+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: Bediüzzaman’ın Kürt Alim, Ağa ve Şeyhlerine Mektubu

  1. #1
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Bediüzzaman’ın Kürt Alim, Ağa ve Şeyhlerine Mektubu


    İmam Bediüzzaman’ın Kürd Alimleri, Ağaları ve Şeyhlerine mektubu

    Bu haftaki yazı Üstadın hayatında bilinmeyen bir iki noktanın aydınlatılmasına katkı sağlayacaktır. Bilindiği gibi Üstadın ilk İstanbul hayatı çalkantılı geçmiş, maceranın sonu hapishanede tamamlanmıştı. Hapisten ne zaman çıktığı ve kimin aracılığı ile tahliye edildiği bilinmiyordu. Bizzat tarafımdan hazırlanan tarihçelerde tahliye sebebi o günlerde artan İttihatçıların nüfuzuna verilmişti. Ancak yeni ele geçen bir arşiv belgesi bu konuya bir hayli açıklık getirmektedir.

    İMAM BEDİÜZZAMAN HAPİSTEN NE ZAMAN TAHLİYE EDİLDİ

    Dahiyle Nezareti Mektubî Kalemi’nce yazılan belge şöyle der:

    “Van vilayet-i aliyyesine
    Fuzaladan ve hüsn-ı hal ashabından olduğu 21 Mayıs 324 tarihli telgrafname-i vaâlâlarında iş’ar buyrulan Bitlisli Molla Said oraya avdet etmek üzeredir. Ancak kendisinden buraca meşhud olan bazı etvar ve evza’ oraca beyn’el-aşâir teferrüd daiyesine kalkışmak veya bir mefsedet îka etmek şüphesini tevlid etmekte olduğundan öyle bir hal ve harekete tasaddi etmesi me’mul ve kâbil olup olmadığının bi’l-etraf mülahazasıyla acilen işâr buyrulması babında ..”




    Belgenin tarihi bir hayli dikkat çekicidir. 6 Temmuz 1324/19 Temmuz 1908 bu tarih II. Meşrutiyet’in ilanından sadece 4 gün öncedir. Şayet yola çıkarılmış ise Meşrutiyet’in ilanını yolda öğrenmiş ve derhal geri dönmüş olmalıdır. Zira Meşrutiyet’in üçüncü günü İstanbul’da meşhur hürriyet nutkunu okuduğu bilinmektedir.
    Belge aynı zamanda Üstad’ın serbest bırakılma sebebini de açıklar mahiyettedir. Buna göre Üstad’ın durumu Van’dan sorulmuş, Valilik O’nun faziletlerini ve güzel hasletlerini bildiren bir cevap vermiştir. Buna rağmen Üstad’ın 40 gün daha hapiste tutulması ayrı bir garabettir.

    İMAM BEDİÜZZAMAN VE SULTAN ABDÜLHAMİD

    Zaman zaman suistimallere ve yanlış anlamalara sebep olan Bediüzzaman ve Sultan Abdülhamid arasındaki ilişkiler ayrı bir araştırmanın konusudur. Ancak çok temel bir iki hususa işaret etmek yerinde olacaktır.
    Bu konudaki en temel yanlış, Peygamber varisi bir alim ile, siyasî bir devlet adamını aynı kefeye koyup aralarında karşılaştırma yapmaktır. Bu karşılaştırma bizi tamamen yanlış sonuçlara götürür.



    Tarih boyunca alimler bilhassa ilimleri ile amel eden peygamber varisleri, devlet adamlarını ikaz edip eleştirmişlerdir. Bu eleştirilerinde tamamen haklı gerekçeleri vardır. Hiç kimse kalkıp, bir alim ile bir devlet reisini kıyaslayıp, şu haklı, bu haksız gibi bir ayrım yapmaz. Alim Kur’an’ın emirlerini ve sünnetin prensiplerini nazara alır, bunlara uymayan davranışları şiddetle eleştirir. Bu duruma herkes saygı gösterir.
    Siyasetçinin davranışları ise çoğu zaman uluslararası siyasetin, dış güçlerin, zamanın icaplarının tazyiki altında, binbir pazarlık sonunda şekillenir.


    Bu prensip açısından Sultan Abdülhamid’in dönemi değerlendirildiğinde onu zaman zaman tenkid eden, M. Akif, Elmalı, Mustafa Sabri ve İmam Bediüzzaman gibi şahsiyetlerin yaptıkları eleştirilerin Kur’an ve Sünnet hukuku açısından son derece haklı gerekçeleri vardır. Bu tenkitleri yapmak aynı zamanda “haksızlık karşısında susmama” kuralı açısından üzerlerine farz bir görevdir.

    Öte yandan Sultan’ın da kendine göre siyasî sebepleri vardır. Siyasî sebepleri kendisi gibi siyasetçiler değerlendirir, “iyi yaptı” ya da “kötü yaptı” şeklinde bir tespitte bulunabilirler. Sözün özü sünnete bağlı bir alim, zamanın sultanını eleştirdiği için hiçbir şekilde haksız görülemez, hele sultan ile ilim adamı arasında bir kıyaslama yapılamaz.

