+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Nefretin Tuzağına Düşmeyen Bir İnsan: Said Nursi

  1. #1
    Gayyur aseyda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Bulunduğu yer
    Bursa
    Mesajlar
    51

    Standart


    Dr.


    B?R YANI KURULURKEN, öte yan? y?k?lan bir dünyada yaş?yoruz. Semboller yap?l?yor-semboller y?k?l?yor, evler yap?l?yor-evler y?k?l?yor, insanlar doğuyor-insanlar öldürülüyor, bağl?l?klar kuruluyor-bağl?l?klar kopar?l?yor, bar?şlar yap?l?yor-savaşlar y?k?yor...
    Birçok yönüyle ilerleyen insanl?k, bar?ş içinde bir dünya kurma noktas?nda ayn? başar?y? gösterememiştir. Ak?l Çağ? olarak adland?r?lan onyedinci yüzy?ldan sonraki çağ, ‘Konuşan Ak?l’—yani Ayd?nlanma—Çağ? olarak tan?mlanmaktad?r. Ondokuzuncu yüzy?l ise, genellikle, sözün evrime dönüştüğü Devrimler Çağ? olarak geçer. “Yirminci yüzy?lda, bizim yüzy?l?m?zda ise bizler neler yapabildik?” sorusunu soran Bauman’?n cevab? dikkat çekicidir: “Bu yüzy?lda biz şunu öğrendik: Modernlik sadece daha fazla üretme ve daha h?zl? seyahat, daha da zengin olma ve daha özgür hareket ile ilgili değildir. Ayn? zamanda da h?zl? ve etkin öldürme, bilimsel olarak tasarlanan ve yürütülen katliam ile ilgilidir.”
    ?nsanl?k tarihi için zalimlik ve katliam hiç de yeni olgular olmad?ğ? gibi, ilginçtir, zalimlik yüzy?llar içinde doğrusal bir art?ş da göstermiştir. Modernite, binlerce y?ll?k kökleri olan nefret ve sald?rganl?ğ? yok etmekte başar?l? olamam?şt?r. Aksine, sald?rganl?ğ? yeniden üretmiş ve beslemiştir. Askerî tarihçi Quincy Wright’?n her bir savaş?n süresini, kullan?lan güçlerin büyüklüğünü, savaşa kat?lanlar?n toplam nüfus içindeki oran?n? ve savaşta ölenlerin say?s?n? da dikkate alarak verdiği rakamlar, modern dönemde Avrupa’da savaşlar?n artm?ş olduğunu göstermektedir. Bu rakam, onikinci yüzy?lda 18, onüçüncü yüzy?lda 24, ondördüncü yüzy?lda 60, onbeşinci yüzy?lda 100, onalt?nc? yüzy?lda 180, onyedinci yüzy?lda 500, onsekizinci yüzy?lda 370, ondokuzuncu yüzy?lda 120 iken, yirminci yüzy?l için yaln?zca 1945’e kadar 3080’dir.
    Meydana getirdiği dehşetli y?k?mla insanlar?n savaşma aşk?n? kurutmas? beklenen ?kinci Dünya Savaş?n? ise, 1945 ile 1990 aras?nda, dünyan?n çeşitli yerlerinde meydana gelen 160 savaş izlemiştir. Üstelik, savaşanlar, ‘despot’ olarak adland?r?lmayan ülkelerdir. Kurulduğu günden 1965’e kadar ABD kara ya da deniz kuvvetlerinin dünyan?n herhangi bir köşesinde aktif eylemde bulunmad?ğ? toplam süre, yaln?zca yirmi y?ld?r.
    Savaşlar y?k?m?n bir tezahürü olmakla birlikte, y?k?c?l?k sadece savaşlara özgü ve savaşlarla s?n?rl? da değildir. Y?k?c?l?k ve şiddet, bir ihlal, yani bir varl?ğ?n bütünlüğünün sekteye uğrat?lmas? anlam?n? içerir. Bu anlamda, tecavüze uğrayan kad?n, sevilmeyen bir çocuk, yurtlar? ?srail devletince gasp edilmiş Filistinliler, polisin çirkin terörüne maruz kalan getto sakinleri, kapitalist üretimin kendi işgüçlerine yabanc?laşt?rd?ğ? işçiler, asit yağmuru alt?ndaki ormanlar.. hepsi de beraberce ‘şiddet ve y?k?ma maruz’ say?lmal?d?r; çünkü hepsinin de varoluş koşullar? ihlal edilmiştir. Örneklerin baz?s?nda sald?rganl?k vard?r; ama sadece bir araç olarak. Ama hepsinde şiddet vard?r; hepsinde, somut bir varl?ğ?n ac?s?n? çektiği özgül, şiddete dayal? bir yazg? vard?r.
    Oysa, ‘Hakîm-i Mutlak ve Âdil-i Bilhak ve Kahhâr-? Zülcelâl, değil yaln?z cin ve inste, belki bütün mevcudatta ihkak-? hak’ etmiştir. Yani ‘herşeye hakk-? vücudu ve hakk-? hayat?’ vermiştir. Yarat?lm?ş herşeyin varolma ve yaşama hakk? vard?r. Bu bak?mdan, şiddet nosyonunun doğru ve derinlemesine bir analizi, ontolojik bir kavram? zorunlu k?lar: dünyada kendilerine özgü gereksinimleri ve bütünlükleri, yani haklar? olan varl?klar. ?şte bu hakk?n gaspedildiği durumda, şiddet sözkonusudur.
    Y?k?c?l?ğ?n insan için cazibesi, ‘kolay oluşu’ ve insanda bir ‘iktidar arzusu’ uyand?rmas? ile ilgilidir. Bu duygu özellikle narsistik benliklere bir güç ve kudret sahibi olma hazz? yaşat?r. “Tahrib esheldir;” bu bak?mdan, “zaîf, tahribci olur.” “Fevkalâde bir iktidar görünür, çünki tahrib kolayd?r.” Örneğin, elinde ateşle bir yeri imha etme isteği taş?yan bir insan vehmî bir güce saplan?r kal?r. Elindeki ateşle y?k?ma uğratacağ? yerin art?k eskisi gibi olamayacağ? duygusuna karş? benliğin arzusu yan?p tutuşur. Bu güç ve kudretli olma isteği ilk önce benliğini yan?p tutuşturmuştur. Tahribin kolay olmas? ve bir kudret duygusu uyand?rmas? inkâr ehlinin y?k?c?l?ğ?n?, şiddete eğilimini anlamada bize önemli bir ipucu da sağlar. Bunu daha sonra ay?r?nt?l? tart?şacağ?m.
    Bütün canl?lar aras?nda y?kmak için y?kan tek canl? insand?r. ?nsan zalim ve cahil olabilen bir varl?kt?r. ?kinci Dünya Savaş?nda toplama kamp?ndan kurtulmuş bir Polonyal?n?n ulaş?lan zalimliğe hayretini “?nsanlar? öldürebiliyorlard? ve bunu yaparken gayet normaldiler” biçiminde dile getirmesi bu bak?mdan dikkat çekicidir. ?nsan?n başka bir insan? keyifle, rahatça öldürebilmesinin şaşk?nl?ğ?n? taş?yan Polonyal?, şunu ilave eder: “Bunu anlayam?yorum.”
    ?nsan davran?şlar?ndaki z?tl?k, yani iyiliğin de kötülüğün de insandan ç?kabilmesi, modern psikoloji için de anlaş?lmas? karmaş?k bir sorundur. Said Nursî ise, bu ürkütücü gerçekliği insan?n en mükemmel bir şekilde yarat?lmas?na ve yeteneklerinin çokluğuna ve genişliğine bağlar: “[?nsan]. . . esfel-i safilînden tâ a’lâ-y? illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamata, meratibe, derecata, derekata girebilir ve düşebilir bir meydan-? imtihana at?lm?ş, nihayetsiz sukut ve suuda giden iki yol onun önünde aç?lm?ş bir mu’cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san’at olarak şu dünyaya gönderilmiştir.” ?nsan?n yetenekleri, kuvveleri, hayvanlardaki gibi s?n?rl? değildir. S?n?r konulmam?ş bu kuvve ve yetenekler; narsistleşmiş, büyüklenmeci, kendini beğenen, kendisi için varolan benlikler taraf?ndan kendileri, daha doğrusu arzular? ve hevalar? ad?na kullan?lmalar? sonucunda vahşi ve mütecaviz davran?şlara dönüşür. Yani, insandan sudur eden yap?c?l?k, merhamet, şefkat, düzen gibi davran?şlar?n da, insandan sudur eden y?k?c?l?ğ?n da s?n?rs?zl?ğ? asl?nda insana verilen kabiliyetlerin genişliğinin bir sonucudur. Hayvanlarda yeteneklerin s?n?rl?l?ğ?, iyiliği s?n?rlad?ğ? gibi, kötülüğü de s?n?rlar.
    Bugüne kadar insanlar, düşmanlar?yla baş etmek için genel olarak üç yöntem kullanm?şlard?r: savaşmak, kaçmak ya da düşman? sevmenin bir yolunu bulmak. Bu yöntemlerin hiçbiri dünya üzerindeki düşmanl?klar? ortadan kald?ramam?şt?r. Kanaatimce de düşmanl?klar?n yeryüzünde tümüyle bitmesini beklemek hayalcilik olacakt?r. Lokal bar?ş alanlar? oluşturabilmek, çat?şmalar? azaltabilmek ise mümkündür.
    Şimdi bunun nedenlerini tart?şacağ?m.


