+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Barla Modeli

  1. #1
    Ehil Üye Meyvenin Zeyli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Mesajlar
    3.341

    Standart

    Barla modeli, üç çeyrek as?r önce Barla’da sessiz sadas?z başlayan, sonra çeşitli f?rt?nalar?n içinden geçerek serpilip gelişen ve dünyan?n dört bir yan?na yay?lan bir hizmeti, bir okulu, bir fikir ve inanç ak?m?n?, veya bir sivil toplum hareketini ifade ediyor. Görünüşe bak?l?rsa bu kendiliğinden oluşan ve gelişen bir hareketti. Fakat öncesi ve sonras?yla incelendiğinde, burada, derin ve sağlam bir altyap?ya oturan, iyi planlanm?ş, hedefi belli bir hareketle karş?laş?r?z. Bunu berrak bir şekilde görebilmek için, Risale-i Nur hareketinin ortaya ç?k?ş?n? üç aç?dan birden ele almak gerekiyor:


    1. Müellif ve kurucu aç?s?ndan,

    2. Talebeler aç?s?ndan,


    3. Eser ve hizmet aç?s?ndan.


    Bu başl?klar? inceledikten sonra, Barla modeli için “Şu özelliklere sahip bir Müellifin, şu özelliklere sahip talebeleriyle beraber vücuda getirdiği, şu esaslara dayanan bir harekettir” şeklinde bir tarife varm?ş olacağ?z.




    MÜELL?F VE KURUCU AÇISINDAN MODEL?N ?NCELENMES?


    Risale-i Nur Külliyat?n?n Müellifi ve Risale-i Nur hareketinin kurucusu Bediüzzaman Said Nursî’nin kişiliğinde ilk ve en önemle üzerinde durulmas? gereken yan?, hiç kuşkusuz, onun ilmî şahsiyetidir. Asl?nda bunu uzun uzun anlatmaya da gerek yok say?l?r; Bediüzzaman’?n ilmî yönü öylesine kişiliğiyle bütünleşmiş ve ona, Osmanl?n?n son döneminde, herbiri birer dev isim olan onca ilim ve kalem erbab?n?n aras?nda, Bediüzzaman, yani, “Zaman?n Harikas?” ünvan?n? kazand?rm?şt?.


    Bediüzzaman’?n çocukluk ve gençlik y?llar?, on dokuzuncu yüzy?l?n son çeyreği içindeki çalkant?lar? gördü. Bu süre içinde Bediüzzaman, klasik medrese eğitimini tamamlam?ş, bu arada, bir okuduğunu bir daha unutmayacak derecedeki olağanüstü haf?zas?na, seksen temel kitab? s?ğd?rm?şt?. Klasik eğitim sisteminin, gelecek yüzy?llara cevap veremeyeceğini erken yaşlarda fark etmişti Bediüzzaman. Sonraki y?llar?, yeni bir eğitim sisteminin aray?ş? içinde geçti. Bu arada Muhakemat’? kaleme ald?. Her cümlesi bir vecize değerinde olan bu eser, bir bak?ma ?slâmî ilimler tarihini özetliyor, bir bak?ma da arad?ğ? eğitim ve irşad yöntemlerinin temel taşlar?n? koyuyor, bir nevi bir program teşkil ediyordu.


    Bu arada Bediüzzaman, pek çok toplumsal etkinliklerin içinde bulundu. Doğu illerinde, fen bilimleri ile din bilimlerinin bir arada okutulacağ? bir üniversitenin kurulmas? için çaba harcad?. Devrin ?slâm akademisi Dârü’l-Hikmeti’l-?slâmiye üyeliğine seçildi. Gönüllü alay komutan? olarak savaşt?, esir düştü. ?stanbul’a dönüşünde, yaman bir iç mücadele içine girdi ve bu nefis mücadelesi, Mesnevî-i Nuriye adl? eseri doğurdu. Nihayet, 1926 k?ş?nda, Kur’ân ve kâinattan başka herşeyden ilgisi kopar?lm?ş bir halde Barla’ya sürgün gönderilince, burada, yar?m as?rl?k ömrünün bütün kazan?mlar?n?, bütün mücadelelerini, bütün gözlemlerini de arkas?na alarak, modern çağ?n insanlar?na seslenebilecek bir yol aramaya koyuldu.


