+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Hizmet Nurlara Uygunsa Hizmettir. Yoksa Hezimettir....

  1. #1
    Dost ıdeas - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    18

    Standart Hizmet Nurlara Uygunsa Hizmettir. Yoksa Hezimettir....

    *NURCULUĞUN ESASLARI

    İMANLARIN KURTULMASINA HİZMET ETMEK 1
    İHLÂSI ESAS ALMAK (*) 8
    SADAKATLI OLMAK 12
    ŞAHIS HAKİMİYETİ MESELESİ (LİDERLİK) 17
    HİZMET İÇİN PARA TOPLAMA (İSTİĞNA KAİDESİ) 21
    SİYASET TARAFTARLIĞI (PARTİCİLİK) 23
    MÜSBET HAREKET ETMEK 25
    BİD’ATLARDAN (GÜNAHLI HAYATLARDAN) UZAK DURMAK 29
    İSLÂM KARDEŞLİĞİ 31

    İMANLARIN KURTULMASINA HİZMET ETMEK
    Risale-i Nur mesleğinde, iman kurtarma hizmeti en birinci vazife ve esastır. Evet iman, sonsuz bir sa*adeti netice verdiği için kıymeti de sonsuzdur. İmandan başka hiçbir şey iman gibi sonsuz değere sahib değildir. O halde iman kur*tarma hizmetinin değerine de başka bir şey eşde*ğerde ola*maz ve bu hizmet hiçbir şeye vesile ve alet edil*mez.
    İMAN HİZMETİ’NİN EHEMMİYETİ
    Bediüzzaman Hazretleri iki has ve hâlis talebesinin iman hizmetindeki gayretlerine ve bu hizmeti esas gaye yap*mala*rına dikkat çekip teşvik eden mektubunda diyor ki:
    «Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet bili*yorlar. Dünya hayatının ne*tice-i hakikiyesinin ve dünyaya gel*mekteki vazife-i fıtriyelerinin en mü*himi, hakaik-i ima*niyeye hizmet olduğunu telâkkileri*dir.» (Barla Lâhikası sh: 21)
    «Ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gay*reti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şü*behat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi et*mek iştiyakı, yüksek bir derece-i şef*katte hissetmeleridir.» (Barla Lâhikası sh: 22)
    «Aziz kardeşlerim, siz kat’î biliniz ki, Risale-i Nur ve şakirdlerinin meşgul oldukları vazife, rû-yi zemin*deki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için, dün*yevî merak âver me*se*lelere bakıp, vazife-i bâki*yenizde fütur getir*meyiniz. Meyvenin Dördüncü Meselesini çok defa okuyunuz kuvve-i mâneviyeniz kı*rılmasın.» Emirdağ Lâhikası-l sh: 43)
    «Bu zamanda herşeyin fevkinde hiz*met-i ima*niye en ehemmiyetli bir vazifedir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 89)
    «Şimdi şu zamanda iman-ı tahkikînin dersini vermek pek büyük bir fazilettir ve kudsî bir vazifedir. İman-ı tahkikîyi taşıyan bir mü*’min, çok mü’minlere bir nokta-i istinad olur ki, şuur*suz olarak avâm-ı mü’minîn ve iman-ı tahkikî sa*hibinin kuvvet-i imanına istinad ederek kuvve-i mâ*neviyeleri kı*rılmaz dalâletlere karşı dayanırlar. İşte şöyle bir derste bulundu*ğunuz için Cenab-ı Hakka şük*retmelisi*niz.» (Barla Lâhikası sh: 250)
    «Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı hakikatiyle ve i’câ*zının tılsı*mıyla, benim ve Risale-i Nur’un prog*ramımız ve mes*leğimiz ve bilfiil semeresini gördüğü*müz ve çalış*tığımız ve gaye-i hareke*timiz ve hede*fimiz, ölü*mün idam-ı ebedîsinden iman-ı tah*kikî ile bi*çareleri kurtarmak ve bu mübarek mil*leti de her nevi anarşilikten muhafaza et*mektir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 28)
    İMAN HİZMETİNE HİÇBİRŞEYİ ALET ETMEMEK
    Bediüzzaman Hazretleri iman hizmetini maddî-manevî ve meşru hiçbir menfaatın te’siri olmadan fıtrî ubudi*yet ile, rıza-yı ilâhiyi tazammun eden emr-i ilâhî ol*duğu için yap*mayı esas alır ve bu hâlisiyete tekraren teşvik edip der ki:
    «Rıza-yı İlâhîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız imana hizmet hususu bana gös*terildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan ha*kaik-i imani*yeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiya*cında olanlara tesirli bir su*rette bildirmek bu keşmekeş dünyasında imanı kurtara*cak ve muannidlere kat’î ka*naat vere*cek bir tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı da*lâleti kırsın, herkese kat’î kanaat verebilsin.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 79)
    «Dahilde tarafgirâne adâvet ve münakaşalara vesile olan fürûatı değil, belki bütün nev-i beşerin en ehemmiyetli mese*lesi olan erkân-ı imani*yeyi ve beşerin medar-ı saadeti ve umum İslâmın esas ve rabıta-i uhuv*veti bulunan Kur’ân’ın ha*kaik-i imaniyesini bulmak ve muhtaçlara bul*durmaya hayatımı vakfettim.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 8)
    «Bugünlerde Rumuzat-ı Semaniyeye ait iki ri*sa*leyi ehemmiyetli talebelerle bir yere gönderdim. Yol ka*pandı, gitmedi. O iki risaleyi tekrar dikkatle mütalâa ettim. Fikren dedim ki: “Bu zevkli, güzel, meraklı, şirin bir mak*sada giden bu tevafuklu yolda ne için sevk edil*meden perde indi, başka yolda sevk edildik, çalıştı*rıl*dık?”
    Birden ihtar edildi ki: O gaybî esrarı açacak olan mes*lekten yüz derece daha ehemmiyetli ve kıymetli ve umumî ihtiyaca medar ve her*kes bu zamanda ona şid*detle muhtaç ve İslâmiyetin temel taşları olan hakaik-i imaniye hazinesine hizmet etmeye ve istifadeye zarar ge*lecekti. En büyük ve en yüksek maksat olan hakaik-i imaniyeyi, ikinci derecede bırakacaktı. Onun için idi.» (Kastamonu Lâhikası sh: 112)
    «Risale-i Nur’un o kadar dehşetli muannid*lere karşı gali*bâne mukavemeti, sırr-ı ihlâstan ve hiçbir şeye âlet edilmemesin*den ve doğrudan doğruya saadet-i ebe*diyeye bakmasından ve hiz*met-i imaniyeden başka bir maksad takip etmemesinden ve bazı ehl-i tarika*tın ehemmiyet verdikleri keşif ve kerâmât-ı şah*siyeye ehemmiyet vermemekten ve velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabîler gibi, veraset-i Nübüvvet sır*rıyla, yalnız iman nurla*rını neşretmek ve ehl-i imanın imanlarını kurtarmak*tır.» (Kastamonu Lâhikası sh: 263)
    «Risale-i Nur’un hizmet ettiği hakaik-i imaniye herşeyin fevkinde olduğu gibi, bu za*manda herşeyden zi*yade onlara ihtiyaç var. Fakat kalbini öldürmüş, nefsini heve*satla şımarmış mülhidler, imandaki hakikatın derece-i ihtiyacını inkâr ettiklerinden, “Ehl-i diyanet ve ehl-i ilmi sevk eden, tah*rik eden makasıd-ı dünyeviye ve ihtiyaca*tıdır” diye it*ham ediyorlar. O ithama göre de pek insafsız*casına on*lara ilişiyorlar. Bu bedbaht mülhidleri kat’î bir su*rette iskât etmek, bilfiil, maddeten öyle feda*kârlar lâzım ki, dünyanın en mühim meşgaleleri, belki büyük za*rar*ları onların hakaik-i imaniye ihtiyaçlarını susturmu*yor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 230)
    «Eğer Risale-i Nuru tenkid fikriyle tet*kik eden ad*liye memurları, imanlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar, sonra beni idamla mahkûm etseler, şahit olunuz, ben hak*kımı onlara helâl ediyorum. Çünkü biz hizmetkâ*rız. Risale-i Nur’un vazifesi imanı kuvvet*lendi*rip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmeyerek hizmet-i imaniyeyi hiçbir tarafgirlik girmeye*rek yap*maya mükel*lefiz.” (Şualar sh: 393)
    İMAN HİZMETİNE SİYASETİ KARIŞTIRMAMAK
    İman hizmetinin halisiyeti için, menfî siyaset-i ha*zı*radan icti*nab eder.
    Evet, «En mühim, en lüzumlu, en saf ve en ha*ki*katli olan hizmet-i iman ve Kur’ân için şiddetle si*ya*setten kaçıyor.» (Mektubat sh: 62)
    «Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehli*kesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bo*zulması ve imanın zede*lenmesidir. Bunun çare-i yegâ*nesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah et*mez.» (Lem’alar sh: 104)
    «Bir hakikatten, çok defa beyan ettiği gibi yine bir parça ondan bahsetmek lüzum oldu. Şöyle ki:
    Hakaik-i imaniye, herşeyden evvel bu za*manda en birinci maksat olmak ve sair şeyler ikinci, üçüncü, dör*düncü derecede kalmak ve Risale-i Nur’la onlara hizmet etmek en birinci vazife ve medâr-ı merak ve maksud-u bizzat olmak lâzım iken, şimdiki hâl-i âlem hayat-ı dünye*viyeyi, hususan hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhassa hayat-ı si*yasiyeyi ve bil*hassa medeniyetin sefahet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab-ı ilâhinin bir cilvesi olan Harb-i Umumînin tarafgirâne, damarları ve âsabları tehyîç edip bâtın-ı kalbe kadar, hattâ hakaik-i imaniye*nin el*masları derecesine o zararlı, fâni arzuları yerleştirecek dere*cesinde bu meş’um asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşı*la*mış ve aşılıyor ki, Risale-i Nur dairesi ha*ri*cinde bulunan ulema*lar, belki de velîler o siyasî ve iç*timaî hayatın rabıta*ları sebebiyle, hakaik-i imaniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanla*rın hükmüne tâbi olarak, hemfikri olan münafıkları se*ver. Kendine muhalif olan ehl-i hakikati, belki ehl-i ve*lâyeti tenkit ve adâvet eder, hattâ hissiyat-ı diniyeyi o ce*reyanlara tâbi yaparlar.
    İşte bu asrın bu acip tehlikesine karşı, Risale-i Nur’un hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cera*yanlarını o derece nazarım*dan ıskat etmiş ki, bu Harb-i Umumîyi bu dört ayda merak etme*dim, sormadım.» (Kastamonu Lâhikası sh: 117)
    Bir şeyhin itirazını, hikmet-i İlâhiye nazariyle tefsir ederek, hizmet ehli*nin, geniş siyaset-i İslâm da*irelerine el atmamaları için kaderin himayetkâr mü*daha*lesi olduğunu anlatan Bediüzzaman Hazretleri yazısı*nın bir kısmında diyor ki:
    «Kader-i İlâhî, bu yanlışı tashih etmek ve o ih*ti*mali izale etmek ve öyle ümit besleyenlerin ümit*lerini tâdil etmek için, en zi*yade öyle cihetlerde yardım ve ilti*haka koşacak olan ulemadan ve sâdâttan ve me*şayihten ve ahbaptan ve hemşehriden birisini mu*arız çıkardı, o if*ratı tâdil edip adalet etti. “Size, kâinatın en bü*yük mese*lesi olan iman hizmeti yeter” diye, bizi mer*hamet*kârâne o hadiseye mahkûm eyledi.» (Kastamonu Lâhikası sh: 193)
    İMAN HİZMETKÂRLARI ŞAHSÎ, MANEVÎ ZEVKLERLE MEŞGUL OLMAZLAR
    Eskişehir Hapishanesinde cereyan eden bir hadiseyi nakleden Bediüzzaman Hazretleri, imana hizmetin herşeye tercih edilmesi hakikatını nazara verir. Ve der ki:
    «Cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat dört ay müte*madiyen Risale-i Nur’un elli altmış şakirdleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız birtek şa*kirdi mu*vakkaten kendine çeke*bildi. Mütebakisi, o cazi*bedar şeyhe karşı müstağni kaldılar. Risale-i Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyordu.