    GER?L?MS?Z B?R DÜNYA NEDEN AH?RETE KALACAK?

    Dünya z?tlar?n çarp?şma yeridir. Hay?r-şer, güzel-çirkin, yarar-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, iman-inkâr, tâat-isyan, nur-nâr, havf-muhabbet aras?nda hep bir gerilim olmuştur ve olacakt?r.
    Said Nursî’ye göre yeryüzünü z?tlar?n çarp?şmas?na müsait k?lan hikmet, menşeini kanun-u mübarezeden almaktad?r. Hayat bir ‘mübareze-i hayat meydan?’d?r. Yeryüzüne insan?n inmesiyle birlikte, ‘Âdem (a.s.) zaman?ndan beri, beşeriyette iki cereyan-? azîm birbiriyle çarp?şarak gelmiş’tir. ‘Biri, istikamet yolunu takib ile nimet ve saadet-i dâreyne mazhar olan ehl-i nübüvvet ve salahat ve iman’d?r. ‘?kinci cereyan’ ise, Fâtiha sûresinde ‘mağdubi aleyhim vele’d-dâllîn’ diye nitelenen ve ‘istikameti b?rak?p ifrat ve tefritle akl? bir vesile-i azab ve elemler toplay?c? bir âlete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağ?’ düşüren k?s?md?r.
    ?man ile inkâr aras?ndaki bu gerilim Yarat?c?n?n bir takdiridir ve kanun-u mübarazenin bir gerekliliğidir. “Küffâr?n nüfûs ve enfâslar? kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emir ile, bir sayha ile onlar? mahvetmiyor. Rububiyet-i âmme ünvan?yla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-? imtihan ve mübareze aç?yor” diyen Nursî, Yarat?c?n?n celâlî ve cemalî isimlerinin bir gerekliliği olarak ‘kalb etraf?ndaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, tâ sema âfâk?nda melaike ve şeytanlar?n mübarezesine kadar o kanunun şümulü’nün alt?n? çizerek, mübarezeyi insanlar aras? ilişkiyle s?n?rland?rmay?p, insan kalbinde melek ilham? ile şeytan vesvesesi, semada yine melekler ile şeytanlar aras?ndaki mübarezeye kadar uzanan, mikro ve makro dünyalarda cari bir mübareze olgusunu vurgular.
    Bat?da egemen olan profan tarih anlay?ş?n?n insanl?k tarihini ç?kar çat?şmalar?na dayand?rmas?na karş?n, Kur’ân, tarihi peygamberler ile onlara ümmet olan takipçilerinin Allah’a itaat esas? ve adalet prensibi üzerine hayatlar?n? kurmaya çal?şmalar?na mukabil bunlar?n karş?s?na dikilen—ve Kur’ân’?n müstekbir (Lukman, 31:7), mütref (Zuhruf, 43:23), tâğût (Nahl, 16:36) vb. kavramlarla tan?mlad?ğ?—menfaat gruplar? aras?nda meydana gelen mücadele süreci olarak yorumlar.
    Dünya üzerinde z?tlar?n varl?ğ?n? devam ettirdiği sürece bu mübareze ve mücadele durumu ortadan kalkmayacakt?r. Dünyan?n çeşitli yerlerinde, Asr-? Saadet ortam?nda olduğu üzere, lokal bar?ş halleri, sukûnetli ve selametli yaşama gerçekleşse bile, dünya üzerinde savaşs?z, gerilimsiz, çat?şmas?z bir zaman olmam?şt?r. En az?ndan insan her daim kendi kalbinde şeytan?n vesveseleri ile meleklerin ilham? aras?ndaki gerilime, mübarezeye muhatapt?r ve bu gerilim s?nav zaman?n?n bitimi demek olan ölüme kadar devam edecektir.
    Z?tlar?n çarp?şmas?ndan has?l olan mevyeler beka âleminde cennet ve cehennem şeklinde ayr?şacak, k?yametle birlikte bu ayr?şma tamamlanacakt?r. “?ki unsurun birbirine z?d olan dallar? ve neticeleri, ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayr?lacak. O vakit, cennet-cehennem suretinde tezahür edecektir.” Cennetin ‘selamet,’ bar?ş ve esenlik dolu bir yer olmas?n?n sebeblerinden biri de bu olabilir. Çünkü selamet ve bar?şa engel olan tüm kötü haller cehenneme akm?ş olacakt?r.
    Şimdi, selamet ve bar?şa engel davran?ş ve hallerin psikodinamiğinin neler olabileceği üzerinde yoğunlaşal?m.


    SALDIRGANLIK VE Ş?DDET?N KAYNAĞI OLARAK ?NKÂRCILIK

    Said Nursî küfrü ‘meşkûk’ ve ‘mutlak’ olarak ikiye ay?r?r. Mutlak inkârc? kişilerin bile Kur’ân’?n rahmetinden yararlanarak inkârc?l?klar?n? meşkûk biçime dönüştürebildiklerini söyleyerek, onlar?n bu şekilde ebedî bir hayattan ümitli hale geldiklerine, dünyadaki lezzetlerinin böylelikle k?smen korunduğuna işaret eder. - Nursî’nin inkârc?l?ğa dair bir diğer ayr?m? da, ‘adem-kabul’ ve ‘kabul-u adem’ şeklindedir. ‘Adem-i kabul’ü bir lakaydl?k olarak gören Nursî, ‘kabul-ü adem’i ise aç?k bir inkâr hali olarak görür. Yaln?z iman?n nefyini değil, belki iman?n z?dd?na bir yol açma gayretini de içeren kabul-ü adem yolu mutlak inkârc?l?ğa, adem-i kabul ise meşkûk, septik bir inkârc?l?ğa denk düşer.
    Benim bu makalede öne süreceğim tez, hem iman?n hem de inkârc?l?ğ?n birbirine karş? geriliminin anlaş?labilir bir gerilim olduğu; ancak bu gerilimin şiddete, sald?rganl?ğa, zalimliğe ve cinayete dönüşmesinin sadece iman? kabul etmemekle ilgili olmay?p iman?n z?dd?na bir yol açma halini de ifade eden ‘mutlak inkârc?l?ğ?n’ bir sonucu olarak tezahür ettiğidir. Şiddet ve zalimlik, mutlak inkârc?l?ğ?n içsel bir özelliği, hatta bir gerekliliğidir.
    ?nsanl?k tarihinde şiddete Müslümanlarca da başvurulmas? ise, şiddeti yine de imana has k?lmaz. ?man ya da inkâr kişinin kalbine yerleşiktir. Bu tüm zihinsel süreçlere ve davran?şlara yans?r. Ancak inkâr ehlinin her hali ve her özelliği inkârc? özellik taş?maz. Öte yandan, “Mü’minde dahi bir maraz-? asabî bulunuyor veya maraz-? kalbî var. O dahi ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ?srar etmez” diyen Nursi, mü’mini de ‘mutlak kusursuz kişi’ olarak addetmez.
    Müslüman bir kişinin şiddet uygulamas?, onu şiddete yönelten temel etmenleri, travmatik dünya deneyimlerini imanî bir yol izleyerek Kur’ân’da Yarat?c?n?n kendisinden istediği şekilde çözümleyememesi sonucundan doğan bir haldir. Bu hal onun kişisel tarihinde küfrî, kötü, şer bir hal ve davran?ş olarak yerini al?r; ve bu davran?şlar? bu dünyada ve/veya ahirette hesaba çekilir. Hesaba çekilme hali inkâr ehline özgü olmay?p, her insan?n meselesidir. Dünyan?n çeşitli yerlerinde mazlum insanlar?n ölümüne sebep olacak şekilde zulme bulaşabilmiş müslümanlar?n bu davran?şlar? iman?n ve ?slâm’?n içsel bir parças? gibi alg?lat?lmaya çal?ş?lmas? demek, iman?n ve inkârc?l?ğ?n mahiyetini görmezlikten gelmek demektir.
    Şiddet ve zalimliğin mutlak inkârc?l?ğ?n içsel bir özelliği olmas? ile inkâr ehlinin iyi s?fatlara sahip olabilmesi, iman?n mutlak hay?r ve güzelliği bar?nd?rmas?na rağmen de iman? kalblerine yerleştirmiş olan insanlar?n kalblerinde hastal?kl? haller yaşayabilmesi çelişkili durumlar imiş gibi görünse de, bu, şiddetin inkârc?l?ğ?n içsel bir boyutu olduğu gerçeğini değiştirmez. Nitekim, çal?şmamda sald?rganl?ğ?n ve şiddetin kaynağ?n? mutlak inkârc?l?k olarak—vurgulamak gerekirse, inkâr ehli olarak değil—teorileştiriyor olduğuma özellikle dikkat çekmek isterim. Bu çal?şmada, gerek iman?n ve gerek inkârc?l?ğ?n insanlar taraf?ndan mutlak surette değil, farkl? derece ve düzeylerde pratiğe sokulduğu gözard? edilmemelidir. Çal?şmam?n bundan sonraki k?s?mlar? okunurken, bu fark?n gözetilmesini arzu ediyorum.
    Şimdi, şiddetin ve sald?rganl?ğ?n neden inkârc?l?ğa özgü olduğunu; şiddetin ve sald?rganl?ğ?n neden inkârc? bir hal olduğunu göstermeye çal?şacağ?m. Bu bağlamda, şiddetin kaynağ? olarak nefrete geçmeden önce, daha hafif düzeyde bir duygulan?m olan öfkeden söz edeceğim.