    Bu ayrıntıya girilmesinin özel bir sebebi var elbette! O da Sultan Abdülhamid’in halk nazarındaki sevgisini ‘bir şekilde maddî yada manevî ranta çevirmek isteyen’ bazı grupların fırsattan istifade, yukarıda izah etmeye çalıştığım yanlışı bilerek tekrar etmeleri ve “bak bu zat veli padişaha ne demiş!” diye söze başlayıp, post kapma yarışını ısrarla sürdürmek istemeleridir.

    SULTANI ELEŞTİRMENİN ÖLÇÜSÜ

    İmam Bediüzzaman, sadece tefsir ya da kelam ilminde imam değildir. O zat aynı zamanda tarih ilminde de imamdır. Bir çok konuda Risale-i Nurlar hala gerçek muhataplarının ellerine ulaşmamıştır. Tarih konusu da bu alanlardan biridir. Cemaat tarih konusunda klasik milliyetçi kanadın etkisi altında kalmış, zaman zaman ‘Üstadın tarih konusunda bir hatası ile Risale-i Nurlar mahkum edilemez’ türünden açıklamalar yapılmıştır. Oysa tarih anlayışında İmam Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu prensipler, dînî tecdidin bir parçasıdır, biri diğerinden ayrı düşünülemez!

    Bu konu oldukça uzun ve önemli bir konudur ve ayrı bir çalışmada ele alınacaktır. Ancak bir prensibe işaret etmek yerinde olur. Yukarıda adı geçen alimler, Sultan Abdülhamid’i daha iyi bir Müslüman olarak görmek istedikleri için eleştirmişlerdi. O zat iş başında iken, yetkili ve sorumlu olduğu için, görülen her türlü eksiklik, şiddetli bir tarzda dile getirilmiş düzeltilmesi istenmişti. Bu son derece normal bir durumdu.

    Sultan Abdülhamid, iş başından gittikten sonra, İttihatçılar ve Kemalistler, onu eleştirmeye devam ettiler. Kendi suçlarını onu eleştirerek örtme yolunu seçmişlerdi. Bu durumda İslam alimleri sustular. Zira Kemalistler Sultan’ı Müslüman olduğu için eleştirmekteydiler. Onlarla aynı safta Sultan’ı eleştirmek insafsızlıktı. Ayrıca İslam karşıtı cephenin topları nereye çevrilmiş ise, o cepheyi müdafaa etmek bir fazilet örneğiydi. İmam Nursî bu düsturu “ben tokadımı Antranik ile birlikte Enver’e; Venizelos ile birlikte Said Halim’e vurmam! Vuran da nazarımda sefildir!” şeklinde formül haline getirmişti.

    YANLIŞ ANLAŞILMA KORKUSU İLE BU UZUN AÇIKLAMA ARAYA GİRDİ

    Yukarıdaki belgeye geri dönülecek olursa, istibdat döneminin son Dahiliye Nazırı’na göre Molla Said, aşiretleri ayaklandırıp bir isyan çıkarabilirdi. Dikkat edilmeliydi! Bu ifadelere bakılırsa İmam Nursî’yi hiç kimse dinlememiş ve anlamaya çalışmamıştı. O, Kürd çocukları cahil kaldılar. Batının uğursuz fikirleri bölgede yayılıyor! Kürtler için istikbalde müthiş darbeler hazırlanıyor, bu durum basiret ehlinin yüreklerini parçalıyor. Medrese ismi altında fen bilgisi ve dini ilimleri mahalli lisan ile birlikte okutacak üç ayrı bölgede okullar açılsın, ihtilaftan dolayı kaybedilen Kürtler geri kazanılsın diye çırpınırken (1), bu uğurda hapislere atılırken, Nazır Efendi, Bediüzzaman’ın isyan çıkaracağından bahsediyordu. Bu derece körlük ancak devşirme nazırlara yakışan bir durumdu.

    Sultan Abdülhamid’i müstebit diye eleştiren Kemalistler kendileri yüz kat daha şiddetli bir istibdat uygulayacaklar ve İmam Nursi için aynı iddiayı tekrar edeceklerdi: “Said Nursî bölücüdür ve güvenliği tehdit etmektedir….!”

    Oysa karşılarında her dönemde dik duran bir hakikat kahramanı vardı. Bir asırlık hayatında fikir istikameti açısından en ufak bir sapma göstermemişti. Hapislere atılıp onuru kırıldığı halde ilk fırsatta yine kardeşlikten bahsetti. Selanik’te yayınlanan İttihat ve Terakki Gazetesinde neşrettiği bir mektup ile her iki dönemin müfterilerine tokad gibi bir cevaptı:

    “Kürdlerin şerefli ve itibarlı alimlerinden Molla Sadi-i Meşhur tarafından Kürdlerin alimleri, şeyhleri, reisleri ve fertlerine hitaben yazılan mektuptur.



    Ey Peygamberin varisleri olan Kürd alim ve şeyhleri, hükümet merkezinde olduğum için sizleri uyarıyorum!
    Şöyle ki bu son zamanlarda istibdad fikrinin karanlık bulutları, İslamiyet’in hakiki yücelik ve güzelliğini örtmüştü. Öyleki adeta İslamiyet yabancıların nazarında adalete, hürriyete ve gelişmeye engelmiş gibi anlaşılmaktaydı. Haşa sümme haşa!


    Zira (sadr-ı evvelin) İlk dört halifenin hürriyet, eşitlik ve adaleti açık bir delildir ki parlak şeriat; hürriyet, adalet ve eşitliğin her türlü bağlarını ve şartlarını içermektedir.

