(Yazımızda bahsi geçen yazılara goo.gl/hNIUou adresindeki "Resmi Sunum Dosyası-Risale-i Nur Eğitim Programı" klasörünün içindeki "Eğitim Programımızın Fikrî Altyapısı" bölümünden ulaşabilirsiniz.)

Hayat kurtarıcı acil müdahale reçetesi niteliğindeki çözüm önerimiz olan ve “Medresetüzzehra’nın Uygulamalı Bir Modeli” isimli yazımızda takdim ettiğimiz ve özelde Risale-i Nur Eğitim Programı’mızın ve genelde Risale-i Nur’un topluma takdimi ve eğitim müfredatına entegrasyonunda bazı yöntemleri ve bu konuda sahip olunan yanlış düşünceleri, tuhaf çekinceleri, garip tereddütleri, hatta kabul edilmez korkuları vs. tahlil etmek istiyoruz.
Öncelikle bazı hakikatleri (önemine binaen) vurgulamak arzu ediyoruz:

Risale-i Nur’un ve ona gönül verenlerin temel maksadı, “imanı tahkikî yaparak kuvvetlendirmek ve kurtarmak”tır. Mevcut müfredat paralelinde bu maksadı karşılayan bir ders kitabı yazmanın mümkün olmadığını düşünüyoruz. Çıkış noktası bağımsız, müstakil ve müfredatı kendinden olan detaylı, kapsamlı bir tek eğitim programı olabilir ancak. O da elimizin altında. (Nerede mi? Üç paragraf aşağıya bakın) Hemen, beklemeden uygulanabilir. Daha sonrasına ayrıca bakılır diye düşünüyoruz. Artık daha fazla kaybedilecek zaman kalmadı. Erken bir kıyameti mi bekliyoruz? Dünyanın ne kadar ömrü kaldı ki zaten?

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi çok daha uygunsuz şartlarda hem Medresetüzzehra’yı savundu, 1.Meclise kabul ettirdi (gerekçelerini ve kimlere nasıl kabul ettirdiğini lütfen hatırlayınız) hem de 1950-1960 dönemleri gibi şimdiden çok daha uygunsuz şartlarda hükümet yetkililerine Risale-i Nur'un ders kitabı olarak okutulmasını (hatta CHP’ye bile) teklif ve dava etti.

50-60 sene sonra gelen bizler ise, o dönemden çok daha yüksek sesle bu talebi aynen ve içeriğinden taviz vermeden dile getirmeli ve çekinmemeliyiz. (Asıl metnin de okutulduğu izahlı, görsel destekli akademik bir eğitim programını da –imana dair hakikatler sağlam bir mantık kurgusuyla ve tüm detaylarıyla anlatıldığından- aynı manada telakki ve kabul ediyoruz.)

Fakat Üstadımızın inandığının, en azından yarısı kadar bu talebin gerçekleşeceğine inancımız olmalı değil mi? Önce biz bu talebin gerçekçi, kabul görecek ve vazgeçilmez derecede gerekli bir hakikat olduğuna kendimiz inanmalıyız. Biz buna konuyla ilgili delillerimize ve tespitlerimize dayanarak, tüm aklımız ve kalbimizle inanıyoruz. (goo.gl/hNIUou adresinden eğitim programı içeriğine, resmi sunum dosyasına ve bu dosyanın içinde de, eğitim programının fikrî altyapısına dair inceleme yazılarına ve bu konuda oluşturulacak din dersi kitabı ile ilgili tespit ve çözümlemelere ulaşılabilir.)

Vazife bizden, netice Allah’tan. Yapmamız gereken sadece bu hakikatleri akademik ve anlaşılır bir üslupla, mantık kurgusu sağlam bir metinle ve modern bir şekilde yeniden takdim etmek.

Biz bu mananın en üst bir şekilde yukarı bahsi geçen yazımızda takdim ettiğimiz eğitim projemiz ile maksadı karşılayacak bir surette ortaya çıktığına tüm akıl ve kalbimizle inanıyoruz.

Ayrıca biz bu ortaya çıkan çalışmalarla tüm dünyaya bu hakikatleri en mükemmel, kabul edilebilir ve etkili bir tarzda takdim ve ilan edebileceğimize inanıyoruz.

