Kur’ân-ı Kerim, mânâsı, lâfzı, nazmı bakımından mu'cizevî olduğu gibi, muhatabını ikna ederken kullandığı yöntem de beşer takatinin pek üstündedir.

Kur’ân’ın benzersiz, eşsiz bir üslûbu ve metodu vardır. Kur’ân-ı Kerim’in ikna hususiyetinde; muhatabını susturmaktan ziyade hakikati arayan kişiyi irşad etmesi, hakka götürmesi durumu bulunmaktadır. Hem Kur’ân, akla hitap ederken, kalbe, duyulara, nefse de hitap etmektedir.

Kur’ân’ın ikna sistemi; insanın aklını, kalbini, vicdanını, hislerini, şuurunu, nefsini harekete geçirerek kişide ruhî ve fiilî değişikler de meydana getirmektedir. Bununla birlikte Kur’ân’ın metodları, kelâm metodlarının hepsinden üstün olması bir yana, kendine has özellikleri içerisinde barındırmasıyla da orijinalliğini korumaktadır. Ayrıca ikna ve irşad usûlünün camiiyeti itibariyle de her seviyeden insana tesiri söz konusudur. Bu ve bunun gibi pek çok veçhi bulunan Kur’ân’ın ikna yöntemleri; derin hakikatleri içinde barındırmaktadır.


1) KUR’ÂN’IN BEYAN ÜSTÜNLÜĞÜ İLE İKNA ETMESİ

Kur’ân edebî türlerin her birisinde mükemmellik arz etmektedir. Söz söyleme, ifade etme ve hitabetin bütün tabakalarında en yüksek mertebede bulunan Kur’ân-ı Kerim’dir. Bununla birlikte teşvik, korkutma, övme, yerme, ispat, irşad ve bunun gibi ifade çeşitlerinin hepsini en güzel şekilleriyle içinde barındıran Kur’ân-ı Kerim, beyan tarzıyla taklit edilemez olduğunu ve beşerin üstünde bir kelâm olduğunu gözler önüne sermektedir.1


A) Kur’ân’ın beliğ üslubuyla ikna etmesi

Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın bütün emirlerini ve yasaklarını, dinin temellerini, sosyal hayatın kanunlarını bütün incelikleriyle beyanı içerisinde barındırmaktadır ve muhatabının nazarını en yüksek ve küllî noktalara götüren ulvî üslûbuyla hem bir şeriat kitabı, hem bir hikmet kitabı, hem iman, zikir, fikir, duâ, dâvet kitabı olmasıyla her makamda ayrı ayrı dersler veren çok farklı bir belâgate ve parlak bir cezalete sahiptir.2

Ayrıca Kur’ân, Arapların üslûbuna çok uygun olmasıyla birlikte nazil oluşuna kadar hiç kullanılmamış ve kendinden sonra da hiçbir edebiyatçının ifadesine benzemeyen; yüksek, harika, ikna edici ve orijinal bir üslûba sahiptir.

Kur’ân üslûbu, günümüze kadar tazeliğini, canlılığını koruyan lisanıyla ifade güzelliğini insanlığa ispatlamıştır. Bununla beraber Kur’ân’ın muhatabı insandır ve maksat insanı irşad etmektir. Bu sebeple bütün zamanlara ve her tabakadan insana hitap eden bir üslûp ile muhatabına tesir etmektedir. Kur’ân’ın üslûbunun bazı özellikleri ise şunlardır:

- Edebî türlerin hepsini içinde barındırmasıyla birlikte edebî türlerin hepsinden farklı bir yapısının olmasıyla benzerinin olmadığı ve taklit edilemeyişi.

- Aynı anda her türden kültüre ve ilme sahip insanlara hitap etmesi.

- Akla ve kalbe aynı anda dengeli bir şekilde hitap etmesi.

- Üslûbunun insicamın zirvesinde olması ile temel mananın âyetlere serpiştirilmesi suretiyle canlılığın devamlı bir yapıda bulunması.

- Büyük vazifeleri ihtiva eden tekrarların yer alması.
Kur’ân’ın belâgat yönüne baktığımızda ise şu beş esas karşımıza çıkmaktadır. Bunlar;

- Nazmındaki cezalet ve sağlamlık.

- Manasındaki belâgat ve kuvvet.

- Üslûbundaki eşsiz güzellik.

- Lâfzındaki mükemmel fesahat.

- Beyan ve ifadesindeki üstünlük ve sağlamlık.