    Çünki şeriat kelam-ı ezeliden geldiği için ebede gidecektir. Nasılki peygamberler vahiy ile temel esasları kurmuş ve müçtehidler içtihad ile diğer hükümleri onlardan çıkarmışlar. Siz de zamanın ihtiyaçlarına göre o adalet hükümlerinin uygulanma yollarını gösteriniz.




    Ey Kürtlerin cesur reisleri!
    Şimdiye kadar padişaha itaat ettiniz, fakat milletin vahşetinden dolayı gerileme ve sönmeye mahkum olan kuvvet ve zorlamayı millete karşı kullanmaya lüzum gördünüz! Şimdi de padişah imamdır, ona uyunuz! Zira o ebedî bir ömre mazhar olan marifet ve adalet ile milletini idare edecek! Siz de öyle yapınız! Kuvvet ve şiddet yerine akıl ve zekayı kullanınız! Taki kurtuluşa eresiniz! Çünki hakim bir fert değil ki aldatmak mümkün olsun! Şimdi hakim milletin birliğinden doğan ortak fikirlerdir. (efkar-ı umumiye, kamu oyudur). Buna karşı hile; ancak hileyi terk etmek ve doğruluk göstermekle olur.


    Sözün özü, padişahımız o çok haşmetli ağalık kürkünü, adaletin ve merhametin ipek –elbisesi- ile değiştirdi. Sizde o eski ağalık abası yerine adil reislik gömleğini giyiniz!

    Ey bağlı arslanlar gibi duran Kürdler!
    Şimdiye kadar iki yönden esir idiniz! Bir istibdat hükümetinin zalim vergileri ile, diğeri bazı zalim -reislerinizin- soygun ve yağmalarıyla. Şimdi bu büyük inkılaptan sonra özgürsünüz! Her biriniz kendi aleminizde insanların hakkına tecavüzü önlemek şartıyla, adil hükümete itaat suretiyle hürsünüz! Bunu korumak için ellerinizden geldiği kadar milletin birliğine her yönden hizmet ve vatandaşların haklarının muhafazasına gayret ediniz!

    Zira bizim ve belki umum İslam milletinin ve kesinlikle Osmanlıların hayatı bu milletin ittihadı ve birliğine bağlıdır.




    Ey bütün Kürdler
    Uyanık olunuz! Taki bozguncu fikirlere sahip olanlar sizin kalplerinizdeki ayrılıktan yararlanmasın! Ve bu milletin şanlı birliğine –ayrılık- bozgunculuk mikrobu vermesin!

    O vakit bütün millet ve İslamiyet sizden davacı olacak, bu ayrımcılık karmaşasını zamanın tokadını yemeden terk ediniz! Zira kurtuluş ve selamet fikir birliğindedir. Biz muvahhidiz (aynı itikadı taşıyoruz) fikir birliği ve kalplerin ittihadını sağlamakla görevliyiz!


    Bunu da kesinlikle biliniz ki her tarafa saldıran medeniyete karşı, vahşet muhafaza edilemeyecektir. Sizden beklediğim nokta Kürdlüğün namus ve haysiyetini korumak -için-, yiğit ve kahraman olan Arnavutlara uyunuz! Bu da adalet eşitlik ve kardeşliğe hizmet etmekle olur!

    Yaşasın yüce Şeriat! Yaşasın ilahî adalet! Yaşasın cesaret timsali olan askerlerimiz! Yaşasın gücün timsali olan ordularımız! Yaşasın Peygamberin halifesi! Yaşasın akıl ve millet için fedakarlığın sembolü olan millî cemiyetimiz! Yaşasın bütün Osmanlılar” (2)

    MEKTUBUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

    Mektupta ilk göze çarpan husus; İmam Bediüzzaman kendisine yapılan haksız ve insafsız resmî muamelelere göre fikir değiştirmeyi düşünmemiştir. Resmî şüphelerin tamamen aksine İslam milletinin ittihadına fevkalade önem verdiğini göstermiştir. Fikir namusunun bundan daha sağlam bir ölçüsü olamaz. Üstelik bu durum sadece bu ilk hapsi için söz konusu değildir. Bilindiği gibi 31 Mart hadisesi sonrasında irtica ithamı ile tutuklanmış, Hareket Ordusunca idamla yargılanmış, ama O yine küsmemiş, doğuya döndüğünde aşiretler arasında yine hürriyeti ve meşrutiyetin güzelliklerini anlatmaya devam etmiştir. Meşhur Münazarat eseri bu dönemin bir manifestosu hükmümdedir.

    Aynı şekilde tek parti hükümetlerinin 23 yıl süren işkenceli sürgünlerine ve bölücülük ithamlarına karşı küsmemiş, her zeminde kardeşlik söylemini güçlendirerek anlatmaya devam etmiştir. Onlar yüz yıllık iftiralarından bir adım geri atmasalar da İmam Bediüzzaman, ortaya koyduğu fikir çizgisi ile aynı zamanda bir “İstikamet İmamı” olduğunu da göstermiştir.

