz tanıyarak başlayalım...)



    Hacı Muharrem Hilmi Efendi Türbesi






    Asri mezarlIgIn, giri$ kapIsIna yüz metre mesafede medfundur. Türbesi altIgen plânlIdIr. Üzeri kubbe ile kaplI bulunan bu türbeyi, KonyalI müritlerinin yaptIrdIgI söylenir. Çevre düzenlemesi oldukça güzel yapIlmI$tIr. Giri$ kIsmInda sacdan yapIlan kemerli bir gölgelik vardIr, iç kIsmI Özenli bir $ekilde dizayn edilmi$, türbe aydInlatmasI ise iki pencere ile saglanmI$tIr. Sanduka kIsmI süt beyazI bir ta$la kaplana­rak, ba$ tarafIna dikdörtgen $eklinde ta$ bir kitabe konulmu$tur. Mu­harrem Hilmi Efendi'nin bu türbesi son yIllarda in$a edildi.

    HACI MUHARREM HILMI EFENDI KIMDIR?
    Bu degerli zat, ElazIg'In merkeze baglI SarIlI Köyü'nde dogmu$tur. Kendi notuna göre dogum tarihi 1878'dir. Vefat ettigi za­man aile çevresi onun 85-90 ya$larInda oldugunu söylemi$lerdir. Bu ifadeler dogru ise, onun dogum tarihinin daha önce olmasI gerekir.

    Aile lâkaplarI "SipahigiIIer"dir. BabasI Köse Ahmet Kfendi'dir. Ailevi bazI nedenlerden dolayI SanlI Köyü'nü terkederek önce "Sofular Köyü"ne, daha sonra "Gurbet MezrasI"na göç etmi$lerdir. Kendisi bu sIrada 8-10 ya$larInda idi. Bir gün arkada$larI ile koyun otlatIrken ögrendigi sûreleri okuyup, dervi$ler gibi "Hû" çekiyorlardI. O sIrada birden yanlarInda bir ihtiyar belirir. ÇocuklarI çevresine toplayarak ilerde her birinin ne olacagInI söylemeye ba$lar.

    SIra Muharrem Hilmi Efendi'ye gelince; bu ya$lI zat onun okuyarak ilerleyecegini söyler. Kendi adInIn da" Ahmet Zeyneddin" oldugunu be­lirttikten sonra kaybolur. Muharrem Hilmi Efendi kendi ifadesiyle ilk feyzini bu zattan almI$tIr. Bir gün Sofular Köyü'nde oturduklarI sIrada devrin büyük kadiri $eyhi HacI Ömer Hûdaî Baba bu köye gelir. Herkes gibi Muharrem Hilmi Efendide giderek bu zatIn elini öper. O sIralarda 15-20 ya$larI arasIndadIr. Muharrem Hilmi Efendi Ömer Hûdaî Baha'nIn yanIna gelerek: "Nereye gidiyorsunuz, ben sizi nerede ve nasIl bulurum?" deyince, Ömer Hûdaî Baba: "Benim bir çengelim vardIr, onu senin kalbine takar, seni bana dogru çekerim." der. Bu olaydan bir süre sonra Muhar­rem Hilmi Efendi'nin gönlü Ömer Hûdaî Baha'yI arzular. Bu arzu her gün biraz daha fazlala$Inca, nihayet dayanamayIp bir gün erkenden kalkar ve Kövenk Köyü'ne dogru yola koyulur. Günlerden cumadIr. NasIl olsa Hûdaî Baba camiye gelecektir. Camiye dogru yakla$Irken Ömer Hûdaî Baha'nIn evinin önünden geçer. O büyük veli o sIrada kapInIn önünde durmakladIr. Muharrem Hilmi Efendi'yi görünce: "Gel benim müridim gel... Gördün mü nasIl çengeli takIp seni buraya çektim." der. O gün Hûdaî Baha'ya intisab eder. Daha sonra sIk sIk Kövenk Köyü'ne giderek Ömer Hûdaî Baha'yI ziyaret eder. Muharrem Hilmi Efendi bu ziyaretlerinden sonra kendisinde bazI hâl degi$ikliklerinin oldugunu söyler. Onun $eyhine olan bu baglIlIgI makamInI da giderek yüceltir. Ondaki bu hIzlI geli$me, kendisini Hoca Ömer Hûdaî Baha'nIn sIr kâtipligine ka­dar yükseltir. Muharrem Hilmi Efendi bu durumu bir beyiti ile $öyle açIklar:

    "HûdaîBaba es $ahIm, kasr-I cennette bîr güldür

    Muharrem sIr r t kâtibi, ona demde bülbüldür."

