+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6

Konu: Bediüzzaman ve Kuran

  1. #1
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart Bediüzzaman ve Kuran

    Rabbimiz buyuruyor:
    “Bu, yücelerden indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Öyle ise ona tâbi olun ve Allah’a karşı sorumluluklarınızın bilincinde olun ki, Onun rahmetine layık olabilesiniz.” (1)
    Yaratıcımız haber veriyor:
    “And olsun ki, Kur’ân bana ulaşmışken o kişi beni Kur’ân’dan ve peygamberden saptırdı. Şeytan insanı işte böyle yapayalnız ve yardımcısız halde ortada bırakır.
    “Peygamber, ‘Ya Rabbi, kavmim Kur’ân’dan yüz çevirdi’ dedi.” (2)
    Zaman ilerledikçe Allah’ın ve Resûlünün “Kur’ân’ı okuyun, Kur’an’a sarılın” gibi pekçok emri, arkaya atıldı. Veya Kur’ân’ı okumak, Kur’ân’a sarılmak mânadan lafza kaydı. Kur’ân, anlaşılmaz bir kitap olarak vasıflandı. Sadece ezberlenen, tecvidle ve güzel sesle okunan, yükseklerde asılıp saygı duyulan, çokça hatmedilen, ölülere okunan, fal bakılan, gelinlik kızların çeyizine konulan, güzel kağıtlara basılan bir kitaba dönüşerek, niçin indirildiği unutuldu.
    Zaman zaman bu tehlikenin farkında olan bâzı âlimler çıktı, yeniden Kur’ân’a dönüş hareketi başlattılar. Mesela asrımızda Seyyid Kutub, Fizilali’l-Kur’ân’ı yazarak, Müslümanları yeniden Kur’ân’ın gölgesine dâvet ediyordu. Türkiye’de de Mehmet Âkif (1877-1936) Hüseyin Kâzım Kadrî (ö. 1934) gibi değerli âlimler, nazarları yeniden Kur’ân’ın manasına çekmeye çalıştılar. Meselâ Mehmet Âkif, Kur’ân’ın fal bakmak ve ölülere okunmak için inmediğini, doğrudan doğruya Kur’ân’dan ilham alıp, İslâmı asrın idrakine söyletmek gerektiğini haykırdı.
    Asrımızda çoklarınca fark edilmese veya yanlış bilinse de, Kur’ân’a dönüş önderlerinin başında gelen âlimlerden önemli bir isim, Bediüzzaman Said Nursî’dir (ö.1960). Küçük yaşından beri Kur’ân’la iç içe olan Bediüzzaman, daha öğrencilik yıllarında, Kur’ân’ın lafzından çok manasının ve hakikatlerinin korunması gerektiği tespitini yapmıştı. Bunu kendisi şöyle ifâde eder:
    “Molla Said günde bir iki cüz okumak suretiyle Kur'ân'ı ezberlemeye başladı. Her gün iki cüz ezberlemekle, Kur'ân'ın mühim bir kısmını hıfzına aldı, fakat kalbe doğan iki sebeple tamamlayamadı:
    Birincisi: Kur'ân'ın çok sür'atli okunması bir hürmetsizlik olmasın diye;
    İkincisi: Kur'ân hakikatlarını korumanın daha çok lüzumu var diye kalbine gelmiş. Onun için Kur'ân hakikatlarının anahtarı olacak ve şüphelere karşı onu muhafaza edecek ve karşı koyacak hikmet ve İslâmî ilimlerle ilgili kırk risâleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça ezberden okumak suretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.
    Onun daha küçük yaşta ilham sonucu tespit ettiği bu konunun ne kadar önemli olduğu sonraki yıllarda açıkça görüldü. Bediüzzaman, Van'da Vâli Tahir Paşanın konağında iken eski bir gazeteden o tarihte İngiliz Sömürgeler Bakanı ve Müslüman düşmanı olan Lord Gladiston’un Lordlar Kamarası'nda eline Kur'ân'ı alarak, “Bu Kur'ân Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp etmeli, bu Kur'ân'ı onların elinden almalıyız. Veya onları Kur'ân'dan soğutmalıyız” şeklinde bir sözünü okudu.
    Lord Gladiston, İngiltere’de Sömürgeler Bakanlığı yapmış, 1880 yılında genel başkanı bulunduğu Liberal Parti iktidara gelince başbakanlık görevinde bulunmuş bir isimdir. Gladiston, başbakan olduktan sonra Müslüman-Türk düşmanlığını artırarak sürdürmüştür. O dönemi yaşamış zâtlardan Mehmet Ârif Bey (ö. 1897) Gladiston’un sözünü şöyle verir; “İngilizlerin meşhur hatîbi ve Müslümanların düşmanı başbakan Gladiston, bir cemiyette bir defa yaptığı bir konuşmada demişti ki: ‘Kur’ân’ın vücudu bâki oldukça Müslümanların kökü kesilmez, dünyayı bozmak için yalnız bu kitap yeter.’ Herifin bu sözü, İngilizlerin mutaassıb önderleri yanında bir hikmet prensibidir. Bütün Avrupalılar ancak Kur’ân aleyhine hücum ediyorlar.”
    O dönemde yaşayanlardan Ahmet İhsan ise Gladiston’nun sözünü, “Türkler bu kitapla yürüdükçe, medeniyete zararlıdır” şeklinde nakleder.
    Muhammed Cemil Ziynû, “Bu Kur’an var olduğu sürece, Avrupa, Müslüman Doğu’ya hâkim olamayacaktır” şeklinde nakleder.
    Kâzım Karabekir de “Bu Kitap yeryüzünde kaldıkça Batak katliamı gibi vahşetler dünyadan eksik olmaz” şeklinde nakletmiştir.
    Batak Olayı, 1876'da Bulgar isyanı sebebiyle yaşanmış, bir çok Hıristiyan öldürülmüştü. Gladiston, bu sözü sebebiyle İngiliz Başbakanı D’Izraili tarafından azarlanmıştı.