    Öfke:

    Sald?rganl?ğ?n etkinleştiğini haber veren temel duygu durumu öfkedir. K?zg?nl?k öfke tepkilerinin uzak olmad?ğ? uyar?s?n? veren, hafif sald?rgan bir duygulan?md?r ve kronikleşmiş hali sinirliliktir. K?zg?nl?k, sinirlenmeden daha yoğun bir duygudur. K?zg?nl?k bilişsel içeriği ve etkinleşen nesne ilişkisinin doğas? aç?s?ndan daha iyi farkl?laşm?şt?r.
    Bebekler üzerine yap?lan araşt?rmalar, öfkenin erken dönemde bir duygulan?m olarak ortaya ç?kt?ğ?n? belgelemiştir. Temel işlevi ac? ya da huzursuzluk kaynağ?n? yok etmektir. Bu anlamda öfke y?k?c?l?ğa değil, daha çok hayat?n idamesine hizmet eder görünmektedir. Gelişimin daha ileriki aşamalar?nda ise öfke tepkileri özerklik duygusunu yeniden kazanmak için başvurulan son çare olabilir. ?radenin şiddetle ortaya konmas? içsel bir dengeyi yeniden kurma işlevi görür.

    Sald?rganl?k-nefret ilişkisi:

    Nefret karmaş?k bir sald?rganl?k duygusudur. Bir varl?ğ? yoketmenin en önde gelen saiki nefrettir. Nefret insan? y?k?c? bir varl?k yapan temel duygulan?md?r. Öfke tepkilerinin aniliğine ve k?zg?nl?k ve öfkenin kolayca değişen bilişsel yönlerine karş?t olarak, nefretin bilişsel yönü kronik ve kararl?d?r ve karakterolojik bir dayanak noktas? ile kendini gösterir. ?ğrenme ve h?nç gibi evrensel olarak varolan diğer sald?rgan duygular? gölgede b?rakarak, sald?rganl?ğ?n başl?ca bileşeni haline gelebilir.
    Nefret her zaman patolojik değildir. Nesnel, gerçek bir fiziksel ya da psikolojik y?k?m tehlikesine ve kişinin ve sevdiklerinin yaşam?na yönelik tehditlere yan?t olarak nefret, tehlikeyi ortadan kald?rmay? hedefleyen öfkenin normal bir ard?l?d?r. Ancak nefret kronik ve karakterolojik—kişiliğin önemli bir parças? haline gelmiş—bir yatk?nl?k biçiminde genişlediğinde sald?rganl?k psikopatolojisini yans?t?r hale gelir. Benim üzerinde duracağ?m husus, kişiliğin temel bir özelliği haline gelmiş olan ve karakterolojik bir özellik taş?yacak kadar yayg?nlaşm?ş bulunan ve sald?rganl?ğ?n temeli olan nefret olacakt?r.
    Nefret dolu bir kişinin en önde gelen amac?, nesnesini yok etmektir. Hedef bilinçd?ş? fantazisinin özgül bir nesnesi ve bu nesnenin bilinçli türevleridir. En derinde nesne, hem gereksinim duyulan, hem de arzulanand?r. Yok edilmesi de eşit derecede gereklidir ve arzulan?r. Nefretin anlaş?lmas?nda bu paradoksun ak?lda tutulmas? çok önemlidir.
    En aş?r? haliyle nefret, nefret edilen nesnenin: (a) fiziksel olarak ortadan kald?r?lmas?n? gerektirir (cinayetler gibi); (b) nesnenin kökten değersizleştirilmesi, bir y?k?c?l?k ve yok etme eylemi olarak nefreti bir başka d?şavurumu olabilir; (c) bazen de, nefretin y?k?c?l?ğ? nesnelerin simgesel olarak y?k?lmas? şeklinde genelleşebilir. Örneğin, kendisi için önem taş?yan diğer insanlarla olas? tüm ilişkilerin y?k?lmas?, nefretin y?k?c?l?ğ?n?n çok iyi bir göstergesi olabilir.
    Nefret bazen de intihar şeklinde ifade bulur. Kendilik, nefret edilen nesneyle özdeşleşmiştir ve nesneyi y?k?ma uğratman?n tek yolu kendisini ortadan kald?rmakt?r.
    Daha hafif derecelerde nefret, sadistik eğilimler ve isteklerle ifade edilir. Kişi bir şekilde nesneye ac? çektirmeyi arzular ve bu aç?dan bilinçli ya da bilinçd?ş? olarak derin bir zevk al?r. Sadizm, cinsel sap?kl?k şeklinde, nesneye gerçekten fiziksel zarar vermeye varabilir veya habis narsizm sendromu ya da sadomazoşizm kişilik yap?s?n?n bir parças? olabilir. Nefretin daha erken, daha sarmalay?c? şekillerinin tersine, sadizmde bask?n istek nefret edilen nesneyle ilişkiyi ortadan kald?rmak değildir. Arzulanan, sadistik bir fail ile etkisiz hale getirilmiş bir kurban aras?ndaki nesne ilişkisinin canland?r?lmas?yla kurulan bir ilişkinin korunmas?d?r. Ac? verme arzusu ve bundan duyulan haz temeldir.
    Nefretin daha da hafif bir şeklinde, altta yatan arzu nesneye egemen olmakt?r. Nesne üzerinde bir güç kurma aray?ş? sadistik unsurlar? da içerebilmekle birlikte, nesneye yönelik sald?r?lar nesnenin boyun eğmesiyle sonlanma eğilimindedir. Böylece kişinin özgürlüğü ve özerkliği yeniden kan?tlanm?ş olur. Toplumsal etkileşimlerde hiyerarşik üstünlüğün kan?tlanmas?, ‘alan kazanma’ ve geriletici küçük ve büyük grup süreçlerinin sald?rgan özellikleri, daha hafif düzeydeki nefretin en s?k karş?laş?lan belirtileridir.
    Nefretin bir başka görünümü de, kendine özgü ancak ak?lc? ahlâk sistemlerinin ortaya konuluşu, hakl? k?zg?nl?klar ve kin gütme ideolojilerine ilkel düzeyde bir bağl?l?ğ?n sergilenişidir. Bu düzeydeki nefret, ideallere ve etik sistemlere bağl?l?ğ?n hizmetinde, cesur, sald?rgan bir atakl?ğ?n yüceltici işleviyle bir köprü oluşturur.
    Nefretin kronikliği, kararl?l?ğ? ve karakterolojik dayanak noktas? ile nesneye ac? verme arzusu, karakterolojik—ve bazen cinsel—sadizm ve zalimlikle yan yana gelir.
    Ilkel nefret, doyurucu insan ilişkileri kurma ve bundan değerli şeyler öğrenme potansiyelini yok etme çabas? şeklinde de ortaya ç?kabilir. Yak?n ilişkilerdeki bu gerçekliği ve iletişimi yok etme gereksiniminin alt?nda nesneye duyulan haset yatar. Özellikle de o nesne benzeri bir nefretin egemenliği alt?nda değilse...