    O şakirdlerin gayet keskin kalb ve basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risale-i Nur’a hizmet ise, imanı kur*tarıyor ta*rikat ve şeyhlik ise, velâyet mer*tebeleri kazan*dırıyor. Bir adamın imanını kurtar*mak ise, on mü’mini velâyet derecesine çıkar*maktan daha mühim ve daha se*vaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü’mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı baki*yeyi temin eder. Velâyet ise, mü’minin Cennetini ge*nişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on ne*feri paşa yap*maktan ne kadar yüksek ise, bir ada*mın imanını kurtar*mak, on adamı velî yapmaktan daha se*vaplı bir hizmettir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 83)
    «Benim eskiden beri tekrar ettiğim bir dâ*vâm—ki, Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, hiz*met-i imaniyeyi herşeyin fevkinde görür kutbi*yet de verilse ihlâs için hizmetkârlığı tercih eder.» (Kastamonu Lâhikası sh: 251)
    «Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylanî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbanî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, ha*kaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin tak*viyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediye*nin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şeka*vet-i ebedi*yeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez fa*kat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat mey*vesiz yaşayabilir. Tasavvuf mey*vedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk gün*den tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı ha*kaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bu*lunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.
    Madem hakikat budur. Esrar-ı Kur’âniyeye ait ya*zı*lan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulü*matın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hay*rete düşenler için en doğru bir rehber ol*duğu itikadın*dayım.» (Mektubat sh: 23)
    «Her şakirdin vazifesi, yalnız kendi imanını kur*tarmak değil belki başkasının imanlarını da muhafaza etmeye mükelleftir. O da hizmete ciddî devamla olur.» (Kastamonu Lâhikası sh: 202)
    Zaman iman kurtarma zamanıdır. Çünkü:
    «Bu za*man, eski za*man gibi değildir. Eski zamanda imânı kur*taran on el varsa, şimdi bire inmiş. İmânsızlığa sevk eden sebepler eskiden on ise, şimdi yüze çık*mış. İşte, böyle bir za*manda imâna hizmet için, dünyaya el atmadım, dünyayı terk ettim.» (Sözler sh: 760)
    «Sözler namındaki envâr-ı Kur’âniye ise, en mü*him iba*det olan ibadet-i tefekküriye nev’indendir. Şu za*manda en mü*him vazife, imana hizmet*tir. İman saâdet-i ebediyenin anah*tarıdır.» (Barla Lâhikası sh: 328)
    «Bu zaman, imanı kurtarmak zamanı*dır. Seyr-i sülûk-ü kalbî ile tarikat mesleğinde bu bid’a*lar zamanında çok müşkilât bulunduğundan, Nur da*iresi hakikat mesle*ğinde gidip, tarikatlerin faydasını temin eder.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 242)
    «Hadîs-i şerifte vardır ki: “Bir adam se*ninle imana gelmesi, sana sahra dolusu kır*mızı koyunlardan daha hayırlıdır.”() “Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlı olur.”()» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 104)
    «İmânın rükünlerinden birisinde hâsıl olacak bir şüphe veya inkâr, dinin teferruatında yapılan lakayt*lıktan pek çok defa daha felâketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki şimdi en mühim iş, taklidî imânı tah*kikî imâna çevire*rek imânı kuvvet*lendirmek*tir, imânı takviye etmektir imânı kurtarmak*tır. Herşeyden ziyade imânın esasatıyla meşgul olmak kat’î bir za*ruret ve mübrem bir ihtiyaç, hattâ mecburiyet ha*line gelmiştir. Bu, Türkiye’de böyle olduğu gibi, umum İslâm dünyasında da böyle*dir.» (Sözler sh: 749)
    «Biz, imanı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü, en zi*yade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hasta*lıklara müptelâ olsam ve zah*metler çeksem, yine bu mil*letin imanına ve saade*tine hizmet için burada kalmaya Kur’ân’dan al*dığım dersle karar verdim ve vermişiz.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 195)
    «Risale-i Nur imanı kurtarması cihe*tiyle o dar dairesi madem hayat-ı bâkıye ve ebediyeyi imanla kur*ta*rıyor. Bir milyon tale*besi bir milyar hükmündedir. Yani bir milyon değil, belki bin insanın hayat-ı ebedi*yesini te*mine çalışmak, bir milyar insanın hayat-ı fâ*niye-i dün*yeviye ve medeniyetine çalışmaktan daha kıymettar ve mânen daha geniş olması, Eski Said’in o rüya-yı sâdıka gibi olan hiss-i kablelvuku ile o dar daireyi bütün Osmanlı memleketini ihata edeceğini görmüş. » (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 112)
    «Madem, bin seneden beri iman ve Kur’ân aley*hinde te*raküm eden Avrupa feylesoflarının itiraz*ları ve şüpheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Ve bir sa*adet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bâkiyenin ve bir Cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan er*kân-ı imaniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette herşeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlen*dirmeliyiz.» (Şualar sh: 166)
    «Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, ima*nını kurtarmaktır, başkaların ima*nına kuvvet vere*cek bir surette çalışmaktır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 62)
    «Biçare hocalar, Nurların kıymetini bilmiyor*lar değil belki derd‑i maişet veyahut o heyet-i ulema*daki bü*yük hocalara itimad edip ve kendi tahsil ettiği ilm-i dinî kendi imanını kurtaracak derecesin*de*dir zannıyla lâkayt kalıp, ruh*satla amel et*meye kendine fetva buluyor.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 214)
    «Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtar*mak yolunda dünyamı da feda ettim, âhi*retimi de.... Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin—adedini de bilmiyorum ya, öyle diyor*lar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha zi*yade—ima*nını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız ken*dimi kurtaracaktım fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşak*katlere tahammül ile bu kadar imanın kur*tulma*sına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd ol*sun.» (Tarihçe-i Hayat sh: 629)
    «Hususi vazifemiz de, Kur’ân’ın imanî hakikat*lerini tahkikî bir surette ehl-i imana bildirip, onları ve kendimizi idam-ı ebedîden ve daimî, berzahî haps-i mün*feritten kurtar*maktır.» (Şualar sh: 313)
    «İmam-ı Rabbanî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Farukî (r.a.) demiş: “Hakaik-i imaniyeden bir*tek meselenin inkişafı ve vuzuhu, benim in*dimde binler ezvak ve kerâ*mâta müreccahtır. Hem bütün tarikatlerin gayesi ve neticesi, hakaik‑i ima*niyenin inkişafı ve vuzu*hudur.”
    Madem şöyle bir tarikat kahramanı böyle hükme*di*yor. Elbette, hakaik-i imaniyeyi kemâl-i vuzuhla be*yan eden ve esrar-ı Kur’âniyeden tereşşuh eden Sözler, velâ*yetten matlup olan netice*leri verebilirler.» (Mektubat sh: 355)
    İMAN HİZMETİNDE RİSALE-İ NUR’LARIN ROLÜ
    «Risale-i Nur hiçbir şeye âlet olamadığını ve rıza-yı İlâhiyeden başka hiçbir maksada vesile olamadı*ğını ve doğrudan doğruya herşeyden evvel iman haki*katlerini ders vermek ve biçare zayıfların ve şüp*heye düşenlerin imanlarını kurtarmak oldu*ğunu, elbette sizin gibi nurun has şakirdleri biliyorlar.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 272)
    Taklidî imanın mukavemet edemediği ahirzaman fit*nesi ce*reyanına karşı Risale-i Nur ve onun hâlis ve sâdık ta*le*belerinin çâre olduğunu nazara veren Bediüzzaman Hz.nin yazdığı mektu*bun bir kısmında deniliyor ki:
    «Bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fit*ne*lerin savletinden mü’minlerin imanlarını kur*tarması nokta*sından, Risale-i Nur öyle bir ehemmi*yet kesb etmiş ki, Kur’ân ona kuvvetli işaretle iltifat et*miş. Ve Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) üç kerametle ona be*şa*ret vermiş. Ve Gavs-ı Âzam (r.a.) kerametkârâne on*dan haber verip ter*cümanını teşci etmiş.
    Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kaleleri sarsılmış ve uzak*laş*mış ve perdelenmiş olduğundan, her mü’min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücu*muna mukavemet etti*re*cek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazi*feyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herke*sin anlaya*cağı bir tarzda, hakaik-i Kur’âniye ve imani*yenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhan*larla ispat ederek, o iman-ı tahkik*îyi taşıyan hâlis ve sâdık şakirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şe*hir*lerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli ku*tup gibi, mü’minlerin mânevî birer nokta-i isti*nadı ola*rak, bilinmedikleri ve gö*rünmedikleri ve görü*şülmedik*leri halde, kuvve‑i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalble*rine verip mü’minlere mânen mukavemet ve cesaret ve*riyorlar.» (Mektubat sh: 466)
    Aynı mevzuda şu beyanlar da sarihtir:
    «Ben dünyanın hâlini bilmiyorum, fakat Avrupa’da isti*lâkârane hükmeden ve edyân-ı semâvi*yeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatları bir kal’a olduğu gibi, âlem-i İslâm’ın ve Asya kıt’asının hâl-i hazırdaki itiraz ve itti*hamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mu’cize-i Kur’âniyedir.
    Bu memleketin vatanperver siyasîleri çabuk ak*lını başına alıp Risale-i Nur’u tab’ederek resmen neş*retme*leri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.
    Acaba bu yirmi sene zarfında imân-ı tahkikîyi pek kuv*vetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olma*saydı bu dehşetli asırda, acip inkılâp ve infilâklarda bu mübarek vatan, Kur’ân’ını ve imanını dehşetli sadme*lerden tam muhafaza edebilir miydi?» (Mektubat sh: 482)
    «Çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dün*ye*viyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevk eden dehşetli esbap altında Risale-i Nur’un şim*diye ka*dar fütuhatı ve zındıkların ve dalâletlerin sav*letlerini kırması ve yüz binler biçarelerin iman*la*rını kurtarması ve her*biri yüze ve bine mukabil yü*zer ve binler hakikî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sâdıkın ih*barını aynen tasdik etmiş ve vu*ku*atla ispat etmiş ve ediyor, inşaal*lah daha edecek.» (Kastamonu Lâhikası sh: 107)
    «Evet, evvelâ başta *G²-Çh7!ö«wÅ[«A«#ö²G«5ö¬w<±¬G7!ö]¬4ö«˜!«h²6¬!ö«ž cümlesi, ma*kam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üç yüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ-yı işârî ile der: Gerçi o ta*rihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada mu*arız olan hürriyet-i vicdan, hükümetlerde bir ka*nun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, lâik cumhuriyete dö*ner. Fakat ona mukabil mânevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kı*lıcıyla ola*cak. Çünkü, dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve ha*kikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bur*hanları izhar edip tebyin ve tebey*yün eden bir nur Kur’ân’dan çıkacak diye haber verip bir lem’a-i i’caz gös*terir.» (Şualar sh: 271)
    MEHDİLİĞİN EN BİRİNCİ VAZİFESİ İMAN HİZMETİDİR
    «Ümmetin beklediği, âhirzamanda gelecek zâ*tın üç vazi*fesinden en mühimi ve en büyüğü ve en kıymet*tarı olan iman-ı tahkikîyi neşir ve ehl-i imanı dalâletten kurtar*mak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâ*mihâ Risale-i Nur’da görmüşler. İmam-ı Ali ve Gavs-ı Âzam ve Osman‑ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta için*dir ki, o gelecek zatın makamını Risale-i Nur’un şahs-ı mâ*nevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler.» (Sikke-i Tasdik-i Gaybî sh: 9)
    «Rivâyât-ı hadisiyede, tecdid-i din hak*kında zi*yade ehemmiyet ise, imanî hakaikteki tecdid itibarıyla*dır. Fakat efkâr-ı âmmede, hayatpe*rest insanların naza*rında zâ*hiren geniş ve hâkimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtima*iye-i İslâmiye ve siyaset-i diniye cihet*leri daha ziyade ehemmiyetli gö*ründüğü için, o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, mânâ veriyorlar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 190)
    «Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, her*şey*den evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.... Şimdi hakikat-i hal böyle ol*duğu halde, en bi*rinci va*zifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kur*tarmak ve imanı, tahkikî bir surette umuma ders vermek, hattâ avamın da imanını tahkikî yapmak vazifesi ise, mânen ve hakikaten hida*yet edici, irşad edici mânâsının tam sara*hatini ifade ettiği için, Nur şakirdleri bu vazifeyi ta*ma*mıyla Risale-i Nur’da gördük*lerinden, ikinci ve üçüncü vazi*feler buna nisbeten ikinci ve üçüncü de*re*cedir diye, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini haklı ola*rak bir nevi Mehdî telâkki ediyorlar.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 266)
    İMAN HİZMETKÂRLARI NETİCEYİ DÜŞÜNMEZLER
    İman hizmeti yolunda çekilen hapishane ve sair me*şakkat*lerin ilahî cihet*ten yapılan imtihanın şehadet*name*sini almaya vesile olduğunu müjdeleyen Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
    «Vazifemiz olan hizmet-i imaniyeyi ih*lâsla yap*maya çalışmalı, vazife-i İlâhiye olan mu*vaffakiyet ve hayırlı ne*ticeleri vermek cihetine karış*mamalı*yız. @«;*i«W²&«!ö¬*x*8*ž²!ö*h²[«' deyip bu çile*hanedeki sıkıntı*lara sabır içinde şükretmeliyiz. Amelimizin makbu*liyetine bir alâ*met ve kudsî mücahedemizin imti*ha*nında tam bir şeha*detnâme almamıza bir emâredir bilme*liyiz.» (Şualar sh: 482)
    «Risale-i Nur’un gaye ve maksadı ta*mamen uh*revî ve rıza-yı İlâhî dairesinde imana hizmet etmek ol*duğundan, netice verdiği sair dünyevî iyilikler dolayısıyla, hayat-ı içtimaiyeye ait bir faydasıdır.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 197)
    Mezkûr tercihli nakillerde açıkça görülüyor ki, Risale-i Nur’un ve Nurculuk hareketinin en birinci ve asıl vazifesi olan, hakaik-i imaniyeyi keşf ve neşr ile iman kurtarmak değişmez bir esastır.İHLÂSI ESAS ALMAK (*)
    İHLÂSIN TARİFİ
    «İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.» (Lem’alar sh: 133)
    «İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan iba*detin yal*nız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gös*terilse, o ibadet bâ*tıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.» (İşarat-ül İ’caz sh: 85)
    Kur’an (2: 22) ayetinde geçen « (tettekûne) kelimesi... iba*detin ancak ihlâs ile ibadet olduğuna ve iba*de*tin mahzan vesile ol*mayıp maksud‑u bizzat oldu*ğuna ve ibadetin se*vap ve ikab için yapılmaması lüzu*muna işarettir.» (İşarat-ül İ’caz sh: 99)
    İhlâs hakkındaki mezkûr tarife göre yapılan bir ha*re*ketin ibadet ve hiz*metin makbul olması için önce dinde emir veya tav*siye edil*miş ol*ması şarttır. O halde kişi, kendi düşünce ve tema*yülü ile bir hizmet, bir hareket yapıyorsa, mez*kûr İhlâs tari*fine girmez. Evet, yapılan hizmetin ki*tabta yeri olmadığı halde İhlâstan dem vurmak, aldanmak veya aldatmaktır. Yapılan bir işin emredi*lip emredilmediği de ancak kitabtan öğrenilir.