Üstadımıza maneviyat alemi açılmış ve Risale-i Nur hakikatlerinin Kur’an namına tüm dünyada kabul göreceğinin ve manen hâkim olacağının müjdesini vermiş. Bunu asla unutmamak gerek. O nasıl senelerce ve ömrü boyunca “ortam müsait değil, insanlar tepkili ve önyargılı, eserlerim yasaklanıyor ve toplatılıyor; ben ise mahkemeden mahkemeye, sürgünden sürgüne gidiyorum vs.” diye vazgeçmemiş ve en ufak bir taviz de vermemiş, aksine tüm aklı ve kalbiyle inanarak her fırsatta ve her ortamda ve herkese karşı bu hakikatleri dava etmiş. Öyleyse bizim de onun talebesi olarak aynı çizgiden ayrılmamamız lazım.

Yani bu Kur’ânî hakikatleri tüm dünyanın kabul edeceğini ve Risale-i Nur’a tüm insanlığın vazgeçilmez bir surette muhtaç olduğunu dava ederek; gerek eğitim gerek toplum ve gerekse bilimsel alanda bu hakikatlerin hâkim olması yönündeki gayretlerin doğruluğuna, gerekliliğine ve sonuç vereceğine, tamamen ve kesin olarak inanmamız gerekiyor.

Hem vazifemizi yapalım neticeyi Allah'a bırakalım. (tabi bu son cümleyi geçmiş iki inceleme yazımızda hayatın ve toplumun gerçeğine uygunluğu da tamamen gözeterek ele aldığımız ve "Medresetüzzehra Hayali Nasıl Gerçekleşecek?" ve "Risale-i Nur Nasıl Ders Kitabı Olarak Okutulabilir?" sorularının cevaplarını aradığımız yazılarımızla beraber göz önünde bulundurmak lazım. Detaylı ve tam bir çözümleme için lütfen bu yazıları muhakkak dikkatle okuyunuz)

Bu yazılarda iki temel nokta üzerinde duruluyor ve şöyle bir durum tespiti yapılıyor:

1- Binlerce ders kitabının mana-yı harfi ekseninde dönüştürülmesi güzel ve gerekli olsa da, şimdilik çok zor ve uzak bir hedef bulunduğundan, hem de bu imanî hakikatlerin tüm detaylarıyla ve hakkıyla anlatılması ancak tek, bağımsız, müstakil bir ders programıyla mümkün olacağından; emsal çalışmalara da yol açacak ve istenen maksadı ise beklemeye gerek kalmadan tam karşılayacak ve pratik, kolay ve ulaşılabilir bir hedef olarak tercihen din dersine entegre edilecek Risale-i Nur Eğitim Programı’mızın üzerinde durulması ve ona odaklanılması gerekiyor.

2- Risale-i Nur bir ders kitabı formatında olmadığı, hacimce büyük olması ve lisanındaki zorluk vs gibi muhtelif nedenlerle ders kitabı olarak okutulması manasının ancak haricî bir eğitim kitabı ile gerçekleştirilebileceği.

Şimdi Bediüzzaman ve Risale-i Nur konusunda (özellikle darbe teşebbüsü sebebiyle) toplumun belli kesimlerinde mevcut olan bir takım önyargılar ve negatif algılara karşı, Risale-i Nur’un topluma takdiminde ve eğitim müfredatına entegrasyonunda nasıl bir yöntem ve hareket tarzı izlenmesi gerektiği konusunu tahlil edeceğiz.

Öncelikle şunu en açık şekliyle söylemek istiyoruz: Mızrak çuvala sığmaz, okyanus testiye yerleşmez. Eğer siz Risale-i Nur hakikatlerinin okutulmasını istiyorsanız, (böyle bir davanız varsa) insanımıza bu detaylı ve derinlikli hakikatleri hakkıyla verebilmek ve imanların tahkikî yapılarak kurtuluşuna vesile olabilmek için muhakkak gayet açık ve şeffaf bir yol izlemeye kendinizi mecbur hissetmelisiniz ve mecbursunuz. Yani bu işi üstü kapalı, gizli, derinden derine, bilinç altı düzeyinde, kimsenin tepkisini uyandırmadan hakkıyla ve netice alacak bir surette ve içerikten taviz vermeden yapamazsınız. Şayet böyle yapmaya kalkarsanız, kesinlikle istenen sonucu verecek ve maksadı karşılayacak bir fayda temin edemezsiniz ve ve hatta daha çok tepki ve şikayetle karşılaşırsınız. (Bu söylediğimizi detaylandıracağız ve somut örnekler vereceğiz az sonra.)