    Hasedin nefretle ilişkisi:

    Ağ?r narsistik psikopatolojisi bulunan kişilerin en önemli özelliğinin, iyi nesneye yönelik haset olduğuna ilk kez Melanie Klein dikkat çekmiştir. Klein hasedi arzulanan birşeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inanc?n?n yol açt?ğ? k?zg?n bir duygu olarak tan?mlar. Haset eden kişi kendi istediğinin bir başkas?nda olduğunu gördüğünde ac? duyar ve istenen o şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yönelir. Haz ve memnuniyet görüntülerinden s?k?nt? duyar. Ancak başkalar?n?n sefaleti haz verir ona. Bu yüzden de hasetli kişiyi tatmin etmeye yönelik her türlü çaba nafiledir. Çünkü hasedi kendi içinden kaynaklanmakta ve böylece her zaman yönelecek bir nesne bulmaktad?r.
    Klein hasedin yedi büyük günahtan biri say?lmas?n?n çok hakl? psikolojik nedenleri olduğunu vurgular. Chaucer’?n Vaizin Öyküsü kitab?ndan yapt?ğ? şu al?nt? ilginçtir: “Haset, hiç kuşkusuz, en büyük günaht?r; çünkü bütün öbür günahlar sadece bir erdeme karş? günah işler, oysa haset her türlü erdeme ve bütün iyiliklere karş?d?r.”
    Otto Kernberg ise, nesneye duyulan haset ile nefretin bir şekilde birbiriyle kaynaşt?ğ?n? yazmakta; özellikle doyurucu insan ilişkileri kurma ve bundan değerli şeyler öğrenme potansiyelini yok etme çabas? şeklinde ortaya ç?kan ilkel nefretin alt?nda o nesneye duyulan bilinçli ya da bilinçd?ş? hasedin yatt?ğ?n? vurgulamaktad?r.
    Max Scheler kişi eğer yaln?zca başkas?n?n iyi birşeye sahip olmas?ndan hoşnut değilse, bu duygunun kişiyi çal?şarak, sat?n alarak, şiddet yoluyla ya da çalarak elde etmeye teşvik edebildiğini; hasedin ise kişi böyle yapamad?ğ?nda, kendisini güçsüz hissettiğinde ortaya ç?kt?ğ?n? vurgular. ?mrenilen değerler elde edilemez olduğu ve üstelik kişinin kendisini başkalar?yla k?yaslayamayacağ? bir alanda yer ald?ğ? zaman, haset, Scheler’in özellikle tercih ettiği bir kavram olan ‘resentment’a (h?nç, nefret) yol açar.
    Nesneye duyulan hasedin ve ondan gelebilecek herhangi bir iyiyi yok etme ve kirletme gereksiniminin alt?nda, başlang?çta nefret edilen ve gereksinim duyulan nesneyle özdeşleşme yatar. Haset hem sald?rganl?k ve doymazl?kla yak?ndan bağlant?l? ilkel bir nefretin kaynağ?, hem de travmaya saplanmaktan türeyen nefretin bir komplikasyonu olarak ele al?nabilir. Yüzeyde haset edilen nesneye yönelik nefret, genellikle nesnenin y?k?c? potansiyelinden duyulan korku şeklinde ak?lc?laşt?r?l?r.