    İhlâs, kitabın sarih hükümlerine teslimi*yeti ik*tiza eder ve o zaman yapılan hareket ibadet olur ve ibadet hakikatini kazanır.
    Evet «Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer o yâr ise, herşey yârdır. Eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değ*mez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder. Eğer mü*reccih ise, o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetine izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet ola*rak, istemeyerek, Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesîri namına kabul etmek gü*zeldir ki, () «w<¬I¬'³ž²!ö|¬4ö¯»²G¬.ö«–@«K¬7ö|¬7ö²u«Q²%!«: buna işarettir. Said» (Barla Lâhikası sh: 78)
    İHLÂS, DİN HİZMETİNDE TEMEL PRENSİPTİR
    «Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şe*faatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir ta*rik-i haki*kat, en makbul bir dua-yı mânevî, en kera*metli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudi*yet, ihlâs*tır.» (Lem’alar sh: 149)
    «Mesleğimizin esası, âzamî ihlâs ve terk-i ena*niyet*tir. İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccah*tır. İnsanların maddî mânevî hediyelerinden hürmet ve teveccüh-ü âmmeden, şöh*retten şiddetle kaçı*yorum” der. Ziyaretçi kabul etme*me*sinin bir hikmeti de bu sır olsa gerek.» (Tarihçe-i Hayat sh: 699)
    «Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı ha*se*nata ve ha*senatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, ha*lâs, an*cak ihlâs iledir.» (Mesnevî-i Nuriye sh: 70)
    «Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir karde*şimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti, çok kıy*mettar gördüğüm için size beyan ediyorum:
    O zat yanıma geldi ötekinin hattı, kendisinin hat*tın*dan iyi ol*duğunu söyledim. “O daha çok hizmet eder” dedim. Baktım ki, Hâfız Ali kemal-i samimiyet ve ih*lâsla, onun tefevvukuyla if*tihar etti, telez*züz ey*ledi. Hem Üstadının nazar-ı muhabbetini celb et*tiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gös*teriş değil, samimî olduğunu hissettim. Cenab-ı Allah’a şükrettim ki, kardeş*lerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var. İnşaallah bu his bü*yük hizmet görecek.» (Barla Lâhikası sh: 125)
    «Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli ma*razına karşı Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın tiryak misâl ilâçla*rının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakird*leri muka*vemet edebilir. Öyleyse, her*şeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acip hastalığın tesirin*den kurtulsun.» (Kastamonu Lâhikası sh: 105)
    «Sual: Herşeyden evvel bize lazım nedir?
    Sıdk, ihlâs, sadakat, sebat, tesanüd.(*)» (Münazarat sh: 64)
    İHLÂSI KAZANABİLME SEBEBLERİ
    «Hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küs*meli veya o dünyaya küsmeli—tâ, ihlâsla, ciddiyetle hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.» (Lem’alar sh: 42)
    «İktisat ise, kanaati intaç eder.
    ...Kanaat vası*ta*sıyla in*sanlardan istiğnâ etmek cihetinde, tevec*cühlerini aramaz. İhlâs kapısı açılır, riyâ kapısı kapanır.» (Lem’alar sh: 146)
    «1.*Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mesleği*nin muhabbetiyle hareket etmek. Başka meslek*lerin adâ*veti ve başka*larının tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müda*hale etmesin, onlarla meşgul olmasın.
    2.*Belki, daire-i İslâmiyet içinde, hangi meş*repte olursa olsun, medar-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak ola*cak çok rabıta-i vahdet bulunduğunu dü*şünüp it*tifak ede*rek,
    3.*Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesle*ğine ilişmemek cihetinde hakkı ise, “Mesleğim haktır,” yahut “daha gü*zeldir” diyebilir. Yoksa, başkası*nın mesle*ğinin haksızlığını veya çirkinliğini ima eden “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahut “Güzel be*nim meşrebim*dir” diyemez olan insaf düsturunu reh*ber etmek,
    4.*Ve ehl-i hakla ittifak, tevfik-i İlâhînin bir se*bebi ve diya*netteki izzetin bir medarı olduğunu düşün*mekle,
    5.*Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebe*biyle, cemaat suretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâ*sıyla hücumu za*manında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukave*metin mağlûp düştü*ğünü an*layıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çı*karıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i da*lâ*lete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek,
    6.*Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için,
    7.*Nefsini ve enâniyetini,
    8.*Ve yanlış düşündüğü izzetini,
    9.*Ve ehemmiyetsiz, rekabetkârâne hissiyatını terk et*mekle ihlâsı kazanır, vazifesini hak*kıyla ifa eder.» (Lem’alar sh: 151)
    «Tarîk-i hakta gidenlere refakatle iftihar etmek ve ar*kalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bı*rakmak ve o hak yolunda kim olursa ol*sun kendinden daha iyi olduğunun ih*timaliyle enâni*yetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak ..... tâbi*iyeti dahi, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete ter*cih etmekle o marazdan kurtu*lur ve ihlâsı kaza*nır.» (Lem’alar sh: 153)
    «Ehl-i hakkın kafilesine fedakârâne, sami*mâne ilti*hak etmektir, şahsiyetini unutmakla riyâ ve ta*sannudan kurtulup ihlâsı elde etmektir.» (Lem’alar sh: 154)
    «İnsaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin ha*tırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur.
    İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarikat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihaz etseler, ihlâsı kazanır*lar. » (Lem’alar sh: 158)
    «İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mâni*leri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz ol*sun.
    BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde rıza-yı İlâhî ol*malı.....
    İKİNCİ DÜSTURUNUZ: Bu hizmet-i Kur’âniyede bulu*nan kardeşlerinizi tenkid etme*mek ve onların üstünde fazilet*furuşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.» (Lem’alar sh: 160)
    «ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Bütün kuv*ve*ti*nizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ih*lâstadır. (Lem’alar sh: 161)
    «DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Kardeşlerinizin mezi*yetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasav*vur edip, onla*rın şerefleriyle şâkirâne iftihar et*mektir... Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, bir*birinde fâni ol*maktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unu*tup, kar*deşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşa*mak*tır.» (Lem’alar sh: 162)
    «İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedele*yen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, ri*yâdan nefret veren ve ihlâsı ka*zandıran, ra*bıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâ*haza edip, nefsin desiselerinden kurtul*mak*tır..... Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalma*dan, bu kısa ömür ağa*cının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsı*nın mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse as*rının ölümünü de görür daha bir parça öbür tarafa gitse dün*yanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.» (Lem’alar sh: 163)
    «Hakikat-i ihlâs, benim için şan ve şe*refe ve maddî ve mânevî rütbelere vesile olabi*len şeylerden beni men edi*yor.... hâlis bir hâdim ola*rak, hakikat-i ihlâs ile, herşeyin fevkinde hakaik-i imani*yeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle bin*ler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyo*rum.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 75)
    «Dünyada muvakkat zevkler, kerametler tam nefsini mağlûp etmeyen insanlara bir maksat olup, uh*revî ameline bir se*bep teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü amel-i uhrevî ile dünyevî maksatlar, zevkler aranılmaz ara*nılsa, sırr-ı ihlâsı bo*zar.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 86)
    «Dine, imana hizmeti ve Risale-i Nur’u değil dünya siya*setine, belki kemâlât-ı mâneviyeye ve maka*mat-ı âliyeye âlet ede*mediğim gibi, herkesin hoş gör*düğü saadet-i uhreviye ve Cehennemden kurtulmaya vesile etmemek ve yalnız emr-i İlâhî ve rıza-yı İlâhîden başka hiçbir şeye âlet etmemek bu za*manda Nurun hakikî kuv*veti olan sırr-ı ihlâs-ı ha*kikîyi mu*ha*faza etmeye beni mecbur etmiş.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 152)
    HİZMETTE NETİCEYİ DÜŞÜNMEK İHLÂSA ZITTIR
    «“Benim vazifem hizmet-i imaniyedir mu*vaf*fak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesi*dir” deyip ihlâs ile hare*ket etmeyi Kur’ân’dan ders al*mışım.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 242)
    SADAKATLI OLMAK
    Bir ameli, Allah emrettiği için yapmak ihlas, em*re*dil*diği gibi yapmak ise sadakattır. Sadakatın biri ma*nevî, di*ğeri fiilî olarak iki ciheti vardır. Kişinin bağ*landığı davaya ciddi ve kalbî samimi*yeti, sa*dakatın manevî ci*he*tidir. Bu manevî bağlılığın fiilî te*za*hürü ise; bağlandığı şeyin icablarını harfiyyen ve ta*sarruf et*me*den yerine ge*tirmek ve fi*ilen sadakatını isbat etmeye çalışmak*tır.
    Evet bu fiilî sadakata bakan ve sadece kalb temiz*liğine gü*venenleri ikaz eden şu beyan, cidden dikkate alınmalıdır. Şöyle ki:
    «O biçareler, “Kalbimiz Üstadla beraberdir” fik*riyle kendi*lerini tehlikesiz zannederler. Halbuki, ehl-i il*hâdın cere*yanına kuvvet veren ve pro*pa*gandalarına ka*pılan, belki bilmeyerek hafiye*likte istimal edilmek tehli*kesi bulunan bir adamın “Kalbim sâfidir, Üstadımın mes*leğine sâdıktır” demesi bu misale benzer ki: Birisi namaz kılarken karnındaki yeli tutamıyor, çıkıyor, hades vuku buluyor. Ona “Namazın bozuldu” denildiği va*kit, o diyor: “Neden na*mazım bozulsun? Kalbim sâfidir.” (Mektubat sh: 412)
    «Üstad Bediüzzaman’ın azamî ihlas, azamî sada*kat ve azamî fedakârlık manasını ihtiva eden, gösteren ve işaret eden mesleğini nazara vermek lâzım gelmektedir. Ta ki, hizmet-i Nuriyede buluna*cak Kur’an Şakirdleri kı*yamete kadar bu düstur*lar müvacehesinde hareket etsin*ler. Muvaffakiyetin ve rıza-yı İlahîye nailiyetin, ancak bu suretle mümkün olacağına kat’i kanaat getirsinler.» (Hiz. Rehberi sh: 6)
    Şeklindeki ifade ile de sadakatın, düsturlara bağlı*lık ol*du*ğuna ve kıyamete kadar da değişmeyeceğine dikkat çe*kili*yor.
    Bazan çok zor şartlar ve tehlike karşısında kalan şâ*kirdlerin o tazyikat içinde sadakatı muhafaza ede*meme ha*linde duadan mahrum kalmamaları için duada sâdıkîn ke*limesinin kaldırı*labile*ceğine cevaz veren mektubunda Üstad Bediüzzaman diyor ki:
    «Aziz, sıddık ve sadık kardeşlerim!