    Sorun belliydi: iman. Bunun çözümü kelâm ilminin s?n?rlar? içindeydi, ama klasik kelâm yöntemleriyle bu çözüme ulaşmak mümkün değildi. Onun için yeni bir üslûp geliştirilmeli, daha doğrusu, Kur’ân’?n ?ş?ğ?n?, ona gölge olmadan, olduğu gibi yans?tacak bir yol bulunmal?yd?.


    “Bak Allah’?n rahmet eserlerine” sadâs?n?n Barla dağlar?nda yank?land?ğ? gün, yoğun bir şekilde yaşanm?ş bir ömrün ve yar?m as?rl?k bir aray?ş?n eseri sat?rlara dökülüyordu.


    Bugün, Bediüzzaman’?n Eski Said ve Yeni Said ad?yla ikiye ay?rd?ğ? dönemleri ve bu dönemde verilen eserleri incelediğimiz zaman şunu aç?kça görüyoruz:


    Eski Said, Yeni Said’in temelini atm?ş, hedefini belirlemiştir. Meselâ, Muhakemat’ta, arkadan gelecek muazzam bir çal?şman?n alâmetleri görülür. Âdetâ bu eser, Risale-i Nur’un temellerinin at?ld?ğ? bir zemindir. Bu zemini incelediğinizde, kolonlar?n nerede yükseleceğini, duvarlar?n nereye örüleceğini görürsünüz. Sonra, Mesnevî-i Nuriye telif edildiğinde, bu bina kaba inşaat?yla vücuda gelmiş demektir. Risale-i Nur Külliyat? ise, art?k, vücuda gelen eserin, kitlelere sunulacak bir şekil ald?ğ? dönemdir. Nitekim, Bediüzzaman, Barla mektuplar?nda talebelerine, yaz?lan risalelerle ilgili fikirlerini sorarken, “Bunlar hakikat midir diye size sormuyorum; çünkü hakikat olduklar?ndan hiçbir şüphem yok. Ancak umumun telâkkisini ben sizin kadar bilmiyorum; umuma aç?lan bir yol olabilir mi diye fikirlerinize müracaat ediyorum” diyordu. Aç?kça, Barla döneminde, Bediüzzaman’?n üslûp aray?ş?n?n noktaland?ğ?n? görüyoruz. Bu aray?ş, daha önce, Burdur ikameti s?ras?nda Nur’un ?lk Kap?s?’n? netice vermişti.


    Barla döneminde, Risale-i Nur’lar?n üslûbu kadar, bu hareketin üslûbu, tarz? ve s?n?rlar? da kesin şekilde belirlenmiştir. O gün bu eserlerin cazibesine kap?larak Bediüzzaman’?n etraf?nda toplanan insanlar, ?ş?ğa kap?lm?ş pervaneler gibi kümeleniyorlard?; onlar?n bir hareketi iyice inceleyecek, tarz ve esaslar? hakk?nda uzun uzad?ya tetkikat yapacak durumlar? yoktu. Fakat Bediüzzaman, şartlar?n ve kendi d?ş?ndaki dünyan?n bütün meydan okuyuşuna rağmen, hattâ bütün bunlar? hiçe sayarak, hedefini ve üslûbunu belirlemişti. O andan sonraki bütün gelişmeler, dikkatleri bu hedeften uzaklaşt?racak ve bu üslûbu değiştirecek yönde geliştiği halde, Bediüzzaman’?n hayat?n?n sonuna kadar ayn? çizgiyi bilinçli bir şekilde devam ettirmiş olmas? ve Risale-i Nur Külliyat?n?n telifinin başlad?ğ? ve tamamland?ğ? anlar aras?nda bu konuda bir fark görülmemesi, bizi böyle bir tesbite sevk etmektedir.
    Konu elff tarafından (22.05.07 Saat 13:51 ) değiştirilmiştir.