    Yetkilerin sadece Sultan’da toplanması ile seçilmiş bir meclis tarafından kullanılması arasındaki farkı “hakim bir fert değil ki aldatmak mümkün olsun! Şimdi hakim milletin birliğinden doğan ortak fikirlerdir” şeklinde veciz bir şekilde ifade eden Üstad’ın bu yaklaşımı, bir yönüyle geçmiş yüz yılı özetlediği gibi diğer yönüyle hala ulaşılması mümkün görülmeyen bir millî hayal olarak ortada durmaktadır.

    İslam milletinin birliği ve kardeşliğe yapılan vurgunun önündeki en büyük engel, artık varlığı kanıksanan yabancı güçlerin bölge üzerindeki hesaplarıdır. Bu hesabı bozmanın yegane yolu bir yandan Risale-i Nurların ders kitabı olarak okullarda okutulması, diğer yandan bölge ile ilgili global planlar için masaya oturabilecek şekilde ekonomik bir güç elde edebilmektir.

    Öyle anlaşılıyor ki günümüzdeki olaylar, şer cephesinin son saldırılarıdır. Bu saldırı durdurulduğunda Asr-ı saadet baharına giden bütün engeller ortadan kalkmış olacaktır.

    Son söz “ümidvar olunuz şu istikbal inkılabı içerisinde en yüksek gür sada, İslam’ın sadası olacaktır.”

    DİPNOT:

    1-Bkz. İmam Bediüzzaman’ın Mabeyn’e verdiği dilekçe.
    2- İttihat ve Terakki Gazetesi 6 Eylül 1908, nr. 14 sh. 3; Bu mektup küçük çaplı değişikliklerle Nutuk isimli kitapçığa alınmış, Asar-ı Bediiyye’de neşredilmiştir. Buraya yazının Osmanlıca aslı (gazetede yayınlanan ilk şekli) ile birlikte tarafımdan sadeleştirilmiş metni alınmıştır.




    Ramazan Balcı - http://www.risalehaber.com/author_ar...il.php?id=7175

    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  2. #2
    3b4zeR
    Guest 3b4zeR - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    RahMetLi bu dünYada iqi ismetten çok çekMiş iNş. öbüR taraftada onLaRdaN doLayı yoruLmaz )))

  3. #3
    Ehil Üye Khan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2009
    Mesajlar
    1.015

    Standart

    Alıntı 3b4zeR Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    RahMetLi bu dünYada iqi ismetten çok çekMiş iNş. öbüR taraftada onLaRdaN doLayı yoruLmaz )))
    They may take our lives,
    but they'll never take,
    our FREEDOM!

    Mel Gibson...


  4. #4
    Ehil Üye muhibbülkurra - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Mesajlar
    4.304

    Standart




    İmam Bediüzzaman ve Siyasî Cemiyetler


    Tarihin akışı her zaman aynı heyecan ve süratte olmaz. Esasen insanların tarihin akışına yaptıkları katkı son derece yüzeysel bir ön kabulden ibarettir. Alemlerin Rabbi (cc) isim ve sıfatlarının tecellileri ile hadisatı sevk eder, tek tek bütün insanlar, bir yönüyle imtihan saatini doldururken, diğer yandan tavır ve ibadetleri ile istikbali hazırlayan mutlak kudretin takdirine fetva verdirirler.

    Bilindiği gibi Kur’andan gelen şeriate uymayanlar cezalarını ahirette görürler, ancak Sünnetullah tabir edilen ve alemin idaresi için yaratılışta konulan kanunlara (fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji vs.) uymayanlar daha dünyada iken bunun cezasını çekerler. Tek tek fertlerin kusurları bir araya gelince, bazen bir milleti yıkıp yok eden bir büyük fırtınaya döner. Aksine ekseriyet itibarıyla amelini ve niyetini düzeltmiş bir toplumun helak olmasına Allah’ın merhameti müsaade etmez.

    İnsanlık tarihi bu hükümlerin doğruluğunu gösteren nice ibret verici hadiselerle doludur.

    İmam Bediüzzaman, İstanbul’a geldiği dönemde, uzun asırların ihmali ile oluşan ve milletin ekseriyetinden doğan günahlar, bir milleti toptan yer yüzünden silecek derecede bir fırtınaya dönmenin işaretlerini veriyordu.

    İslam milleti cahil bırakılmıştı. Bekçiliğini yaptığımız toprakların bütün servetleri yağmacı batılı organizasyonlar tarafından sömürülmekteydi. İslam milletini birbirine bağlayan manevi zincirler unutulmuş, kopmaya yüz tutmuştu. Çok daha kötüsü bu bağlara karşı derin bir şüphe oluşturulmuştu.

    Avrupa’nın başımıza getirdiği manevî felaketler, maddî felaketlerden çok daha tehlikeli ve tahripkardı. Maneviyatını kaybeden nesiller, statükonun kendini korumak için ürettiği her türlü engeli aşıyor, açılan modern mekteplerde kısa zamanda inkarcı felsefenin kucağına atılıyordu. Bir medeniyeti yer yüzünden kendi elleri ile silecek nesil bu dönemin eseriydi.

    (Bu izahlar bu günden bakınca bir derece mübalağalı gelebilir. Ancak değildi. Şeyhülislam’ın makamı Bab-ı Meşihat’te çalışan 600 civarında memurdan sadece 5-6 kişinin namaz kıldığı, döneme bizzat şahitlik edenlerce anlatılmıştı.