    O, Sofular Köyü'nden sonra bir kaç köy daha gezerek, 1905 yIlInda Harput'a yerle$ir. Burada HacI Abdullah Efendi'nin medre­sesine giderek ilim tahsiline ba$lar. Orada çe$itli dersler görür. Bu ara­da Kövenk'teki $eyhi ile olan bagInI da hiç kesmez. Zahiri ve Batini ilimlerde âlim ve devrin büyük mutasavvIfI Beyzade Hazretleri de ona ders verir. Ünlü bir nak$i $eyhi olan Beyzade Hazretleri, Har-put'ta bir medresede müderrislik yapmaktadIr. Muharrem Hilmi Efendi bir yandan zahiri ve batini bilgilerini artIrmaya devam ederken, diger yandan da bir camide müezzinlik yapar. Onun her ay maa$InI muntaza­man Beyzade Hazretleri vermektedir. Gün gelir, Ömer Hûdaî Baba onun sülûkunu tamamlayarak üzerine kendi mühürü basIlI bir icazetname verir. Diyanet i$leri eski Ba$kanI Prof. Dr. Süleyman Ate$ bu icazatnameyi bizzat kendisinin gördügünü söylemektedir.

    Muharrem Hilmi Efendi, devrin iki büyük mutasavvIfI olan Ka­diri $eyhi Ömer Hûdaî Baba ve Nak$i $eyhi Beyzade Hazretle-ri'nin tezgâhIndan geçerek $ekillenir. Onun diger bir yönü de edebiyata olan ilgisidir. HayatI boyunca çok güzel $iirler yazmI$tIr. Tasavvufi nitelikteki bu $iirlerinde "sIrrI" mahlasInI kullanIr. Bu mahlasI niçin kullandIgInI kendisi $öyle izah eder: "Çocuklugumda kalbimde iki noktayI dü$ünmekte idim. Birincisi Hz. Peygamber'e o kadar muhab­betim vardI ki, ekseri geceleri rüyamda denizlerde yüzerek Hz. Peygam-bcr'in türbesinin saçaklarIna kadar gider, göremeyip geri dönerdim. Bu hâl bir hayli müddet sürdü. Nihayet Türbe-i saadeti ziyaret etmem mümkün olmu$tu.

    ikincisi, Pir-i Geylâni'ye olan büyük muhabbetim dolayIsIyla bir fIrsat ve arkada$ arayIp, Bagdat'a gitmeyi arzu ettim. Bir gün köyden çIktIm. Kalbim üzüntülü idi. Bu hâl içinde ElazIg'a geldim. HIIyük meydandaki kule önünde bir saraç dükkanInIn duvarIna ellerimi arkamdan tutarak yaslanmI$, Bagdat'a gitme dü$üncesine dalmI$tIm. Bir zat elime "Atikurna kagIdI" üzerine gayet güzel yazIlmI$ zarfsIz bir yazI verdi. Bu bir manzume idi. Hayret âleminde oldugumdan bu kagIdI verene kim oldugunu sormadIm. O da bir$ey de­medi. Manzume: "Muharrem SIrr-î Hûda" $eklinde ba$lIyordu. Veren de Bagdat'lI biri idi. Onu Pir-i Geylâni'nin ruhaniyeti ver­mi$ti bana. O andan itibaren $iirlerimde "sIrrI" mahlasInI kul­landIm."