    Ve sen yine denendiğinde.. Ve yine kalbin daraldığında.. Ve yine bütün kapılar kapandığında.. Ve yine ne yapman gerektiğini bilemediğinde.. Uzun uzun düşün.. Ve hatırla yaratanını!.. "ALLAH kuluna kafi değil mi?" [Zümer Suresi - 36]


  2. #2
    Ehil Üye Meyvenin Zeyli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Mesajlar
    3.341

    Standart

    TALEBELER



    Yeryüzünün bir köşesinde bir çiçek açtığı zaman, hemen o dakikada, çok uzak olmayan bir yerde böcekler uçar. Böceklerin adresi nasıl ele geçirdiğine kimse akıl erdiremez. Belki bir kısmında koku, bir kısmında ışık rol oynuyordur bu hadiselerin. Ama yapılan laboratuar deneylerinde, koku, ışık, zaman bildirecek ayrıntılar gibi düşünülebilen bütün ipuçları yok edildiği halde, belli bir çiçeğin açtığı dakikada, o çiçeğe ait böceklerin de, ondan bütünüyle habersiz bulundukları yerden, ona doğru uçuşa geçtikleri görülmüştür. Bu tabiat kanununa uygun bir şekilde, Risale-i Nur’ların telif edilmeye başlamasıyla hemen hemen aynı anda, bu eserlere doğru karşı konulmaz bir yöneliş ortaya çıktı. Önce civar köylerdeki, sonra git gide uzak belde ve şehirlerdeki insanlar, yeni yazılan eserleri gün gün takip etmeye başladılar. Artık bundan sonrası, telif edilen her yeni risaleye ulaşmak ve onu başkalarına ulaştırmak için, sonu gelmeyen bir yarıştı. Bu çapta bir ilgi, olağan şartlar altında, serbestçe yayılan ve geniş şekilde tanıtımı yapılan eserler için makul karşılanabilirdi belki; ama o günün imkânsızlıklarına, bir de “eserlerin yayılmaması için” uygulanan takip, baskı ve ceza yöntemleri eklendiğinde, ortaya, görmezlikten gelinemeyecek bir sonuç çıkmaktadır:


    Bu çiçekler açtığı anda ona doğru uçuşa geçen böcekler, kendilerini sadece bir çiçeğin değil, pek çok tehlikenin de kucağına göz göre göre atmakta idiler.


    O insanların iştiyak ve gayretlerini düşünürken, henüz Risale-i Nur Külliyatının mevcut olmadığı bir dönemden söz ettiğimizi dikkatten uzak tutmamalıyız. Ortada, basılmış bir eser olarak, sadece Haşir Risalesi vardı. Geri kalan risaleler, telif edildikçe üçer beşer sayfalık mektuplar halinde elden ele dolaşıyor ve çoğaltılıyordu. Ama o insanlar, bu elyazısı mektupların istikbalde büyük bir inkılâp vücuda getireceğine ve insanlığın dertlerine deva teşkil edeceğine dair büyük bir inançla bu dâvâya gönül veriyorlardı. Bu bahis üzerinde ne kadar durulsa azdır.


    Bu arada, Bediüzzaman da, eserleri etrafında toplanan talebelerin nitelikleri etrafında, bir Risale-i Nur talebesi modeli vücuda getirerek, istikbalde gelecek talebelerin önüne bir nümune olarak koymuştur. Barla Lâhikasının takdiminde, Bediüzzaman, Hulûsi Bey ve Sabri Efendinin şahıslarında, Risale-i Nur talebesinin üç özelliğini tasvir etmektedir:




    Bu iki zat hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hassası [özelliği] var ki, bu iki zat üçünde de birinciliği kazanmışlar.


    Birinci hassa: Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar [sahip çıkıyorlar]. Bir Söz yazılsa, ken*dileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Adeta ceset*leri muhtelif, ruhları bir hükmünde, hakikî manevî vereselerdir [mirasçılardır].

    İkinci hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye [hayat gayeleri] içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiye*sinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin [doğal görevlerinin] en mühimi, hakaik-i imaniyeye [iman hakikatlerine] hiz*met olduğunu telâkkileridir.
    Üçüncü hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden [Kur’ân’ın kutsal eczanesinden] aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem sure**tinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan [kuşku ve kuruntulardan] hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetme*leridir.





