+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa var 1 2 3 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 25

Konu: Üstad Siyasete Bakmadığı İçin Pişman mı Oldu???

  1. #1
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart Üstad Siyasete Bakmadığı İçin Pişman mı Oldu???

    ''Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi. ''

  2. #2
    Yasaklı Üye halenur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    2.932

    Standart

    Aaaaa, cok enteresan! Yazilacak cevaplari merakla bekliyorum insallah....

    Simdiye kadar Üstad'i baska türlü anlatiyorlardi...
    Tabii, ilkönce bilmek lazim, yukarida hangi "Büyük vazife"den bahsediyor acaba?

  3. #3
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    Risâle-i Nur mesleğinde siyaset - I

    Risâle-i Nur mesleği ile Siyasal İslâm anlayışı farkının en belirgin olduğu alan hiç şüphesiz siyasettir ve ona karşı takınılan tutumdur.

    Peki, Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’un siyasete bakışı nasıldır?

    Hiç şüphesiz Bediüzzaman Hazretlerinin hayat serencamında baskın olan tavır, manevî cihad yolu ile İslâmiyete hizmettir. Tahkikî iman kılıncı ile manevî cihadı tercih eden Nursî, hayatının sonuna kadar ferd ve toplumu ıslâh edici bir yaklaşım sergilemiştir.

    Risâle-i Nur’un siyasî alana yaklaşımı, Siyasal İslâmcıların algıladığı anlamda ideolojik ve devrimci değil; nurânî, tedricî ve tekâmülcüdür. Yani toplumu ve fertleri ıslâha dönük Rahmânî bir metoddur.

    Bu metod, ‘ikaz’ ve ‘irşad’ı içeren “şefkat” odaklıdır. Vicdan boyutlarını nazara alır, hak ve hakikatı düstur edinir. İnsanları siyasetçi, dinsiz, muvafık, muhalif diye sınıflara ayırmadan ‘imana’ ve ‘şefkate’ muhtaç varlıklar olarak görür.

    Yani sahabe metodudur...

    Said Nursî’nin bu metoduna, Mısır’daki İhvan-ı Müslimîn hareketini büyük emek ve gayretlerle makul bir çizgiye taşıyan kişi olarak bilinen Mısır’ın din önderlerinden merhum Ebu Hasan en-Nedvî de vurgu yapmıştır:

    “Benden menkul bir sözüm var. O da şudur: ‘İktidar sahiplerinin imana gelmeleri ve ıslâh olmaları, iman sahiplerinin iktidara gelmelerinden evlâdır, yeğdir. Yani, iman sahiplerinin iktidara gelmek için uğraşmaları yerine, imanın ve gayret-i İslâmiyenin iktidara gelmesi için çalışmalarını daha doğru ve yerinde bulurum. Bu takdirde, İslâm’ı benimseyen kürsü (koltuk) sahipleri onun müdâfii ve hamileri kesilecektirler. Yani amaç, iman sahiplerinin devleti ele geçirmeleri olmamalı, belki toplumu, devleti ve devlet ricâlini ıslâh ve irşad olmalıdır. Devleti ele geçirme ve istilâ yerine, yöneticilerin İslâm’a kazandırılmaları daha şık ve muvafık olur.” (Mustafa Özcan, Köprü Dergisi, Güz 2000, s.76-77)

    Risâle-i Nur mesleği, dünyaya ve siyasete bakarken “dünyevîleşme” tuzağına da düşmez. Hadiselerin iman ile bağını koparmaz. Hadiselere bakarken imanı ve onun üzerimizdeki uzantılarını bir tarafa bırakmaz. Tutumunu onları da nazara alarak belirler.

    “Zira Bediüzzaman, hayatının her ânında, her hal ve şartta Kur’ân’ı rehber edinmiş bir mü’mindir. Onun için dünya parça parça değildir. Yer ayrı, gök ayrı; ev ayrı, sokak ayrı; cemiyet hayatı ayrı, siyaset sahnesi ayrı değildir. Her bir daireye imânî nazarla bakar; ona göre tavır alır.” (Köprü Dergisi, Bahar-1995; Karabaşoğlu Metin, s. 17)

    Şu dikkat çekici yorum Bediüzzaman’ındır: “Hayat-ı içtimâiye bir yolculuktur. Şu zamanda Kur’ân’ın nuriyle gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufunetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebi ile o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. Düşerek kalkarak gider tâ boğulur. Yüzde sekseni ise bataklığı anlar, ufunetli pis olduğunu hisseder. Fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.