    İmam Bediüzzaman’ın böyle bir fırtına karşısında –kuvvet-i iman- cihetiyle bütün cihana meydan okuyacak bir itikat taşıması, gerçekten maddi sebeplerle izah edilemezdi. Risale-i Nurlarda kuvvetli bir şekilde ilhama vurgu yapılması ve ilim cihetiyle doğrudan İmam Ali (ra.) ve evladı Hasan (ra.)’a nispet edilmesi, ihtimal bu sebebi izah edebilecek bir açıklamaydı.)

    MEŞRUTİYET GÜNLERİNDE CEMİYETLER

    Bir ihya hareketinin veya müceddid bir imamın böyle bir dönemde bir çok vazifesi vardı. En büyük sorun cahillikti. İp kopmadan önce mutlaka bir eğitim seferberliği başlatılmalıydı. Fakirlik her türlü belanın kaynağıydı. Bunun için büyük sosyal projelere ihtiyaç vardı. Bu iki sorundan beslenen ayrılıkçı fikirler üçüncü bir yaraydı. İlk iki sorun çözülmeden bu yaranın kapanması mümkün değildi. İmam Bediüzzaman, İstanbul’da önceliği eğitim problemlerini çözmeye vermişti. Aynı zamanda İttihatçıların milli ticaret ve yabancı sömürüsünü önlemek için geliştirdikleri projeleri, milletin fakirliğinden kaynaklanan problemlere bir çare olarak görmekteydi. Ne varki II. Meşrutiyet’in erken ilanı bütün hesapları bozdu.

    İstanbul’da etkili bir konumda bulunan İmam Bediüzzaman, bu dönemde pek çok cemiyet ve siyasî teşekkül ile irtibat halindeydi. Gerçekte o bir Üstattı. Ve her teşekkül onun gerek fikirlerinden gerekse şöhretinden yararlanmak istiyordu. Üstad ise bu mahfilleri fikirlerini beyan etmek için bir kürsü olarak görüyor, toplantılarında konuşuyor, yayın organlarına makaleler veriyordu. Kendi ifadesine göre 7 ayrı dinî cemiyetle ilgisi vardı.

    Bu dönemde pek çok unsur gibi Kürdler de çeşitli dernekler kurdular. Bunların ilk planda maksatları çok cihetlerle geri kalmış olan Kürd toplumunu eğitmek, çeşitli sosyal faaliyetlerle onları İmparatorluğun saygın bir üyesi yapmaktı.

    Söz gelimi bunlardan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluş gayesi şöyle ifade edilmişti:

    “İslâmiyetin yüce hükümlerine uygun olarak milletin saadeti ve vatanın selametini garanti eden Kanûn-ı Esâsî’nin (anayasanın) güzellikler sağlayan kurallarını, bunlardan habersiz olan birtakım Kürtlere anlatmak ve övünç sebebi olan Osmanlılık sıfatını daima korumakla beraber din ve devletin yegâne hayat ve yükselme sebebi olan meşrutiyet ve meşveret usulünü koruyup devam ettirdikçe, yüce hilafet makamına ve muazzam saltanata Kürtlerin bağlılığını sağlamlaştırmak ve vatandaşları olan Ermeni, Nasturi ve sair Osmanlı kavimleri ile uyum sağlama ve güzel geçinmelerini temin etmek, kabileler ve aşiretler arasındaki nefreti kaldırmak ile cümlesinin kanun dairesinde birlikte terakki etmelerinin yollarını araştırmak, eğitim, sanayi, ticaret ve ziraatı geliştirmek, esas maksadı üzerine “Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti” nâmıyla bir hayır cemiyeti kurulmuştur.”
    Hiç kimsenin bu hayırlı niyet ve teşebbüslere hayır diyebilmesi mümkün değildi.

    İmam Bediüzzaman, bu cemiyetin yayın organına da makaleler verdi. Yine derdi aynıydı. Eğitimin önemini, fakirlikle mücadeleyi ve milletin ittifakını ve İslam milliyetinin can damarı olan sevgi ve muhabbeti anlatmaktaydı.

    Ne varki Meşrutiyet döneminde ortaya çıkan gürültü kirliliği milletin birliğini bozacak dereceye gelmişti. Kulüp adı altında açılan siyasî cemiyetler, Rum ve Ermeniler bir tarafa İslam milletini teşkil eden İslam’ın ana unsurlarını birbirinden koparmaya çalışıyordu. Cahillik ve ayrılıkçı fikirler devletin çatısını zorlamaya başlamıştı. Millet-i İslamiye’nin birliğini korumanın katî farz olduğuna inanan İmam Nursî, önceliği bu tehlikenin önlenmesine verdi.

    “Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir. Zira, Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatli revabıt ve milliyetleri İslâmiyet’ten başka bir şey değildir” diyor, ayrılıkçı fikirler neşreden kulüpleri, Babil kulesine benzeterek, kulenin yıkılması ile, içerden fırlayan her taifenin ayrı bir yöne dağıldığını anlatan efsaneye gönderme yapıyordu.