    Görüldüğü gibi, Gladiston’un sözü ile ilgili farklı rivâyetler vardır. Fakat hepsinde ortak nokta, Kur’an karşıtlığı; Kur’an’ın Müslümanlar için büyük bir güç kaynağı olduğudur. Kanaatimize göre onun sözü Bediüzzaman’ın naklettiği gibi değildir. Bu ifade, ya gazetenin yorumu, veya Bediüzzaman’ın yorumlu olarak yaptığı bir nakildir. Diğer bir ifadeyle mânâ ile nakildir.
    Gazetede okuduğu bu haber, İslâm'a hizmet için yerinde duramayan genç Said'e çok dokundu; ruhunda kuvvetli bir niyet, bir feveran, bir gayret uyandı; bu düşüncenin sevkiyle “Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim” diyerek, Kur’an’ın bir mu’cize olduğunu ispat edip her tarafa neşretmek ve kâfirleri tam susturmak istedi.
    Bundan sonra onu Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez hakikatlerini savunmak için çareler ararken, kitaplar yazarken, konuşmalar yaparken görüyoruz. 2010 yılının Kur’an’ı Anlama Yılı” olması münasebetiyle, “Bediüzzaman ve Kur’an” başlığı altında kaleme alacağımız yazılarımızda, Bediüzzaman’ın bu yoldaki faaliyetini, verdiği mücadeleyi tarihi seyri içerisinde kronolojik olarak ele alacağız. Ayrıca onun Kur’an ilimlerine yönelik görüşlerini “denizden bir kabarcık” “okyanustan bir damla” nispetinde sizlere aktarmaya çalışacağız. Gayret bizden, yardım ve hidayet Allah’tandır.
    DİPNOTLAR:
    1-En’am Sûresi, 6:155.
    2-Furkan Sûresi, 25:29, 30.

    ismail mutlu-risalehaber
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  2. #2
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Bediüzzaman ve Kur’an (2)
    18 Mart 2010 Perşembe 06:31
    Bir önceki yazımızda Bediüzzaman’ın Lord Gladiston’un Lordlar Kamarası'nda eline Kur'ân'ı alarak, “Bu Kur'ân Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp etmeli, bu Kur'ân'ı onların elinden almalıyız. Veya onları Kur'ân'dan soğutmalıyız” şeklinde bir sözünü okuyarak, “Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim” diyerek yola çıktığını yazmıştık. Bu haftaki yazımızda onun hayat seyri içerisinde “Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu” gösterme mücadelisini örneklendirmeye çalışacağız.
    Bediüzzaman, Kur’ân nuruna hizmet edebilme, Kur’an’ın karşısında olduğu “cehalet” karanlığını ilim ve bilgi ile nurlandırmak için Doğu illerinde Medresetü’z-Zehra ismiyle bir üniversite açtırma düşüncesiyle 1907 yılında İstanbul’a gitti. Gelecekte çıkacağını hissettiği nurun siyasetle temin edileceğini sandığından, “siyaseti, İslâm ve Kur’ân’ın emrine vererek, bu uğurda mücadele etti. Bu cümleden olarak Abdulhamid’in baskı rejimine karşı çıktı, 2. Meşrutiyet hareketini destekledi, gazetelerde makaleler yazdı, 31 Mart Olayına karıştığı gerekçesiyle divan-ı harpte yargılandı ve berat etti.
    1327/1911 yılında Bediüzzaman’ın bir ismi de Saykalü’l-İslamiyet olan Muhakemat isimli bir eseri yayınlandı. Üstad, “havasın reçetesi” olarak isimlendirilen bu eseri, tefsire giriş olarak kaleme almıştır. O, Muhakemat’ta geleneksel tefsir anlayışına, özellikle İsrailiyat bilgilerinin aktarılmasına karşı çıkar. Muhakemat, hakikaten havas (ilim sahiplerinin) reçetesidir. Bu eseri yazdığı dönemde Bediüzzaman’ın en önemli hedefi, İslamiyeti, “İsrailiyattan, hurafelerden ve hikayelerden arındırmak”tır. İfrat ve tefritleri kaldırıp “orta yolu” göstermektir. Bir yerde şöyle der: “İslâmiyette olan dosdoğru yolu göstermekle tefrite düşen din düşmanlarının şüphelerini red ve yüzlerine vurmakla beraber; dosdoğru yolun öteki tarafını ve ahmak dost ünvanına lâyık olan ifrat ehlinin ve dış görüntüye katılıp kalanların kuruntularını kovmak, asılsızlığını göstermek, asıl hakikat rehberinin ve İslâm dünyasının ikbal ve geleceğine yol açan ve dosdoğru (sapmaz) yolda tam bir zafer kazanma ümidiyle çalışan İslâm’ın gerçek araştırıcı alimlerine ve akıllı dostlara yardım etmek ve kuvvet vermektir. Netice, maksadım, o elmas kılınca cila vurmaktır.”
    Muhakemat, üç “Makale”den meydana gelir. Birinci Makale, On İki Giriş’ten oluşur ve “Hakikatin Unsurları” isimli bu makalede, akıl nakil ilişkisi incelenir. Kur'ân'ın esas maksatları sayılır. İbnü’l-vakt ifadesi üzerinde durulur. İsrailiyat ve Yunan felsefesinin bir kısmının, tefsir ve hadis gibi İslâmî ilimlerin içine nasıl girdiği ve din süsüyle görünerek fikirleri nasıl karıştırdığı son derece güzel bir şekilde açıklanır. Kamuoyunun güvenini kazanabilmesi için, Kur’ân’ı ancak çeşitli ilim dallarında ihtisas sahibi bir heyetin gerçek manada tefsir edebileceğini ifâde eder. “Parçada bulunmayan, bütünde bulunur” kaidesine bağlı olarak, “her fertte bulunmayan şartlar, heyette bulunabilir” der.