    Nefret-inkârc?l?k ilişkisi: inkarc?l?ğ?n imana hasedi

    Kur’ân’da nefret duygulan?m? sadece inkâr ehli için kullan?lm?şt?r. Çünkü inkârc?l?ğ?n psikodinamikleri ile nefretin dinamikleri aras?nda hem derin bağlant?lar, hem de derin bir paralellik vard?r.
    “Küfür bir fenal?kt?r, bir tahriptir.” ?nkârc?l?k kâinat? anlams?zlaşt?r?r. Tüm varl?klarda tecelli eden isimleri yok sayar. Said Nursî anlams?zlaşt?rma eylemini bir tecavüz, haddi aşma, şer ve cinayet olarak kabul eder. ?nkârc?l?k insan?n hem kendisinin kendisiyle, hem de diğer varl?klarla bağ?n? kopart?r. “Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten ç?kar?r. Ve bütün eşyada bir nevi ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve herşeyi herşeye düşman yap?yor.” ?man ise bütün eşya aras?nda hakiki bir uhuvveti, bağl?l?l?ğ? tesis ettiği için, “mü’minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En!büyük bir düşman?yla bir nevi kardeşliği vard?r.” “Kâfirin ruhunda ise h?rs ve adavet vard?r.” “Küfür ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde b?rak?r.” Bu zulmet hali inkâr ehlinin ruhunda nefretin oluşumunun temelidir. Bu zulmet hali insan?n kendi vücudunu ve kâinat?n vücudunu anlams?zl?k yüzünden hissedememe, varl?ğ? yokluk gibi alg?lama halidir. Bu alg? da içsel bir boşluk hissini doğurur.
    Said Nursî bir dizi Kur’ân âyetine dayanarak “Kâfirlerin, müslümanlara ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmalar? küfrün iktizas?ndand?r. Çünkü inkârc?l?k imana z?dd?r” diyerek inkâr ehlinin inananlara ve Kur’ân ehline düşman olmalar?n?n inkârc?l?ğ?n bir gerekliliği olduğunu tesbit eder. Bu yüzden de ülfet ve muhabbet göstermesi mümkün olmayan inkâr ehline gösterilecek muhabbetin boşa gittiğini vurgular ve onlar?n muhabbetinin beklenilmeyeceğinin ve onlardan meded umulamayacağ?n?n alt?n? çizer.
    ?nkârc?l?k insan?n kendi kendisiyle olan ilişkisini de bozar. “Eğer kat’-? intisabdan ibaret olan küfür, insan?n içine girse; o vakit bütün o manidar nukûş-u esma-i ilahiye karanl?ğa düşer, okunmaz.” ?nkârc?l?k bak?ş aç?s? insan?n bizzat kendisini değersiz, anlams?z, hiç olarak alg?lamas?na yol açar. ?nkârc?l?k insanda derin bir boşluk duygusu uyand?r?r. Bu boşluk duygusu h?nç, öfke, sald?rganl?k, y?kma, h?rs ve hasedin başl?ca sebebidir. Nitekim Arno Gruen insanda y?k?c?l?ğ?n kaynağ? olarak kendilik nefretini görmektedir. Büyüklenmeci benlik sahibi insanlar?n en çok nefret ettikleri şeyin kendi varoluşlar? olmas? ilginç bir bulgudur. ?nkârc?l?k birincil olarak insan?n kendisi ile aras?n? bozar. Kişinin varoluşunun anlams?z, hiç, beyhude olarak alg?lanmas? onun için varl?ğ? içinden ç?k?p kurtulamad?ğ? bir hapishane haline getirir. ?nkâr ehlinin bu hapishanede s?k?ş?p kalmas? birincil olarak kendisine h?nç duymas?na, kendisinden nefret etmesine yol açar. Bu nefret hali kişinin içini boşalt?r, yokluğa yol açar. Kendisini yok hisseden, art?k varl?ğa, iyi olana düşmand?r.
    ?nkârc?l?ğ?n imana olan düşmanl?ğ?n?n psikodinamiğini anlamada şeytan?n psikodinamiğini anlamak bizim için yol gösterici olabilir. Şeytan?n Yarat?c?ya karş? “Senin kullar?ndan kendi istediğimi mutlaka alacağ?m. Onlar? sapt?racağ?m ve boş hevesler, özlemler ile dolduracağ?m” demesi bizim için ilginç bir bulgudur. Şeytan neden insanlar? sapt?rmak istemiştir? Sadece kendisinin Allah’?n emirlerine karş? gelmesi yetmez mi? Kanaatimce, başka bir yerde de tart?şt?ğ?m gibi, bu tümüyle inkâr psikolojisi ile ilgilidir.
    Şeytan, Rabbinin Âdem’e secde etme emrine gururlan?p karş? ç?kt?ğ?nda, asl?nda herşeyini yitirmiştir. Bu noktada o, herşeyden yoksundur. Varl?klar zenginliklerini Rablerinin emrine uymakla kazan?rlar. Varoluşun bizzat kendisi O’nun emriyle oluşan bir durumdur. Şeytan, varoluşunun özündeki bu gerçekliğe karş? ç?km?şt?r ve bu karş? ç?k?ş?nda ?srarc? olmuştur. Şeytan?n varoluşu, Rabbinin emri ile gerçekleşir. Şeytan?n kendisi ad?na bizatihî bir varoluşu yoktur. Kendi baş?na şeylerin varoluşu yoksa, hangi şeyin daha hay?rl? ve daha üstün olacağ?n?n ölçüsü de o şeyleri yaratan Yarat?c?n?n olmal?d?r. Şeytan, bu halinin gerekli k?ld?ğ? duruma, O’nun emrine (insan?n daha üstün/hay?rl? yarat?ld?ğ? hale) uyma gerekliliğine karş? ç?km?ş ve bu karş? ç?k?ş?nda ?srar etmiştir. Bu ?srar? önemlidir. Bu ?srar, onu Rabbinin rahmetinden mahrum etmiştir.
    Rabbin rahmetinden mahrumiyet şeytan için mutlak bir mahrumiyet hali olup, bu onun içini kemirmektedir. ?çinde hissettiği hiçbir pozitif şey yoktur. ?şte tam burada şeytan?n içi hasetle dolmaya başlar. Herşeyini yitirmenin hasetidir bu. ?çi içini yemektedir. O, art?k varl?ğa düşmand?r. Rabbinin rahmetinin tecelli ettiği her duruma düşmand?r ve bu durumlara haset duymaktad?r. Haset duygusuyla, rahmetin tecelli ettiği her durumu yok etmek, ortadan kald?rmak, kirletmek, bozmak için yan?p tutuşmaktad?r. ?çin için yanmaktad?r şeytan. Art?k hay?r, rahmet, güzellik, şefkat gibi durumlar? bozmak isteyecektir. Bu bencil arzusu onun bunlardan mahrum kalmas? ile ilgilidir.
    Şeytan bir yandan kendisini Rabbinin rahmetinden mahrum b?rakacak ?srarc?l?ğ?n? sürdürürken öte yandan Cennette Âdem ve Havva cennette sonsuz rahmetin sonsuz çeşidine mazhard?r. Bu durum şeytan için kabul edilemez bir durumdur. Âdem aleyhisselam ve Havva’n?n rahmetle sarmalanm?ş hayatlar? onun için bir işkence kaynağ?d?r. Kendisinin ateşten, Âdem’in ise topraktan yarat?lmas?n? kendisinin üstün olduğunun gerekçesi sayan şeytan, kendisinden aşağ? sayd?ğ? bir varl?ğ?n cennette Rahmet Sahibinin zenginliğinde yaşamas?na dayanamaz, haset eder. Sonsuz rahmete mazhar olan Âdem ve Havva bir de buna ebediyyen sahip olacaklard?r. Kendisi için ise cehennemde sonsuz mahrumiyet vard?r. Bu durum şeytan için ciddi bir hasedin ve nefretin de kaynağ?d?r. Haset ve nefret, şeytan?n içini yakmaktad?r. Kendisinin elinde olmayan, kendisine verilmeyen bir nimeti, bir varoluş biçimini insan?n da elinden çekip almak, yok etmek, bozmak ister.
    Şeytan, ilk tecrübesinde başar?l?d?r. Haset ettiği iki insan?n hayatlar?yla oynam?şt?r. Art?k kendisine bir yol edinmiştir. Şeytan?n Hz. Âdem ve Havva’da belirginleşen haset ve nefret hissi, tüm insanlara yönelik bir eyleme bürünür. O, hiçbir insan?n rahmete, şefkate, hayra, güzelliğe, iyiliğe mazhar olmas?n? istemez. Şeytan, hiçbir insan?n Yarat?c?s? ile ilişkisinin iyi olmas?n? istemez. ?çindeki nefret ve haset, “Benim Yarat?c? ile ilişkim bozuksa, başkalar?n?n Yarat?c? ile ilişkileri de kötü olmal?d?r” dedirtir ona. Âdeta her insan? Yarat?c?dan k?skan?r. ?nsanlar?n Yarat?c? taraf?ndan sevilmesini, nimetlere sahip k?l?nmas?n? istemez. Sonsuzluktan mahrum şeytan, sonsuzluğa çağ?r?lan insana sonsuzluğun verilmesine haset duyar ve bunun gerçekleşmemesi için çaba harcar. ?nsanlar?n Yarat?c?y? sevmelerini istemez. Yarat?c?n?n insana sunduklar?na, insanlar?n şükran duymas?na, teşekkür etmesine haset eder. O, art?k bütün iyi şeylerin düşman?d?r. ?çindeki haset ve nefret bütün iyi şeyleri y?kmak, bozmak ister. Bütün iyi şeyler de insan?n Yarat?c?s? ile bağlant?s?ndan ve ilişkisinden doğar. Şeytan ise, insanlar?n Yarat?c? ile bağlar?n? kopartmay? kendine iş edinir.
    Hasedin kaynağ? olarak Rabbin merhametinden kovularak hissedilen boşluk ve bu boşluğun y?k?c?l?ğ?, sadece şeytana özgü değildir. Yarat?c? ile mübareze konumuna gelecek dereceye ulaşm?ş her inkârc? halin bir uzant?s? ve özelliğidir. ?şte bu yüzden, bu inkârc? hale bulaş?k insanlar için hayatta varolan her iyi ve güzel hal bir haset kaynağ?d?r. ?nkârc?l?ğ?n imana olan düşmanl?ğ?n?n; imanî, hay?rl?, güzel olan herşeye olan düşmanl?ğ?n?n alt?nda bu içsel yoksunluk hali yatar. “En iktidars?z haset ayn? zamanda en kötüsüdür. Bu yüzden, başkas?n?n bizatihî doğas?na yönelik olan varoluşsal haset, resentment (h?nç)’?n en güçlü kaynağ?d?r. Haset durmaks?z?n f?s?ldar gibidir: ‘Herşeyi bağ?şlayabilirim; ama seni-seni sen yapan şeyi-sende olan?n bende olmamas?n?-asl?nda sen olmamam? asla.” Scheler hasedin bu biçimini kaz?d?ğ?m?zda alt?ndan ötekinin bizatihî varoluşuna muhalefet ç?kt?ğ?n?, çünkü olduğu haliyle bu varoluşun bir ‘bas?nç,’ bir ‘k?nanma’ ve tahammül edilemez bir aşağ?lanma olarak hissedildiğini söyler. Bu tam da şeytan?n kendisinden daha üstün bir varl?ğ?n varoluşuna ettiği muhalefete, ayn? zamanda inkârc?l?ğ?n da kendisinden nihaî derecede daha değerli olan imana ve tüm imanî hallere karş? hissettiği varoluşsal bir hasede denk düşer.