    İşte bunlara karşı iki çare var:

    Birisi: Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.

    İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.

    Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, ‘Acaba nurla beni celbedip topuzla dövmek mi istiyor?’ diye telaş eder. Hem de bazan arızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar ve söner...” (13. Mektub)

    Bediüzzaman’ın dünyasında siyaset topuzu yoktur. Onun bütün mesâisi, içimizde ve yanımızda yaşayan ve toplumun çoğunluğunu oluşturan şaşkın insanlardır. Asıl hüner o mütehayyirlere iman nurunu göstermektir.

    Bediüzzaman, siyasete bu nazarla bakar. Ona göre “Hakikat-ı İslâmiye, bütün siyasetlerin fevkindedir. Bütün siyasetler dine ancak tâbî ve hizmetkâr olabilir...

    Kur’ân dersi olan Risâle-i Nur, bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerinin fevkindedir.

    Said Nursî bu temel yaklaşımla insanlığı irşad ve ikaz etmiştir.


    Risâle-i Nur’da siyasî ölçüler

    Öte yandan ahirzaman müceddidi ve müçtehidi olması itibarı ile Said Nursî, toplumu, diyanet, saltanat ve cihad dairelerinde Kur’ânî istikamete doğru yönlendirdiği gibi siyaset dairesinde aynı istikamette yönlendirecek ölçüler vermiştir.

    Özellikle Eski Said’e ait eserlerde bu durum çok barizdir. Divan-ı Harb-i Örfî, Münazarat, Muhakemat, Hutbe-i Şamiye, Sünuhat ve dönemin gazete/mecmualarına yazılan mektup ve nutuklar hep bu istikamettedir. Hayatının son döneminde neşrettiği Emirdağ Lahikası’nn ikinci kısmındaki mektuplar da bu doğrultudadır.

    Bediüzzaman, hayatının son döneminde bu hususta şunları söyler:

    “Şiddetli hastalık ve sair sebeplerin tesiri ile ben Nurcu kardeşlerimle konuşamadığımdan ve o musahabeden mahrum kaldığımdan, benim bedelime sizler ve Risâle-i Nur’un Kur’ân medresesinde Yeni Said’e verdiği ders ve Eski Said’in Hutbe-i Şamiye ve Zeyilleri gibi hayat-ı içtimâiye medresesinde aldığı dersleri ve konuşmaları bu biçare kardeşiniz bedeline müştak olduğum kardeşlerimle benim yerimde konuşmalarını tevkil ediyorum.” (Emirdağ Lâhikası II, Yeni Asya Neşriyat s. 342)

    Risâle-i Nur talebeleri siyasetle ilgili derslerini, tarzlarını ve hizmetlerini Bediüzzaman’ın adres gösterdiği metinlerden alır.

    Bediüzzaman ve Risâle-i Nur’da siyasî alana yaklaşım, partileşme, bir partiye girip kadrolaşma, iktidarı ele geçirme tarzında değildir.

    Bunun yerine, vatandaşlık görevi de olan bir partiyi destekleme, ona oy verme, mektup ve lahikalarında ona dua etme, dersleri ve talebeleri ile o partiye kuvvet verme tarzı benimsenmiştir. Bu tarz bilinçli bir tercihtir.

    Çünkü, bu ikinci tarz, elmas kuvvetindeki Kur’ân hakikatlerini dünyaya ve siyasete âlet etmek anlamını çağrıştırmıyor.

    Bediüzzaman’ın hayat pratiğine baktığımızda bu ikinci tarz açıkça görülür.

    Öte yandan şu hakikati unutmamak gerekir: Said Nursî’nin siyaset paradigmasında nirengi nokta “Hürriyet” ve “Adalet” mefhumudur.

    Adalet, Kur’ân’ın dört esasından birisidir.

    Hürriyet ise Bediüzzaman’ın aşık olduğu bir mefhumdur. O ekmeksiz yaşar ama hürriyetsiz yaşayamaz.

    Rahman olan Allah’ın insanlara hediyesi olan hürriyet, Bediüzzaman’a göre, her ruhun “maşukası” ve cevher-i insaniyetin “küfvü”dür. Hürriyet insanla tev’em (ikiz) doğmuştur, o özden ve o ikizden ayrılmak mümkün olamaz. Hürriyetin hayat bulduğu bütün coğrafyalarda ise adalet hükümfermadır.