    Şöhretin, malı olmayan şeyi de insana mal ettiği; Allah’ın ihsanından fazla ihsan etmemek gerektiği, bir hakikat danesinin, bir harman hayale tercih edileceği; hakkın tergîb ve terhibe ihtiyacının bulunmadığı gibi önemli konular ele alınır. Mecaz ve teşbihlerin ilmin elinden cehlin eline düştüğünde zamanla nasıl hurafelere kapı açtığı açıklanır. İnsandaki zararlı huylardan olan mübalağa yapma meylinin yol açtığı zarar açıklanır. Dini hükümler arasında dengeye dikkat edilmesi, mübalağa yapılmaması gerektiği, nazara verilir. “Her kemâli mahveden ye'is” öldürülür ve “her saadetin mayası olan ümid” canlandırılır. Eskidan insanlar hamasi konuşmalarla ikna olurlarken, günümüzde ikna olmak istedikleri nazara verilir. Meşrutiyet ve hürriyetin Müslümanlara büyük zafer kazandıracağı anlatılır.
    Medeniyetin güzellikleri denilen şeylerin aslında şeriatın başka şekle çevrilmiş birer meselesi olduğu; muhalefet, üstün görünme ve demegoji gibi hastalıklara dikkat çekilir. Özü bulmayanın kabukla meşgul olacağı; dosdoğru yolu görmeyenin aşırılığa düşeceği açıklanır. Görünüşe takılıp kalanları aldatan şeyin yaratılıştaki güzelliğe ve büyüklüğe kanaat etmemeleri olduğu dikkate sunulur. Mübalağa meylinin yol açtığı zararlar üzerinde durulur.
    Ayrıca, dünyanın yuvarlak olduğunu ispat için İmam Gazâlî, İmam Şâfiî, Fahreddin Râzî, Saadettin Taftazânî, Seyyid Şerif Cürcânî gibi büyük âlimlerin eserlerine atıflar yapılır. Kur’an’daki müteşabihler, Kur’an’daki yeminler, Kur’an’ın üslubu gibi Kur’an ilimlerinin bazı konuları işlenir. Kur’an’ın, üslup itibarıyla muhataplarının çoğunluğunu oluşturan halk kesimini esas aldığı ifade edilir.
    Kaf Dağı hakkında bilgi verilir. Hz. Zülkarneyn ve Zülkarneyn Seddi, Ye'cüc-Mecüc gibi Kur’an’da açıklanan bazı konular üzerinde durulur. Ayrıca tefsir, te’vil farkı üzerinde durulur. Cehennemin yerinin nerede olduğu açıklanır. Âhiretin varlığının kesinliği üzerinde durulur. Kur'ân'ın irşad mesleğinin ne gibi özellikler taşıdığı, tefsir ehline bu bakımdan düşen vazifelerin neler olduğu açıklanır. Sadece âyet-i kerimelerin zâhirine bakarak menfî şekilde hüküm veren inkârcıların iddialarının doğru olmadığı konusunda açıklamalar yapılır. Zâhire takılıp kalanları, sıradan bilgilerde bile tereddüde sevkeden hususlar anlatılır. Olabilirin, olmuş (imkanın mümkün) demek olmadığı açıklanır.
    İkinci Makale, belâgatın unsurları hakkındadır. Bu Makale’de Belâgatta, lafzın mı, yoksa mânânın mı daha önemli olduğu konusu işlenir. Beyan ilminin önemli unsurları açıklanır. Mecaz, teşbih, üslup gibi edebiyat konuları işlenir. Bu Makalenin asıl yazılış maksadı, Kur’an’ın üslubundaki olağanüstülüğü nazara vermek; eskiden beri tartışıla gelen Kur’an’ın asıl mu’cize yönünün lafzından mı, manasından mı kaynaklandığı konusuna bir açıklık kazandırmaktır.
    Üçüncü Makale’de, Japonların sorusu üzerine tevhid konuları, Allah’ın varlık ve birliğinin ispatı, gibi konular işlenir. Peygamberlik kurumunun önemi açıklanır. “Yaşayan Kur’an” olan Peygamberimizin, peygamberliğinin delilleri üzerinde durulur. Peygamberimizin yüce ahlâkının, peygamberliğine delil olduğu ifâde edilir Rasulullahın içinde yaşadığı zamanda yaptığı köklü değişikliklerin; vahşi ve kötü huyları değiştirerek yerlerine güzel ahlakı yerleştirmiş olmasının peygamberliğine delil olduğu açıklanır. İslâm düşmanlarının Kur'ân-ı Kerim hakkında yaydıkları üç itiraza son derece ikna edici cevaplar verilir. Delilin, iddiadan daha bilinir olması gerektiği açıklanır. Resûlullahın (salat ve selam üzerine olsun) mu'cizeleri hakkında önemli bir ölçü zikredilerek bu ölçü dahilinde Peygamber Efendimizin mûcizelerinin çeşitleri üzerinde durulur. Felsefenin sorularına Rasûlullahın verdiği cevaplar aktarılır. Kur'ân'ın dört maksadından biri olan bedenen diriliş özlü olarak ispat edilir.
    Her üç Makaledeki konular ve prensipler direk veya dolaylı olarak Kur’an’ın bazı konularını açıklamak ve “Kur’an’ı doğru anlamak” için ele alınır.
    Kısmet olursa sonraki yazılarımızda Bediüzzaman’ın Muhakemat isimli eserinden Kur’an’la ilgili yer verilen konuları müstakil başlıklar altında ele alacağız.
