abdullahaymaz.jpg
Yirmi Yedinci Söz'ün zeylinden "Sahabeler" konusunu okuyorum... Mevlânâ Câmi ne güzel söylemiş!


"Ne olur yâ Rasûlallah ben de / Ashab-ı Kehfin Kıtmîri gibi

Gireyim Cennet'e / Senin Ashabının zümresinde


Revâ mıdır benim gitmem Cehennem'e / Kıtmîr giderken Cennet'e...


Hem de / O, Ashab-ı Kehfin Kıtmîriyken


Ben ise Senin Ashabının peşinde seken / Bir 'seg' iken..."


Azerbaycan'dan bildirmişlerdi... Bir arkadaşımız eşiyle kendi aralarında sohbet ederken diyorlar ki, "Elhamdülillah biz de Sahabe efendilerimiz gibiyiz... İşte onlar gibi hicret ettik. Buralarda Allah için koşturuyoruz..." O gece bu arkadaşımızın rüyasına Efendimiz (sas) giriyor. O şeref misafirini arabasına alıp gezdiriyor. Ama yolun bir virajında araba uçuruma uçmakla karşı karşıya kalıyor. Tekerleklerin kaymaması için hemen büyük taşlar aramaya başlıyor. Bir de bakıyor ki, içinde Efendimiz'in (sas) bulunduğu araba uçuruma kaymasın diye iki SAHABE başlarını birer taş gibi tekerlerin altına koymuşlar. Ayılıp uyanıyor ve yaptıkları mukayesedeki hatasını anlıyor.

Evet sahabelerin tuttuğu zirveye ulaşmak kolay değil... Bir kere onlar Efendimiz'in (sas) sohbetine mazharlar. Sohbette ise aynı renklerle boyanmak, aynı tecellî akisleriyle cilalanmak söz konusu. O öyle bir atmosfer ki, bir anda orada bulunmak, yıllarca manevî alanda yok almaktan üstün.
Onlar o müthiş İslâmî gelişmenin uyandırmasıyla, hayır ve hakkın, bütün güzelliklerini; şer ve batılın da bütün çirkinliklerini derinliğince anlamış ve maddeten de hissetmişlerdir.
Mesela biz pek çok âyetin ifadesiyle, yerde ve gökte her şeyin Allah'ı tesbih etmekte olduğunu biliriz. Ama sahabeler bu gerçeği maddeten de hissetmişlerdir. Çünkü Efendimiz (sas) avucuna aldığı çakıl taşlarının "Sübhanallah! Sübhanallah! " deyişlerini sahabelere göstermiş ve işittirmiştir. Hem parmağının işaretiyle gökteki dolunayı ikiye bölmüştür. Dalından kopup gelen bir yaprağın zikrini de sahabelere dinlettirmiştir.
Mesela, biz gıybet âyetinin bildirmesi ile bir kimsenin arkasından hoşlanmadığı bir şey söylemenin ölü eti yemek gibi olduğunu biliyoruz. Ama Efendimiz (sas) sahabeleriyle sohbet ederken, ortalığı bir leş kokusu sarıyor, buyuruyorlar ki "Bu iğrenç koku, bir topluluğun bir başkalarının arkasından gıybet edip ölü eti yemelerinin kokusudur." Böylece gıybetteki mânanın gerçekliğini sahabelere maddeten de hissettiriyor. Hatta, arkadaşlarının arkasında gıybet eden kimselere yere tükürmelerini emrediyor, ağızlarından göğermiş etler düşüyor. "Biz et yememiştik." diyorlar ama "Siz arkadaşınızın arkasından gıybet etmişsiniz." diyerek, gıybetin gerçekten ölü eti yemek olduğunu maddeten de onlara gösteriyor. Bunlara şahit olanların durumları bizimle aynı mı olur? Elbette olmaz.
Üstad Hazretleri bu bahiste kendisinden örnek vererek diyor ki:
"Bir zaman kalbime geldi; 'Niçin Muyiddin-i Arabî gibi hârika zâtlar sahabelere yetişemiyorlar?' Sonra namaz içinde 'Sübhâne Rabbiye'l A'lâ' derken, şu kelimenin mânası inkişaf etti. Tam mânasıyla değil, fakat bir parça hakikati göründü. Kalben dedim: 'Keşke bir tek NAMAZA bu kelime gibi muvaffak olsaydım, bir sene ibadetten daha iyi idi.' Namazdan sonra anladım ki, o hatıra ve o hâl, sahabelerin ibadetteki derecelerine yetişilmediğine dair bir irşaddır." Evet sahabeler Kur'an'dan ve Efendimiz'den (sas) aldıkları feyiz ve irşad ile o seviyeye gelmişlerdir...


22 Temmuz 2012, Pazar
Abdullah Aymaz