    Ben birkaç gündür bir duamı değiştirdim. Şimdiye kadar bazan yüz defa tekrar ile @«X«7²h¬S²3!«:öveya ²s±¬4«:ögibi dualarda «w[¬5¬(@ÅM7!ö¬*xÇX7!ö¬u¬=@«,«*ö«^«A«V«0öcümlesinden «w[¬5¬(@ÅM7!ökelimesini kaldırdım; tâ ki ruhsatla amele kendini mecbur bilen ve sıkıntının verdiği evham ve me'yusiyet cihetiyle zahirî inkâr ve çekinmekle azimet ve sadakata muhalif hareket eden kardeşlerimiz o dualardan mahrum kalmasınlar.» (Şualar sh: 328)
    Demek oluyor ki, normal şartlar içinde sadakat şarttır.
    «İhtiyatla beraber, sada*katı ve irtibatı ve hiz*meti değiştir*memek lâzımdır.» (Şualar sh: 342)
    «Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim!
    Sizlerin bu bayram manevî hediyeniz, bayramımı öyle bir tebrik etti ki, binler kederim olsaydı silerdi. Bin bârekâllah. Böyle bir zamanda böyle ihlaslı sadakat, livechillah uhuvvet ve fisebilillah muavenet ancak âlî himmet sıddıkînlerde bulunur. Hâlık-ı Zülcelal'e hadsiz hamd ve şükür olsun ki, sizin gibileri Kur'an-ı Hakîm'e hâdim ve Risale-i Nur'a şakird eylemiş.» (Kastamonu Lâhikası sh: 20)
    «Aziz, sıddık, kardeşlerim!...
    Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müfritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritane irtibat ve ihlas lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 89)
    «Yirmi senedenberi() tahribkârâne eşedd-i zu*lüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki, on*dan, belki de yirmiden bi*risine itimat edilmez. Bu acip hâlâta karşı çok fevkalâde sebat ve meta*net ve sadakat ve hamiyet-i İslâmiye lâzım*dır, yoksa akîm kalır, zarar verir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 90)
    Risale-i Nurun şirket-i uhreviyesinden istifade ede*bilmek için gereken şartlardan birisi de sadakattır. Şöyle ki:
    «Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takvâ ve iç*tinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubu*di*yete sahip olur. Elbette, bu büyük kazancı kaçır*mamak için, takvâda, ihlâsta, sada*katte çalışmak gerektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 96)
    Dünya hayatını ahirete tercih ettiren, bu asrın dehşetli has*talığından ikaz eden bir ayetin izahında Bediüzzaman Hazretleri, kurtuluş sebeblerinden biri olarak sadakatı şart ko*şar. Şöyle ki:
    «Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli ma*razına karşı Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın tiryak misâl ilâçla*rının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir ve onun metîn, sarsılmaz, sebat*kâr, hâlis, sâdık, fedakâr şakird*leri muka*vemet edebilir. Öyleyse, herşeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam iti*madla ona yapışmak lâ*zım ki, o acib hastalığın tesirinden kurtulsun.» (Kastamonu Lâhikası sh: 105)
    «Risale-i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şakird*lerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymettar neti*ceye mukabil fiyat olarak, o şakirdlerden tam ve hâlis bir sada*kat ve dâimî ve sarsılmaz bir sebat ister.» (Kastamonu Lâhikası sh: 122)
    «Cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risale-i Nur dairesine biri bi*risini getirdi. Onlara dedim ki:“Bu dairenin verdiği büyük ne*ticelere muka*bil, sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet is*ter. Isparta kahramanlarının gösterdikleri harikalar ve cihan-pe*sendâne hidemât-ı Nuriyenin esası, harika sadakatleri ve fevka*lâde metanetleridir. Bu metane*tin birinci sebebi, kuvvet-i imaniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi, cesaret-i fıtriyedir.”
    Onlara dedim: “Sizler cesaretle ve efelikle tanın*mış*sınız ve dünyaya ait ehemmiyesiz şeyler için feda*kârlık gösterirsiniz. Elbette Risale-i Nur’un kudsî hiz*me*tinde ve cihana değer uhrevî neticele*rine mukabil, mer*dâne ve fe*dakârâne cesaret ve me*tanet gös*terip sadakatinizi muha*faza edersiniz”» (Kastamonu Lâhikası sh: 144)
    «Sadakat ve kanaatle Risale-i Nur da*iresine gi*ren, imanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.» (Kastamonu Lâhikası sh: 263)
    «En eski şakirdlerden olan Kâtip Osman ve Halil İbrahim, hiç sarsılmadan, değişmeden, sada*katlerinde de*mir gibi de*vam edip çoklara da hüsn-ü misal oluyor*lar.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 83)
    «Hulûsi, Hakkı gibi yirmi seneye yakın bir za*mandan beri mâbeynlerinde olan samimane dostluk ve kardeşlik tam devam ve sebat ettiği gibi, onların Risale-i Nur’a karşı alâka ve irtibat ve sada*kat*leri, aynen mâ*beynlerindeki hâlisâne münasebet*leri gibi hem devam ediyor, hem metanet kesb ediyor, ârı*zalarla sarsıl*mıyor.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 92)
    «Tahirî’nin, Denizli hapsinde, unutulmaz hâ*li*sane hiz*me*tiyle ve Nurlara sarsılmaz sadakatiyle ve yanılmaz zekâ*ve*tiyle ve çekilmez bahadırlığıyla da*ire-i Nurda ehemmiyetli ma*kamı için, bütün bu defaki mektubunu Lâhikaya geçirdik. » (Emirdağ Lâhikası-l sh: 161)
    BİR KISIM TALEBELERİN SIFATLARI
    «O zat, o taifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri ken*dine hazır bir program yapacak, onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak. Bu vazi*fenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yal*nız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kı*sım şakirdlerdir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 266
    «Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebe*min kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve on*lara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve se*batla çalışmala*rını tavsiye ederim.» (Emir. Lâhikası-ll sh: 81)
    FEDAKÂRLIK
    Din yolunda ve dine hizmet için azamî fedakârlık gös*termek sadakatin şartlarındandır. Yani lüzumunda din için mal, aile ve ha*yat gibi meşru haklardan vazgeçip feda et*mektir. Aynı za*manda dava arkadaşları arasında şahsî hu*kukta anlaş*mazlık çı*karsa, hizmetin selâmeti için kendi hakkından vazgeçmek, keza din yo*lunda mahrumiyet ve maddî im*kânsızlıklara veya din düş*manları*nın zu*lümlerine ma*ruz kalınmasına rağmen sabr u sebat etmek, büyük bir fedakârlık*tır. İşte Nurculukta bu mânâda azamî feda*kâr*lık bir esastır.
    «Evet, kardeşlerim, bu zamanda öyle dehşetli ce*reyanlar ve hayat ve cihanı sarsacak hadiseler içinde had*siz bir metanet ve iti*dal-i dem ve nihayetsiz bir fe*dakârlık taşımak gerektir.» (Kast. Lâhikası sh: 197)
    «Nur şakirdlerinden çokları hem malını, hem isti*ra*ha*tini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde feda ediyorlar. Sen, ey nefsim neden feda*kârlıkta en geri kalmak ister*sin?» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 200)
    «Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i mad*diyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kana*atle ve fakirü’l-hal olmalarıyla be*raber, sabır ve in*sanlardan is*tiğna ile ve hizmet-i Kur’âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakâr*lıkla ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâ*lete karşı mağlûp olma*mak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakma*mak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hiz*met-i kudsiyeyi hiçbirşeye âlet etme*mek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye fay*dalarından çeki*niyorlar.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 170)
    «Din derslerini kaldırıp Ezan-ı Muhammedîyi kaldırmak gibi dehşetli hücumlara karşı, âzamî feda*kârlık ve âzamî sebat ve metanet ve herşeyden is*tiğna etmek lüzumu karşısında ben bir sünnet-i se*niyye olan evlenmek âdetini terk ettim ki, tâ çok ha*ram*lara girmeyeyim. Ve çok vacipleri ve farzları yapa*bileyim.» (Hanımlar Rehberi sh: 27)
    «Bediüzzaman, Kur’ân, imân, İslâmiyet hizmeti için, dünyevî rahatlıklarını fedâ etmiş dünyevî, şahsî servet*ler edinmemiş, zühd ve takvâ ve ri*yâzet, iktisad ve kanaatla ömür geçirerek dünya ile alâ*kasını kesmiştir.» (Sözler sh: 757)
    «Amansız din düşmanlarının plânlarıyla mah*ke*melere sürüklenen Risale-i Nur talebelerinin müda*fa*aları ve bu talebele*rin İslâmiyete hizmetleri esna*sında, gizli İslâmiyet düşmanı, in*safsız, cebbar zâlimle*rin en*trikala*riyle maruz kaldıkları işkence*lerden yıl*mamak, şahıslarını düşünmeden, yani, şahsî re*fah*larını İslâmın refah ve sa*adeti için fedâ ede*rek, sıddıkı*yetle se*bat etmeleri ve eşedd-i zulme mukavemet etmeleri, âşikâr bir delil teşkil etmekte*dir.» (Sözler sh: 766)
    «Mülhidleri kat’î bir surette iskât etmek, bil*fiil, maddeten öyle fedakârlar lâzım ki, dünyanın en mühim meşgale*leri, belki büyük zararları on*ların hakaik-i ima*niye ihti*yaçla*rını sustur*mu*yor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 230)
    Nümune olarak ve kısmen nakledilen mezkûr ifa*de*lerde gö*rüldüğü üzere Risale-i Nurun hizmet haya*tında “fedakârlık” key*fiyeti teşkil eden meziyetlerden değişmez bir esastır. Hizmet ha*yatında rahatını, menfa*atini düşünen ve hizme*tin maslahatına göre değil, kendi isteklerine göre hiz*mete bakanların fedakârlığı ciddiyet kazanamaz ve ken*dini hizmete değil, hizmeti kendine tabi yapmış olur.
    İşte yukarıda tesbit edilen beyan ve sarih ifadeler, sa*dakat ve fedakârlığın değişmez bir düstur ve esas olduğunu göste*ri*yor.
    ŞAHIS HAKİMİYETİ MESELESİ (LİDERLİK)
    Risale-i Nur mesleğinde şahsın merci (merkez olma, başvurulacak yer) olma meselesi mühim bir yer tutar. Evet insanda şan ve şöhret arzusu, insanları kendine bağlamak ve kendi etrafında tutmak hissi kuvvetlidir. Bu ise, İslâm dünyasında tarafgirlik ve zıtlaşmalara sebebiyet verir ve İslâm kardeşliğine zarar getirir. Bu gibi sebeblerledir ki, Risale-i Nur Külliyatında enaniyetini terk etmek dersleri verilmiş ve şahısların merci olması nazara verilmemiştir.
    Eğer şahıs, Kur’an hakikatlerinin muhafızı, mazharı ise ve merciiyet makamlarına da meyli yoksa makbuldür ve hürmet edilmelidir.
    MAKAM SAHİBİ GÖRÜNMEK
    «Kendimizi satmak ve beğendirmek ve temed*düh etmek, hodfuruşluk etmek ise, Risale-i Nur’un ehemmi*yetli bir esası olan ih*lâs sır*rını bozmaktır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 52)
    «Sırr‑ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamaya bina edilen hizmet-i imaniye ile şahsî makam-ı mâ*neviyeyi aramamak iktiza ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâ*zımdır ki, hakikî ihlâsın sırrı bozul*masın. » (Emirdağ Lâhikası-l sh: 244)
    Bediüzzaman Hazretleri: «Tekellüfe ve kıymetten ziyade kendimi gös*termeye ve zi*yade hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görün*mek için ken*dimi makam sahibi göster*mek ve sırr-ı ih*lâsa tam münâfi kendini büyük göstermek ve vakar per*desi altında benliğin zararlı ve fâni zevkini aramak haletleri ise... » (Emirdağ Lâhikası-l sh: 201) diyerek kendisinden dersler verir.
    «Risale-i Nur dünya işlerine âlet olamaz, dünya işlerine siper edilmez. Çünkü, ehemmiyetli bir ibadet-i tefekküriye olduğu cihetle, dünyevî maksat*lar onunla kasten istenilmez. İstenilse, ihlâs kırı*lır.... Eğer istemekle olsa, illet olur, ihlâsı kırar, o ibadeti kısmen iptal eder. » (Kastamonu Lâhikası sh: 262)
    «Ben, değil dünyevî makamatı ve şan ve şe*refi şahsıma kazandırmak, belki mânevî büyük ma*ka*mat fa*raza bana ve*rilse de, fakat hizmetteki ih*lâsıma nefsimin hissesi ka*rışmak ihtimaline binaen korkarak o makamatı da hizmetime feda et*meye karar verdiğim ve fiilen de öy*lece hareket... » (Şualar sh: 395)
    «İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: Hubb-u cahtan gelen şöh*retpe*restlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi al*tında te*veccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşa*mak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir ma*raz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen ri*yâkâr*lığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı ze*deler.» (Lem’alar sh: 165)
    «Enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve vazife-i uh*reviye de zede*lenir. Kolayca rıza-yı İlâhî de elde edil*mez.» (Lem’alar sh: 153)
    «Hırs, ihlâsı kırar, amel-i uhreviyeyi zedeler. Çünkü, bir ehl-i takvânın hırsı varsa, teveccüh-ü nâsı is*ter. Teveccüh-ü nâsı mürâât eden, ihlâs-ı tâmmı bulamaz. » (Lem’alar sh: 146)
    «“Şakirdlerim ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun kadar şakirdlerim bulunmuyor?” diye, enâniyeti oradan fır*sat bulup, mezmûm bir haslet olan hubb-u câha temayül etti*rir, ihlâsı kaçırır, riyâ kapısını açar.