    Bediüzzaman, kendisini bir Kur’an talebesi olarak gördüğünden, karşılaştığı her olaya, her fikre Kur’an ve vahiy penceresinden bakmıştır. Ömrünün sonuna kadar da “Kur’an’dan başka üstad” tanımamıştır. Onun hayat seyrine Kur’an ilişkisi açısından bakmaya devam edelim:
    Bediüzzaman, 6 Haziran 1911’de Sultan Reşat’la birlikte Rumeli’ye seyahat etmişti. Bu seyahati esnasında iki öğretmenle sohbet etti. Sohbetin bir yerinde onlara “Dünyanın ömrü kalmışsa, Kur’ân hakikatlerine yapışacak” müjdesini verdi. Kurtuluş çaresini İslam’ın ve Kur’an’ın dışında arayan bu öğretmenlere, asıl kurtuluşun Kur’an hakikatlerine sarılmakla mümkün olduğunu örneklerle ispat etti.
    Bediüzzaman, bu seyahat sonrasında tekrar Van’a döndü (1912). Horhor Medresesinde talebelerine Kur’ân’dan dersler verdi. Abdulmecid Nursî ve Müküslü Hamza’nın anlattığına göre, Üstad hazretleri burada talebelerine ders verirken Kur’ân’ı açarak, tefsir dersleri yaptı. Talebesi Molla Habib de bu dersleri yazdı.
    Bediüzzaman, o günlerde sadık bir rüyada kendisini Ağrı Dağı'nın altında gördü. Birden dağ patlamaya başladı. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıldı. Bu sırada annesinin de yanında olduğunu gördü. Ona, “Ana korkma, Cenâb-ı Hakkın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîmdir” diye teselli verdi.
    Sonra, önemli bir zatın “Kur'ân'ın mu'cizesini açıkla” diye emrettiğini işitti ve uyandı. Sonra şöyle düşündü:
    “Anladım ki, büyük bir patlama olacak. O patlama ve değişimden sonra Kur'ân'ın etrafındaki surlar kırılacak. Kur'ân, doğrudan doğruya kendi kendini müdafaa edecek. Kur'ân'a hücum edilecek, mu'cize yönü, onun çelik bir zırhı olacak. Şu zamanda o mu'cizenin bir çeşidinin gösterilmesine haddimin üzerinde olarak benim bir adam aday olacak, ve aday olduğumu anladım.”
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  3. #3
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Bediüzzaman ve Kur’an-3
    17 Nisan 2010 Cumartesi 07:36
    İşaratü’l-İ’caz tefsiri
    Rabbimiz, Kur’an’ı öncelikle ilk muhataplarını nazara alarak ve onların konuştuğu dil üzere indirmiştir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur:
    “Biz, insanlar günahtan sakınsınlar, veya kendileri için bir ibret ve öğüt vesilesi olsun diye, Kur’an’ı Arapça bir kitap olarak indirdik ve onda azabımız hakkındaki tehditleri çeşitli şekillerde açıkladık.” (1)
    “Bu kitap, bilen bir topluluk için Allah’ın rahmetiyle müjdeleyici ve Onun azabından sakındırıcı olmak üzere, ayetleri açıklanıp ayırt edilmiş Arapça bir Kur’an olarak Rahman ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir.” (2)
    Şu ayette ise Kur’an’ın Arapça indirilmesinin sebebinin, onun anlaşılması olduğu nazara verilir:
    “Her şeyi apaçık açıklayan Kitaba yemin olsun ki, düşünüp anlayasınız diye Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik. Şüphesiz o, katımızdaki levh-i mahfuzda saklı, pek yüce ve pek hikmetli bir Kitaptır.” (3)
    Gerek Kur’an’ın konuştukları dil üzere inmesi; gerek yaşanılan olaylar üzerine parça parça inmesi; gerekse Peygamber Efendimizin aralarında bulunması sebebiyle, ilk muhataplar Kur’an’ı anlamakta büyük ölçüde zorlanmıyorlardı. Zorlandıkları zaman da, Kur’an’ın bizzat kendisine indiği ve onu açıklamakla görevlendirilen Sevgili Peygamberimize müracaat ediyorlar, o da onların anlamadıkları hususlarda gerekli açıklamayı yapıyordu.
    Rasûlullahın ahirete teşrif etmesinden sonra İslam dünyası genişledi. Kur’an’ın ruhuna yabancı olan özellikle yeni Müslüman olanlar, onu anlama noktasında zorlandılar. Hz. İbn Mes’ud, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. İbn Abbas (Allah hepsinden râzı olsun) gibi Sahabilere ulaşabilenler, onlara müracaat ediyorlar; Kur’an’ın inişine şahitlik eden bu ilk nesil de anlaşılmayan yerleri kendilerine açıklıyordu. İbni Abbas’ın (r.a.) yaptığı tefsirler, Fîruzabadî (ö. 817/1414) tarafından derlenerek, Tenvirü’l-Mikbas an Tefsîr-i İbn Abbas ismiyle yayınlanmıştır.
    Sahabilerden sonra bu vazifeyi, onların talebeleri olan Tâbiûn âlimleri devraldı.
    Onlardan sonra ise, onların yetiştirdiği Tebe-i Tâbiîn âlimleri bu görevi üstlendi.
    İşte bundan sonrasında, artık İslâmî ilimler alanında kitaplar yazılmaya başlanıldığı dönemde, kendilerine müfessir, yani Kur’an yorumcusu denilen kimseler, Allah’ın kelamının daha iyi anlaşılması için tefsirler yazdılar. İlk tefsir, Mukâtil bin Sülayman’a (ö. 150/767) isnad edilen ahkam âyetlerine yönelik tefsirdir.
    Sonraki döneme damgasını vuran önemli bir tefsir, İmam İbn Cerir et-Taberî’nin (ö. 310/922) kaleme aldığı Câmiü’l-Beyan fî Te’vili’l-Kur’an’dır. Bu tefsir rivâyet ağırlıklıdır.
    Sonrasında Tahavî (ö. 321/933) ve Cassas (ö. 370/981), Ebu Bekir Muhammed İbn Arabî (ö. 543/1148) Ahkamü’l-Kur’an ismiyle hüküm âyetlerinin tefsirini yazdılar.