    Muharrem Hilmi Efendi 1906 tarihinde Erzurum'a askerlik görevi için gider. Orada önce tabur kâtipligi yapar. Oldukça güzel yazIsI ve dini bilgisi dolayIsIyla pa$anIn dikkatini çeker. AçIlan bir sInavI kazanarak tabur imamlIgI görevine atanIr. O, yeni bir görevle bu seferde Bitlis'e gider. Orada yörenin mutasavvIfI Abdu'l Gaffur Hoca ile dost olur. Orada Muhammed Kübrevi'ye de intisap ederek çile çIkarIr. AyrIca o, bu degerli zattan icazet alIr. Muharrem Hilmi Efendi, 1912 yIlInda ElazIg'da depo taburunu kurmakla görevlendirildiginden tekrar gelir. Burada bir süre kaldIktan sonra bu sefer de görevli olarak Yemen'e gider. Orada da Tabur imamlIgI görevini sürdürür. Bu arada Arap çocuklarIna Türkçe ögretmenligi de yapmak­tadIr. O yIllarda Yemen'de meydana gelen kuraklIk nedeni Ile Yemen halkI yagmur duasIna çIkarlar. Fakat bir damla yagmur yagmaz. Pa$a, Muharrem Hilmi Efcndi'yi yanIna çagIrarak: "Bir de sen yagmur duasI düzenle" der. Muharrem Hilmi Efendi pa$adan bazI $artlarIn olu$turul­masInI isteyerek hazIrlIklara ba$lar. Büyük bir kalabalIgIn katIldIgI bu yagmur duasIndan önce Araplara, sonra Türklere ayn ayn nasihatlerde bulunur. Bu yagmur duasIndaki konu$masI ile herkesi etkilemeyi ba$armI$tIr. O, dua esnasInda öyle bir yalvardI ki, bir süre sonra bar­daktan bo$anIrcasIna yagmur yagmaya, ba$ladI. Bu olay Araplar üzerinde oldukça etki yaptI. Muharrem Hilmi Efendi'yi her gördüklerinde etrafIndakilere: "Bu salih bir adamdIr." diyorlardI.

    Yemen'den sonra Hicaz bölgesine atanan Muharrem Hilmi Efen­di, Medine-i Münevvere'de bir buçuk yIl kaldI. Bu sIrada görmeyi çok arzuladIgI Peygamber Efendimizin mübarek türbesini ziyare etti. $ansI yaver gittigi için askeri ki$iliginden faydalanarak türbenin içine kadar girme saadetine kavu$tu. Kendisi bu lütfü $öyle izah etmektedir:

    "Hicaz bölgesine atanmadan önce yüce Peygambcr'e hasret dolu bir $iir yazmI$tIm. Bu $iirim $öyleydi:

    Ey benim §em-î dilim ruh-î revanim Mustafa, Kime vardan ise bu derdime derman demedi, îd-î vuslata ne hacet, gayriye kurban içün, Muharrem sIrr-î kulun ravzana yüz sürmek içün, Gelmi$em kapIna lütfeyle, sultanIm Mustafa, Senden aldIm bu derdi, kanI dermanIm Mustafa Kâ'be'ye kurban gerekse i§te canIm Mustafa KIl $efa'al ki, gel $ems-î tabanIm Mustafa bu $iirin hemen akabinde Yüce Mevlâ'nIn izini ile Hicaz bölgesine atandIm." diyor.

    Onun Rabb'ine olan baglIlIgI, yüce Peygambere olan sevgisi ve tasavvufi dü$üncesi, her ar/usunda yüce Allah'In ona yardImcI ol­masIna vesile olmu$tur. Görünmez bir güç sanki onun elinden tutarak her i$inde yardImcI olur. O, büyük bir a$kla olmasInI istedigi iki arzusuna da ula$mI$tIr. Muharrem Hilmi Efendi Hicaz bölgesinden sonra tekrar Erzurum'a döner. 1925-1926 tarihine kadar Erzurum'da kalarak tabur imamlIgIndan emekli olur ve ElazIg'a döner.