    31 Mart hadiselerinden az önce Süheyl Paşa, Şeyh Sadık, Es'ad Efendi, Halvetiye Şeyhi Seyyid Müslim vs. bir çok ünlü din adamı tarafından kulüplerin ırkçı fikirler yaymasına bir tepki olarak, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti kuruldu. Cemiyet Kur’an ve sünnete bağlılığı esas almıştı. Cemiyetin kullandığı isim, bütün Müslümanların hakkıydı. Hiç kimsenin bu ismi kendisine mal etme hakkı yoktu. İmam Nursî, bu isimle bütün mü’minleri kucaklamak ve yanlış anlaşılmaları önlemek için cemiyete dahil oldu. “-İttihad-ı Muhammedî- şark ve garba ve cenubdan şimale mümted bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir: Dahil olanlar bu zamanda üçyüz milyondan ziyadedir” gibi tariflerle cemiyet aracılığı ile kardeşlik bağlarını güçlendirmeye çalıştı.

    31 Mart hadisesi ile iktidarı kontrol altına alan İttihatçılar zamanla çok sesliliğe engel olacaklar, hürriyet yerine yeni bir isimle istibdadı dirilteceklerdi. Olaylar hızlı gelişti. Cihan harbi ve sonrasında mağlup imparatorluğun mütareke günleri başladı. Mütareke dönemi, cemiyetler açısından II. Meşrutiyet dönemini andırmaktaydı.

    MÜTAREKEDEN SONRA CEMİYETLER

    Mütareke döneminde İslam milletinin birliği yolunda yapılan çalışmalar Meşrutiyet döneminde yapılan çalışmalardan çok daha önemliydi. Devletin istikbali açısından fevkalede karanlık bir dönem başlamıştı. Yine bir düzine kulüp, cemiyet ve siyasî parti kurulmuştu. Bunlardan çok bilinenler şöyleydi:

    Radikal Avam Fırkası, Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası, Selameti Amme Heyeti, Teceddüt Fırkası, Osmanlı Sulh ve Selâmet Cemiyeti, Millî Kongre, Ahâlî İktisat Fırkası, Selâmeti Osmaniye Fırkası, Sulh ve Selâmeti Osmaniye Fırkası, Sosyal Demokrat Fırkası, Vahdeti Milliye Heyeti, Kürdistan Teâlî Cemiyeti, Millî Ahrar Fırkası, İngiliz Muhipler Cemiyeti, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, Osmanlı İlâ-yı Vatan Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Hürriyet ve İtilaf Fırkası , Nigehban Cemiyeti Askeriyesi, Osmanlı Mesai Fırkası, Osmanlı Çiftçiler Derneği, Mağdurin-i Siyasiye Teavün Cemiyeti, Türkiye Sosyalist Fırkası ve Teâlî-i İslâm Cemiyeti (Cemiyeti Müderrisîn)dir.

    Bu cemiyetlerin her biri kendi açısından bu zor dönemden kurtulabilecek bir yol arayışındaydı. Çok sayıda fikir ileri sürülecek, bir çok tartışmalar yapılacaktı. Esasen bunların biri diğerinden daha az vatansever değildi. Ama sonuçta başarılı olanlar öbürlerini hainlikle itham edeceklerdi.

    İMAM BEDİÜZZAMAN VE CEMİYET-İ MÜDERRİSÎN

    Rusya esaretinden dönen İmam Bediüzzaman, cihad arkadaşı Başkumandan Vekili Şehit Enver Paşa’nın tasvibi ile ordu kontenjanından Daru’l-Hikmeti’l-İslamiye azalığına tayin edilmişti. Burada İngilizlerin işgalci politikalarına karşı çalışmalar yapıyordu. Aynı dönemde Fatih Dersiamları ve Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyelerinin kurduğu Cemiyet-i Müderrisîn’inin üyeleri arasında yer aldı. Cemiyet, kuruluş beyânnâmesine göre siyasi bir hedef taşımıyordu.
    “Bir milletin siyasî varlığı, kendisini teşkil eden kavimlerin insan fıtratının bütün istidatlarını aynı seviyede geliştirmeye ve ihtiyaçlarını karşılamaya bağlıdır. Bir kavmin yalnız cengâverliği yahut yalnız ticaret ve ziraat kabiliyeti mevcûdiyetini temine kâfî değildir. İlimlerde ve fenlerde, sanat ve sanâyide, zirâatte, ticârette, adâlette, siyâsette, diyânette, askerlikte vesâir medeniyet vasıtalarında gösterilecek varlık ile vücûd-ı millî payidâr olur.” (1)
    Cemiyet bu esaslar dahilinde çalışmalar yapmasına rağmen Sultan Vahdettin, İstanbul ile ilişkilerini kesen Milli Mücadele aleyhine bir beyanname neşretmiş, siyasetle uğraşan bazı isimlerin gayreti ile cemiyet bu beyannameyi destekleyen bir bildiri neşretmişti. 26 Eylül 1335 Bu beyannamenin neşrinden sonra cemiyetin pek çok üyesi buna itiraz etti. İmam Bediüzzaman, cemiyetle ilgisini kestiği gibi milli mücadele aleyhinde yayınlanan fetvaya da açıkça karşı çıktı. Gelişmeler üzerine cemiyet kendini fesh etmek zorunda kaldı. Cemiyet-i Müderrisin yerine kurulan Teâli-i İslâm Cemiyeti’nde eski üyelerden sadece iki isim kalmıştı. 14 Kasım 1919
    İmam Bediüzzaman Milli Mücadele’yi destekleyen açıklamalarına devam etti. Nitekim Büyük Millet Meclisi, İngiliz siyaseti aleyhinde yaptığı çalışmalar için teşekkür etmek üzere kendisini daha sonra Ankara’ya çağıracaktı.