İnanın ki toplumuzda bu yönde mevcut olan önyargılar, tepkiler ve sıkıntılar konusunda bizler de herşeyin farkındayız. Hiç şüpheniz olmasın. Fakat takdim ettiğimiz akademik çalışmalar yani Risale-i Nur Eğitim Programı’mız, mevcut sıkıntıları, tepkileri ve önyargıları kırmak ve ortadan kaldırmak için özel olarak tasarlandı. Ve aslında Risale-i Nur’un kendisi için de bunu söyleyebiliriz, ancak sizlerin de takdir edeceği gibi araya bazı perdeler ve maniler girdiğinden tek başına Risale-i Nur’u (üstünde hiçbir akademik çalışma ve tanıtım, takdim faaliyeti yapmadan) kabul ettirmeye bedel; onun modern, akademik bir takdimcisi olan bir eğitim programını yerleştirmek, kabul ettirmek ve öyle sunmak çok daha kolay, uygun ve aynı maksadı karşılayacak yöntem olacaktır.

Biz mevcut ortam karşısında çok başka bir taraftan yaklaştık bu meseleye. Ve şunu ifade etmek istiyoruz ki, Risale-i Nur eğitim programı çalışmalarımızın akademik üslubu ve bir kültür-sanat faaliyeti estetiğinde sunulması ve sağlam mantık kurgusu ve modern bir şekilde takdim edilmesi sebebiyledir ki, bu eğitim çalışmaları “tehdit unsuru” olarak algılanmıyor ve algılanmadığına da şahit olduk.

Şimdi bu çalışmaların tehdit unsuru olarak algılanmadığı ve hatta ilgisizlikle ve lakaydlıkla karşılandığı bizzat yaşadığımız bir gerçek. Yani ortalığı ayağa kaldırmıyor. Çünkü akademik ve ilmîler, slogan atılmıyor, propoganda yapılmıyor, bir kültür/sanat ve bilim faaliyeti icra ediliyor, hem gayet modern bir tarzda takdim ediliyor ve kimse menfî manada karşıt bir muhatap olarak alınmıyor, akla kapı açılıyor, irade ellerden alınmıyor, hakikatler dikte edilmiyor, sağlam bir mantık kurgusuyla ortaya koyulan deliller neticesinde yapılan tespitler ve çözümlemeler, çıkarımlar ve bu yönde sahip olunan kanaatler ve kabuller takdim ediliyor.

Neticede insanlar da böyle şeylere tepki göstermiyorlar. Neden göstersinler ki? Burada yapılacak şey devletin, promosyonun gücüyle (ve gönüllü destekçilerin yardımıyla) bu çalışmaları yaygınlaştırmaktır. Promosyon yani tanıtım faaliyetleri hakkında şöyle etkileyici bir tanımı sizinle paylaşmak istiyoruz. “Promosyon, insanların normal şartlarda düşünmediklerini düşündüren ve yapmadıklarını yaptıran güçtür.” İşte promosyonun gücüyle böyle eğitici ve akademik içerikleri insanlarımıza ulaştırabilir ve onları istifadeye yönlendirebiliriz.

Şimdi bu vatanda zorunlu bir dersi var ve bu millete din hakikatleri öyle ya da böyle anlatılacaktır. Meselemize karşı çıkacağı düşünülen bir ateist, solcu veya kemaliste denilse ki: “Şimdi siz kendiniz karar verin ve siz söyleyin. Dinin hakikatleri sorgulanmadan, körü körüne, ezberci bir biçimde ve mevcut klasik şekliyle mi anlatılsın; yoksa gayet akademik ve modern bir tarzda, sorgulayarak, sağlam bir mantık kurgusuyla, bir kültür-sanat estetiğiyle ve görsel desteklerle sunularak mı anlatılsın istersiniz?” Kanaatimizce ikinci tarza bir ateist dahi taraftar olacaktır.