    28 $ubat 1928 tarihli kendi el yazIsI ile yazIlmI$ bir dilekçesinde, bize emeklilikten sonraki hayatI hakkInda bazI bilgiler vermektedir. Muharrem Hilmi Efendi bu dilekçede: "ElazIg Merkez Hastanesi Ba$ He­kimligine ba$ vurarak emeklilikten sonra i$ istemi$tir. Harf inkIlâbIndan sonra Latince el yazIsI ile yazdIgI bu dilekçesine bakIlIrsa, onun oldukça güzel bir yazIsI oldugu görülür. O, 27 sene askeriyede tabur imamlIgI yaptIgInI, bu süre içerisinde ailesinin vefat ettigini, oglunun ElazIg'da ortaokul tahsiline devam ettigini, kendisi­nin Erzurum'da olmasI sebebi ile bizzat çocuguyla ilgilenebilmek için emekli olmak zorunda kaldIgInI, emekli maa$InIn geçinmesine kafi gelmemesi sebebi ile ElazIg Merkez Hastanesi Tabur imamlIgIna ta­yininin yapIlmasInI istemektedir. ElazIg Merkez Hastanesine verdigi bu dilekçeden sonra ona tekrar görev verilmemesi üzerine evinden fazla dI$arI çIkmayarak kendisini devamlI okumaya ve yazmaya verdigini görürüz. Onun ilim ve feyzinden çok kimseler istifade etmi$lerlerdir. Bunlardan birisi de Merkez TadIm Köyü dogumlu olan Diyanet i$leri eski Ba$kanlarIndan Prof. Dr. Süleyman Ate$'tir. Oldukça zengin bir kitaplIga sahip bulunan Muharrem Hilmi Efendi, tasavvufa, fera-ize, vaaza dair eserler yazmI$tIr. Onun en önemli eserleri Mev'iza-i HiImiyye, Divan-I Hüdâyi, Menazilu's Sâlikin, Maka-mat-i Ezkâr-i îlahiyye Li Salikit Tarikatil Kadiriye, He-diyyetu'z Zakirin ve bunlarIn dI$Inda Nak$i TarikatI'na dair bazI ri­saleleri vardIr.

    O, önce kendi köyünde Naciye HanImla evlenmi$, bu hanImIndan bebek ya$ta ölen ogluyla birlikte iki oglu olmu$tur. Daha sonra hanImI ölünce merhum Ömer Nasuhi Bilmen'in akrabasI olan HacI Nuriye HanImla evlenerek ikinci evliligini yapmI$ItIr.

    Muharrem Hilmi Efendi Nak$i usulüyle ders verirdi. ElazIg'da il­miyle tanIndI. Birçok imamlar ve vaizler onun Arabi ilminden ve ferai-zinden istifade etmi$lerdir. Kendisinin belirttigine göre üç zata icazet vermi$tir. Bunlardan birisi Karadeniz tarafIndan bir zat olup, ikincisi yine Karadenizli fakat Erzurum'da kalan Ali RIza Pirimoglu'dur. Bu zat da bir çok ki$iyi ir$ad ettikten sonra 1951 yIlInda vefat etmi$tir. Prof. Dr. Süleyman Ate$'ede bir icazetname bIrakmI$, bu icazet­nameyi parmagI ile mühürleyerek vermi$tir.

    HacI Muharrem Hilmi Efendi'nin $iirlerinden bazI örnekler:

    "Hak yogurmu$ a$k ile bu can-u bünyadtm benim Ta ezelden saf kIlmI$ din-ü îmanIm benim.

    Bülbülân-I a$k içinde bi-zebân zikreylerim La mekân $ehrinde tutar bi-ni $anIm benim.

    Afi îâb-I a$k dogunca kalbimi rû$en kIlar Zevk olur her ne$'esinden ilm-ü irfanIm benim.

    Katresi cihan deger, bir a$ka duçar olmu$um Zevk olur içtikçe her an cism ile canIm benim,

    Alem-i lâhût pirinin sakisi oldum ben bugün A$k $arabInI sunar bir ke's-i Rab'banIm benim. Sim der etmez aram hiç gayrI $eyden murg-i can Nur-i Hak'tan feyz a/ur çün kaib-i hazanIm benim.

    'A$kIn sahrasIdIr yerlerimiz Nurdan külah giyer pirlerimiz Seyran içün semavata çIkup, Görür Ar$u Allah gözlerimiz,

    Hûcan Allah Allah, hû can Allah Canlar sana suna kurban Allah.

    Bir demde bu cihanI gezeriz Kimde a$k ate$i var sezeriz Kalplere girer cevlân ederiz Kudrettir bu bizim sIrlarImIz.

    Hûcan Allah Allah, hû can Allah Canlar sana suna kurban Allah.

    CanI canana teslim ederiz Huzurullah'a varup gideriz Cemali Hazret'i seyrederiz HakkI zikreder bu dillerimiz.

    Hûcan Allah Allah, hû can Allah Canlar sana suna kurban Allah.

    Dideden akan ya$ umman olur Açulur kalp gözü seyran olur Gönüller bu hale hayran olur A$k-t Hak'tIr bizim yollarImIz.

    Hûcan Allah Allah, hû can Allah Canlar sana suna kurban Allah.