    ***


    Bir Risale-i Nur talebesinin başta gelen özellikleri arasında Bediüzzaman’ın
    saydığı bir başka özellik de, onların “fazilet naşirleri” olmalarıdır. Risale-i Nur, zaten, Kur’ân’ın irşadını takip ederek, insana, kâinattaki güzellikleri görmeye programlanan bir bakış açısı kazandırmıştır. Bu eserler baştan başa bir Esmâ-i Hüsnâ, yani, Güzel İsimlerin şerhidir. Çiçekte, böcekte, dağda, yıldızda güzelliği bulup çıkaran bir mü’min bakışı, insana baktığında, herhalde çok daha yoğunlaşmış bir güzellik yumağıyla karşılaşacak, iman sahibi bir insanda, özellikle iman hizmetinde bulunan bir mü’minde ise, bu gözlemleri çok daha fazla yoğunlaşacaktır. Risale-i Nur Müellifinin mektuplarında böyle bir yoğunlaşma bütün açıklığıyla görülmektedir. Onun talebelerinden beklediği de bundan başkası değildir. “Sakın birbirinize karşı tenkit kapısını açmayınız,” der Barla mektuplarından birinde. “Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum. Siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdetâ, herbiriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz.” Bediüzzaman, bilâhare telif ettiği İhlâs Risalesinde, bu hususu “kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmek” şeklinde, bir hizmet prensibi olarak formülleştirecektir.

    Üstadlarından gelecek her satırın yolunu dört gözle bekleyen insanlarda, bu satırlar da etkisini göstermekte gecikmiyordu. Bediüzzaman’ın bir Nur talebesi modeli olarak gösterdiği ve “büyük bir âlim” vasfıyla andığı Sabri Efendi, kendisiyle beraber model olarak gösterilen diğer Nur talebesi Hulûsi Beye baktığında, zekî ve âlimâne sualleriyle birçok risalenin telifine vesile olan bir zat görüyor ve bu konudaki duygularını da nezaketin, hürmetin, ve nicedir özlemini çektiğimiz bir Osmanlı beyefendisine yaraşır kibarlığın timsali olan şu satırlarıyla dile getiriyordu:

    Kur'ân-ı Azîmüşşânın, ne derecelerde zengin bir hazine-i rahmet-i İlâhiye bulunduğu vâreste-i arz olup, o hazine-i kudsiyenin muhtevi bulunduğu envâ-ı türlü elmas ve pırlantaları çıkartmak ve bilvesile bizim gibi muhtaç olanlara da verdirmek hususunda, Nurlar Külliyatının ekserisinde tam bir muharriklik vazifesini deruhte eden Üstad-ı Sâni Hulûsi Beyefendimi, teşbih ve tabiri caiz*se, saatçilerde bulunan yıldızvâri sekiz-on ağızlı saat anahtarlarına benzeti*yorum ki, o müteaddit ağızlı anahtar, âlemde mevcut her saati tahrik eder, işletir. Mümâileyh beyefendim de, aynen o halde olup, emsâli görülmemiş ve duyulmamış birçok mesâil-i mühimme-i hakikiyeyi Hazret-i Kur'ân ve dellâl-ı Kur'ân'dan istiyor.


    Bediüzzaman’ın öz kardeşi Abdülmecid Efendi ise, “Azizin azizi, Hazret-i Seydanın muhterem tilmizi,” sözleriyle hitap ediyordu Nurun Birinci Talebesine. “Sizden gelen mektuplar saf, temiz, nurlu bir fikirden çıktığından, okuyanlara ışık veriyor.”


    Sabri Efendinin ifadelerini cevaplandırırken, Hulûsi Bey de ondaki tevazu sıfatını gözden kaçırmıyordu:


    Bana liyâkatimin çok fevkinde hüsn-ü zan eden ve teveccüh gösteren aziz ve muhterem ve mütevazı Sabri kardeş, bil ki çok günahkâr, çok âciz, fakir, müf*lis, ümmet-i Muhammed'den (a.s.m.) bir abdim. Dualarınıza çok muh*tacım.