    B?R BAĞLANMA B?Ç?M? OLARAK NEFRET VE NEFRET?N TUZAĞI

    Yoğun nefretin en önemli özelliği nefret edilen nesneyle bağ? korumak için yoğun bir isteğin varl?ğ?d?r. Travmaya maruz kalm?ş insanlar eğer travma uygun bir şekilde çözümlenmemişse, taciz eden kişilere güçlü şekilde saplan?rlar. Kişi kendisine travmatik deneyim yaşatandan hem güçlü şekilde nefret etmekte, hem de bu kişiye saplan?p kalmakta, nefretle belli bir bağlant?y? devam ettirmeye çal?şmaktad?r. Kozmik bir tarzda düşmana ya da zulmedene bağlanma, kurban olman?n tek yolunun zorba olmak olduğu düşüncesini doğurur. Travmatik deneyimlerini uygun şekilde çözümlememiş insanlar?n yeri geldiğinde en zalim insanlar olabilmeleri bu bağlanmadan dolay?d?r. Paulo Freire de “Ezilenler, ayn? anda hem kendileridir, hem de bilinçlerini içselleştirmiş olduklar? ezenlerdir” tesbitini yaparak, ezilenlerin ezenleri içselleştirme tehlikesinin alt?n? çizer.
    ?nkârc?l?ğn imana durduk yere nefretinde yine bu psikodinamik geçerlidir. Nefretin özündeki şey, ‘sevgi beklenen ve bu beklentiyi hüsrana uğratmas? kaç?n?lmaz olan, sevilen ve gereksinim duyulan nesneye karş?’ duyulan histir ve bu şekilde ortaya ç?kan nefret, tam da Said Nursî’nin inkâr ehlinin Yarat?c?ya küsmelerini, O’na düşmanl?k beslemelerini ve O’nu inkâr etmelerini “sevdiği ve k?ymetini takdir ettiği bir Cemal-i Mutlak’tan ebedî ayr?lmaktan gelen derin yara’ya bağlamas?na denk düşer. Zira dönmemek üzere zevale mahkûm olan bir seyirci, zevalin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner, hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünki hodgâm insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de z?dd?r. Halbuki nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lây?k olan bir cemale karş? z?mnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. ?şte kâfir, Allah'?n düşman? olduğunun s?rr? bundan anlaş?l?yor.
    Şeytan ve şeytan?n oyuncağ? olarak inkârc? hallere bulanm?ş kişilerin Yarat?c?ya öfkeleri, bir yandan O’na olan ihtiyaçlar?, O’nun taraf?ndan sevilme ihtiyaçlar?, ama öte yandan narsistik bir tutumla O’nun istediği gibi değil de kendi istek ve arzular?na göre yaşama tercihlerinden doğar. Şeytan ve şeytan?n yolundan gidenler, O’nun rahmetinden kovulmuş kimselerdir. Ancak O’nun rahmetine mutlak ihtiyaçlar? vard?r. Fakat gereksinim duyduklar? bu rahmete kendi istedikleri biçimde—Yarat?c?n?n öngördüğü biçimde değil—ulaşmak istemeleri, ancak bu rahmetten mahrum kalmalar? Yarat?c?ya ve Yarat?c?ya inan?p O’nun istediği gibi yaşamak isteyenlere, keza Yarat?c?y? hat?rlatan sembollere öfke, h?nç ve ileri noktada nefret duymalar?na yol açar.
    “O bedbahtlar?n dalâleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden neş’et ettiği için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadlar? bağl? olan dine adavetkârane, menbalar?n? kurutmak ve esasat?n? bozmak ve kap?lar?n? ve yollar?n? kapatmak istiyorlar” diyen Said Nursî dalâlet ehlinin öfkesinin temelini çok iyi özetler: (1) Hayata olan muhabbet: Hayata Yarat?c?s?z bağlanma kişide k?r?lganl?k oluşturur. Bir yandan dünyaya aşk kuvvetinde bağlanma varken, öte yandan bağlan?lan bu dünya taraf?ndan insan her an terkedilmektedir ve bir gün de kendisi onu terkedecektir. Bu açmaz?n çözümlenememesi varoluşun bu şekilde kurgulanmas?na karş? nefret duyulmas?na neden olur. Öte yandan (2) temerrüd, yani büyüklenmeci benliğin Yarat?c? karş?s?nda mutlak acizliğini ve hiçliğini bilmesine ve alg?lamas?na rağmen büyüklenmeci tutumundaki ?srar? sözkonusudur. Yarat?c? karş?s?ndaki bu büyüklenmeci duruş, inkâr ehlince iman ehline de yans?t?l?r. ?man ehlinin bu dünyadaki varl?ğ? inkâr ehlini rahats?z eder. Bu rahats?zl?k hali tecavüzlere neden olur.
    Bu ikinci unsuru, yani ‘temerrüd’ü biraz daha açmak gerekirse; mutlak acizlik içinde yarat?lm?ş olmak inkâr ehlinin güçlü olma, istediği şeylere ulaşabilme arzular?na ket vurur ve narsistik incinme yaşat?r. “Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklar?ndan, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar.” Bu temerrüd ve tuğyana karş? da Kur’ân “Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse ç?k?n?z!” şeklinde meydan okur. Hiçbir insan O’nun mülkünün d?ş?na ç?kamaz. O’nun kurduğu şu kâinat?n hem mekân olarak içinden kendini s?y?ramad?ğ? gibi, hem de O’nun belirlediği şartlar?n d?ş?na ç?kamaz.
    Örneğin, hiçbir insan su içmeden yaşayamaz. Hava solumadan yaşayamaz. Yarat?c?n?n belirlediği şartlara mahkum olmak insanda acizlik duygusu uyand?r?r. Bu meydan okumalar narsistik bir benlik taş?yan şeytan ve inkâr ehli için ciddi narsistik incinmeler yaşat?r. Bu durum nefretin diğer ayağ? olan “Nefret herşeyden önce, engelleyici nesneye karş?d?r” gerçekliği ile örtüşür. “Onlar?n dalâleti fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle ş?martm?ş ki, kâinat? idare eden ilâhî kanunlar?n şualar?n? ve insan âleminde o hakâik?n düsturlar?n? süflî hevesatlar?na ve müştehiyatlar?na müsaid görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanl?ş, noksan bulmak istiyorlar” diyen Said Nursî, gerçekte inkâr ehlinin ruh halinin ipucunu vermektedir.
    ?man ehli aç?s?ndan hissedilen bu acizlik hali benimsenip kabul edilirken, ayn? hal şeytan ve inkâr ehli için kabul edilemeyen, isyan edilen bir durumdur. ?şte bu yüzden, şeytan ve inkâr ehli, O’na mutlak ihtiyaç duymak, O’nun taraf?ndan benimsenip önemsenmek isteği, ama öte yandan O’na isyan gibi bir çelişki aras?nda s?k?ş?p kalm?şt?r. O’nun mülkünden d?şar? ç?kamama hali, inkâr ehli için, diğer bir öfke ve nefret kaynağ?d?r.
    ?man insan? hem kendisi ile hem de kâinatla dost yapar. “Bütün mevcudat, o mü’minin nazar?nda, Seyyid-i Kerim’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer munis hizmetkâr?, birer dost memuru, birer şirin kitab?d?r.” ?man ehlinin içsel bir zenginliğe sahip olmas? beklenir. Bu içsel zenginlik onu kanaatkâr yapar. ?man ehli hasede karş?l?k şükran duygusu ile doludur. Tan?m gereği, iman ehlinin mütecaviz olmamas? beklenir. Ancak, sebepsiz yere mütecaviz olmasa bile, inkâr ehlinin tecavüzlerine karş?, yaşad?klar? bu travmatik deneyimlerin uygun bir şekilde çözümlenmesi sorunu ile karş? karş?yad?r. Kur’ân mü’min insanlar?n ‘lağv’a, yani kötülüğe muhatab olduklar?nda ‘kerem’ ile mukabele etmelerini ; yani, düşmanl?k gösterenin fenal?ğ?n? ‘en güzel surette def’etme’lerini önerir. Eğer bu kâr etmiyorsa, ‘en güzel bir ayr?l?şla onlardan ayr?l?nmas?’ öğütlenir. Lakin, hâlâ daha düşman haddi tecavüze yelteniyor ve mü’minin hayat?na kastediyorsa, bildiğimiz anlamda cihada başvurulur.
    Eğer iman ehli inkâr ehlinden gelen tecavüzleri uygun şekilde çözümleyemez ise, yukar?da Karabaşoğlu’nun işaret ettiği ‘kerem ile mukabele,’ ‘güzel bir ayr?l?şla onlardan ayr?lma’ safhalar?n? atlayarak, en son seçim olan maddî cihad? en başa alarak zulümlere, adaletsizliklere sapma durumunu yaşamaya elverişli konuma gelinebilir. ?man ehli, inkâr ehli yoluyla yaşad?ğ? musibetlerin Yarat?c? ile ilişkili anlamlar?na ulaşamad?ğ?nda; bir diğer ifade ile travmatik deneyimleri çözümleyemediğinde, travmaya saplanma; travmaya saplan?p kalarak travman?n yaşatt?ğ? acizlik ile boğuşup nefrete nefret ile karş?l?k verme riski ile karş? karş?yad?r. Bu ise iman ehlini nefretin tuzağ?na götürebilir. Çünkü “Nefretin tuzağ? hasm?na çok s?k? şekilde bağlamas?d?r.” Romanc? Hermann Hesse de ayn? kanaati taş?r: “Bir insandan nefret ediyorsak, bu insan?n görüntüsüyle karş?m?za ç?kan kendi içimizde yuvalanm?ş birinden nefret ediyoruzdur. Bizim kendi içimizde olmayan şey, bizi k?zd?rmaz.” ?man ehli için inkâr ehlinden gelen tecavüzlerin/travmatik deneyimlerin çözümlenme biçimi nefret olmamal?d?r. Çünkü uygun şekilde çözümlenmeyen travmalar?n uyand?racağ? nefret, ayn? zamanda iman ehlini inkâr ehline bağlar. Bu, nefretin en önemli tuzağ?d?r. Dünya üzerinde baz? iman ehlinin şiddete başvurmas?nda, uğrad?klar? zulmü, haks?zl?ğ?, şiddeti uygun bir şekilde çözümleyemeyerek inkâr ehlinin özelliği olan nefreti içselleştirmeleri olgusunun yatt?ğ?; bu durumdaki kişilerin nefrete nefretle mukabele ederek nefretin tuzağ?na düştükleri kanaatindeyim.
    Travmatik deneyimlerin çözümlenmesinde benzer zulümlere maruz kalm?ş bir insan olarak Said Nursî’nin nas?l bir duruş sergilediğini görmek ve oonunyaşad?klar?n? nas?l anlamd?rarak bir çözümlemeye gittiğini anlamak bize bir model edinme imkân? sağlayabilir. Şimdi bunu tart?şacağ?m.