    SIrrI a$kIn Ile sekrar olur Zikreder mazhar-i gufran olur Nazar-i didar-i Rahman olur Nisbei kokusudur Rahman olur.

    Hûcan Allah Allah, hû can Allah Canlar sana suna kurban Allah.

    Atem-t dilde acep kâ$hânemiz vardIr bizim. Can atar $em-i dile pervanemiz vardIr bizim.

    Vakt-i seherde açIlur a$Ik-I sadIklara Bade dolu a$k ile meyhanemiz vardIr bizim.

    $eb olunca çekilürüz ku$e-i inzivaya

    î'î diidar için gamhanemiz vardur bizim.

    Rind-rne$rep dü cihanI terk eden abdal gibi Iklim-i dili gezen divanemiz vardur bizim.

    Alem-l kalbe sefer et SIrrî'ya gör hikmeti Sun-r Hak'la bir imarethanemiz vardur bizim.

    Geldi geçti ömrüm benim Sol yel esip geçmi$ gibi Hele bana $öyle geldi Bir göz yumup açmI$ gibi

    Ü$ bu söze Hak tanIktIr Bu can gövdeye konuktur Bir gün ola çIka gide Kafesten ku$ uçmu$ gibi

    Bir hastaya vardIn ise Bir içim su verdin ise YarIn anda kar$I gele Hak $arabIn Içmi$ gibi

    Bir miskin gördün ise Bir eskice verdin ise YarIn anda kar$I gele Hülle donun biçmi$ gibi

    Yunus Emre bu dünyada iki ki$i kalIr derler Meger HIzIr llyas ola Ab-I hayat içmi$ gibi

    Yunus Emre
    Konu Lebid24 tarafından (27.06.08 Saat 12:59 ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    Ehil Üye gulsah - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.641

    Standart

    “İlahî, günahlar dilime kilit vurdu, isyanların çokluğu belimi büktü, gafletin dehşeti sesimi kıstı; fakat, yine de Senin kapına geldim. Günahlarla âlûde halimle değil, efendim Abdülkadir Geylânî hazretlerinin Hak katında makbul ve kapıcı tarafından tanınan sesiyle Senin kapının tokmağına dokunuyorum!” der; Allah nezdinde makbul bildiği bu Hak dostunun sözleriyle Cenâb-ı Hakk'ın dergahına müracaat eder ve adeta yazdığı dilekçenin altına o salâhiyetli zâta imza attırır.

    alıntı

    ''Şahsın üslub-u beyanı , şahsın timsal-i şahsiyetidir.

    Ben ise :

    gördüğünüz veya işittiğiniz gibi , halli müşkil bir muammayım ''

    Said Nursi


  6. #6
    Yasaklı Üye Lebid24 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    alem-i muhabbet
    Mesajlar
    2.298

    Standart

    Bir gün mâneviyâta dâir bir eserin, anlayamadığı bâzı yerlerini hocasına sormak için Harput'a gitmek üzere yola çıktı. Kitabı koynuna koymuştu. Mezire yakınlarında bir pınarın başında biraz dinlenmek için oturdu. Elini koynuna soktuğunda kitabı bulamadı. Hemen abdest alıp Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin vâsıtası ile Allahü teâlâya kitabın bulunması için yalvardı. Kitabı kaybolduğundan evine geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Eve gelince hanımı; "Yâhu sen ne tuhaf adamsın? Hem kitabı götürüyor, hem de geri gönderiyorsun?" deyince, Muharrem Efendi, "Ne oldu?" diye sordu. Hanımı; "Orta boylu, sakallı bir zât kitabı getirdi ve şöyle dedi: "Bu kitabı al ve ona kitabının bekçisi olmadığımı söyle!" dedi."

  7. #7
    Yasaklı Üye abdussamedfani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    kayseri
    Yaş
    46
    Mesajlar
    1.195

    Standart

    Ey nefs-i emmarem! Sana tâbi’ değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana müsahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelal’e abd olurum.
    Ve keza kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdud ve tünellerinden şimşekvari geçen zamanın şimendiferine bindirerek, ebed-ül âbâd memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevkeden Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm’den meded istiyorum.
    Ve keza hiç bir şeyi dualarıma, istigaselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem. Ancak küre-i arzı harekete getiren felek çarklarını durdurmağa ve şems ve kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeğe ve vücudun şahikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sâkin kılmağa kadir olan kudreti nihayetsiz Rabb-i Zülcelal’e dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünki her şeyle alâkadar âmâl ve makasıdım vardır.

    evet. üstad diyor ki :
    hiç bir şeyi dualarıma, istigaselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem.

    demek ki; "YA GAVS" dediği zaman, GAVS'ı, duasına hedef ittihaz etmemiş.

