[h=2][/h] Prof. Dr. Himmet Uç -Risalekademi




Muhakemat isimli eser, 1911 ‘de yazılmış. Eser Bediüzzaman’ın sorgulayıcı anlayışının bir görüntüsü olarak ortaya çıkmış. Eserin adı bir şeyleri muhakeme etmek, bir şeyleri bir mahkeme görüntüsü içinde yeniden gözden geçirmek anlamına geliyor. Yani Bediüzzaman bir duruşma salonunda hâkim ve hakem misyonu ile görülüyor. Mahkeme reisi mahkeme salonuna hakim bir noktadadır. Salondaki her şeyi, şahsı ve olayı sorgulama hakkına sahiptir. Bediüzzaman Osmanlı’nın en hakim noktası olan İstanbul’dan, sanata, edebiyata, akaide, inanca ve hakikate yeniden bir bakış aç ısı sergiler. Çünkü muhakeme etmek, gözden geçirmek kendisine gelinceye kadarki bakış açılarını yeniden ele almaktır. Bu yönü ile o bir rewiev ve revizyonisttir. Bediüzzaman’ın eserde kendini Bidatüzzaman şeklinde ifade etmesi de misyonuna en uygun ifadedir. Çünkü o öncekinden çok farklı adeta garipsenen bir yorum ve değerlendirmedir. İnsanlığın üç temel sorunu var, itikad, hakikat, edebiyat veya sanat veya belagat dediği, bunların üçünü yeniden gözden geçirmek , eleştirmek, işte bu muhakemat.





Her eserin yazıldığı dönemin ürünü olduğu değişmez bir telakkidir. Bediüzzaman bu eserini yazarkan İstanbul’a bir süre önce gelmiştir. Çok farklı kulvarlarda çalışmaktadır. Her kulvar ve alan bağımsız alanlardır. Kendini bir han odasında İslam dünyasına ve Osmanlı’ya açan bir şahıs, Şam ve Hutbe-i Şamiye, Münazarat Doğu ve Güneydoğu, İstanbul ve Muhakemat ile birbirinden farklı meseleleri yeniden gözden geçirmektedir. Bizim edebiyatımızda yeni bir edebiyat ile tanışan üdebamız yeni edebiyat teorisi kitapları yayınlamışlar, bunların en önemlisi Talim-i Edebiyat’tır. Recaizade Mahmut Ekrem Bey tarafından kaleme alınmıştır. Bu kitabı, Mehmet Kırkıncı hoca ile doktora yıllarımda biraz gözden geçirmiştik. Her hakikata ve kitaba olmadık sıcaklıkla yaklaşan bu empatisi güçlü, sanat ve kitap sever insanla Hoca Saadettin Efendi’nin Tac ü’t-Tevarihi’ni kısmen okumuştuk.





Talim-i Edebiyat, az da olsa edebiyatı sanat zeminine oturtmakla yeni bir edebiyat oluşmasında yol açıcı bir kitaptır ve sahibi de Üstad olarak isimlendirilir ve hala öyle anılır. Bediüzzaman’ın İstanbul hayatı büyük bir kütüphane taraması olarak değerlendirilir, o dönemde başka edebiyat teorisi kitapları da vardır, ama onlar umumiyetle klasik şark belagatı üzerine kurulmuşlardır. Talim-i Edebiyat revizyonist karakteri ile onlardan ayrılır ve Servet-i Fünun topluluğunun edebiyata bakışını şekillendiren bir kitaptır. Bediüzzaman bu kitabı görmüş müdür, bu konuda bir bilgimiz yok ama, edebiyat ve sanat teorisi kitaplarını varlığını gözden geçirmeyen bir kişinin böyle bir muhakeme eseri ortaya koyması biraz güç gibi. Çünkü Bediüzzaman her yazdığı eserde söylenmemişi, yeni olanı, yeni topluma, yeni bakış açıları getirmeyi düşündüğü için her eserinde yazdığı konunun mazisine küçük ipuçları ile de olsa temas eder, farklılığını ortaya koyar. Ayetü’l-Kübra için “Bu emsalsiz eser” der. Bu söz tevhid vadisinde farklı bir bakışı sergiler. Farklılık asırlar öncesinden İslam dünyasının asırlar üstü projeksiyon gözü Hz. Ali’nin de ilgisini çekmiş ve Celcelutiye isimli eserinde ona işaret etmiştir. Haşir risalesi de öyledir. Onu anlatırken felsefenin ve İslam ülemasının nasıl bu bahiste yetersiz kaldığını anlatır ve mütevazi bir şekilde yaptığını ifade eder.