Diğer taraftan "en büyük hile, hilesizliktir" düsturunu rehber alarak, tamamen şeffaf ve ortada olan bir hizmet ve eğitim faaliyetinde bulunarak, aslında potansiyel muarızları, karşıt grupları baştan etkisiz hale getirmiş olursunuz. Bilirsiniz ki, nifak ve ikiyüzlülük ile iş gören bir fesat şebekesi her zaman iş başından eksik olmuyor. Gizlilik, hile ve şüpheyi hissettirir, cehalet veya kasıt sebebiyle din karşıtlığı yapan insanların eline koz verir, tecavüzlerine haklı bir gerekçeyi ellerine koz olarak verir. Misal olarak "Değerler Eğitimi adı altında Said Nursi'nin kitaplarını okutuyorlar" diye yayın organlarında kara propaganda yapılıyor. Aynen bunun gibi aslında tepkili ve önyargılı kesimin çoğu nifakla ve bu tür bahanelerle saldırmayı tercih edeceğinden ve işe "biz de müslümanız, ama bunların maksadı başka" üslubuyla tepkilerini ortaya koyduklarından, bu tarzdaki (ya cahil veya kasıtlı) kişilerin hilelerini boşa çıkarmanın en tesirli yolu, hile ve gizliliği, üstü kapalılığı vs terk etmek olacaktır. Çünkü doğru ve gerekli bir iş yapıyor ve “başka bir maksadınız” da yoksa, faaliyetlerinizi neden gizli ve üstü kapalı yapacaksınız ki? Bu işin adını koyarak muhaliflerin silahlarını ve itiraz gerekçelerini kökünden ortadan kaldırabilirsiniz. Örneğin “Risale-i Nur Eğitim Programı” adı altında bir ders koyarsanız, kimse bu derste “Said Nursi’nin kitapları okutuluyor” diye tepki gösteremez, bu gayet doğaldır çünkü.

Örneğin, ders kitaplarındaki üslubun değiştirilmesine, dönüştürülmesine biz de taraftarız. Ancak bunlar üstü kapalı ve alttan alttan mesaj vermek tarzında olmamalı. Gerekçeleriyle ve sağlam bir mantık kurgusuyla altı doldurularak takdim edilen bir bilim yaklaşımıyla yapılmalı. Yoksa asıl bu tarzın tepkilere ve sıkıntılara sebep olacağına inanıyoruz. Asıl bu sefer denilecek ki "işte bakın öğrencilerin (masum gençlerimizin, çocuklarımızın) gizlice bilinç altlarına işleyecek mesajlar vererek çocuklarımızın beyni yıkanmaya çalışılıyor ve üstü örtülü, gizli bir din propagandası yapılıyor!"denileceği aklımıza geliyor.

Hem ayrıca nasıl ki “fizik” kelimesini kullanmadan ve kitabın kapağına koymadan “fizik dersi” verilemezse, “Risale-i Nur” kelimesini kullanmadan ve kitabın kapağına koymadan ne “Risale-i Nur ders kitabı” olabilir, ne başka bir şey. Halbuki, önyargılı ve tepkili olanların tepkisini ortadan kaldıracak ve kıracak hatta taraftar edecek olan, akademik tarzdaki Risale-i Nur eğitim faaliyetleri çalışmalarıdır.

Hem ayrıca din dersinde din anlatıyorsunuz diye kimse size kızmaz, şikayet de etmez, hakkı da yoktur. Burada üzerinde durulması gereken asıl nokta, çekinilen tepkiler değil, kullanılacak üslup ve takdim tarzıdır ve bu çok önemlidir.

Diğer taraftan ders kitaplarında faili meçhul ifadelerin faili mevcud ifadelere dönüştürülmesini, (yağmur yağıyor yerine yağdırılıyor veya oluşuyor yerine yaratılıyor vs.) bir boyutuyla gerekli ama diğer boyutuyla müzakereye açık bir boyutunun olmasıyla birlikte, belirli bir ölçüde faydalı olabilecek fakat “iman kurtarmak” maksadını karşılama noktasında tamamen yetersiz ve etkisi zayıf bir yöntem olarak değerlendiriyoruz.