    Sonraki yıllarda ise Zamehşerî’nin (ö. 538/1140) Keşşaf’ı ile; Fahreddin Râzi’nin (ö. 606/1210) Tefsîr-i Kebir’ini görüyoruz. Bu iki tefsir ise dirayet ağırlıklıdır. Diğer bir ifadeyle aklî tefsirdir.
    Yedinci asırda hazırlanan önemli bir eser, Kurtubî’nin (ö. 671/1272) el-Câmiu li Ahkami’l-Kur’an’ıdır.
    Önemli bir tefsir de İbn Kesir’in Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azîm’idir.
    Bunlardan başka daha pekçok tefsir hazırlanmıştır.
    Yirminci yüzyıla gelindiğinde, Mevdudî (ö. 1979) Tefhimü’l-Kur’an; Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’an isimli eserlerini kaleme almışlardır.
    Aynı dönemde Türkiye’de ise, Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerim Tefsiri; Konyalı Mehmed Vehbi, Hülasatü’l-Beyan isimli tefsirlerini hazırladılar.
    İşte 20. yüzyılın ilk çeyreğinde tefsir yazma girişiminde bulunan isimlerden birisi de, Bediüzzaman Said Nursî (ö. 1960) idi. Bu zat, Van’da vâli Tahir Paşa’nın konağında iken (1899) eski gazetelerde, İngiltere Dış İşleri Bakanı Lord Gladiston’un, Lordlar Kamerası’nda Kur’an’ı eline alarak “Bu Kur’an Müslümanların elinde olduğu müddetçe onlara hâkim olamayız. Ne yapıp etmeli ya bu Kur’an’ı onların elinden almalı, ya da onları Kur’an’-dan soğutmalıyız” şeklindeki beyanatını okudu. Bunun üzerine,
    “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez mânevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim” dedi ve bu uğurda çalışmaya başladı. Buna ilk yazımızda yer vermiştik.
    Muhakemat isimli eserinde Kur’an’ın anlaşılmasına yönelik açıklamalarda bulundu. Yazılacak tefsirin esaslarını belirleyen ölçüler tespit etti. Muhakemat’ın Kur’an’la ilgili yönlerine de ikinci yazımızda yer vermiştik. Bu yazımızda ise Bediüzzaman’ın İşaratü’l-İ’caz tefsiri üzerinde duracağız:
    Van’da talebe okuturken Birinci Dünya Savaşı çıktı. Gönüllü alay komutanı olarak katıldığı bu savaşta, daha önce esaslarını belirlediği İşârâtü’l-İ’caz isimli tefsirini hiç bir kaynağa müracaat etmeden Arapça olarak yazdı. Bediüzzaman’ın kendisi bunu şöyle ifâde eder:
    “Birşey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terketmek caiz değildir” kaidesi sebebiyle, acz ve kusurumla beraber, Kur'ân'ın bazı hakikatleriyle, kelimelerinin dizilişi konusundaki bazı mu’cizeleriyle ilgili bâzı işâretleri tek başıma kaydetmeye başladım.
    Fakat, Birinci Dünya Savaşının patlamasıyla Erzurum'un, Pasinler'in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve farklı hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde müracaat edilecek tefsirlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız kalbime gelen doğuşlardan ibaret kaldı. Kalbime gelen o doğuşlar eğer tefsirlere uygun ise, nur üstüne nurdur; şâyet zıt yönleri varsa, benim kusurlarıma verilebilir.”
    Said Nursî, Emirdağ Lahikası’nda da bu tefsirin yazılışı ile ilgili olarak şöyle der:
    Harp içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur’an’ı hakimin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde kâtibi Habib’e “Defteri çıkar!” diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’an’ın bir harfinin bir nüktesini; düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş, ruhunun kurtulmasına tercih etmiş.
    Bediüzzaman, Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düşmüştü. Esâretten firar ettikten sonra cephede avcı hattında yazdığı İşârâtü’l-İ’caz’ı yayınlamak için teşebbüse geçti.
    Bu harika tefsirin ilk müsveddelerini, Diyarbakır’a hicret eden kardeşi Abdülmecid yanında götürmüştü. Bediüzzaman’ın dostu ve akradaşı olan Diyarbakır vâlisi Cevdet Bey’in evinde temize çekmişti. Ya Abdülmecid, esâret dönüşünde bir nüshasını amcasını görmeye giden Abdurrahman Nursi ile gönderdi, veya bir nüsha da Bediüzzaman’ın kendisinde vardı. Onun bu eseri yayınlamak için teşebbüse geçtiğini öğrenen Enver Paşa “Bu kıymetli eserinizi izin verin ben bastırayım” diye teklifte bulundu.
    Bediüzzaman, Paşa’ya, “Mâdem hizmet etmek istiyorsun, öyle ise kağıdını sen al” dedi. O da bunu kabul edince, İşârâtü’l-İ’caz tefsiri 1918 yılında yayınlandı.
    Said Nursî, Eskişehir Mahkemesi müdafaasının bir yerinde, geçmişteki hizmetlerini sayarken, bu yarım kalan tefsirinin ya-yınlanması konusunda da şöyle der:
    Savaş cephesinde yazdığı ve şimdi el konulan İşârâtü’l-İ’caz, o zamanın başkumandanı olan Enver Paşa’ya o derece kıymetli görünmüş ki, kimseye yapmadığı bir hürmetle, karşılamaya koştuğu o savaş hatırasının hayrına, şerefine ortak olmak fikriyle, o eserin yayınlanması için kağıdını vererek yazarının savaştaki cihadı takdirle yâdedilen bir adam...
    İşârâtü’l-İ’cazı gören ilim ehli onu takdir etti. Mesela İstanbul Fetva Emini olan Ali Rıza Efendi, yanına gelen dostlarına çeşitli defalar, “Bu İşârâtü’l-İ’caz bin tefsir kuvvetinde ve kıymetindedir” diye yemin ederek ilan etmiştir.
    Yine Şark âlimleri, Şam ve Bağdat’taki büyük âlimler, “İşârâtü’l-İ’caz gayet harika ve emsalsiz bir tefsirdir” diye takdirlerini ifâde etmişlerdir.