    Mütareke’den sonra kurulan Cemiyetlerden biri de Kürt Teali Cemiyeti idi. Esasen her unsur gibi o dönemde Ermeni istilasına düşmekten korkan Kürdlerin çeşitli arayışlarda bulunması normaldi. İstanbul’da iki aileden bazı isimlerin dışında hiçbir Kürd aydını, Türklerden ve Osmanlıdan ayrılma fikrinde değildi. Bizzat Cemiyetin reisi olan Şeyh Abdülkadir, ayrılığı savunanlara karşı, Devlet-i Âliyye’nin en zor günlerinde Türkleri yalnız bırakmanın doğru olmayacağını ileri sürmekteydi. Buna rağmen cemiyet adına İngilizlerin veya bazı franksiyonların aykırı yorumlarına rastlanıyordu.
    İstanbul’da hükümet eden Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Kürdistan Teali Cemiyeti, Kürt nüfusunun daha yoğun olduğu bölgelerde İslam Halifeliğine ve Osmanlı Saltanatına bağlı kalmaları kaydıyla özerk bir yönetim şekli üzerinde anlaşmışlardı. Cemiyetin İngilizlerle görüşmeyi sürdürmesi İtilaf hükümetini de kızdırmış, kendilerine yapılan tenbih üzerine Mevlanzade Rıfat'ın, Wilson Prensiplerine göre bağımsız bir Kürdistan taleplerine karşı çıkılamayacağını ileri sürmesi üzerine, yapılan anlaşma reddedilmişti. (2)
    Cemiyet’tin bu tür faaliyetleri esasen bir İstanbul modası idi. Bu fikirleri savunan bir elin parmaklarını geçmeyecek derecede azdı. Aksine yurdun pek çok yerinde Kürd alim ve reisleri bu tarz fikirlerini açık bir şekilde reddediyorlardı. Van ileri gelenleri adına yayınlanan bildiri muhteva itibarıyla İmam Bediüzzaman’ın geçen hafta yayınlanan mektubuna bir cevap niteliğindeydi:



    Van Reislerinin Mektubu

    Kürt Rüesâ-yı Mümtazesi Tarafından Gönderilmiştir: Kıymetli bir Vesika-i Uhuvvet
    Bedhâhların Yüzleri Kızarsın
    Vilson Prensibi üzere bazı bedhâh yaygaracılar tarafından uyandırılmış olan Kürdistan dâiyyesinden henüz feragat edilmediğine dair pek geç vakit aldığımız malûmat bizi bu bâbdaki muhitimiz efkârının kat'i ve muhtasar bir lisânla arzına ve bu saha üzerinde koşmakta olanların çıkmaz yola sapmış olduklarını izaha sevk etti. Van Kürtleri bütün Vilâyât-ı Şarkiye efkârına tercüman olamaz. Şu kadar diyebiliriz ki Van Vilâyeti ahâlisi umûmiyyet üzere gerek Kürt addedilsin ve gerekse Türk sayılsın bu iki millet Kadisiye Muharebesinden başlayan on üç asırlık bir tarih, bir din, bir ırk, ve bir âdet ile birbirine bağlı ve gayr-ı kabil infak, müşterek bir hayat-ı iktisâdiyeye mâliktir. Bu iştirak ve alâka ile müftehir ve memnûn olan Kürtleri Arnavut ve Araplara benzetmek ve Camia-yı Osmaniye'den birer suretle ayrılmakla millet ve hissiyât-ı ictimâiyye ve inkişâfiyyelerini Düvel-i 'tilâfiyye'nin zîr-i pây-ı ihtirâsatinâ esir veren sâir kâbâil-i İslâmiye'nin isrini ta'kib ecek kadar câhil ve budala Kürd'ü bu havalide aramak bir nev'-i cehalettir.

    Bu gibi vâhî mefkurelerin bazı nifakçı ve menfaat-peres siyasilerin, Kürtlüğün istiklâl yâ muhtariyetiyle uğraşacaklarına onların terakki ve inkişâfına masdar olacak yeni muvafık usul-i idareler tesisiyle iştigâl eylemiş olsalar daha salim neticelere destres olurlar.

    Badema memleketin ahvâl-i ruhiye ve ictimâ'iyesine tamamiyle mutabık ve vakıfane bir idare tesis edeceği kat'i surette me'mûl bulunan Hükûmet-i Osmaniye'den daha adil bir hükümet, Hilâfet-i İslâmiye'den daha kavî bir istinâdgâh ve Türklerden daha munis ve müşfik bir vatandaşa Küre-i Arzda tesadüf edilemeyeceğine kanaat getiren Kürtler mukadderatını, maksat uğrunda didinen kimselere ve Kürt Teâvün Kulübüne hukuk vekilliği bahşine cesaret edemeyeceğini cihan siyâsetinin sem'-i ıttılâ'ına isâli en mühim vezaif-i milliyesinden sayar ve bu tarihten sonra bu esâs dâhilinde vekil-i mutlakı olarak Ankara'da Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Heyet-i Temsiliyesi ile İrâde-i Milliye Gazetesini veya naşir efkâr-ı olarak Dersaâdet’te Tasfir-i Efkâr Gazetesini tanır.