  8. #8
    Yasaklı Üye Lebid24 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    alem-i muhabbet
    Mesajlar
    2.298

    Standart Piri Geylaniye nasıl aracı kılınır?

    Abdülkâdir Geylânî hazretleri heybetli idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gâyet câzib, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz. Din husûsunda aslâ tâviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; “Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz.” kanâati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alâkasını muhâfaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıyâ onun vâsıtasıyla tövbe etti. Köleleri satın alıp, âzâd ederdi. Verdiği sözü tutar,kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Anbarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi:
    “Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!”
    Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi.
    Fakîrlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazîfeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yâhut hastalansalar, kendisiçarşıya çıkar, ceddi Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzûmlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Bir gün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.
    Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesîle ederek, araya koyarak Allahü teâlâya duâ ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı. Buyururdu ki:
    “Sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip Allahü teâlâya yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet ânında her kim benim ismimi ansa derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim Allahü teâlâdan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür.”
    Bir kere de; “Her kim her rekatında Fâtiha’dan sonra on bir İhlâs okuyarak, iki rekat namaz kılarsa, selâmdan sonra da on bir defâ Allah’ın Resûlüne salât ve selâm getirip benim ismimi anarak yalvarırsa, Allahü teâlânın izni ve yardımıyla derhâl işi görülür.” buyurdu.
    Temiz bir hanım, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine talebe olmuştu. Bu kadın dağda iken, ihtiyaç için mağaraya girdiğinde daha önce ona âşık olan bir ahlâksız da ardından girdi. Kadına yanaşıp, onun nâmusunu kirletmek istedi. Kadın kaçıp saklanacak bir yer bulamadı. Gavs-ül-a’zamın ismini söyleyip; “Yardım et (yetiş, imdâd) ey Gavs-ül-a’zam, ey insanların ve cinlerin gavsı, yardımcısı, yetiş! Yetiş ey Şeyh Muhyiddîn (dînin ihyâ edicisi), yetiş ey Seyyid Abdülkâdir!” deyip feryâd etti. O anda Gavs-ül-a’zam medresede abdest alıyordu. Ayaklarında tahtadan nalınlar vardı. Onları çıkarıp mağara tarafına savurdu. Ahlâksız, arzusuna kavuşamadan, nalınlar kafasına ulaştı ve ölünceye kadar başına vurdular. Kadın, o mübârek nalınları alıp hazret-i Gavs’a getirdi ve başından geçeni anlattı.
    Müridlerinin, talebelerinin tövbesiz vefât etmemeleri için duâ etti:
    “Allah’ım! Ceddim, Habîbin Muhammed aleyhisselâm ve kullarından takvâya erenlerin hâtırı için, hiç bir mürîdimin, talebemin rûhunu tövbesiz alma.” diye yalvardı.
    Bir defâsında; “İyi müridlerin hâli mâlum, ya kötülerinki ne olacak?” diye sorduklarında; “İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık.” buyurdular.
    Bir kere de; “Bana gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyâmete kadar talebelerimin isimlerini gördüm.” buyurmuştur.
    Cinler de kendisinden çekinir, itâat edip sözünü dinlerlerdi.
    Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerine arz etti. O da; “Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi söylersin, hâlini anlatırsın. O sana yardımcı olur.” buyurdu. O şahıs denilen yere gitti. Kendisini Abdülkâdir Geylânî’nin gönderdiğini ve kızının durumunu anlattı. Cinlerin reisi kızına musallat olan cini cezâlandırdı. Ebû Saîd cinlerin reisine;”Bugüne kadar senin kadar Abdülkâdir’in emrine cân u gönülden itâat eden görmedim.” deyince; “Abdülkâdir Geylânî hazretleri her gece evinden bakar, cinleri seyreder. Cinler onu görünce korkularından sağa sola kaçışırlar. Allahü teâlâ sevdiği kulun emrine birçok insan ve cin verir.” dedi.
    Duâsı makbûl idi. Bağdad halkından biri ona gelerek; “Babamı rüyâda azâb içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkâdir’e git, bana duâ etsin. Belki Allahü teâlâ beni azapdan kurtarır.” dedi. Bunun için sana geldim. Babama duâ ediverin de azaptan kurtulsun.” dedi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyâsında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; “Baba, dün azâb içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?” diye sordu. Babası; “Şeyh Abdülkâdir bana duâ etti. Allahü teâlâ onun duâsı hürmetine beni azaptan kurtardı.” dedi.
    Tabiblerin tedâvî edemediği hastalar ona gelirler, duâsı bereketiyle şifâ bulup giderlerdi. Bir defâsında Halîfe Mustencid’in akrabâsından karnı şiş bir hastayı getirdiler. Elini sürüp, duâ ettiğinde Allahü teâlânın izni ile iyileşti.
    Halk sıkıntıları olunca ona gelirdi. Bir seferinde Dicle Nehri taşmış, sular Bağdad sokaklarına kadar gelmişti. Herkes korku ile Abdülkâdir Geylanî hazretlerine baş vurdu. Abdülkâdir Geylâni hazretleri oraya geldi. Bastonunu nehrin kenarına dikti. “Daha ileri gitme!” dedi. Allahü teâlânın izni ile nehrin suyu o andan îtibâren azalmaya başladı.
    Muhammed Ezher şöyle anlatır:
    Bir sene Allahü teâlâdan devamlı bana evliyâsından birini göstermesini istedim. Bir gece rüyâmda İmâm-ı Ahmed bin Hanbel’in kabrini ziyâret ettim, orada birisi vardı. İçimden onun evliyâdan biri olduğunu geçirdim. Uyanınca Ahmed bin Hanbel’in kabrine koştum. Rüyâda gördüğüm zât orada duruyordu. Önümden geçip Dicle’ye doğru gitti. Ziyâretimi acele yapıp onu tâkib ettim. Dicle Nehrinin iki tarafı, bir adımlık mesâfe oluncaya kadar yaklaştı ve adımını atarak geçiverdi. Sonra o zât medresesine gittiğinde rüyâda ve uyanık iken gördüğü zatın Abdülkâdir Geylânî hazretleri olduğunu anladı.