    Bediüzzaman “Ahrarları” (hürriyetçileri), bunun için sevmiş ve Ahrarlar dediği “Demokratlara” bunun için sahip çıkmıştır.

    Bediüzzaman hürriyetin zıddı olan “istibdat”tan da aynı şiddette nefret eder.

    Onun siyasi hayatını iki kelime özetler: İstibdadın karşısında ve hürriyetin yanında olmak...

    Onu dinliyoruz: “İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vahiddir, su-i istimalata gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mahisidir (mahvedenidir). Sefalet derelerinin esfel-i safilinine insanı tekerlendiren ve alem-i İslamiyeti zehirlendiren istibdattır.” (Münâzarât, Yeni Asya Neşriyat, 1999, s.15)

    İbrahim KAYGUSUZ

    20.07.2007 -Yeni Asya Gazetesi
    Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi, ittibâ-ı Kur'ân'dır.

    Bediüzzaman


  4. #4
    Vefakar Üye yenipınar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Mesajlar
    419

    Standart

    Risâle-i Nur mesleğinde siyaset - 2

    Din adına siyasal oluşumlar ve dindar siyasetçiler

    “Tam ve hakikî dindar müttakî olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakikî dindar ise, bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir diye siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikata âlet etmeye—eğer mümkünse—çalışabilir. Yoksa, baki elmasları kırılacak adi şişelere âlet yapar” (Emirdağ Lâhikası-I, s. 57)

    Bediüzzaman’ın bu yorumu paralelinde çok önemli bir mesele karşımıza çıkıyor: Din adına ortaya çıkmak veya dindarlık kisvesi ile siyaset yapmak.

    Din adına ortaya çıkmanın ötesinde şimdiye kadar nazarlardan uzak tutulan bir başka gerçek şudur: Dindar insanların siyaset yapması!

    Böyle bir anlayış Said Nursî tarafından teşvik görmemiştir.

    Bu anlamda toplumumuza yerleşmiş ve arzulanan ‘dindar siyasetçi” profili aslında Said Nursî’nin dünyasına uzaktır.

    Çünkü, “maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer.” Yani, “Tam ve hakikî dindar müttakî olanlar, siyasetçi olmazlar”

    Peki dindarlık kisvesi ile siyaset yapılırsa ne olur? Bu durum, beraberinde dinin uhrevî ve kudsî hakikatlerini dünyevîleştirme tehlikesi doğuracaktır.

    Fiilen siyaset yapan dindarların başörtüsü noktasındaki tutumları bu mânâda çok manidardır!

    Said Nursî, siyasetin dinsizliğe âlet olmasına karşı çıktığı kadar, dinin siyasete âlet edilmesine de karşıdır.

    Onun arzu ettiği formül; siyasetin dine hizmetkâr, âlet ve dost yapılmasıdır.

    Osmanlı’nın son dönemlerinde bir kısım mahfiller, cumhuriyetin kuruluşundan 1950’ye kadar da rejimin baş aktörleri, siyaseti dinsizliğe âlet etmişlerdi.

    Bu durum her iki dönemde bir kısım dindar insanların, dini siyasete âlet etmeleri sonucunu doğurmuştur.

    Osmanlı, Meşrûtî hükümet, tek parti hükümeti ve çok partili dönemlerin hepsinde yaşayan Said Nursî, bu dönemlerin hiçbirisinde dini siyasete âlet etme tavrını tasvip etmemiştir.

    Nursî, 1956 tarihinde 45 sene evvelki bir eserini (Şam Emevî Camii’nde 1911 tarihinde irad ettiği ve sonra kendi kaleminin yadigârı olarak Türkçe’ye çevirdiği “Hutbe-i Şamiye” eseri) yeniden gözden geçirirken eklediği bir Haşiye’de şöyle der:

    “Ey kardeşlerim! Kırk beş sene evvel eski Said’in bu dersinden anlaşılıyor ki: O Said siyasetle, içtimaiyât-ı İslâmiye ile ziyade alâkadardır. Fakat, sakın zannetmeyiniz ki; o, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinden gitmiş. Haşa! Belki, o bütün kuvveti ile siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve derdi ki: ‘Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim.’ Evet, o zamanda, kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeye teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukabil o da bütün kuvveti ile siyaseti İslâmiyetin hakaikına bir hizmetkâr, bir âlet yapmaya çalışmış.

    Fakat, o zamandan yirmi sene sonra gördü ki, o gizli münafık zındıkların, Garplılaşmak bahanesi ile siyaseti dinsizliğe alet yapmalarına mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset, dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeye çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve alet yapmak, İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.