Bu beş esas ile doğan muhteşem belagat, en iyi ediplerin, hitabet ehillerinin muaraza edemeyip, 1400 seneyi aşkındır boyunlarını eğmelerine sebep olan Kur’ân-ı Kerim’in beliğ üslûbunun eşsizliğini göstermektedir.3

B) Kur’ân’ın açıklayıcı ifadelerle anlatımı ve öğretimi

Kur’ân’ın lisanı, öyle akıcı, anlaşılır, hoş bir beyandır ki, her tabakadan insanın seviyesine hitap eder ve derin, anlaşılması güç olan hakikatler Kur’ân’ın mükemmel anlatım tarzıyla kolayca anlaşılır hale gelir. Kur’ân-ı Kerim, ilmi geniş, derin fikirli âlim ve muhakkiklerin akıllarıyla yetişemeyecekleri İlâhî hakikatleri güzel benzetmelerle, temsillerle en avam insanlara bile hitap edebilen bir anlatımla en açık bir şekilde anlatmıştır.

Meselâ İlâhî rububiyeti sultanlığa benzetir; bununla İlâhî rububiyeti, insanların idrak seviyesine yakınlaştırmaktadır. Bu ve bunun gibi âyetlerde geçen pek çok teşbih ve misallerle herkes, Kur’ân’dan istifade edebilir hale gelmektedir.

Kısaca, Kur’ân; misallerle, hikâyelerle, teşbih ve temsillerle muhtelif derecelerdeki insanları irşad ederek, on dört asırdır yenilmez ve eskimez büyük bir rehber olduğunu bu yönüyle bir kez daha ispatlamaktadır.


C) Delillerle ispat etmek suretiyle ikna etmesi

Özellikle asrımızın insanına hitap eden bu veçhiyle Kur’ân, akıllara ilâhî hakikatleri tasdik ettirmekte ve gönülleri imana yakınlaştırmaktadır. Aklî ve mantıkî delillerle ispat edilen ulvî hakikatlerin akıldan uzak olmadığı beyanındaki ispatlama üslûbuyla ortaya çıkmaktadır. Kur’ân’ın ispat makamının binlerce misali vardır.

Bunlardan birisi Rum Sûresi’nin 50. âyetinde görülmektedir. ‘Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kadirdir.’ Bu âyetin açıklamasını Bediüzzaman Hazretleri şöyle yapar: Her baharda Cenâb-ı Hak üç yüz bin çeşitten fazla nebatat ve hayvanatı yaratmakta ve toprağa yeniden hayat vermektedir.

Kâinat kitabını dikkatle okuyabilen bir insan da anlamaktadır ki, bahar mevsimiyle bize haşrin numunelerini gösteren Cenâb-ı Hakk’ın haşri yaratması da O’na ağır gelmez. İşte bu âyetle ortaya konulan deliller insanın haşri akıldan uzak görmesini engellemektedir.

D) İnsanları ümitsizlikten kurtararak teşvik suretiyle ikna etmesi

Kur’ân-ı Kerim’de uhrevî âlemlere ve cennete ait tablolar zikredilerek Âdemoğlu salih amellere teşvik edilmektedir. Mü’minleri oralara lâyık hale getirmek ve ibadetlere şevkli hale getirmek için verilecek olan mükâfatlardan ve tattırılacak olan lezzetlerden bahsedilmektedir. Böylece kişiyi ümide ve şevke getirmektedir. Zuhruf Sûresinin, 71. âyeti bu tarzı ihtiva etmektedir. Âyetin meali: ‘Orada canların çektiği gözlerin hoşlandığı her şey vardır.’ Evet, bu ve bu tarzdaki diğer âyetler, teşvik suretiyle kalpleri imana ısındırmaktadır.

E) Kur’ân’ın yerine göre muhatabını korkutmak suretiyle ikna etmesi

Kur’ân-ı Kerim, dalâlet ehilleri için cehennem ve azabı bildiren âyetlerin beyanı ile muhatabını gayet şiddetli bir şekilde korkutarak tesirini bırakmaktadır. Meselâ, Mülk Sûresinin, 8. âyetinde Cehennemin öfkesini ifade ederek (‘Neredeyse öfkeden çatlayacak’) sapkınlıkta olanları tehdit etmektedir.4

F) Muhatabını ilzam etmek suretiyle teslime mecbur ederek ikna etmesi

Kur’ân, muarıza karşı üç yolla cevap vererek meydan okumaktadır. Bunlar: açık ve aşikâr olan hakikatlerin varlığı ve batıl yolun belli oluşundan dolayı sukut etmesi, küfür ve sapkınlık fikirlerini kısa bir tabir ile iptal etmesi, veya da daha önce teferruatlı olarak anlatılanlara mücmelen işaret ederek konuya değinmektedir.

Kur’ân-ı Mu'cizü’l-Beyan her türlü muarazaya karşı en güzel şekilde cevap vererek küfre açık bir kapı bırakmıyor ve diyor ki:

“Ey ins ve cin! Eğer Kur’ân, Kelâm-ı İlâhî olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammed-ül Emin dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmiden bu Kur’ân gibi bir kitab getiriniz, yaptırınız. Bunu yapamazsanız, haydi ümmi olmasın, en meşhur bir edib, bir âlim olsun. Bunu da yapamazsanız, haydi birtek olmasın, bütün büleganız, hutebanız, belki bütün geçmiş beliglerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediblerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız.

Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazire yapınız. Bunu da yapamazsanız, haydi kabil-i taklid olmayan hakaik-i Kur’âniyeden ve manevî çok mu’cizatından kat-ı nazar, yalnız nazmındaki belâgatına nazire olarak bir eser yapınız.” (‘Ve düzme ve uydurma da olsa onun gibi on tane sure getirin’ Hud Sûresi, 13.) ilzamıyla der: “Haydi sizden mananın doğruluğunu istemiyorum.

Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun. Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi bütün Kur’ân kadar olmasın, yalnız, on sûresine nazire getiriniz. Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, birtek sûresine nazire getiriniz. Bu da çoktur. Haydi, kısa bir sûresine bir nazire ibraz ediniz. Hattâ, madem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız.

Hem bu kadar muhtaç olduğunuz halde; çünki haysiyet ve namusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz, buna nazire getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, ********, zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette (‘Yakıtı insanlar ve taşlar olan, kafirler için hazırlanmış Cehennem ateşinden sakının.’ Bakara Sûresi 24.)

işaretiyle Cehennem’de haps-i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle beraber ateşe odunluk edeceksiniz. Hem madem sekiz mertebe aczinizi anladınız. Elbette sekiz defa, Kur’ân dahi mu’cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya imana geliniz veyahut susunuz, Cehennem’e gidiniz!”5 Batıl fikirlerin çürütüldüğünü gösteren pek çok âyetten bir örnek olarak Tur Sûresi 29. ve 30. âyetlere baktığımızda da isnad edilen batıl söylemleri susturmaktadır.
‘Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun.’ Geçen âyetin devamında da en veciz şekilde anlatılan hakikatlerle kâfirler susturulmaktadır.
Bu âyetlerde kullanılan yöntemlerden birisi de; istifham-ı inkârı-i taaccübîdir ki, Kur’ân bu metotla şüpheleri bitirmekte ve dalalet ehlini susturmaktadır.


G) Övmek ya da methetmek suretiyle ikna etmesi

Kur’ân-ı Kerim’de Fatiha, En’am, Kehf, Sebe, Fatır Sûrelerinin başında geçen ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.’ hamd ve övgü âyeti de yıldız gibi zinetli, yavrulara rahmet gibi şefkatli, ahirette Cennet gibi güzel bir âyet olarak güneş gibi parlak bir beyanı göstermektedir.6

H) Tenkit, tehdit ve yasaklama suretiyle ikna etmesi

Kur’ân, insanı tenkit ve tehdit eden âyetleriyle kişiyi yanlış işlerden sakındırmakla beraber bunu o veciz üslûbuyla öyle güzel yapmaktadır ki, hem kalp o yanlışı yapmamak için yeterince tatmin olacağı cevapları almakta, hem de akıl bu işin yanlış olduğunu tasdik eder hale gelmektedir. Meselâ Kur’ân-ı Kerim’de Hucurat Sûresinde 12. âyette ‘Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?’ diyerek gıybeti altı yönüyle şiddetle bir şekilde menetmektedir. Şöyle ki:

“Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır. Bu hemze ile demektedir ki: ‘Âyâ sual ve cevab mahallî olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin bir şeyi anlamıyor?’ İkincisi: ‘Yühıbbü’ lâfzının manası ise şudur: ‘Âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

’ Üçüncüsü: ‘Ehadüküm’ kelimesinin ifadesi ise: ‘Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?’ Dördüncüsü: ‘En ye’küle lahme’ kelâmıyla ifade eder ki: ‘İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz?’ Beşincisi: ‘Ehîhi’ kelimesiyle demektedir ki: ‘Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlûmun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz?

Hiç aklınız yok mu ki, kendi âzanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?’ Altıncısı: ‘Meyten’ kelimesinin ifadesi ise: ‘Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir iş yapılıyor?’ Bu âyetle gıybetin, hem aklen, hem kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten ayıplanan, tenkit edilen bir davranış olduğu anlaşılmaktadır ki, Kur’ân bunu en veciz şekilde insana anlatmaktadır. 7


Dipnotlar:
1- Kileci, M. R. Risâle-i Nur’da Kur’ân Mu'cizesi, İz Yayıncılık, İstanbul (1998)
2- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul (2008)
3- Kileci, M.R. Risâle-i Nur’da Kur’ân Mu'cizesi, İz Yayıncılık, İstanbul (1998).
4- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul (2008)
5- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, syf. 347-348. Yeni Asya Neşriyat, İstanbul (2008)
6- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, syf. 344. Yeni Asya Neşriyat, İstanbul (2008)
7- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, syf.344-345. Yeni Asya Neşriyat, İstanbul (2008)