(Bu tarz kullanımların her şartta uygunluğunun müzakereye açık bir boyutunun olması hakkında bir ara not: En dindar insan dahi günlük kullanımda yağmur yağıyor der, yağdırılıyor demez ve demesi de sebepler dairesinde yaşadığımız için gerekli ve farz değildir; hem bazı ilmî ve imanî tespitleri yaparken tahlil esnasında önyargılı bir inceleme tarzından kurtarmak için, “oluşumlar” gibi ifadeler “yaratılışlar” gibi ifadelerin yerine çok daha uygunlukla kullanılabilir)

Ders kitaplarındaki faili meçhul ifadelerin dönüştürülmesini etkisi zayıf bir yöntem olarak gördüğümüzü söylemiştik. Şöyle ki: Sözler arkasındaki konferansta çok mühim bir tespit hemen başta yer almaktadır. Doğrusu ya bu meseleyi ifade etmek için daha uygun bir misal tasavvur edemediğimizden buraya o meşhur ifadeleri tekrar alıcı gözle bakmamız açısından alacağız:

"....Temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve tezyine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir faide temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilâçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir faide verebilir mi?...."

Şimdi demek istiyoruz ki, ders kitaplarındaki bazı mahsurlu ve faili meçhul ifadeleri dönüştürme işi, aynen yukarıdaki misaldeki "temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını süslemeye" veyahut "kökleri çürütülen bir ağacın dal ve yapraklarını ilâçlamaya" çok benziyor.

Hatta bu iş (sadece ve müstakilen bu işle sınırlı kalırsa) taşıma suyla değirmen döndürmeye benziyor. Tahribatın büyüklüğü ve çok boyutluluğu karşısında böyle tedbirler, (üzülerek ifade ediyoruz ki) tamamen faydasız olmamakla beraber, çok basit ve yetersiz kalacak ve imanların kurtulmasına ve tahkikî yapılmasına sebep olmayacaktır.

Bunu öngörmek çok zor olmasa gerek diye düşünüyoruz. Eğer böyle detaylı ve kapsamlı bir iman yüklemesi zaruri ve vazgeçilmez bir ihtiyaç olmasa idi, üstadımız 6000 sayfalık bir eseri neden ortaya koydu?

Risale-i Nur okuyanların malumudur ki "Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî techizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?" diye gelen soruya Üstadımız:

"Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeâirlerin kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerrep ilâçlar, hadsiz edviyeler bulunmak gerektir." şeklinde cevap vermiştir.

Katıldığımız bazı eğitim toplantılarında ve görüştüğümüz bazı insanlarla yaptığımız görüşmelerde (profesör düzeyinde olduklarını ve Risale-i Nur talebesi olduklarını ifade etmeliyiz) şöyle ifadelere şahit olduk: (üzülerek aktarıyoruz bu hezeyan ifadeleri) Örneğin mana-yı harfi eksenli ders kitaplarının üretilmesi konulu bir eğitim toplantısında bir deneme ders kitabı metni hazırlamış kardeşimiz hakkında katılımcılardan birisi: “Sunumunuzda çok fazla sayıda yaratıcı kelimesini kullanmışsınız! Böyle şeyleri, Allah, yaratıcı, peygamber vs gibi kelimeleri fazla, hatta hiç zikretmeye gerek yok. Soru işareti uyandırsak yeter!”

Bir diğer kişiyle karşılıklı görüşmemizde o dönemde sunmaya devam ettiğimiz “Tabiat Risalesi Açılımları” seminerlerinin ve aynı isimli kitap çalışmamızın bu isimle değil de, üstü kapalı ve tepki uyandırmayacak “Tabiat nedir, tabiat ana vs.” gibi bir isim altında yapılmasının daha uygun olacağı ifade edilmişti.