    Bağdat’ta Tahir Şuşi isimli Kürt asıllı bir âlim, Eski Diyânet İşleri Başkan yardımcısı Yaşar Tunagür Hoca’ya (ö. 2006) İşârâtü’l-İcaz hakkında şöyle demiştir: “Ben hayatımda onca tefsir okudum, okumadığım tefsir kalmadı. Fakat İşârâtü’l-İ’caz’da gördüğüm incelikleri hiçbir yerde görmedim, duymadım. Bu kitabı ben kendi dilime çevirmek istiyorum.”
    Bediüzzaman, başladığı bu tefsir maalesef Fâtiha Sûresi ile Bakara Sûresi’nden 32 âyeti kapsamaktadır. Sonraki yıllarda kaderi İlâhi Bediüzzaman’a, avamın imanını kurtarma ve muhafaza etme vazifesi verdiğinden, Risâle-i Nur ismini verdiği eserler kaleme aldı. İşârâtü’l-İ’caz tarzında olmasa da, bu eserler de Kur’an’ın bâzı âyetlerinin tefsiridir.
    Bir yerde de İşârâtü’l-İ’caz’ın yetmiş cilt olarak düşünüldüğünü, ancak sonraki yıllarda ortaya çıkan gelişmeler sonucunda Risâle-i Nurlara daha fazla ihtiyaç duyulduğu için diğer ciltleri yerine Risâle-i Nurların yazıldığınışöyle ifâde etmiştir:
    Kendi seçimim olmayarak, iradesiz bir tarzda, adeta bütün Sözlerin ve Mektupların sonlarında şu “Seni her türlü kusur ve noksandan uzak görürüz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bizim bir ilmimiz yoktur; herşeyi hakkıyla bilen ve her işi hikmetle yapan ancak Sensin” âyeti bana söylettirilmiş. Şimdi anladım ki, tefsirim de, şu âyetle son buluyor. Demek inşallah bütün Sözler (Risale-i Nur), hakiki bir tefsir ve şu ayetin denizinden birer arktır (su yoludur). Sonunda, yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsirin bitiminde sanki her Söz, mânen şu âyetten başlıyor. Demek, o zamandan beri, yirmi senedir daha şu âyeti tefsir ediyorum; bitiremedim ki tefsirin ikinci cildini yazayım.
    Bediüzzaman, Şualar isimli eserinde de, İşârâtü’l-İ’caz’ın, Risâle-i Nur’un fatihası olduğunu ifâde etmiştir.
    Arapça olan bu eserin Türkçe tercümesi, 1959 tarihinde Doğuş Matbaasında yayınlandı.
    İşârâtü’l-İ’caz tefsirinin yazılışından kırk sene sonra da bâzı talebelerine ondan ders yaptı. Talebeleri bunu şöyle ifâde ederler:
    Kırk sene önce, Birinci Dünya Savaşı’nda, cephede, avcı hattında, bazan at üstünde yazılan bu İşâratü'l-İ'câz tefsirinin bir kısmını Üstadımızdan ders aldık. Belâgat ilmini ve Arapça kaideleri bilmediğimiz halde, aldığımız ders ile bundaki büyük bir inceliği anladık ki, bu İşârâtü'l-İ'câz tefsiri, hakikaten harikadır.
    İşârâtü’l-İ’caz tefsiri, Kur’an’ın çok harika bir tarifiyle başlar. (Bu tarifi açıklamalı bir şekilde müstakil olarak yazacağız.)
    İşârâtü’l-İ’caz tefsirinin önemli bir özelliği,
    Tefsiri yapılan âyetlerin birbiri arasındaki bağı,
    Âyetlerin cümleleri arasındaki irtibatı,
    Cümlelerin kelimeleriyle olan irtibatı ortaya koymasıdır.
    İşârâtü’l-İ’caz tefsiri, Sonraki yıllarda Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî tarafından tercüme edildi. Fakat bu tercümede eksiklikler vardır ve lafzi bir tercüme değildir. Bazı yerler mana itibarıyla tercüme edilmiştir.
    Abdülmecid Nursî tarafından yapılan eksik tercümeden sonra, İşârâtü’l-İ’caz, Üstad’ın talebelerinden Abdülkadir Badıllı tarafından tam metin olarak tercüme edildi.
    Ayrıca Bahaddin Sağlam dostumuz tarafından yine tam metin olarak tercüme edildi.
    Fakat sonradan yapılan her iki tercümede de Arapça kelimeler ağırlıktadır.
    Bu tefsirin bir başka tercümesi ise bizim tarafımızdan yapıldı. Bizim tercümemizde eserin bir tarafında da Abdülmecid Nursi ağabeyin tercümesi yer almaktadır. Böylece okuyucuya eserin aslıyla Abdülmecid Nursi’nin tercümesini karşılaştırma imkanı sunulmuştur. Diğer taraftan, bizim yaptığımız tercüme aynı zamanda açıklamalıdır. Ayrıca tarafımızdan yapılan tercümede günümüz ifadeleri kullanılmıştır.
    Bizden sonra ise değerli kardeşim Doç. Dr. Şadi Eren tarafından tercüme edilmiş; fakat örnek olarak cüz’i miktarda basılmıştır.
    Bediüzzaman İşârâtü’l-İ’caz’dan sonra da Kur’an üzerine önemli çalışmalar yaptı. Mesela Sünuhat isimli eserinde “Kur’an’ın Mutlak Hakimiyeti” isimli harika bir yazı yer alır. Mu’cizat-ı Kur’aniye Risâlesi olan Yirmi Beşinci Söz’de, Kur’an’ın Mu’cize oluş yönleri üzerinde durdu.