    ?NKÂRCILIĞIN ?MANA OLAN NEFRET?N?N
    VE HASED?N YIKICILIĞINDAN KORUNMAK:
    SA?D NURSÎ MODEL?


    Said Nursî’nin davran?ş kal?plar?n?n kesin olan iki özelliği vard?r:
    (1) Said Nursî şiddeti reddetmiştir.
    (2) Said Nursî eylemcidir.

    Şiddete karş? çaresizliği ile yüzleşen kişi olarak Said Nursî:

    Kişinin hayatta yaşad?ğ? travmalar, musibetler bir aç?dan ontolojik birer travmad?r. Kişi ontolojik olarak dünyada kendilerine özgü gereksinimleri ve bütünlüğü, yani haklar? olan bir varl?k olarak yaşad?ğ?n? hissetme duygusunda bir zedelenme hisseder.
    Her ontolojik yaralanma insanda çaresizlik duygusu uyand?r?r. Bu çaresizlik de, yine, bir ontolojik duruşu ifade eder. ?şte bu hissedilen zay?fl?ğ?n ve çaresizliğin nereye oturtulacağ? hususu, travman?n etkisini belirler. Travman?n çözümlenmesi bu çaresizlik üzerinden olmal?d?r.
    Genelde çaresizlik karş?s?nda insan iki türlü davranabilir. (a) çaresizliği reddetme, (b)çaresizliği kabul etme.
    Çaresizlik hali ve çaresizlik hissi, bir zay?fl?k olarak, özellikle de kişiliğin bir yetersizliği olara kabul görmüşse, çaresizlik reddedilmeye çal?ş?l?r.
    Çaresizlik halini insan?n insanl?k hali, insan?n bir ontolojik gerçekliği olarak görebilen kişi ise, çaresizliği ile yüzleşebilmiş demektir. Kişi kâinat içindeki acizliğini ve çaresizliğini görebilir ve çaresizliğin hissettirdiği s?n?rlar? kabul edebilirse, kendisini küçük ve önemsiz hissetmesinin önüne geçerek, ilkel ve y?k?c? nefretten bağ?ms?zlaş?r. Tersi bir durum, insan?n içinde nefret ve y?k?c?l?k uyand?r?r. “Bir Bağlanma Biçimi Olarak Nefret ve Nefretin Tuzağ?” bölümünde açmaya çal?şt?ğ?m gibi mutlak inkârc?l?k ehli insan?n ontolojik çaresizlik ve güçsüzlüğünü reddederek nefret içinde boğulur. Özellikle de varl?ğ?n? inkâr ettiği halde mutlak gereksinim duyduğu Mutlak Varl?ğa nefret duygusu ile doludur.
    Said Nursî’nin bu noktada en belirgin vasf?, travmatik deneyimler—sürgünler, hapisler, göz hapsi, takipler, bask?nlar, mahkemeler vs.—karş?s?nda hissettiği ontolojik çaresizliği ile yüzleşmesidir. Yaşad?ğ? travmatik deneyimleri, Yarat?c? ile daha kuvvetli bir bağ ve bağlant? kurmak için gereken çaresizlik, hiçlik, kuvvetsiz hissetmeye bir vesile k?lmas?d?r. Travmalar?n hissettirdiği çaresizlikler Yarat?c? ile çözümlenmez ise, bu çaresizlik hissi iktidar? ele geçirerek, hükmederek, hükmetmek için de daha kuvvetli olmaya çal?şarak giderilmeye çal?ş?l?r. Bu yoldan giden her kurum ve birey ise, insana ve gelişimine şiddet uygular. Kanatimce Said Nursî’nin şiddetsizliğinin temelinde ontolojik çaresizliğin kabulü yatmaktad?r.
    Said Nursî ‘ehl-i ilhad?n perde alt?nda tecavüzleri gayet çirkin bir suret ald?ğ?ndan’ diyerek ‘çok biçare ehl-i imana ettikleri zalimâne ve dinsizcesine tecavüz nev’inden’ davran?şlara maruz kald?ğ?n? vurgular. Bu ifadenin geçtiği “Es’ile-i Sitte” risalesine “Bize yollar?m?z? göstermişken neden biz Allah’a dayan?p güvenmeyelim? Elbette bize yapt?ğ?n?z eziyetlere katlanacağ?z. Tevekkül edenler yaln?z Allah’a tevekkül etsinler.” âyeti ile başlar. Ayn? risaleyi, “Bütün tehditat?n?za karş?, bütün kuvvetimle bu âyeti okuyorum” diyerek, “?nsanlar onlara ‘Düşmanlar?n?z size karş? ordu toplad?, onlardan korkun’ dediklerinde, bu onlar?n iman?n? art?rd? ve şöyle dediler: ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir’” âyetiyle bitirir. Yaşad?ğ? travmatik deneyimlerde çaresizliğini Yarat?c?s?na bildirir. Mutlak bir Varl?ğ?n varl?ğ?n?n tesellisine s?ğ?n?r. Ontolojik çaresizliğini ve güçsüzlüğünü kuvvet yoluyla, kudret elde ederek gidermeye çal?şmayarak nefretin tuzağ?ndan kurtulur. “Yine bir vakit hayat?m çok ağ?r şerait ile sars?ld?” dediği bir anda, yaşad?ğ? zahmetlere, s?k?nt?lara değil, yaşad?klar?n?n Zât-? Hayy-? Kayyûm’a bakan yönüne odaklan?r. “Hayat?m?n bana bakmas? bir ise, Zât-? Hayy ve Muhyî(ye bakmas? yüzdür. Bana ait neticesi bir ise, Hâl?k?ma ait bindir” diyerek, yaşad?ğ? musibetlere saplan?p kalmayarak, hayat?n?n her halini O’na sunar.
    Said Nursî “Sana gelen zahmetlere, s?k?nt?lara nas?l tahammül ediyorsun?” sorusuna muhatap kal?r. Kendisi hakk?nda ‘tezyifkârâne, hakaretli sözler’ söyleyen bir kişinin söyledikleri şahs?na ve nefsine ait ise, nefsimin terbiyesine sevketti diyerek s?k?nt?s?n?n izale olduğunu ve o kişiye hakk?n? helâl ettiğini belirtir. Ve konuyu “Siz benim söylediklerimi sonra anlayacaks?n?z. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullar?n? görür, gözetir” âyetine müracaat etiğini ifade ederek bitirir. Hatta “O vâk?ay? olmam?ş gibi sayd?m, unuttum. Fakat maattessüf sonra anlaş?ld? ki, Kur’ân onu helal etmemiş” diyerek, o kişinin baş?na gelen bir musibetten dolay? da üzüntüsünü dile getirir. Bu noktada Said Nursî Yâsîn sûresinde zikredilen meselde sözkonusu edilen elçilere tâbi olan ve değişik rivayetlerden hareketle Antakyal? Habib-i Neccar olduğu kabul gören zât gibidir. Bu zât, kavmi taraf?ndan öldürülme an?nda bile, akl? hâlâ dünyada olup “Keşke kavmim bir bilselerdi” diyerek kavminin hidayetini özler durumdad?r. Said Nursî, diğer bir meseli hat?rlarsak, kardeşi Kâbil taraf?ndan öldürülme an?nda “Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkar?m” diyen Hâbil gibidir. -
    Joel Kovel şiddetsizliğin ac? çekmeyi kabul etmekle mümkün olacağ?n? söyler. Şiddetsizliği kabul eden kişi ac? çekmeyi kabul ederek sorumluluk yüklenir ve kefâret ödemeye çabalar. Şiddetten ar?nm?ş bir eylem ayn? zamanda kutsal olana yönelik bir eylemdir. Said Nursî “Hayat?m Rabbanî bir mektuptur” diyerek, her varoluş halinde O’nun esmas?n?n tecellisine vesile olma duygusu yaşayarak, çaresizliğini O’nun esmas?n?n tecellisinin en büyük vesilesi k?lar. Said Nursî için O’na hizmet eden her hal kabul edilir ve benimsenir bir niteliktedir. Ac?lar, kendisine yap?lanlar karş?s?nda hiçbir şey yapamaman?n getirdiği çaresizlikler dahi bu noktada anlaml?d?r; insan?n kâinat içindeki varl?ğ?n?n s?n?rlar?n? belirleyerek varoluşsal konumunu anlamas?na hizmet eder.
    Şiddetsizlik yaşam?n kendisini yok edecek bir edilgenlik ya da eylemsizlik değildir. Said Nursî şiddete başvurmayan bir eylemci, yani şiddetsiz bir eylemcidir. “Eğer kuvvet ile ve hâdise ç?karmak ile muhalefet etsem, husulü meşkûk bir maksad için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belaya düşer. Hem on ihtimalden bir-iki ihtimale binaen günahlara girmek, masumlar? günaha atmak; vicdan?m kabul etmiyor” diyen Said Nursî, şiddete dayal? eylemlerden kaç?n?r. “Herşeyimi Cenab-? Hakk?n tevekkülüne bağlam?şt?m” derken de, onun tevekkülü, kendisine yap?lan tecavüzlere bir eylemsizlik hali değil, travmatik deneyimlerini bir çözümleme halidir.
    Şimdi onun eylem yönü üzerinde dural?m.