Halbuki bizim cevabımız ise şuydu: “Ben kafama silah dayasalar, tüm yayınevlerinin ve Diyanet ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın kitabımı basacağını ve okullarda ücretsiz dağıtacaklarını, seminer salonlarına binlerce kişi çağırarak ve bizi davet ederek seminerimizi sunmamız için çağıracaklarını bilsem, yine de o kitabın ve seminerimizin davetiyesinin üstündeki Tabiat Risalesi kelimelerini kaldırmam. Çünkü bu seminer ve onun metni olan kitap çalışması “Tabiat Risalesi’ni tanıtmak için” ortaya çıkartıldı. Bundan vazgeçmek maksadımızdan ve davamızdan vazgeçmek demektir.” (Kendi adıma böyle düşünüyorum ve kitaplarının hiçbir yerinde Bediüzzaman ve Risale-i Nur kelimesine yer vermeyerek iman hakikatlerini neşredenlere Allah razı olsun demekle beraber, bunu ideal ve arzu edilen bir tarz olarak göremiyorum)

Bu noktada Üstad Bediüzzaman’ın kitaplarının yasaklandığı, mahkemelerden mahkemelere gittiği bir dönemde, bir talebesinin kendisine şöyle dediğini nakledelim ve Üstadımızın cevabını aktaralım: “Üstadım, mademki bu kitaplar konusunda böyle bir sıkıntı ve önyargı ve yasaklar var. Ve mademki önemli olan insanlara bu hakikatleri ulaştırmak. O halde biz bu kitapların üzerine Risale-i Nur yazmadan neşredelim.” diye teklif ettiğinde Üstadımız bu teklifi şiddetle ve hiddetle reddediyor. (Kaynağını bulamadığımız ve mana itibariyle aktardığımız bu hatıranın kaynağını tespit eden kardeşlerimiz lütfen bizi bu konuda bilgilendirsinler) Gerçi tabi bu konuda böyle bir hatıraya ihtiyacımız da yok. Üstadımızın tavizsiz hayatı ortadadır. Üstadımızın karşısındaki insanların durumuna uygun şekilde (varis talebelerine ayrı, hakikatlere yabanî veya muarız misafirlere ayrı bir üslubla) muhatap olması ise, bu meseleyle ilişkilendirilemeyecek bir husustur ve izahtan varestedir diye düşünüyoruz.

Burada aklımıza gelen şöyle bir misal de var: Üstadımız Bediüzzaman adına verilen bir mevlid için, geçtiğimiz sene 100.000 lira tanıtım, afiş, bilboard vs para harcandığına ve bunu da çok büyük bir hizmet olarak görülerek övünüldüğüne şahit olmuştum. "biz Bediüzzaman'ı ve Risale-i Nur'u ilan ediyoruz" deniliyordu. Halbuki o afişin üstünde Üstadın resmi var. Başka da bir şey yazmıyor. (afişlerin yırtılıp yerlere atılması başka bir hadise) Şimdi tanımayan ve bilmeyenlere hatta tepkili olanlara bizce bu tarz bir tanıtımın ifratla yapılmasının faydası yok, zararı var. "Kim bu adam, bu kadar önem veriyorlar ki?"dedirtebilir ve bu düzenlenen mevlide zaten çoğunlukla Nur cemaatinin, hatta o organizasyonu düzenleyen cemaatin kendi mensupları gider, diğer bir grup insanda da tepki oluşturabilir. Yani tanıtım konusunda bu kadar paranın bu yönde harcanmasının çok akıllıca ve etkili bir faydasının olduğu aslında söylenemez. (bu ifadelerimizden kimse gücenmesin, samimi bir niyetle ve hizmet kasdıyla yapılan bu faaliyetin ecrini Allah verir ama biz bu boyutuyla da ele alarak, “daha etkin ve yapıcı bir faaliyet ne olabilir” diye bu çözümlemeleri yapmak zorundayız)

Şimdi siz bir akademik faaliyetin tanıtımını yaptığınızda ise, bunun herkese (hem de yan etkisiz ve tepki oluşturmadan) faydası olur. İstediğiniz kadar tanıtım, promosyon yapabilirsiniz, bu tarz akademik ve nezih, modern, kültürel çalışmalar tepkiye sebep olmuyorlar. Nur talebesi ve dindar kardeşlerimize manevi kuvvet olur, diğer ilgili vatandaş merak edip gelir, istifade eder, gelmeyen ise tepki oluşturmayan bu faaliyetler vesilesiyle ya inadı kırılır, ya manen kuvvet alır. vs. Açıkçası o dönemde bu tarzdaki akademik, nezih ve kültür-sanat boyutlu faaliyetlerin ayrıcalıklı özellikleri sebebiyle şöyle demiş ve iddia etmiştik: “O harcanan 100.000 liranın yarısını verseler, bu tarzdaki çalışmalarla Türkiye’nin tamamına hem de çok daha etkili ve nezih bir tarzda Risale-i Nur’u tanıtabilirdik!”