    Câmilerde Türkçe ezan ile birlikte, Kur’an’ın da Türkçe okutulmaya başlandığı 1932 yılında Türkiye genelinde ilk defa tarafımızdan yayınlanan Rumuzât-ı Semâniye Risâlesini yazdı. Onun bu çalışmalarına sonraki yazılarımızda tafsilatlı olarak yer vereceğiz. Gelecek yazımız Sünuhat’ta yer alan “Kur’an’ın mutlak hakimiyeti” konusunda olacaktır. Gayret bizden yardım ve hidayet Allah’tandır.


    ismail mutlu
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  4. #4
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    25. Söz ışığında İslam ve Batı ailesi
    18 Temmuz 2011 Pazartesi 06:25
    Bediüzzaman Said Nursî, Kur’an’ın i’cazını ispatladığı Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an medeniyetiyle Batı uygarlığı arasındaki temel zıtlaşma noktalarını harikulâde bir vuzuhla özetledikten sonra, doğrudan gündelik hayata temas eden dört örnek karşılaştırmada bulunur. Bu dört örnek karşılaştırmadan üçünün aile hayatına dair olması ise oldukça anlamlıdır.

    Kur’an’ın i’cazını ispata adanmış “Yirmi Beşinci Söz”ün sayfaları arasında dolaşırken, Kur’an’ın ona gereğince talebe olabilen bir insanın bakışına nasıl bir dikkat ve derinlik kazandırdığını da anlama imkânı buluruz. Bu geniş ve derin risalenin içinde hele öyle bir bölüm vardır ki, bir Kur’an talebesi olarak Bediüzzaman’ın ‘müceddit’liğinin de ispatı niteliğindedir.
    İlgili bahiste Bediüzzaman, Kur’an’ın Ümmi Nebi’nin (a.s.m.) kendi sözleri olduğunu iddia eden münkirlere cevaben Âlemler Rabbi’nin (c.c.) “Öyleyse, siz de bir benzerini getirin” diye meydan okuyuşunu, sadece o günün müşriklerini ve münkirlerini değil, bugünün müşrik ve münkirlerini de içerecek şekilde tefsir eder.
    Âlemler Rabbi “İnsanlar ve cinler bir araya gelip birbirlerine yardım etseler, yine Kur’an’ın mislini getiremezler” diye meydan okurken (bkz. İsra, 17:88), Bediüzzaman’ın ifadesiyle ”nev’-i beşerin, belki cinnilerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hâzıra“, Kur’an’ın bu meydan okuyuşuna güya ”Kur’an’ın hükümlerinin mislini getirerek” cevap verme çabasında ve iddiasındadır.
    Bu ifadelerinden anlaşıldığı üzere, Bediüzzaman bütün dünyayı hâkimiyeti altına alma gayretindeki Batı uygarlığında şu özellikleri tespit etmektedir:
    1- Bu uygarlık, Kur’an’ın semavî hükümlerine karşı beşerin arzî hükümleriyle meydan okuma, ”Kur’anî medeniyet”e bir cevap ve alternatif oluşturma iddiasındadır.
    2- Batı uygarlığı, bu uğurda vahiyden kopuk bütün görüş ve anlayışları harmanlamış; bir anlamda, söz konusu iddiasını ispat çabası içerisinde ”bütün insanlar”ı yardıma çağırmıştır.
    3- Batı uygarlığını, sadece vahyi reddeden insanların beraberliği olarak açıklamak yeterli değildir; ”belki cinnilerin de” ifadesinden anlaşıldığı üzere, bu uygarlığın ”şeytanî” bir tarafı da vardır. Bir bakıma, Batı uygarlığı, insî ve cinnî tâbileriyle İblis’in Kur’an’a karşı son ve en büyük huruç harekâtı niteliğindedir.
    Batı karşısında mağlup bir zihin ve yorgun bir ruh hali içinde orada pişirilip servis edilen her şeyi kabule yatkın nicelerinin yaşıyor olduğu İslam coğrafyasında Bediüzzaman’ın bu ”medeniyet-i hâzıra” yorumu, ziyadesiyle uyarıcı ve uyandırıcı bir mahiyet arz eder.
    Demek ki, müminler, Batı’dan gelen her şeyi ”insanlığın ortak mirası” gibi görüp almadan önce, ”nev’-i beşerin, belki cinnilerin de netice-i efkârları” olan bu uygarlığın ‘“İnsanlar ve cinler bir araya gelip birbirlerine yardım etseler, yine Kur’an’ın mislini getiremezler” ilahî meydan okumasına beşerî, belki şeytanî bir cevap verme çabasını göz önüne alma durumundadırlar.

    metin karabaşoğlu-risalehaber
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  5. #5
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Batı’nın aile acziyetiNitekim Bediüzzaman, ilgili bahsin ilerleyen satırlarında Kur’an medeniyetiyle Batı uygarlığı arasındaki temel zıtlaşma noktalarını harikulade bir vuzuhla özetledikten sonra, doğrudan gündelik hayata temas eden birkaç örnek karşılaştırmada bulunur. Bediüzzaman’ın burada kullandığı dört örneğin birinin doğrudan ”sosyo-ekonomik” hayatla, üçünün ise ”aile”yle ilgili olması ise bilhassa manidardır. Daha da manidarı, ”aile”ye dair bu üç meselenin, Batı uygarlığının sözcülerinin İslam’a yönelik saldırılarında en ziyade öne çıkan konular olmasıdır. Bediüzzaman, Kur’an’ın i’cazını, kendilerini Kur’an’a karşı en güçlü hissettikleri bu üç konuda Batı uygarlığının sergilediği aczi ortaya koyarak ispatlamaktadır.
    Bediüzzaman’ın Kur’an medeniyetiyle Batı uygarlığı arasında bir karşılaştırma yaparken kullandığı dört örnekten üçü doğrudan aile hayatıyla ilgilidir. Bunlardan biri tesettür emri, diğeri ”taaddüd-ü zevcat” izni, üçüncüsü mirasın erkek ve kız çocukları arasında farklı oranlarda pay edilmesidir. Ki modern zamanlarda yaşayan her mümin, Kur’an’ın zamanlar ve mekânlar üstü hitabının ”devrinin geçtiği”ni söylemeye yeltenen ağızların faiz yasağıyla birlikte en ziyade bu hükümler üzerinden İslam’a laf söylüyor olduklarını tecrübe etmektedir.