  9. #9
    Ehil Üye Bilal-i Sivasi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    1.298

    Standart

    Alıntı abdussamedfani Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    en zor yerinden bir soru yine
    yine, lehte ve aleyhe dünya kadar cevap yazılacak.
    kıran kırana bir meydan muharebesi.
    netice de herkes yine kendi fikrinde kalacak.
    .
    Ehl-i Sünnetin bazı ulemasına göre dünyevi bazı işlerde Hayatta olmayan veliden yardım istemek caizdir. O kadar çarpışılacak bir durum yok kardeş. Yalnız velinin İzni ilahi olmadan icada kabiliyeti olmadığını bilmek esastır.
    Ey muhataplarım!
    Ben çok bağırıyorum. Zîra, asr-ı salis-i aşrın, yani on üçüncü asrın minaresinin başında durmuşum,

    sûreten medenî ve
    dinde lakayd ve
    fikren mazinin en derin derelerinde olanları
    camie davet ediyorum.


  10. #10
    Yasaklı Üye abdussamedfani - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    kayseri
    Yaş
    46
    Mesajlar
    1.195

    Standart

    İ’lem Eyyühel-Aziz! Velilerin himmetleri, imdadları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duadır.
    Hâdi, Mugis, Muin ancak Allah’tır.
    Fakat insanda öyle bir latife, öyle bir halet vardır ki, o latife lisanıyla her ne sual edilirse, -velev ki fâsık da olsun- Cenab-ı Hak o latifeye hürmeten o matlubu yerine getirir.
    O latife pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Yalnızca "La İlahe İllallah" Demek Yeterli midir? "Muhammedür Resulullah" Demeden?
    By ZÜMRÜT in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 25.04.17, 13:15
  2. Hayatıyla bir "Elif" yazar, "Vav" vuslatıyla yürür, yüreği "Hu" okur..
    By gamze-i_dilruzum in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 21.04.17, 20:28
  3. "Allahu Ekber!" Demek, Ne Demek?
    By istiğna in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 25.12.08, 13:12
  4. "Keşke" Demek Doğru mu?
    By resuls in forum Fıkıh
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 19.08.08, 12:27
  5. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 17.10.07, 06:55

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0