Bu noktada hususî ve zaruri bir izaha yer vermek istiyoruz:

Bütün hizmetlerimiz, akademik çalışmalarımız ve seminer formatındaki derslerimiz ve eğitim programımız, Risale-i Nur'u ve Risale-i Nur'un içindeki Kur’ânî ve imanî hakikatleri ilan ve takdim etmek, tanıtmak ve okunmasını sağlamak ve en nihayetinde Risale-i Nur'a nazar-ı dikkati çekerek Risale-i Nur'u kıymetli ve ciddî, ilmî ve akademik kıymeti yüksek bir eser olarak göstererek eserlerden istifade etmeye yönlendirmekten ibarettir. (Risale-i Nur'un izahı mahiyetindeki kitap ve seminer çalışmalarımızın tamamında Risale-i Nur'un orijinal metni esastır ve bu faaliyetlerimizin ayrılmaz bir parçasıdır.)

Hususî ve Önemli Bir Not: Risale-i Nur hizmetinin merkezi ve asıl hizmet, dershane sistemi içinde hayatını Nur'a vakfetmiş vakıflar nezdinde yapılan talim ve tedristir. Bizim yaptığımız ise bu hizmetlere destek vermek, tanıtmak ve insanları oraya doğru yönlendirmektir. Kitap çalışmalarımız ise bağımsız bir kitap değil, ancak Risale-i Nur’u okutmak ve tanıtmak için kaleme alınmış ve asıl metni içinde bulunduran yazıya dökülmüş izahlı ders notlarıdır. (bu yönde yapılacak eğitim, tanıtım ve ders kitabı çalışmalarının da bu kapsamda algılanması gerekliliği tabiîdir)

Şimdi Risale-i Nur'un üzerine bina edildiği bir akademik temelli seminer veya bir eğitim programı veya seçmeli ya da zorunlu din dersi kitabı içeriği düşünün.. Kaynak ders kitabının Risale-i Nur olduğu görsel destekli bir akademik eğitim programı ve o programın ders müfredatı olan bir eğitim kitabı (veya din dersi kitabı) düşünün.. Böyle bir akademik seminer faaliyetinden (veya din dersi eğitim programından) haberi olanlara (gelmeseler ve katılmasalar dahi) ve bu kitap çalışmasından ve eğitim programından (veya din dersi eğitim müfredatından) haberi olanlara (okumasalar ve katılmasalar dahi) ne mesaj verir sizce bu tarz çalışmaların tanıtım ve duyuruları?

Biz söyleyelim. İnsanlar böyle çalışmaları duyunca şunları derler: "Demek ki Risale-i Nur denen eserler akademik bir seminere (veya din dersi eğitim programına) kaynaklık edecek düzeyde ciddî bir eserdir ve demek ki bir eğitim programına (veya din dersi eğitim müfredatına) kaynak ders kitabı olacak kadar yüksek ve kıymetli bir akademik değere sahiptir ki böyle faaliyetlere konu olmuş ve oluyor..."

İşte Risale-i Nur eğitim programımızın Risale-i Nur'a ne derece şeffaf bir ayna olduğu ve Risale-i Nur'un ilancılığını ne derece yüksek bir derecede icra etme kabiliyetine sahip olduğu çok parlak bir şekilde ortaya çıkmış oluyor. Bu tarzdaki hizmetimize Risale-i Nur'a gönül veren herkesin (taraftar olmayı bir tarafa bırakın), tüm kuvvetiyle destek vermesi ve teşvik etmesi gerektiğine tüm kalbimizle inanıyoruz.