    Hatta Eski Said, o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki; bir salih âlim, kendi fikr-i siyasisine muvafık bir münafığı hararetle sena etti ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkit ve tefsik etti.

    İbrahim KAYGUSUZ

    20.07.2007 -Yeni Asya Gazetesi
    Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi, ittibâ-ı Kur'ân'dır.

    Bediüzzaman


  5. #5
    Ehil Üye nurhanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    3.463

    Standart

    Mühim Bir Suale Hakikatli Cevaptır
    Büyük memurlardan birkaç zat benden sordular ki: "Mustafa Kemal sana üç yüz lira maaş verip Kürdistana ve vilayat-ı şarkiyeye Şeyh Sünusi yerine vaiz-i umumi yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilal yüzünden kesilen yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun" dediler.
    Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüz binler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevi hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-iNur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye alet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-iNur meydana gelmezdi. Hatta ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankaraya gönderilen Risale-i Nurun şiddetli tokatları için beni idama mahkum eden zatlar, Risale-i Nurla imanlarını kurtarıp idam-ı ebediden necat bulsalar, siz şahit olunuz, ben onları da ruh u canımla helal ederim.
    E.Lahikası
    Risale-i nur bir imtihan kitabıdır.
    Davasına sadık olmayan insanların başarı ihtimali yoktur.



  6. #6
    Yasaklı Üye halenur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    2.932

    Standart

    "Büyük vazife" derken, Üstad'in bu meseleyi kasdettiginden emin misiniz?

    Alıntı nurhanali Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Mühim Bir Suale Hakikatli Cevaptır
    Büyük memurlardan birkaç zat benden sordular ki: "Mustafa Kemal sana üç yüz lira maaş verip Kürdistana ve vilayat-ı şarkiyeye Şeyh Sünusi yerine vaiz-i umumi yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilal yüzünden kesilen yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun" dediler.
    Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüz binler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevi hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-iNur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye alet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-iNur meydana gelmezdi. Hatta ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankaraya gönderilen Risale-i Nurun şiddetli tokatları için beni idama mahkum eden zatlar, Risale-i Nurla imanlarını kurtarıp idam-ı ebediden necat bulsalar, siz şahit olunuz, ben onları da ruh u canımla helal ederim.
    E.Lahikası

  7. #7
    Yasaklı Üye Ene-Zerre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu yer
    Kainat Mescidi...
    Mesajlar
    2.455

    Standart

    Arada tezat görünüyor ama bir hikmeti vard?r.Konuyu daha da açman?z? rica ediyorum kardeşlerim...

  8. #8
    Ehil Üye hadema - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    1.622

    Standart

    Alıntı bysniper21 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    ''Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi. ''


    Dördüncü Mesele

    Yine Gençlik Rehberinde izahı var Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından sual edildi ki:
    "Küre-i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderatıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumîden elli gündür (şimdi yedi seneden geçti aynı hâl)
    Haşiye hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Halbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemaati ve camii bırakıp radyo dinlemeye koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hadise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?" dediler.
    Cevaben dedim ki:
    Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede, herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.
    Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.
    Birinci noktaya cevap ise: Evet, bu Cihan Harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek.
    İşte, o dâvâ ise, yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, Kâinat

    Haşiye
    Parantez içindeki not, 1946 senesine aittir.

    bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyîye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir.


  9. #9
    Ehil Üye hadema - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    1.622