    Gelin görün ki, üçü de aile hayatını doğrudan ilgilendiren bu üç konuda Kur’an’a laf söyleyen Batı’nın sözümona ”Kur’an’a alternatif” olarak sunduğu hükümleriyle nasıl bir aile ve toplum hayatı sunduğuna bakıldığında, yine onların acziyle birlikte Kur’an’ın i’cazı açıkça görülmektedir.
    Batı uygarlığı Ay’a insan taşıyan veya uzayın derinliklerine doğru yol alıp dünyaya fotoğraflar gönderebilen araçlar yapmış, atomu parçalayıp partikülleri hızlandırmayı başarmış, daha nice teknoloji harikasıyla insanlığın önünde arz-ı endam etmiş; ama insanların iç dünyasında huzur ve sükûnun tesisi, mutlu bir aile hayatı, ahenkli bir sosyal hayat inşasında tam bir başarısızlığa duçar kalmıştır. Kişi, aile ve toplum, hele ki eğitim üzerine bu kadar sermaye, emek ve zaman sarf edilmesine; adeta bir akademisyen ordusunun psikoloji, sosyoloji, antropoloji, psikiyatri diye uzayıp giden nice disiplin içerisinde bu konuda ziyadesiyle detaylı çalışmalar yürütmesine rağmen, vakıa budur. Bu kadar araştırmaya, bu araştırmalardan elde edilen bu kadar bulgu ve bilgiye, bu bulgu ve bilgilerden hareketle dile getirilen bunca düşünceye ve bu düşünceleri bir kanun hükmüne dönüştüren böylesine güçlü devlet mekanizmalarına rağmen, ortada kocaman bir sıfır vardır.
    Kur’an’ın özellikle de aile ve kadına dair hükümlerini İslam’a saldırı sebebi kılan Batı uygarlığı, uyumlu ve kalıcı evlilikler, çocuk eğitimi, kardeşler arası beraberlik ve dayanışma; dolayısıyla ahenkli bir sosyal hayat tesisi noktasında tam bir başarısızlık anıtı durumundadır. Oysa onun ”geri” gördüğü İslam toplumu, Batı’dan gelen asırlık saldırılarla aldığı büyük darbelere rağmen, insanî vasıflar, aile hayatı ve sosyal dayanışma itibarıyla hâlâ daha Batı’dan fersah fersah ileri durumdadır.
    Batı’da hayatlar Batı’nın parçalamakla övündüğü atomdan daha beter halde parçalanmış durumda iken; uğradığı bütün saldırılara ve bu saldırıların yol açtığı aşınmalara rağmen Müslüman toplumlarda kişiler, eşler ve kardeşler daha diğerkâm, daha huzurlu ve daha dengeli bir hayat yaşamaktadır. Keza, aile hayatını mahveden ahlakî düşkünlüklere ve sefihliklere, uğradığı her türlü darbeye rağmen, ilgili Kur’an hükümlerine en azından bir derece tâbi ve teslim olunabildiği için, Müslüman toplumlarında daha az rastlanmaktadır.

    metin karabaşoğlu
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  6. #6
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Günümüz Müslüman’ına ikazBediüzzaman’ın, “Yirmi Beşinci Söz” gibi bir şaheserde ”beşerin aczi”ne karşı ”Kur’an’ın i’cazı”nı ispat ederken verdiği örneklerin daha ziyade aileye dair olmasının, biz bugünün müminlerine bakan bir tarafı da vardır. Çünkü, Kur’an’ın esaslarına karşı Batı’dan gelen saldırı ziyadesiyle kuvvetli olduğu için, zayıf vaktinde müminlerin nefislerini, akıllarını ve hatta kalplerini de etkisi altına almaktadır. Nitekim kendisini imanla ve İslam’la tarif ettiği halde, iş bu imanın hayata, hele ki aile hayatına taşınmasına geldiğinde Batılı anlayış ve tarzların etkisi altında Kur’an’ın ölçülerine karşı zihinsel ve fiilî direnç sergileyen çok sayıda insan bulunmaktadır.
    Başka kanalların yanı sıra özellikle filmler ve dizilerle hayatlarımıza giren Batılı ”görenek”i ikame uğruna, aile hayatına dair nice Kur’anî ölçü ”gelenek” diye kenara itilir durumdadır. Nice zihinlerde, Kur’an’ın ve sünnetin bu konuda söyledikleri değil; Batılı psikoloji, sosyoloji, pedagoji, psikiyatri vs.nin söyledikleri ”müsellem” birer esas durumundadır. Bunun sonucu ise, kişilerin, ailelerin ve toplumların Batı’da yaşadıklarının giderek Müslüman topraklarda da yaşanmaya başlamasıdır.
    Tam da bu sebepten, Bediüzzaman’ın Âlemler Rabbi’nin zamanlar ve mekânlar üstü ezelî hitabı olarak Kur’an’ıyla ortaya koyduğu ölçülere itaat ve riayet hususunda ortaya koyduğu yaklaşım uyarıcı ve uyandırıcıdır. Bu uyarı ise, aile hayatına dair bir Kur’an ayetinin sonunda Âlemler Rabbi’nin buyurduğu bir hakikatten kuvvet almaktadır: “Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.” (Bakara, 2:216)

    metin karabaşoğlu
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bediüzzaman'ın Gençliği, Gençliğin Bediüzzaman'ı
    By EnVaR in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 17
    Son Mesaj: 02.01.08, 19:19
  2. İman mı Kuran'dan İnkişaf Eder? Kuran mı İmandan İnkişaf Eder?
    By tiRyak in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 9
    Son Mesaj: 18.10.07, 13:31

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0