    Van'ın Mübkî Beylerinden Mutı’ullah; Geradi Aşireti Reisi Lezkî; Kürdi Aşireti Reisi Cafer; Mamhorân Aşireti Reisi İsmail; Eyun Aşireti Reisi Hüseyin;
    Kareki Aşireti Reisi Derviş; Oraz Aşireti Reisi Simo; Dilân Aşireti Reisi Kulihan; Dilan Aşireti Reisi Dursun; Dilan Aşireti Reisi Hasan; Cidaranlı Aşireti Reisi Yusuf; Cidaranh Aşireti Reisi Emin;

    Kuoli Aşireti Reisi Kulihan; Şemseki Aşireti Reisi Ömer; Yörüklü Aşireti Reisi Ali; Sülale-i Abbasiye’den İhsan; Dir Aşireti Reisi Rustem; Çölemelikler ve Ergiri aşairi namına Abdullah, Şeyh Hamidpaşazade Abdullah; Kubanlı Ali; Biremanlı Reis Hasan; Nakuri Aşireti Reisi Sultan."
    (3)


    (Albayrak Gazetesi)

    TARİH NASIL YAZILDI?

    İmam Bediüzzaman’ın kısa bir özetini verdiğimiz cemiyetlerle olan ilişkisi Cumhuriyet döneminin ulusalcı kalemlerince gerçeğin tamamen aksi olarak iftira, üzerine yazıldı. Öncelikle adında Kürd kelimesi görülen her cemiyet zararlı ilan edildi. Ardından bu cemiyetlerle şu ya da bu şekilde irtibatlandırılan insanlar rejim düşmanı sayıldı.
    Oysa Van reislerinin dikkat çektiği memleketin ahval ve durumuna uygun idare esasları geliştirmek için nelerin yapıldığı ya da niçin yapılmadığı soruşturulmalı ve milletin ittihadını sağlayan değerlerin niçin tüketildiği sorgulanmalıydı.

    Bunu sorgulayan İmam Bediüzzaman yüz yıldır laik çevrelerce iftiralara kurban edildi. İlk örneği Türkiye'de Siyasal Partiler isimli bir eser neşreden Tarık Zafer Tunaya verdi. Tunaya, Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti Kurucularından Medine eski Müftüsü Hacı Molla Said Efendi’nin ismi yanına ustalıklı bir şekilde Bediüzzaman adını yerleştirdi.(4)
    Bununla da kalınmadı ne yazdığına ne söylediğine hiç bakılmadan isminde Kürd kelimesi geçen her türlü cemiyetlerin kurucusu gösterildi. Oysa gerek kurucu gerek aza olarak Bediüzzaman ismi sadece İttihad-ı Muhammedi ve Cemiyet-i Müderrisin’de yer aldı.(5)
    İşin aslında gerek hiçbir tahakküme boyun eğmeyen şahsiyeti, gerekse ilmî ihatası onun herhangi bir kulübe üye olması ya da başkanlık etmesi gibi bir meşguliyete engeldi. O hangi cemiyette bulunursa bulunsun, aynı İmamdı. Milletini yalnızca İslamiyet biliyor ve “Kuran sizi kardeş ilan etmiştir ey insanlar Kur’anın bu kudsî kalesine giriniz!” diyordu.
    DİPNOTLAR:
    1- Kemal Gurulkan, İslâm'ın Siyasallaşma Sürecinde Cemiyet-i Müderrisin'den Teâli-i İslâm'a; Köprü Dergisi Güz 2000 [ 72. Sayı ]
    Değerli kardeşim Kemal Gurulkan, beyannamenin tam metnini “Teâli-i İslâm Cemiyeti (Cemiyet-i Müderrisin)” adıyla yüksek lisans tezi olarak hazırladı. Bu tez dönemin anlaşılması için değerli bir kaynak eserdir. İstanbul Ünv. Sosyal Bilimler Ens. İstanbul 1996. Cemiyet-i Müderrisin Nizamnâme-i Esâsisi, Evkâf-ı İslâmiye Matbaası, 1337.)
    2- Turan, Şerafettin. Türk Devrim Tarihi, 2; Şimşir, Bilal. Kürtçülük, b.4, s.312 (İnternet ortamından alınmıştır)
    3- Albayrak Gazetesi, nr. 72, 1 mart 1336 s.2; Albayrak Gazetesini tıpkı basım yoluyla neşreden Erzurumlu dostları tebrik ederim.
    4-Tarık Zafer Tunaya'nın Türkiye'de Siyasal Partiler, c. II, s. 191-195'e
    5-Yeşilay gibi bazı cemiyetler dikkate alınmamıştır.

    Ramazan Balcı - http://www.risalehaber.com/author_ar...il.php?id=7240

    Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur.
    Kur’ân’a ve imana ait herşey kıymetlidir; zâhiren ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, saadet-i ebediyeye yardım eden, küçük değildir.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Bediüzzaman İlim Ve ALim
    By _vatan_ in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 16.05.14, 13:20
  2. Bediüzzaman Kürt meselesinde hassastı
    By YİĞİDO in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11.10.11, 12:05
  3. Bediüzzaman’ın Yol Haritası ve Kürt Meselesi
    By SeRDeNGeCTi in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07.06.11, 11:06
  4. ‘Mühim Bir Alim’
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 13.03.09, 08:48
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.10.08, 08:22

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0