    İşte bu hatanın ve bu yaranın ve bu müthiş ma*raz-ı ru*hanînin ilâcı şudur ki: Cenâb-ı Hakkın rı*zası ihlâs ile kaza*nılır kesret-i etbâ’ ile ve fazla muvaffakiyetle değildir.» (Lem’alar sh: 152)
    «Faraza hubb-u cahı kalbinden çıkarmazsa, fa*kat ihlâsı ve rıza-yı İlâhîyi esas tutmak ve hubb-u cahı hedef ittihaz et*memek şartıyla, bir nevi meşru makam-ı mâ*nevî, hem muhte*şem bir makam kazanır ki, o hubb-u cah damarını kemâliyle tat*min eder.» (Mektubat sh: 414)
    «Acip bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzi*bedar bir hodfuruşluk olan tarihlere şâşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıttır ve münafidir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 195)
    «Eğer asılsız ve riyaya sebep ve ihlâsı kıra*cak bir şöh*ret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkımda boz*mak murad ise, onlara rahmet!» (Mektubat sh: 65)
    «Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki veri*lir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı kaybe*der, riyâya girer. Şan ve şeref arzusuyla teveccüh‑ü nâs ise, ücret ve mükâfat değil, belki ihlâs*sız*lık yüzünden ge*len bir itab ve bir mücazattır. » (Lem’alar sh: 149)
    «Bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz*’iyenin ha*tırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hiz*metteki umum kardeşle*rimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.» (Lem’alar sh: 160)
    «Haddinden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ve müf*ritane âlî makam vermek yerine, fevkalâde sadakat ve se*bat ve müfritane ir*tibat ve ihlâs lâzımdır. Onda terakki etmeliyiz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 89)
    «Bu zamanın bir hastalığı daha var o da ben*lik, enani*yet, hodfuruşluk, hayatını güzelce me*deniyet fan*taziye*siyle geçirmek iştihası, tiryaki*lik gibi hastalıklardır. Risale-i Nur’un Kur’ân’dan al*dığı dersin en birinci esası benlik, enaniyet, hodfuruş*luğu terk etmek lüzumudur. Tâ ihlâs-ı hakikî ile ima*nın kurtarılmasına hizmet edilsin.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 245)
    «Madem mesleğimiz âzamî ihlâstır değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâki bir mesele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek âzamî ihlâsın ikti*zasıdır.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 246)
    «Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, hizmet-i imani*yeyi herşeyin fevkinde görür kutbiyet de ve*rilse ihlâs için hiz*metkârlığı tercih eder» (Kastamonu Lâhikası sh: 251)
    Bediüzzaman Hazretleri diyor:
    «Ben size nispeten kardeşim mürşidlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkada*şıyım. Ben sizin, kusuratıma karşı şefkatkârâne dua ve himmetlerinize muhtacım. Benden himmet bekleme*niz değil, bana him*met etmenize istihkakım var. Cenab-ı Hakkın ihsan ve keremiyle sizlerle gayet kudsî ve gayet ehemmiyetli ve gayet kıymettar ve her ehl-i imana men*faatli bir hizmette taksimü’l-mesâi ka*idesiyle işti*rak etmişiz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 89)
    Bediüzzaman Hazretleri bir kısım Nur Talebeleri için diyor ki:
    «İman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sâdık şakird*leri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehir*lerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü’*minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bi*linme*dikleri ve gö*rünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve‑i mâneviye-i itikad*ları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalble*rine verip mü’*min*lere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar.» (Mektubat sh: 466)
    Elektriğin harika istifadesi gibi, Risale-i Nur’dan dahi harika istifade edilir. Şöyle ki:
    «Mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi ga*yet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet‑i tah*sile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan ta*al*lüm edil*meye ve müderrisînin ağ*zından ikti*bas olmaya muhtaç olmadan, herkes derece*sine göre o ulûm‑u âliyeyi, me*şakkat ateşine lüzum kal*madan anlayabilir, kendi ken*dine istifade eder, muhak*kik bir âlim olabilir.» (Şualar sh: 690)
    Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin bazı şahıslar hakkında bir ikazı:
    «Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima su*ret-i hak*tan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan al*mayınız. Zira çok si*lik söz ticarette ge*ziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söyledi*ğim için hüsn-ü zan edip tama*mını kabul etmeyi*niz. Belki ben de müfsidim. Veya bil*mediğim halde if*sad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sö*zün kalbe gir*mesine yol vermeyiniz. İşte, size söyle*diğim sözler ha*yalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üs*tüne ve bed*duayı arkasına takınız, bana reddediniz, gön*deri*niz.» (Mün. sh: 14)
    NUR HİZMETİNDE ŞAHS-I MANEVÎ MERKEZİYETİ VARDIR
    Risale-i Nur mesleğinde, cadde-i kübra olan sahabe mesleğinin in’ikası olması cihetiyle şahs-ı maneviye tabi olunur. Başvuru ve merkeziyet mânâsıyla şahıs nazara verilmez.
    Bediüzzaman Hazretleri ihtar edilen bir hakikati şöyle ifade eder:
    «Hem onun mesleğinde şahsa ehemmiyet verilmiyor. Şirket-i maneviye ve kardeşler birbirinde tefani noktasında Risale-i Nur'un mazhar olduğu binler keramet-i ilmiye ve intişar-ı hizmetteki teshilât ve çalışanların maişetindeki bereket gibi ikramat-ı İlahiye umuma kâfi gelir; daha başka şahsî kemalât ve kerameti aramıyorlar.» (E.-l sh: 87)
    «Risale-i Nur'un samimî, hâlis şakirdlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlasından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı manevî, size bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.» (K: 56)
    «Risale-i Nur'un tezahürü, yalnız tercümanının fikriyle veyahut onun ihtiyac-ı manevî lisanıyla Kur'andan gelmiş, yalnız o tercümanın istidadına bakan feyizler değil; belki o tercümanın muhatabları ve ders-i Kur'anda arkadaşları olan hâlis ve metin ve sadık zâtların o feyizleri ruhen istemeleri ve kabul ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümanın istidadından çok ziyade o Nurların zuhuruna medar oldukları gibi, Risale-i Nur'un ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsinin hakikatını onlar teşkil ediyorlar. Tercümanının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlassızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.
    Sâlisen: Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehasına karşı mağlub düşebilir. Onun için, o mübarek kardeşimin yazdığı gibi, âlem-i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehanın nurları olan bir vazife-i imaniye; bîçare, zaîf, mağlub, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa; o yük düşer, dağılır.» (E:71)
    «Bu zaman ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahib olmak için bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini, o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa o buz parçası erir, zayi' olur; o havuzdan da istifade edilmez.
    Hem mûcib-i taaccüb, hem medar-ı teessüftür ki; ehl-i hak ve hakikat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti ihtilaf ile zayi' ettikleri halde; ehl-i nifak ve ehl-i dalalet, meşreblerine zıd olduğu halde, ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl-i hakikatı mağlub ediyorlar.» (K: 143)
    Daha bunun gibi tesbiti mümkün beyanlardan a*çıkça görü*lür ki: Risale-i Nur mesleğinde şahıslar değil tahkik esastır ve akıl*ları ta’lim, kalbleri irşad ve ten*vir eden hakaik-i Kur’aniye asıl mürşid ve mercidir.
    HİZMET İÇİN PARA TOPLAMA (İSTİĞNA KAİDESİ)
    Nümune-i imtisal şahsiyet olan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
    «Kendim sadaka ve yardımları kabul etmedi*ğim gibi, öyle yardımlara da vesile olamadığımdan, kendi elbi*semi ve lüzumlu eşyamı satıp o parayla kendi kitaplarımı, yazan kardeşlerimden satın alıyorum. Tâ Risale-i Nurun ihlâsına dünya menfaat*leri girmesin, bir zarar vermesin ve başka kardeşler de ib*ret alıp hiçbir şeye âlet edilmesin.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 272)
    «Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına gir*mek*tense ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşak*kat çek*tiği halde kaide*sini bozmadı. Eski Said’in, senin bu biçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun’î bir istiğnâ değil, belki dört beş ciddî esbaba is*tinat eder.
    Birincisi: Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi va*sıta-i cer et*mekle itham ediyorlar, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı ma*işet yapıyorlar” deyip insafsızca*sına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.
    İkincisi: Neşr-i hak için enbiyaya ittibâ et*mekle mü*kellefiz. Kur’ân-ı Hakîmde, hakkı neşredenler () ¬yÁV7!ö]«V«2öÅž¬!ö«›¬h²%«!ö²–¬!ö! ¬yÁV7!ö]«V«2öÅž¬!ö«›¬h²%«!ö²–¬! diyerek insanlardan is*tiğnâ göstermişler. Sûre-i Yâsin’de () «–:*G«B²Z*8ö²v*;«:ö!®h²%«!ö²v*U*V«\²,«<ö«žö²w«8ö!x *Q¬AÅ#¬! cüm*lesi, me*se*lemiz hak*kında çok mânidardır.» (Mektubat sh: 13)
    «A’mâl-i sâlihanın ücretleri, meyve*leri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyve*leri bu dünyaya çek*mek ve bu dünyada onları iste*mek, âhireti dünyaya tâbi etmek demektir. O amel-i salihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse, teşvik için verildiğini düşünüp şükreder.» (Kastamonu Lâhikası sh: 134)
    «Çok rica ederim ki, gücenmeyiniz, hediyeyi kabul edemedim. Adem-i kabulün esbabı çoktur. En mühim bir se*bep, benim kardeşlerim ve talebele*rimle olan münasebetin sami*miyetini ve ihlâsı zede*leme*mek*tir.» (Barla Lâhikası-l sh: 122)
    MADDÎ MESELELERİN VERDİĞİ ZARARLAR
    «İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok es*bab*dan iki üçünü muhtasaran beyan edeceğiz.
    BİRİNCİSİ: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen reka*bet, yavaş yavaş ihlâsı kırar..... sadaka ve he*diye gibi maddî men*fa*atlerle yardım edip hürmet et*mişler. Fakat bu muavenet ve men*faat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kal*makla, lisan-ı hal ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ih*lâsı zede*lenir. » (Lem’alar sh: 164)
    «Hizmet-i diniyenin mukabilinde dün*yada bir*şey istenilmemeli ki, ihlâs kaçmasın.» (Lem’alar sh: 150)
    «Risale-i Nur gibi sırf imanî ve uhrevî bir hizmet-i kudsi*yeyi dünyaya âlet etmemek ve menâfi-i şahsiyeye vesile yap*mamak için, o makbul âdete ve o zararsız seci*yeye karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr ve zarureti kabul edip elini insanlara açmamak hâleti ve*rilmişti ki, Risale-i Nur’un hakikî bir kuvveti olan hakikî ihlâs kırılmasın. Ve bunda bir işaret-i mânevî hissediyor*dum ki, gelecek zamanda maişet derdiyle ehl-i ilmin mağ*lûbiyeti bu ihtiyaçtan ge*lecektir.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 74)
    Risale-i Nur Külliyatı müvacehesinde istiğna düsturu*nun esas mahiyeti ehl-i hizmetin maddî yardım istememe*sinden ve ehl-i himmetin de, emr-i İlâhiyi ve vazife-i diniye*sini ifa etmesin*den ve hizmet-i diniyeye hissedar olmanın ehemmiyetini anlaya*rak yardım etme*sinden iba*rettir.
    Bir elyazma Emirdağ Lâhikasındaki, Hazret-i Üstadın ifade*siyle:
    “... ihlâs zararına ver dememek belki istemeden ve*rilse ve kabulü rica edilmek şartıyla alınmaktır.”
    Cümlesi, en öz bir tariftir.
    SİYASET TARAFTARLIĞI (PARTİCİLİK)
    Burada bilinmesi gereken iki temel mesele ki; Evvela, siyasî çalışmaların iman hizmetine nisbetle geri dere*cede olduğu, İkinci olarak ise, çe*şitli cihetlerden iman hizmetine zarar verdiği için, iman hizmetinin hakiki şa*kirdleri si*yasî fa*aliyet*lere girmemelerine dair Risale-i Nurdaki ikazlardan bir kı*sımlardır.