    Sabri Efendinin özelliği, diğer Nur talebeleri tarafından da teşhis edilen ve onun “mütevazı Sabri” olarak anılmasına yol açan bir vasıftı. Ahmed Hüsrev de (Altınbaşak) onu böylece anıyor, diğer Nur talebelerinden söz ederken de, Üstadının yaptığı gibi, onların belirgin faziletlerini birer sıfat olarak adlarının yanına ekliyordu:


    Her hususta sitayişe lâyık Hulûsi, ona refik olacak bir kabiliyette bulunan mütevazı Sabri, hizmet ve gayretleriyle sadıkane çalışan Süleyman ve Bekir Ağa.


    Hulûsi Bey ise, Ahmed Hüsrev’in faziletleri arasında “Kur’ân hizmetini dünyevî ve maddî menfaate sarahaten tercih edişini” açıkça görmekte ve “Cenab-ı Hak böyle Hüsrev’lerin adedini çoğaltsın ve daim arttırsın” niyazında bulunmaktaydı.




    Risale-i Nur talebelerinin gerek birbirleriyle, gerek Üstadları ve Risale-i Nur ile ilişkileri dikkate alındığında, onların en ziyade dikkati çeken özellikleri arasında, ihlâs, muhabbet ve tesanüt unsurlarını da ihmal etmemek gerekiyor. Barla’daki ikametinden hemen sonra ihlâs üzerine bir risale telif eden ve bu risalenin Nur talebeleri tarafından her on beş günde bir okunmasını tavsiye eden Bediüzzaman, mektuplarında da hemen hemen her vesile ile ihlâs üzerinde durmuş ve bunu, iman derslerinin hayatî bir parçası haline getirmiştir. Risale-i Nur Müellifinin talebelerine verdiği iman dersinde, “birşeyi sadece Allah için yapmak, onun sonucuna hiçbir surette karışmamak, Allah’ın rızasından başka maddî veya manevî, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık beklemeksizin Kur’ân ve iman hizmetinde bulunmak” şeklinde bir prensip egemendir.
    Konu elff tarafından (22.05.07 Saat 14:01 ) değiştirilmiştir.

    Ve sen yine denendiğinde.. Ve yine kalbin daraldığında.. Ve yine bütün kapılar kapandığında.. Ve yine ne yapman gerektiğini bilemediğinde.. Uzun uzun düşün.. Ve hatırla yaratanını!.. "ALLAH kuluna kafi değil mi?" [Zümer Suresi - 36]


  3. #3
    Ehil Üye elff - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Kocaeli
    Mesajlar
    4.016

    Standart

    (Konunun yukarıdaki mesaja sığmayan kısmı)

    Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer O yar ise, herşey yardır. Eğer O yar değilse, bütün dün*ya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle amel-i uhrevîde [âhirete ait işlerde] illet ise, o ameli iptal eder. Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlâsı kı*rar. Eğer müşevvik ise saffetini izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet ola*rak, istemeyerek, Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, “Bana arkamdan hayırla yad edilmeyi nasip et” [Kur’ân, 26:84] buna işarettir.




    İman dersleri bir yandan Allah’ın rızasına hiçbir şeyi ortak etmemeyi insanlara öğretirken, bir yandan da o imanın insanlar üzerindeki eserlerini ortaya çıkarıyordu. Bu dersin talebeleri şan, şöhret, alkış ve çıkardan kaçıyorlardı; fakat bu anlayış, onları birbirlerinin faziletlerini yaymaktan da alıkoymuyordu. Alkıştan kaçmak ve alkışlamak birbirine ters davranışlar gibi görünse de, “fazilet” sözcüğü, sanırız, aradaki farkı ortaya çıkarmaya yetecektir. Bu, insanların birbirlerine övgü yağdırmasından çok ötede, aynı kaynaktan feyiz alan kimselerin, bütün faziletlerin kaynağı olan Allah imanın eserini tıpkı göklerde, yerde, çiçeklerde, kelebeklerde seyredercesine, birbirlerinin üzerinde seyretmeleri, bulup çıkarmaları ve âleme neşretmeleri anlamını taşıyordu. Bu işin temelinde de, gözden asla uzak tutulmaması gereken bir değer vardı:
    Muhabbet.