    Standart

    Sahibinin ve Mutasarr?f?n?n binler vaad ve ahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir k?sm? gözleriyle gördükleri şu ki:
    Herkesin, ?mân mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kas?rlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâs? baş?na aç?lm?ş. Eğer ?mân vesikas?n? sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu as?rda, maddiyyunluk tâunuyla çoklar o dâvâs?n? kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde k?rk vefiyattan yaln?z birkaç tanesi kazand?ğ?n? sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği dâvân?n yerini, bütün dünya saltanat? o adama verilse doldurabilir mi?
    ?şte o dâvây? kazand?racak olan hizmetleri ve yüzde doksan?na o dâvây? kaybettirmeyen harika bir dâvâ vekilini o işte çal?şt?ran vazifeleri b?rak?p, ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî mâlâyaniyatla iştigal etmek tam bir ak?ls?zl?k bildiğimizden, biz Risale-i Nur şakirtleri, herbirimizin yüz derece akl?m?z ziyade olsa da ancak bu vazifeye sarf etmek lâz?md?r diye kanaat?m?z var.
    Ey hapis musibetinde benim yeni kardeşlerim, sizler, benimle beraber gelen eski kardeşlerim gibi Risale-i Nur'u görmemişsiniz. Ben onlar? ve onlar gibi binler şakirtleri şahit göstererek derim ve ispat ederim ve ispat etmişim ki:
    O büyük dâvây? yüzde doksan?na kazand?ran ve yirmi senede yirmi bin adama o dâvân?n kazanc?n?n vesikas? ve senedi ve berat? olan iman-? tahkikîyi eline veren ve Kur'ân-? Hakîm?n mu'cize-i mâneviyesinden neş'et edip ç?kan ve bu zaman?n birinci bir dâvâ vekili bulunan Risale-i Nur'dur. Bu on sekiz senedir benim düşmanlar?m ve z?nd?klar ve maddiyyunlar, aleyhimde gayet gaddarâne desiselerle hükümetin baz? erkânlar?n? iğfal ederek bizi imha için bu defa gibi eskide dahi hapislere, zindanlara soktuklar? halde, Risale-i Nur'un çelik kalesinde yüz otuz parça cihazat?ndan ancak iki-üç parças?na ilişebilmişler. Demek avukat tutmak isteyen onu elde etse yeter.
    Hem korkmay?n?z, Risale-i Nur yasak olmaz. Hükümet-i Cumhuriyenin mebuslar? ve erkânlar?n?n ellerinde mühim risaleleri, iki, üçü müstesna olarak serbest geziyorlard?. ?nşaallah, bir zaman hapishaneleri tam bir ?slahhane yapmak için bahtiyar müdürler ve memurlar, o Nurlar? mahpuslara, ekmek ve ilâç gibi tevzi edecekler
    bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyîye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir.


  10. #10
    Ehil Üye hadema - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    1.622

    Standart

    Alıntı bysniper21 Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    ''Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi. ''

    Çünkü imansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azap içinde azaptır.
    İşte, böyle hadsiz bir hayat-ı ebediyeye çalışmayı ve İmân gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz, tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak, benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına kefaret aramaya mecbur bir adamda ne kadar hilâf-ı akıldır, ne kadar hilâf-ı hikmettir, ne derece bir divaneliktir; divaneler de anlayabilirler.
    Amma "Kur'ân ve imanın hizmeti niçin beni men ediyor?" dersen, ben de derim ki:
    Hakaik-i imaniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, iğfal olunabilen avam tarafından, "Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?" diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer. İşte, ey ehl-i dünya! Neden benimle uğraşıyorsunuz, beni kendi halimde bırakmıyorsunuz?
    Eğer derseniz, "Şeyhler Bazen işimize karışıyorlar. Sana da Bazen şeyh derler"; ben de derim:
    Hey efendiler, ben şeyh değilim. Ben hocayım. Buna delil: Dört senedir buradayım. Birtek adama tarikat verseydim, şüpheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: "İman lâzım, İslâmiyet lâzım. Tarikat zamanı değil."
    Eğer derseniz, "Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyetperverlik fikri var, o işimize gelmiyor"; ben de derim:
    Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said'in yazdıkları meydanda. Şahit gösteriyorum ki, ben ferman-ı katîsiyle, eski zamandan beri menfi milliyet ve unsuriyetperverliğe, Avrupa'nın bir nevi firenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o firenk illetini İslâm içine atmış, tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O firenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar.
    Madem böyledir. Hey efendiler, herbir hadiseyi bahane tutup bana sıkıntı vermeye sebep nedir acaba? Şarkta bir nefer hata etse, garpta bir nefere askerlik münasebetiyle zahmet ve ceza vermek; veya İstanbul'da bir esnafın cinayetiyle Bağdat'ta bir dükkâncıyı esnaflık münasebetiyle mahkûm etmek nevinden, her hadise-i dünyeviyede bana sıkıntı vermek hangi usulledir, hangi vicdan hükmeder, hangi maslahat iktiza eder?
    bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyîye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir.


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Said Nursi Benim İçin Kitap Konusu Oldu
    By YİĞİDO in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24.07.11, 13:32
  2. Neden Siyasete Karışmıyor Üstad?
    By ademyakup in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 69
    Son Mesaj: 19.05.11, 11:23
  3. Üstad Vefatı İçin Neden Urfa'yı Arzu Etti
    By nurss_1432 in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 57
    Son Mesaj: 15.05.09, 18:29

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0