    Fakat siyaseti dinsizliğe alet edenlere karşı “ehvenüşşer” kaidesince desteklenecek bir kısım siyasilere ait bahislerden bir kısmı da buraya alınmıştır.
    SİYASETİNİN ZARARLARI
    «Risale-i Nur'un bu kadar muarızlarına mukabil en büyük kuvveti ihlas olduğundan ve dünyanın hiçbir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiyatına bina edilen cereyanlara, hususan siyasete temas eden cereyanlarla alâkadar olmaz. Çünki tarafgirlik damarı ihlası kırar, hakikatı değiştirir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 272)
    «İman dersi için gelenlere tarafgirlik naza*rıyla bakılmaz. Dost düşman, derste farketmez. Halbuki si*ya*set tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırı*lır. Onun içindir ki, Nurcular em*salsiz işkence*lere ve sıkıntılara ta*hammül edip Nuru hiçbir şeye âlet etme*diler. Siyaset to*puzuna el atmadılar.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 36)
    «Neden, ne dahilde, ne hariçte bulunan cere*yan*lara ve bilhassa siyasetli cemaatlere hiçbir alâka peydâ etmiyor*sun? Ve Risale-i Nur ve şakird*lerini mümkün ol*duğu kadar o ce*reyanlara temastan men ediyorsun? Halbuki, eğer temas etsen ve alâ*kadar olsan, birden bin*ler adam Risale-i Nur da*iresine girip, parlak hakikatle*rini neşrede*ceklerdi hem bu kadar sebepsiz sıkıntılara hedef olma*yacaktın.
    Elcevap: Bu alâkasızlık ve içtinabın en ehem*mi*yetli sebebi: Mesleğimizin esası olan ihlâs bizi men edi*yor. Çünkü, bu gaflet zamanında, hususan ta*rafgirâne mefkûreler sahibi, herşeyi kendi mesleğine âlet ederek, hattâ dinini ve uhrevî harekâtını da o dün*yevî mesleğe bir nevi âlet hükmüne getiriyor. » (Emirdağ Lâhikası-l sh: 38)
    «Siyasetten ve siyasî mânâsını işmam eden maddî ve mânevî mertebelerden ihlâs sırrıyla bütün kuvvetiyle ka*çan...» (Şualar sh: 388)
    «Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli ce*reyan*lar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliye*tini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareke*tini kendi hesabına alacak, dünyevî maksa*dına âlet edecek, o hiz*metin kudsiyetini bozacak.» (Şualar sh: 362)
    «Dâhilî, haricî heyecanlı parti cereyanları varken ve bundan tam istifade etmek, yani Mahdud birkaç arkadaşına bedel çok diplo*mat*ları kendisine taraftar kazanmak için ze*min hazır iken, sırf siyasete karışmamak ve ihlâ*sına zarar vermemek ve hükûme*tin nazarını ken*dine celb etmemek ve dünya ile meşgul olmamak için, bütün arkadaşlarına yazıp ki, “Sakın cereyanlara ka*pıl*mayı*nız, siyasete girmeyiniz, âsâyişe dokunmayınız” dediği... » (Şualar sh: 374)
    «Nur şakirdleri, hiç siyasete karışma*dı*lar, hiç*bir partiye girmediler. Çünki iman, mâl-i umumîdir. Her ta*ifede muhtaçları ve sahibleri var. Tarafgirlik gire*mez. Yalnız küfre, zendekaya, da*lâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minle*rin uhuvveti esastır.» (Emirdağ Lâhikası-I sh: 180)
    SİYASETTE EHVENÜŞŞER TERCİHİ VE ŞARTLARI
    «Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fev*kinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tâbi ve dahil olmaz. Belki mütecaviz din*sizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i is*tinat olur. Fakat siyaset hesabına değil, belki Nur’ların intişarı ve maslahatı hesa*bına, bazı kar*deşler, Nurlar namına değil, belki kendi şa*hıs*ları namına girebilir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 160)
    «Kardeşlerim, hastalığım pek şiddetli belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmak*tan—bazan men olduğum gibi—men edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, “ehvenüşşer” deyip bazı biçare yanlışçıların hatâlarına hücum et*mesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil... Çünkü dahilde hareket menf*îce olmaz. Madem siyasetçi*lerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaade*kârdır “ehvenüşşer” olarak bakınız. Daha “âzamüşşer”den kurtulmak için, onlara zararınız dokun*masın, onlara faydanız dokun*sun.
    Hem dahildeki cihad-ı mânevî, mânevî tah*ribata karşı çalışmaktır ki, maddî değil, mâ*nevî hizmetler lâ*zımdır. Onun için, ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul ol*maya hiçbir hakları yok...» (Emirdağ L.-ll sh: 245)
    Siyasetten uzak durmayı beyan eden ve kısmen tercih edi*len mezkûr na*killer, bilhassa ha*kiki şakird*lerin -siyasîleri ikaz etmeleri ve bazı şartlarla desteklemeleri müs*tesna- bilfiil siya*sete girmemele*rini sarahatla ortaya ko*yar.
    MÜSBET HAREKET ETMEK
    Müsbet hareketin tarifi:
    «Müsbet hareket etmektir ki, yani, kendi mes*le*ğinin mu*habbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkaları*nın tenkîsi, onun fikrine ve ilmine müdahale etmesin, onlarla meşgul olmasın.» (Lem’alar sh: 151)
    «Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihad ederiz.
    Birinci şart: Hürriyet-i şer'iyeyi ve asayişi muhafaza etmektir.
    İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem'iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet cem'iyet-i ülemaya havale etmektir.» (H:98)
    Bediüzzaman Hazretlerinin Nur Talebelerine tavsiye ve ikazları:
    «Sandıklı tarafından, kemâl-i şevkle ve ciddi*yetle faaliyette bulunan Hasan Âtıf kardeşimizin bir mektu*bundan anladım ki, orada, perde altında faaliye*tini dur*durmak için bazı hocalar, bir kısım tarikata mensup adam*ları vasıta edip fütur veriyorlar. Halbuki mesleğimiz, müsbet hareket etmektir. Değil mü*bareze, belki başka*ları düşünmeye de mesle*ğimiz müsa*ade etmiyor.
    Hem, müşterileri de aramaya mecbur değiliz. Müşteriler yal*varmalı. O kardeşimiz, hakikaten hâlis ve tam sâdık kalemi gibi kalbi, ruhu da güzel fakat bir*den herşeyi mükemmel ister, onun için bıraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyat etsin, hem mübtedi’ hocalara mübareze kapısını açmasın.» (Kastamonu Lâhikası sh: 242)
    «Bizim vazifemiz müsbet hareket et*mek*tir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karış*mamaktır. Bizler âsâyişi mu*hafazayı netice ve*ren müsbet iman hizmeti içinde her*bir sıkın*tıya karşı sabırla, şükürle mü*kellefiz.
    Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahak*küme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hadise*lerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalk*mamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam teh*didine karşı mah*kemedeki paşaların suallerine beş para ehemmi*yet ver*mediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahak*kümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz se*nedir müsbet hareket etmek, menfî ha*re*ket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışma*mak hakikati için, bana karşı yapılan muamele*lere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çeken*ler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.
    Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aley*hi*mizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahriba*tına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
    Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâ*yişi muhafaza etmek içindir. ›«h²'*!ö«*²+¬:ö½?«*¬+!«:ö**¬i«#ö«žö«: düs*turu ile—ki “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul ola*maz”—işte bu*nun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâ*yişi muhafazaya çalışmı*şım. Bu kuvvet dahile karşı de*ğil, an*cak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düstu*ruyla vazife*miz, dahil*deki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım et*mek*tir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat an*cak binde bir olmuştur. O da aradaki bir iç*tihad far*kın*dan ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviye*nin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim va*zifemiz hizmettir netice Cenab-ı Hakka âittir. Biz vazi*femizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”
    Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazi*fem hizmet-i imaniyedir muvaffak etmek veya etme*mek Cenab-ı Hakkın vazife*sidir” deyip ihlâs ile hareket et*meyi Kur’ân’dan ders almışım.
    Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düş*manın malı, çoluk çocuğu ganimet hük*müne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dâhildeki ha*reket, müs*bet bir şekilde mânevî tahribata karşı mâ*nevî, ihlâs sır*rıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muha*faza için müs*bet hareket edeceğiz. Bu za*manda dahil ve hariçteki ci*had-ı mâneviyedeki fark pek azîm*dir.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 241)
    Mecburiyet karşısında tedafüî (müdafaa) vaziye*tini almak:
    «“Risale-i Nur’daki şefkat, vicdan, hakikat, hak, bizi siya*setten men etmiş. Çünkü mâsumlar belâya düşer*ler onlara zul*metmiş oluruz.” Bazı zâtlar bunun izahını istediler. Ben de dedim:
    Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş*’et eden hod*gâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhamet*sizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibda*dat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i mad*diye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahane*siyle çok bîçareleri yakacak o hâlette o da ezlem olacak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla ha*reket ve taarruz eden insanlar, bir iki adamın hata*sıyla yirmi otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vu*ranı vursa, otuz zayiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlûp vaziye*tinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil ka*ide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin ha*tasıyla yirmi otuz biçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık eder*ler.
    İşte, Kur’ân’ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle si*yasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın ha*kikî hikmeti ve sebebi bu*dur. Yoksa bizde öyle bir hak kuv*veti var ki, hakkımızı tam ve mükem*mel müdafaa ede*bilirdik.» (Şualar sh: 292)
    «Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanları*nın bu eşedd‑i zulm-ü nemrudanelerine karşı, manevî pek çok kuvveti bulunan bu fedakârın tahammülü ve maddî kuv*vetle ve menfî cihette mukabele et*memesinin hikmeti nedir?
    İşte bunu size ve umum ehl-i vicdana ilân ediyo*rum ki, yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan mâsuma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle da*hildeki em*niyet ve âsâyişi muhafaza etmek için, Nur dersle*riyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için Kur’ân-ı Hakîm ona o dersi vermiş. Yoksa bir günde, yirmi se*kiz senelik zâlim düşmanlarımdan in*tikamımı alabilirim. Onun içindir ki, âsâyişi mâsumla*rın hatırı için muhafaza yolunda hay*siye*tini, şerefini tahkir eden*lere karşı müdafaa etmiyor ve di*yor ki: “Ben, değil dün*yevî hayatı, lüzum olsa âhiret ha*yatımı da millet-i İslâmiye hesabına feda edeceğim.”» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 167)
    Meşru müdafaa yapmak da müsbet hareket etmektir. Şöyle ki:
    «Biz Nur talebeleri, o cebbar gaddarlardan hak*kımızı ko*layca alabilirdik. Fakat İslâmiyetin asır*lardır bay*raktarlığını ya*pan kahraman Türk milletinin mâsum çoluk çocuk ve ihtiyarla*rına karşı Risale-i Nur’un bizlerde husule getirdiği kuvvetli şefkat itiba*rıyla ve Kur’ân-ı Hakîmin bizleri maddî müca*deleden men edip elimizde topuz ye*rinde Nur olması haysiyetiyle ve bütün kuvvetimizle mes*leğimizin icabı olan âsâyişi temin etmek esa*sıyla, o zâlimlere maddeten mukabele ede*me*dik. Yoksa, Allah göstermesin, bir mecburiyet-i kat*’iye olursa, komünist ve masonlar hesabına ona sebe*biyet verenler bin defa piş*man olacaklardır.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 27)
    «Beni mânen cezalandıracak, vazife-i hakiki*yeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak müna*sipse, so*runuz, cevap vereyim.
    Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef oldu*ğum büyük bir vazi*feyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affo*lunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hap*sinde kanaatim geldi.» (Şualar sh: 392)
    İbrahim Suresinin 5. âyetinin mezkûr meseleye bir işa*reti: «Risale-i Nur’un şimdilik beyanına iz*nim ol*ma*yan ehemmiyetli vazifesinin ve bu evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalinin tarihine tam tamına tevafuk-u cifrî ve muvafakat-ı mâneviye kari*ne*siyle ve kıssadan hisse almak münasebât-ı mefhu*miye remzi ile Risale-i Nur’a îmaen bakar.» (Şualar sh: 726)
    «Elimizde hak var. Hakkımızı kuvvetle ve başka su*retle aramaya Cenab-ı Hak mecbur et*mesin. Âmin.»(E.l sh: 27)
    «İhvanlarıma da tavsiyem budur ki:
    Zaruriyet-i kat’iye olmadan bunlarla uğ*raşmayı*nız. Cevâbü’l-ahmaki’s-sükût nev’inden, te*nez*zül edip on*larla konuş*mayınız. Fakat buna dikkat edi*niz ki, canavar bir hayvana karşı kendini zayıf gös*ter*mek, onu hücuma teşcî ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dahi dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecavüze sevk eder. Öyleyse dostlar mü*teyakkız davranmalı, tâ dost*ların lâkaytlıklarından ve gafletle*rinden, zındıka taraf*tarları istifade etmesinler.» (Mektubat sh: 361)
    «Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale-i Nur’a karşı çevri*len plânlar ve hücumlar inşaallah bozulacak*lar. Onun şakirdleri başkalara kıyas edilmez, dağıttı*rıl*maz, vazgeçi*rilmez, Cenâb-ı Hakkın inayetiyle mağ*lûp edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur’ân men et*me*seydi, bu mil*letin can damarı hükmünde umu*mun te*veccühünü kaza*nan ve her tarafta bulunan o şakirdler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz’î ve neticesiz hadiselerle bu*laşmazlar. Allah etmesin, eğer mecbu*ri*yet derecesinde on*lara zulmedilse ve Risale-i Nur’a hücum edilse, elbette hükümeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece piş*man olacaklar.» (Şualar sh: 362)
    «Mahkemelerce Nurun serbestiyet-i tâmmesi için karar vermek, hariç âlem-i İslâmda Nurların ha*kikî ihlâ*sına böyle bir şüphe gelecekti ki, ya Nurcular riyakârlığa mecbur olmuş*lar veyahut böyle medenîleşmek fikrinde olanlara ilişmiyor*lar, zaaf gösteriyorlar diye...» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 107)
    Mezkûr kısmî tesbitte açıkça görülüyor ki, hak ve ha*kikatı medenî cesa*retle ve tavizsiz tebliğ ve müdafaa et*mekle beraber fiilî mübareze ve menfî ha*reketler terk edilip müsbet hareketin tercih edilmesi Risale-i Nur mes*leğinde bir esastır.
    BİD’ATLARDAN (GÜNAHLI HAYATLARDAN) UZAK DURMAK
    Dinde bir kaidedir ki; fitne zamanlarında ve fitne ihtimali karşısında ruhsat yolu daraltılır. Cemiyet hayatında diyanet kuvvetleşince de ruhsat yolunun tercihi kişilere bırakılır. Bu kaideyi Bediüzzaman Hazretleri vecize olarak şöyle kaydeder:
    «Lâübaliler ruhsatlarla okşanılmaz; azimetlerle, şiddetle ikaz edilir.» (H:130)
    «Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur.» (K:148)
    Radyo, televizyon ve emsali araçlarla yapılan ifsadatın dehşeti:
    «Birden ihtar edilen bir mes'ele:
    Âhirzamanda bir şahsın hatiat ve günahlarının gayet dehşetli bir yekûn teşkil ettiğine dair rivayetler vardır. Eskide acaba âdi bir adam, binler adam kadar günah işleyebilir mi ve o âhirzamanda bildiğimiz günahlardan başka hangi günahlardır ki kâinatın heyet-i mecmuasına dokunur, kıyametin kopmasına ve dünyaları başlarına harab olmasına sebebiyet verir, diye düşünürdüm. Şimdi bu zamanda müteaddid esbabını gördük.
    Ezcümle müteaddid vücuhundan radyomla anlaşıldı ki: O bir tek adam bir tek kelime ile, bir milyon kebairi birden işler ve milyonlarla insanı dinlettirmekle günaha sokar. Evet küre-i havanın yüzbinler kelimeleri birden söyleyen ve bir dili olan radyo unsuru, nev-i beşere öyle bir nimet-i İlahiyedir ki, küre-i havayı bütün zerratıyla şükür ve hamd ü sena ile doldurmak lâzım gelirken, dalaletten tevellüd eden sefahet-i beşeriye, o azîm nimeti şükrün aksine istimal ettiğinden elbette tokat yiyecek. Nasılki havarik-ı medeniyet namı altındaki ihsanat-ı İlahiyeyi, bu mimsiz, gaddar medeniyet hüsn-ü istimal ile şükrünü eda edemeyerek tahribata sarfedip küfran-ı nimet ettiği için öyle bir tokat yedi ki, bütün bütün saadet-i hayatiyeyi kaybettirdi. Ve en medenî tasavvur ettiği insanları, en bedevi ve vahşi derekesinden daha aşağıya indirdi. Cehennem'e gitmeden evvel, Cehennem azabını tattırıyor.
    Evet radyonun küllî nimetiyet ciheti, küllî bir şükür iktiza eder. Ve o küllî şükür de, Hâlık-ı Arz ve Semavat'ın kelâm-ı ezelîsinin şimdiki bütün muhatablarına birden yetiştirmek için, küllî yüzbin dilli semavî bir hâfız hükmünde, her vakit kâinatta Kur'an'ı okumalıdır. Tâ o nimetin küllî şükrünü eda ve o nimeti idame etsin.
    Said Nursî» (Kastamonu Lâhikası sh: 71)
    Dahilde çıkan sinsi fitneye ve münafıkların ifsa*datına karşı bir ikaz:
    «Ey birader! Düşman hariçte olsa, insan, silâh*sız o düş*manla geçinebilir. Fakat düşman kale içine girse ve gizlense, o vakit o düşmana karşı silâhlan*mak, zırh giy*mek ve gayet dikkat etmek, hem pek ciddi sebat etmek lâzımdır. Ta ki hayat-ı ebedî*sini hafi darbelerden kurtara*bilsin.
    Ey kardeş! Zırh ve silâh, namaz ve takvadır. Kur’ân’ın zincirini muhkem tut. Onun sözüne kulak ver. Başkaları seni al*datmasın. Şu zamanın gafil sarhoş*ları içinde seni, terk-i şeaire ve medeniyet-i dün*yaya davet edenlere de ki: “Hey sersem gafiller! Benim halim sizi din*lemeye müsait değil.» (Nurun İlk Kapısı sh: 143)
    «İman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders ver*diği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâ*inatın şe*hadetine istina*den kalben tasdik etmek ve elçi*leriyle gön*derdiği emirleri tanımak ve günah ve emre muhalefet et*tiği vakit, kalben tevbe ve ne*damet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip is*tiğfar etmemek ve al*dırmamak, o iman*dan hissesi olma*dığına delildir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 203)
    «Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, neşriyat-ı dini*yele*rinde ve ittibâ-ı sünnetteki ibadetlerinde ve iç*ti*nab-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur’ân hesa*bına vazifedar sa*yılırlar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 185)
    «Yedi kebâiri soruyorsunuz. Kebâir çoktur fa*kat ekberü’l-kebâir ve mûbikat-ı seb’a tâbir edilen gü*nahlar yedidir: Katl, zina, şarap, ukuk-u vâlideyn (yani kat-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şeha*detlik, dine zarar vere*cek bid’alara taraftar ol*maktır.» (Barla Lâhikası sh: 335)
    «Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hiz*met ve takvâ ve içtinab-ı kebâir de*recesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur. Elbette, bu büyük ka*zancı ka*çırmamak için, takvâda, ihlâsta, sa*da*katte çalış*mak gerektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 96)
    «Nurun mesleği, hakikat ve sünnet-i seniye ve fe*raize dik*kat ve büyük günahlardan çekinmek esastır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 241)
    Alışkanlık haline getirilip bakılmasından sakınılmayan resimler için bir beyan:
    «Suretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve su*kut-u ruha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır:
    Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cena*zesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de, ölmüş kadınların suret*lerine veyahut sağ ka*dınların küçük cena*zeleri hük*münde olan suretlerine hevesperve*râne bakmak, derin*den derine hissiyât-ı ul*viye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder.» (Sözler sh: 410)
    Yukarıdaki kısmen ve kısaca alınmış parça*ların sarih beyanları, Risale-i Nurda takva ve iç*tinab-ı kebair bir esas ve şart olduğunu gösterir.
    İSLÂM KARDEŞLİĞİ
    MÜ’MİNLERLE MUHABBET
    «Benim mezhebim, muhabbete muhabbet et*mek*tir, hu*sumete husumet etmektir. Yani dünyada en sevdi*ğim şey muhab*bet ve en darıldığım şey de husu*met ve adâvettir.» (Münazarat sh: 77)
    «Meselâ, mü’minler mâbeyninde husû*met ve adâ*vet bir seyyiedir. O seyyie içinde, kalb ve rûhu sıkıntı*larla boğa*cak bir azâb-ı vicdânîyi, âlicenap ruhlara hissetti*rir. Ben kendim, belki yüz defadan fazla tecrübe etmişim ki, bir mü’min kardeşe adâvetim vak*tinde, o adâvetten öyle bir azap çekiyordum şüphe bı*rak*mıyordu ki, bu seyyieme muaccel bir cezâdır, çekti*rili*yor.» (Osmanlıca Lem’alar sh: 684)
    Müslümanlar arasında tarafgirliğin olmaması bir esastır.
    «MÜ’MİNLERDE nifak ve şikak, kin ve adâ*vete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, ha*kikatçe ve hikmetçe ve in*saniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve ha*yat-ı içti*maiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merdut*tur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşe*riye için zehir*dir.» (Mektubat sh: 262)
    KARDEŞLİĞİ MUHAFAZA ETMENİN KAİDELERİ
    Ehl-i iman arasında adaveti terk etmek sarih beyanların ge*tirdiği bir esastır.
    «İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir de*sise-i şey*taniye şudur ki: Bir mü’minin birtek seyyi*esiyle bütün hasenâtını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsız*lar, mü’*mine adâvet ederler.
    Halbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a’mâl-i mükellefîni tarttığı zaman, ha*senâtı seyyiâta galibiyeti-mağlûbiyeti noktasında hükmey*ler. Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücutları kolay olduğun*dan, bazan birtek hasene ile çok sey*yiâtını ör*ter. Demek, bu dünyada o adalet-i İlâhiye noktasında mu*amele gerek*tir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıkla*rına kemiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhab*bete ve hürmete müste*haktır. Belki, kıymettar birtek ha*sene ile, çok seyyi*âtına nazar-ı afla bakmak lâ*zımdır.
    Halbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şey*ta*nın telki*niyle, bir zâtın yüz hasenâtını birtek seyyie yü*zünden unutur, mü’min kardeşine adâvet eder, günah*lara gi*rer.» (Lem’alar sh: 88)
    «Mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin ikra*mınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, iman cihetinde kerîmdir.» (Mektubat sh: 265)
    «Mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakaik-i ima*niye ol*duğu için, hayat-ı dünyaya, hayat-ı içtima*iyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabet ve ta*rafgirliğe ve mübarezeye sevk eden hâlâttan te*cerrüt etmeye mes*leğimiz itibarıyla mec*buruz. Binler teessüf ki, şimdi müthiş yılanların hücumuna mâ*ruz biçare ehl-i ilim ve ehl-i diyanet, sineklerin ısır*ması gibi cüz’î kusuratı bahane ederek, birbirini ten*kitle, yılanların ve zındık mü*nafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım edi*yor*lar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 246)
    «Mâbeynimizdeki hakikî ve uhrevî uhuv*vet, gü*cenmek ve tarafgirlik kaldırmaz.» (Şualar sh: 498)
    «Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgir*lik hissi*nin menbaı olduğundan, İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah, tev*hid-i kulûb, tehâbbüb ve te*âvüne büyük rahne*ler açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla, muhab*bet ve vahdetle memuruz.» (Sünuhat Tuluat İşarat sh: 30)
    «Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına gir*me*mek ister*seniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan isti*fade eden zalim*lere karşı
    () ½?«x²'¬!ö«–Y*X¬8ÌY*W²7!ö@«WÅ9¬! kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahas*sun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hu*kuku*nuzu müdafaa edebilirsiniz.
    Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşur*ken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbi*rine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvaze*nelerini bozup onlarla oynayabilir birini yu*karı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne ta*rafgirlik*lerinizden, kuvve*tiniz hiçe iner az bir kuvvetle ezilebi*lirsiniz. Hayat-ı içtimaiye*nizle alâkanız varsa,
    ()@®N²Q«"ö*y*N²Q«"öÇG*L«<ö¬‹x*.²h«W²7!ö¬–@«[²X*A²7@«6ö¬w¬8ÌY*W²V¬7ö*w¬8ÌY*W²7«! düstur-u âli*yeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şe*kavet-i uhreviyeden kurtulunuz.» (Mektubat sh: 270)
    MÜ’MİNE ADAVETTEN KURTULMA ÇARESİ
    «Eğer dersen: “İhtiyar benim elimde değil fıtra*tımda adâ*vet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vaz*geçemiyorum.”
    Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet eseri gös*te*rilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve mukteza*sıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemi*yorsun. Senin, mânevî bir neda*met, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslet*tehaksız olduğunu anla*man, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu Mektubun bu Mebhasını yazdık, tâ bu mânevî is*tiğfarı temin et*sin hak*sızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir et*mesin.» (Mektubat sh: 267)
    Haksızlık veya haklılık, şeriatın sarih hükümlerine göre tesbit edilir. Beşerî düşünceler ve şahsî kanaatler ölçü olamaz. Meselâ, gıybetin haram ve caiz olan kısım*ları şer’î kaynaklarda açıkça kayıdlıdır. O hükümlere göre hareket etmek mecburiyeti var. Demek 3. parağrafta nazara verilen fena haslet yani kötü ahlâk eserleri ve haksız gıybet gibi amelî ve fiilî tezahürler, zâhir ölçü*lerdir ki, görülemeyen düşmanlık hissinin varlığını is*bat eder.
    «Bir câni yüzünden çok mâsumları ihtiva eden bir gemi batırılmaz. Bir câni sıfat yüzünden, çok evsaf‑ı mâ*sumeyi muhtevî bir mü’mine adavet edilmez.
    Lâsiyyema, sebeb-i muhabbet olan imân ve tevhid, Cebel-i Uhud gibidir. Sebeb-i adâvet olan şeyler çakıl taş*ları gibidir. Çakıl taşlarını Cebel-i Uhud’dan daha ağır te*lâkki etmek ne kadar akıl*sızlıksa, mü’minin mü’*mine adâ*veti, o kadar kalbsizliktir. Mü’minlerde adâ*vet, yalnız acımak mânâsında olabilir.
    Elhasıl: İman muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istil*zam eder.» (Hutbe-i Şamiye sh: 144)
    «Düşmanlarımızın seyyiatı—tecavüz olmamak şartıyla—adâvetinizi celb etmesin. Cehennem ve azab-ı İlâhî kâfidir on*lara…» (Hutbe-i Şamiye sh: 52)
    «Bizim cemaatımizin meşrebi, muhabbete mu*habbet ve husumete husumettir. Yani, beyne’l-İslâm mu*habbete imdat ve husumet askerini bozmaktır.» (Hutbe-i Şamiye sh: 86)
    DİN ADAMLARI VE NUR TALEBELERİ
    «İstanbul’da malûm itiraz hadisesi ima ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zatlar ve hodgâm bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürme*yen ve hubb-u cah vartasından kur*tulmayan bazı ehl-i ir*şad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirdle*rine karşı kendi meşrep*lerini ve mesleklerinin revacını ve etbâla*rının hüsn-ü te*veccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler belki deh*şetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hadiselerin vu*kuunda, bizlere, itidâl-i dem ve sar*sılmamak ve adavete girme*mek ve o muarız ta*ifenin de rüesalarını çürütme*mek gerektir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 196)
    «O vâiz ve âlim zâta benim tarafımdan selâm söyleyiniz. Benim şahsıma olan tenkidini, itirazını, ba*şım üstüne kabul ediyo*rum. Sizler de, o zâtı ve onun gibi*leri münakaşa ve münazaraya sevk etmeyiniz. Hattâ te*cavüz edilse de bedduayla da mukabele et*me*yiniz. Kim olursa olsun, madem imanı var, o nok*tada kar*de*şimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce muka*bele edemeyiz. Çünkü, daha müthiş düşman ve yılanlar var.» (Kastamonu Lâhikası sh: 247)
    SİYASET TARAFTARLIĞININ KARDEŞLİĞE VERDİĞİ ZARARLAR
    «Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan si*yaset cere*yanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefri*kaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalâlet fırkalarına karşı peri*şan et*mesin () ¬yÁV7!ö]¬4ö*m²R*A²7!ö«:ö¬yÁV7!ö]¬4öÇ`*E²7«! düstur-u Rahmânî yerine (el-iyazü billâh) ¬^«,@«[±¬,V¬7ö*m²R*A²7!ö«:ö¬^«,@«[±¬,7!ö]¬4öÇ`*E²7«! düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adâ*vet ve elhannâs gibi bir siyaset arka*daşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine mânen şerik eyleme*sin.» (Kastamonu Lâhikası sh: 122)
    «Gördüm ki, siyaset cereyanlarında, hem mu*va*fıkta, hem muhalifte o nurların âşıkları var. Bütün siya*set cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fev*kinde ve onların garazkârâne telâkki*yatlarından mü*berrâ ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur’ân ve gösteri*len envâr-ı Kur’âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kı*sım çe*kinmemek ve itham etmemek gerektir—meğer dinsizliği ve zendekayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden in*san suretinde şey*tanlar ola veya beşer kıyafe*tinde hay*vanlar ola!
    Elhamdü lillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur’ân’ın el*mas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset it*tihamı altında cam parçalarının kıymetine indirme*dim. Belki, gittikçe o elmaslar kıymetlerini her taife*nin naza*rında parlak bir tarzda ziyadeleştiri*yor.» (Mektubat sh: 49)
    «Câ-yı dikkat bir hadise: Bir zaman, bu garaz*kâ*râne ta*rafgirlik neticesi olarak gördüm ki, müte*dey*yin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sa*lihi, tekfir dere*cesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fena netice*lerinden ürktüm, Eûzü billâhi mine’ş-şey*tâni ve’s-siyaseti dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasi*yeden çekildim.» (Mektubat sh: 267)
    «Risale-i Nur, dünyada her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir ta*rafa tâbi ve dahil olmaz. Belki mütecaviz dinsizlere karşı haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hük*münde onlara bir nokta-i istinat olur. Fakat siyaset hesa*bına değil, belki Nur’ların intişarı ve maslahatı he*sabına, bazı kardeşler, Nurlar namına de*ğil, belki kendi şahıs*ları namına girebilir. Hususan, mübarek Isparta’nın şimdiye ka*dar Nurlar medresesi olması ve muarızların dahi ona çok ilişme*mesi nokta*sında, da*hilde tarafgirane vaziyet almamak, mu*terizle*rin nedametine ve hakikate dönme*lerine bir vesile olabilir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 160)
    «Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiç*bir partiye girmediler. Çünkü iman, mâl-ı umumîdir. Her ta*ifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik gi*remez. Yalnız küfre, zende*kaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü’minlerin uhuvveti esastır.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 180)
    «Risale-i Nur’un bu kadar muarızlarına muka*bil en büyük kuvveti ihlâs olduğundan ve dünyanın hiç*bir şeyine âlet olmadığı gibi, tarafgirlik hissiya*tına bina edi*len cereyanlara, hu*susan siyasete te*mas eden cereyan*larla alâkadar olmaz. Çünkü tarafgirlik damarı ihlâsı kı*rar, hakikati değiş*ti*rir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 272)
    «İman dersi için gelenlere tarafgirlik nazarıyla bakılmaz. Dostdüşman, derste far*ketmez. Halbuki siya*set tarafgirliği, bu mânâyı zedeler, ihlâs kırılır. Onun içindir ki, Nurcular em*salsiz işkencelere ve sıkıntılara ta*hammül edip Nuru hiçbir şeye âlet etmediler. Siyaset to*puzuna el atmadı*lar.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 36)
    «Milletin her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, me*muru ve âmisinin o hakikatlerde hisseleri var ve on*lara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bî*tarafane kal*mak için siya*seti ve maddî müba*rezeyi tam bırakmak ve hiç karışma*mak lâzım gelmiş.» (Şualar sh: 362)
    İSLÂM DÜNYASINA MUHABBET, ECNEBÎYE İSE HUSUMET DEVAM ETMELİ
    «Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuv*ve*tin inkişafına en müessir sebeptir bâki kal*malı.» (Tarihçe-i Hayat sh: 133)
    «Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve bir*bi*rinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahak*kümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i mil*liyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman te*lâkki etmek öyle bir felâkettir ki, ta*rif edil*mez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılan*lara arka çevirip si*neğin ısırmasına karşı mukabele et*mek gibi bir di*vane*likle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doy*mak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehem*miyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fik*riyle şark vilâyetlerindeki va*tandaşlara veya ce*nup ta*rafındaki dindaşlara adâvet bes*leyip on*lara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâli*kiyle beraber, o cenup ef*radları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın.
    Cenuptan gelen Kur’ân nuru var İslâmiyet ziyası gelmiş o içimizde vardır ve her yerde bu*lunur. İşte o din*daşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur’ân’a do*kunur. İslâmiyet ve Kur’ân’a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşla*rın hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviye*sine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtima*iyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını ha*rap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!» (Mektubat sh: 323)
    Dünya ahvalinin geleceğine bakan bir endişe ve müjde:
    «Ehemmiyetli bir endişe ve bir teselli kalbime geliyor ki; bu geniş boğuşmaların neticesinde eski harb-i umumîden çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin istinadı, menbaı olan Avrupa'da deccalane bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi teselliye medar; Âlem-i İslâm'ın tam intibahıyla ve Yeni Dünya'nın, Hristiyanlığın hakikî dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle ve Âlem-i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur'ana ittihad edip tâbi' olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavî bir muavenetle dayanıp inşâallah galebe eder.» (Kastamonu Lâhikası sh: 25)
    Yanlış anlayış cezayı hak ettirir:
    «Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderun*luğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne af*fetmesive bir tek hase*neyi, binler seyyiatı işleyen ve bin*ler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adam*dan görse, ona bir nevi taraftar çık*masıdır. Bu su*retle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğ*yan,safdil ta*raf*tarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâ*sına terettüp eden musibet-i âmmenin de*vamına ve idame*sine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verir*ler “Biz buna müsteha*kız” derler.» (Kastamonu Lâhikası sh: 25)
    «Binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne ta*raftar ol*mak ve merhametkârâne ce*zadan kurtulma*larına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana deh*şetli bir merha*metsizlik ve şenî bir gadirdir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 75)
    «() °•x*V«P«7ö«–@«,²9¬ž²!öÅ–¬! âyetine en âzam bir tarzda şim*diki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara de*ğil taraftar olmak veya merakla o cereyanları takip et*mek ve onların yalan, aldatıcı propa*gandalarını dinle*mek ve mü*teessirane mücadelelerini seyretmek, belki o acip zulüm*lere bakmak da caiz değil. Çünkü zulme rıza zu*lümdür ta*raftar olsa, zâlim olur. Meyletse () **@ÅX7!ö*v*UÅK«W«B«4ö!x*W«V«1ö«w<¬HÅ7!ö]«7¬!ö!x*X«6²h«#ö«žö«: âyetine mazhar olur.» (Kastamonu Lâhikası sh: 207)
    «Umumî musibet, ekseriyetin hatasın*dan ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eş*hâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltiha*ken taraftar olmasıyla mânen iş*tirak eder, mu*si*bet-i âmmeye sebebiyet verir.» (Sözler sh: 172)
    Risale-i Nur Külliyatından kısmen nakledilen mezkûr sarih beyanlar, mü*’minler arasında adavetin ka*t’iyetle caiz olmadığını gösteriyor.
    Ancak bazı mü’minlerin hatalı anlayış ve hareket*lerin*den doğabilecek zararların önlenmesi bakımından bunların tashihi için yapılan müsbet ve meşru olan ha*tırlatma, ikaz ve kardeşliğin gerektirdiği üslûb içinde ve adavet hissinin ka*rıştırılmadığı ten*kid bir vazifedir. Bu tarz ikazat ve tenkidle adavet iltibas edilme*melidir.
    İhtilaf u tefrika endişesi
    Kişe-i kabrimde hatta bikarar eyler beni.
    İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz
    İttihad etmezse millet, dağıdar eyler beni...

  2. #2
    Gayyur hizbulhakaik - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2007
    Mesajlar
    52

    Standart

    Kardeş Allah raz? olsun. Cenab-? Hak bu düsturlara gore hizmet etmek nasib etsin. ?nşallah herkes ders ç?kar?r kendine.

  3. #3
    Dost ankara57 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Mesajlar
    2

    Standart

    evet kardeş bunlar? yani H?ZMET REHBER?N?n her sayfas?n? kendimize gerçekten düstur etmeliyiz.rabbim o yolda olanlarla eylesin ve &#220;STAD?m?z?n manevi talebe listesinde eylesin bizi.....

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Ya Nurlara erişmeseydim, ne yapacaktım?
    By fanidünya... in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 10
    Son Mesaj: 27.01.17, 21:03
  2. ...biz Risale-i Nur şakirdleri ise: Vazifemiz hizmettir,
    By gamze-i_dilruzum in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12.12.12, 20:57
  3. Bazen Geride Durmak da Hizmettir
    By Meyvenin Zeyli in forum Risale-i Nur Talebeliği
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 16.01.10, 02:37
  4. Bazen kenarda durmak veya susmak da hizmettir
    By slim in forum Risale-i Nur Talebeliği
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 04.01.09, 20:31
  5. ''Bu da İslamiyete Hizmettir ''Kandırmacası Nedir?
    By insirah in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 01.11.07, 06:22

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0