Risale-i Nur eğitim programımızın bir temel hedefi de, Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı'nın bilim felsefesini oluşturmaya katkıda bulunmaktır. Yani bir yaratıcının varlığını kabul eden bir bilimsel yaklaşımın insanlığa nasıl takdim edileceği hakkında ciddi çözümlemeler ortaya koymaktır. Bu noktada bir yaratıcının varlığına dair diğer bilimsel yaklaşımlara alternatif olacak bilimsel model, yorum ve kabul görecek ilmî yaklaşımlar üretmekte bir temel yaklaşım niteliğinde olduğuna inandığımız ve eğitim toplantılarında sunduğumuz üç yazımızı bir kaynak olarak takdim etmek istiyoruz. Çünkü bizim bu Kur’ânî hakikatleri yeniden ve akademik bir surette takdim etmemize parlak bir numune teşkil ediyorlar. (her üç yazıya yazının en üstündeki “Yazarın Tüm Yazıları” bölümünden ulaşabilirsiniz) Ehemmiyetine binaen kısa takdimlerini ve ulaşabileceğiniz adresi aşağıya almayı gerekli gördük. Yazıların görsel/interaktif formattaki versiyonlarına ve sunum videolarına http://wp.me/P6RGG1-1s adresinden ulaşabilirsiniz.

1-Bilimsel Bilginin Gerçek Kıymetini Belirleyen Unsurun Sorgulanması: Yazımızda, bir yaratıcının varlığının kabulünün delillerini araştıran ve çıkarımlarını bu yönde yapan bilimsel yaklaşım ve çalışmaların insanlık için ifade ettiği değer ve bu yöndeki bilimsel bilgi ve yorumların kıymeti hakkında bazı çıkarımlarımızı paylaşıyoruz. Yazımız, bir anlamda Bediüzzaman Said Nursi’nin asrın başında yenilikçi bir eğitim projesi olarak takdim ettiği “Medresetüzzehra eğitim yaklaşımı”nın değer tespiti çalışmasıdır.

2-Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı ve Bilim Felsefesi Üzerine Değerlendirmeler: Yazımızda, Bediüzzaman Said Nursi’nin asrın başında yenilikçi bir eğitim projesi olarak takdim ettiği “aklî ve dinî ilimlerin bir arada okutulmasıyla beraber, birbirleriyle barıştırılması ve kaynaştırılması”nın özel ismi olan “Medresetüzzehra eğitim yaklaşımı”nın bilim felsefesini oluşturmaya ve yaratıcının varlığına dair diğer bilimsel yaklaşımlara alternatif olacak bilimsel model, yorum ve kabul görecek ilmî yaklaşımlar üretmeye katkıda bulunarak, yaratıcının varlığını kabul eden bir eğitim yaklaşımının bilim dünyasına nasıl takdim edileceği hakkında bazı çözümlemelerimizi paylaşıyoruz.

3-Tabiat Kanunlarına Yaklaşım: “Bir yaratıcının varlığının kabulünün delillerini araştıran ve çıkarımlarını bu yönde yapan bilimsel yaklaşım ve çalışmaların bilim dünyasına ve insanlığa takdim edilmesi”nde büyük önem taşıyan bir konu ile karşınızdayız. Dünyaca meşhur bazı fizikçiler tarafından kâinatın kökeninin kanunlar ve teorilerle açıklanmaya çalışıldığı bir dünyada, eşyanın bir yaratıcı tarafından var edildiği ve işletildiği hakikatinin kabulünü sağlam bir zemine yerleştirmek ve inkârın en temel noktadan çürüklüğünü ortaya koymak için tabiat kanunlarının mahiyetinin en net bir biçimde ortaya koyulması gerekiyor.

Netice olarak, İslâm fikir ve ilim dünyasına yeni bir yaklaşım getiren Risale-i Nur eserlerinin çağın ihtiyaç ve anlayışına tam uygun olarak insanlığa takdim ettiği, manevî bir ilim hazinesi kıymetindeki Kur’ân hakikatlerinin, insanlığın son döneminde maddî-manevî saadet reçetesi olarak kabul göreceğine ve,

İmanların kurtuluşunda dünyaya hâkim ve hükümran olarak bütün insanlığa mal olacağına olan kuvvetli bir ümit ve inanca sahibiz ve,

Bunun da Risale-i Nur’un izah ve şerhi mahiyetindeki çok yönlü çalışmalarla (eğitim alanındaki akademik çalışmalarla ve özellikle sizlere takdim ettiğimiz Risale-i Nur Eğitim Programı’mızla) gerçekleşeceğine inanıyoruz.