    Eylemci olarak Said Nursî: Ontolojik eylemlilik ve bir eylem biçimi olarak Risale-i Nur

    Said Nursî’nin birincil ve önemli eylemi ‘ontolojik eylemlilik’ ad?n? verdiğim eylem türüdür. Varoluşun her hali bir eylem halidir. Yukar?da izah etmeye çal?şt?ğ?m gibi, kendisine mütecaviz davran?ld?ğ?nda ve başka tür durumlarda hissettiği acizlik halini ‘Hâl?k-? hayat?n kudret ve kuvvetine ve g?na ve rahmetine âyinedarl?k’ olarak benimser. Nursî’nin ‘ontolojik eylem’i başka bütün eylemlerinin biçimini belirlemiştir.
    ‘Ontolojik eylemlilik’ten sonra Said Nursî’nin en önemli eylemi, Risale-i Nur’dur. ‘Netice-i hayat?m ve sebeb-i saadetim ve vazife-i f?trat?m’ diyerek kendi varoluşu ile ilişkisini kurduğu Risale-Nur, Said Nursî’nin hayat?n?n her koşulunda odakland?ğ? bir eylem türü olmuştur. Nursî, “Ben kusurlar?mla beraber bu milletin saadetine ve iman?n?n kurtulmas?na hayat?m? vakfettim. Ve milyonlarla kahraman başlar?n feda olduklar? bir hakikata, yani Kur’ân hakikat?na benim baş?m dahi feda olsun diye bütün kuvvetimle Risale-i Nur’la çal?şt?m. Bütün zalimâne taziblere karş? tevfik-i ilâhî ile dayand?m, geri çekilmedim” diyerek Kur’ân hakikatlerine hizmeti ile eylemciliğini göstermiştir.
    ‘Ontolojik eylemlilik’le irtibat?n? koparmadan odakland?ğ? iman hizmeti, Said Nursî’yi başkalar?n?n tecavüzleri ile zihinsel meşguliyet ve bu meşguliyetle bu tecavüzlerin bilinçd?ş? olarak içselleştirilmesi ve içselleştirmenin tecavüz edene bağ?ml?l?k edici etkisine yakalanma durumunda azade k?lm?şt?r. O, “Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam mes’elelerimize tenezzül edip kar?şm?yorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zarar?na onlar?n küçük mes’elelerini merakla takip ediyoruz” diyerek, sadece yap?lan tecavüzleri değil, ontolojik eylemliliğe ayk?r? her tür zihinsel meşguliyetten uzak durmuş; “Başkas?n?n dalâleti sizin hidayetinize zarar vermez” âyetinin hakikatine s?ğ?narak “Biz de bütün kuvvetimiz ve merak?m?zla vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri malayani bilip, vaktimizi zayi etmemeliyiz” demiş; ve “Şahs?ma karş? olan zulümlere, s?k?nt?lara ald?rm?yorum ve ehemmiyet vermiyorum. Meraka değmiyor diyorum ve dünyaya kar?şm?yorum” biçiminde bir eylemlilik plan? dahilinde yaşam?şt?r.
    Risale-i Nur’un en önemli özelliğinden biri olan şefkati dengeli bir şekilde yaşayan Said Nursî, kendisine yap?lanlar karş?s?nda tavr?n? net bir şekilde “Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nuranî müdafaad?r” biçiminde belirleyerek, kendisine yap?lanlar?n Yarat?c? taraf?ndan karş?l?ks?z b?rak?lmayacağ?n?n da alt?n? çizmiştir.
    Bu aç?dan, onun bu dünyadaki en büyük eylemi, kendisine zulmedenlere karş? nefretle mukabele etmeyerek, nefretin tuzağ?na düşmemesi ve inkâr ehlinde varl?ğ? anlaş?labilir olmakla birlikte iman ehline yak?şmayan nefret-merkezli bir ruh halinden sak?nmas?; inkâr ehlinin dünyas?na kar?şmamas?; onlar?n bir şekilde müptela olduklar? ve kendisini de içine çekmek istedikleri zulüm, adaletsizlik, şiddet, dayatmac?l?k gibi dalâlet hallerinden uzak durmas?; ve bak?şlar?n? ahiret âlemine çevirerek Kur’ân hakikatleri için çaba göstermesidir.


    04.11.2004© 2006 karakalem.net, Mustafa Ulusoy
    Konu elff tarafından (07.06.07 Saat 00:59 ) değiştirilmiştir.
    Risale-i Nur aşılmayı değil, açılmayı bekliyor..

  2. #2
    Gayyur aseyda - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2006
    Bulunduğu yer
    Bursa
    Mesajlar
    51

    Standart

    GERÇEKTEN ÇOK MÜHİM BİR PSİKOLOJİK ANALİZ.HERKESİN OKUMASI ÇOK FAYDALI OLACAKTIR.
    Risale-i Nur aşılmayı değil, açılmayı bekliyor..

  3. #3
    Ehil Üye elff - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2006
    Bulunduğu yer
    Kocaeli
    Mesajlar
    4.016

    Standart

    Yazı çok güzel,çok iyi geldi.Uzun ama okunmaya değer,tavsiye ederim.Nefret-haset-inkar arasındaki bağ risale-i nur ışığında ortaya konmuş.Üstad için şiddetsiz eylemci tabiri kullanmış.En büyük eylemiydi Risale-i Nurlar..Allah razı olsun.
    İmân, insanı insan eder; belki, insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi İmân ve duâdır.

    ***


    ....Sevgili Üstâdım, evvelce arz ettiğim vech ile, ben artık birşey için yaşadığımı zannediyorum.


    O da, üstâdım olan dellâl-ı Kur'ân'ın vazife-i memuriye-i mânevîsini îfâ etmekle kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesâbına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibârettir....



    ***


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Hiç Düşmeyen, Yakıtı Hiç Bitmeyen Uçaklar...
    By yasemenn in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 04.03.09, 16:51
  2. Turkcell'in 'Bedava Konuş' Tuzağına Dikkat
    By slim in forum Bilişim Haberleri ve Bilimsel Makaleler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 20.11.08, 18:36
  3. Üstün İnsan İnsan-ı Kamile Karşı
    By slim in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 19.10.08, 13:57
  4. Ahmet Hakan’a Nefretin 8 Sebebi…
    By elips in forum Gündem
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 23.09.08, 08:15
  5. Bir Nefretin Sevgiye Dönüşmesi
    By ahmetmustafa in forum Sahabeler ve Sünnet-i Seniyye
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02.09.07, 07:31

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0