Muhakemat da böyle bir perspektiftir. Sadece Tanzimat ve Servet-i Fünun üdebasının belagat vadisinde kaldığı yerde Bediüzzaman üç değişik alanı, hakikat, belagat ve itikadı yeniden gözden geçirir ve bir kitapta, üstelik küçük hacimli bir kitapta kamu oyuna sunar.





Bediüzzaman zihnini mahkeme salonunda hakikat, akaid ve belağatın olduğu noktayı, olması lazım gelen noktayı belirler. Çok muşikaf ve müdakkik derinliğine, dikkatle ve kılı kırk yararcasına eleştiri yapar. Bizde eleştiri bir hodfuruşluk vadisidir. Birçok üdeba yapılanları hırpalar ama yerine yeni bir şey koymaz. Bediüzzaman böyle bir insan değil. Bediüzzaman vicdan ve akıl ve kalb ve ilim mahkemesinde olanları yorumlar, olması lazım geleni nazara verir. Karşılaştırmalı olarak söylemek lazım gelirse, kimsenin varamadığı bir ilginç noktadır onun yargıladığı ve bulunduğu nokta. Ona dehalığı çok görenler bu kitabı sadece okusunlar, nerede olduklarını göreceklerdir. Birileri çayda dolaşırken o okyanusta dolaşır. Saykal, reçete ve muhakemat denmesi de yapılan işin ne olduğunu ortaya koyar. Cila bir şeyi yenilemektir, muhakeme yargılamak veya muhakeme etmektir, hükümler vermektir. Reçete, sağlıksız olanı canlandırmak sağlıklı hale getirmektir. Bu eser ne kadar uzun bir cilasızlığı, hastalığı ve yanlış duruşları ifade etmiştir? Bediüzzaman’ın zihninin arka planında ihata edemediğimiz büyük bir yeniden gözden geçirilmesi gereken meseleler vardır. Eseri yazmaya başladığında bunları kağıda eleştirel bir şekilde dökmüştür. Bediüzzaman’ın şahsının , özellikle eserlerinin büyüklüğü yüz yıl önce de bugün de etnik ve siyasi bir örümcek ağının perdelediği bir hakikattir. O akla gelince eserini yorumlamak değil, doğduğu coğrafyayı ve katıldığı siyasi vakaları öne sürmek marazi bir bakış açısıdır. Birçok edep bu peşin hükümler yüzünden eserlerinin yargılanması gerekirken şahısları yargılanmış ve öyle gelip gitmişlerdir.





Muhakemat’ın girişi, ihatası imkansız bir büyük giriştir. Bu yolda yazılan eserlerde olmayan bir harika muhiti vardır. Hep delillerle konuşan Bediüzzaman’ın o müberhen mantığı burada da kendini gösterir. Klasik kitap girişlerinde Allah’a ve Resülü’ne gönderilen bir klasik cümle ile değil, eserlerindeki Allah’a bakışı ve Peygamberi görüşü kısa cümlelerle izahını yapar. Bunların her biri için sayfalarla izah gerekir. Kur’an’ı anlatırken daha sonra eserlerinde benim görmediğim -belki vardır- müthiş bir özetleme ve vecizlik vardır:





“Öyle kitap ki, kaideleriyle hilkat-ı alemin kitabından dest-i kader ve kalem-i hikmet ile mektup ve cari olan kavanin-i amikayı dakika-i ilahiyeyi izhar ettiğinden, ahkam-ı adilanesiyle nev-i beşerin nizam ve muvazenet ve terakkisine kefil-i mutlak ve üstad-ı küll olmuştur.”





Kitap nasıl bir kitapmış. Yaratılışın kitabından kader kalemi ve hikmet kalemi ile alınarak yazılmış, ilahi ince, derinlikli kanunları gösterir. Hükümleri adaletli ve insan oğlunun düzen ve dengesi ve yükselmesine mutlak kefil ve külli üstad olmuştur. Alemin kevni düzeni ile Kur’an’ın kanunları arasında bağlantı kurması kevni veya müsbet ilimleri nihai noktasına kadar okumuş bir duruşun tezahürüdür. Kitap artık büyük oranda okumuş ve sentez noktalarını elde etmiş bir durumda bir yazarı gösterir. Çünkü genellemeler yapmak ancak büyük oranda bitmiş bir okuma sürecinden sonra olabilen bir realitedir.





Peygamberimizi anlatırken O’nun “hazine-i gaybdan getirdiği meta-ı aliyeye dellallık” etmesi orijinal bir cümledir. Yine alemi, farklı tellerden oluşmuş bir musiki aleti olarak görüp, her telin Resullulahı ifade ve intak ettiğini söylemesi de orjinaldir.