    Medih ve muhabbet, övgü ve sevgi—bunlar, sık sık birbirine karıştırılan ve bu yüzden, birbirinin günahını çekmek zorunda kalan iki kavramdır. Bunlardan birincisini “Meddahları gördüğünüzde yüzlerine toprak serpin” hadisi ile yasaklanmış, diğeri ise, “Kardeşini seven birisi bunu ona bildirsin” buyuran Hz. Peygamber tarafından emredilmiştir. Ancak insan toplulukları arasında bu iki kavramı birbirine karıştırmak ve sevgiyi bastırır yahut yanlış yönlere sevk ederken, övgüyü alabildiğine teşvik etmek eğilimi yaygındır. Manevî değerlerin önem taşıdığı topluluklar da zaman zaman bu hatâya düşmekten kurtulamazlar ve ihlâsı korumak namına sevgiler budanır, övgüler ise yeşermeye devam eder. Barla mektupları ise, gerek Üstad ile talebeleri, gerekse talebelerin birbiri arasındaki muhabbet ifadeleriyle doludur. Sekizinci ve Dokuzuncu Bölümlerde aktardığımız örneklerden de anlaşılacağı gibi, Risale-i Nur talebelerini harekete geçiren ve sımsıcak bağlarla birbirine kenetleyen şey muhabbetin tâ kendisidir. Bediüzzaman, ihlâstan sonraki en büyük kuvvetlerinin, tesanüt, yani, talebeler arasındaki dayanışma olduğunu söyler. Ancak bu tesanüdü sağlayan ve kubbeli binalarda baş başa vermiş taşları birbirine bağlayan bir harç vardır ki, o da muhabbetten başka birşey değildir. Bediüzzaman’ın gerek Barla mektuplarındaki, gerekse daha sonraki mektup ve risalelerindeki teşvik ve uyarılarından rahatlıkla çıkarabileceğimiz bir sonuç var:


    Üzerinde bu kadar ısrarla durulan tesanüt kavramı, şu veya bu şekildeki bir yapılanmanın etrafında dönen bir tesanüt değildir. Bu, doğrudan doğruya, insanların faziletlerini esas alan ve onların birbirleri arasındaki muhabbet ve münasebetlerinin bir tercümesinden ibarettir. Nitekim, ünlü İhlâs Risalesindeki havuz benzetmesinde de benlik duygusunun “kardeşler” içinde eritilmesinden söz edilmektedir. “Hizmet” veya “cemaat” gibi kavramlar, her ne kadar insanlardan ortaya çıkan yapılanma ve etkinlikleri ifade ediyorsa da, “kardeşler” ve “talebeler” gibi insanın fert olarak bizzat kendisi üzerinde vurgu yapan sözlerin bu tür deyimlerle yer değiştirmesi halinde istikametin kısa zamanda kaybedildiğine dair ilk belirtiler, insanlar arasındaki muhabbet hissinin kan kaybetmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Onun için, iman ilimlerinde veya iman hizmetinde birşeylerin yanlış gitmeye başladığı hissedildiğinde, bizce ilk olarak yoklanması gereken şey insanların birbiri arasındaki karşılıklı duygular, ilk başvurulacak yer de Barla mektupları olmalıdır. Barla Modelinin öngördüğü biçimdeki ihlâs-tesanüt-muhabbet formülünün dünyada çözemeyeceği pek az problem vardır.
    İmân, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi İmân ve duâdır.

    ***


    ....Sevgili Üstâdım, evvelce arz ettiğim vech ile, ben artık birşey için yaşadığımı zannediyorum.


    O da, üstâdım olan dellâl-ı Kur'ân'ın vazife-i memuriye-i mânevîsini îfâ etmekle kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesâbına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibârettir....



    ***


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bediuzzaman Modeli Kazandı
    By muhibbülkurra in forum Gündem
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.01.10, 17:59
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.01.09, 13:35
  3. Barla Modeli - Ümit Şimşek
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 19
    Son Mesaj: 23.12.08, 11:53
  4. Barla Fotoğrafları (Nevşehir Cemaati Barla Gezisi)
    By asyanur3 in forum Resim - Fotoğraf Galeri
    Cevaplar: 52
    Son Mesaj: 08.11.08, 16:22
  5. Risale-i Nur Modeli Okullarda Okutulmalı
    By Ebu Hasan in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 26.03.07, 18:51

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0