Kendini anlatmaya sıra gelince “tedenni-i milletten ciğeri yanmış” olduğunu söyler. O dönemde değil bizim yüz eli yıllık edebiyatımızda herkes milleti kurtarmak ister, ama reçeteleri kendileri ile birlikte nisyan ülkesine göçerler, gündemden düşmeyen bir adam Bediüzzaman’dır. İslamiyetin özünü terk edip kabuğuna nazar ettiğimizden geri kaldığımızı anlatır. Milleti diriltmek için millete mefahir anlatan genel görüşün yerine dini canlandırarak milleti kurtarmak gerektiğini vurgular. Toplum mühendisliğine soyunan yüzlerce yazar ve sanatçımızdan farklı olan onun bu duruşudur. İşte bugün bütün reçeteler peçete, bir reçete Bediüzzaman ve Risale-i Nur. Namık Kemal “cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten” der. Ama bir aşiretten devlet çıkaran millet niye kendini yenilemeyez. Yeni bir bakış açısının gereği için İslamdan özür dilemeye çağırır bizi.






Bediüzzaman yargılamaya başlarken kendi gününe kadar maziyi gözden geç irmiştir. Bu yüzden böyle bir saykal, muhakeme ve reçete ortaya koymuştur. Eserin tetebbuat genişliği yüzyılları içine alır. Mucizat-ı Kur’an’iyenin girişinde de böyle maziye dönük bir muhit çizilmiştir. Hayalat ve evhama karşı mübareze ve secaat içinde bir ruh hali vardır. Yapmadan sonucu görür bu paradokstan önce. “Hak neşv ü nema bulacaktır eğer çendan toprakta gizlense”…”Evet saadet saray-ı istikbalde tahtnişin hakaik ve maarif yalnız İslamiyet olacaktır” Hutbe-i Şamiye’de altı neden gösterir, burada da geri kalmışlığın -gerek batı ve gerek biz- nedenleri sıralar.






Fenleri gözden geçirmiştir, fenni gelişmelerin ruhsal ve psikolojik, alimane tavrını görmüştür. Batıdaki araştırma meylini görmüştür. İnsanlara muhabbetin varlığını ve insaf düsturunu görmüştür. Bu yüzden gelişme hakikatın ve İslamın olacaktır. Bu cümleler batıdaki fenni gelişmeleri ve yenilikleri , keşifleri bilen bir gözün ve mantığın görüntüsüdür. İlimlere bakış açısı bütün eserlerinde görülür, o ilimleri tevhid mantığı ile gözten geçirir. Burada coğrafya için bir cümle kullanır. Onu “fününun en birici derecesi olan coğrafya” olarak yorumlar. O ilimleri dünya ilimlerini bir haritada görecek kadar bir büyük sentezin ve hakim perspektifin insanıdır.






Önsüzün sonunda hangi hastalıklı bakış açısı olan tipleri nazara aldığını söyler. Bu yaptığı ile İslam muhakkiklerine ve sadık akıllılara yardım ettiğini belirtir. Yazar islamın elmas kılıcını keskinleştirmek ve parlatmak ister.






Eserin önsözünde Risale-i Nur’un ve onun etrafındaki mücadelesinin yol haritasını çizer. Yapmak istediklerinin programını anlatır. Neden yapmak istediğini beyan eder. Bizim ve batının geri kalış nedenlerini yorumlar. Sosyolojik, dini, ilmi bir perspektiften bakar her şeye. İlk mukaddimede çok yönlü sanat yorumlarının kaynağını, bitmez tükenmez sanat vurgularının kaynağını söyler. Bu kadar sanata vurgu yapan Bediüzzaman bulunduğu dönemde nasıl dünyada sanatın yeni bir mahiyet kazandığını görmüştür. Ve dolayısı ile sanata mütemadiyen yönelir. Bediüzzaman büyük bir sanat felsefecisidir. Ama talebeleri hep hakim temaların dışına çıkmamakta ısrar etmektedir. Dünyanın sanat görüşünü değiştirecek bir büyük muhittir onun sanat felsefesi. Kitabın sadece belagat unsunlarında değil diğer akaid ve hakikat bahislerinde de sanat konusu hakim çizgidir. Beş on derinleşmesi gereken kişi Bediüzzaman’ı Türkiye ve Dünya’nın sanat muhitlerine açmak için büyük çaba göstermelidir. Mazidekiler yapacağı yaptı şimdi sıra kimde?