İnsanların büyük bir bölümü karşılarındaki kişinin tavrına göre hareket ederler. Örneğin eğer karşılarındaki kişi kibirli ve soğuk bir insansa, onlar da kibirli ve soğuk davranırlar. Alaycı insanlara alayla, nezaketli insanlara saygıyla, öfkeli insanlara öfkeyle karşılık verirler. Eğer günlük hayatta karşınıza çıkan olaylara dikkat ederseniz, kendisine hakaret eden bir insana karşı efendi ve nezaketli cevap veren bir kişi hatırlamakta güçlük çekersiniz. Ya da kendisiyle alay eden bir insana karşı, olgun ve mütevazi cevap veren bir insan aklınıza dahi gelmez. Çünkü böyle bir tavır ancak, yüksek bir iman, akıl, ahlak ve irade sahibi olunmasıyla mümkündür. Böyle insanlar ise tarih boyunca her zaman parmakla gösterilecek kadar az sayıda olmuşlardır.

Her tavrı, sözü ve yüksek karakteriyle iman edenlere örnek olan bu nadide insanlardan biri de, Bediüzzaman Said-i Nursi'dir. Üstad, hayatı boyunca kendisine yapılan her türlü kötülüğe iyilikle mukabele etmiştir. İnsanlar kendilerine tek bir söz bile söylenmesine tahammül edemezken o, kendisini yıllarca oradan oraya süren, tek bir odanın içinde yaşamaya mahkum eden, otuz yıl boyunca insanlardan uzak yaşatan, yiyeceğini, imkanlarını, rahatını elinden alan ve ayrıca hakkında her türlü iftirayı yayan insanlara hakkını helal ettiğini açıklamıştır. Said Nursi kendisine kötülük yapanlara hiç bir zaman onların tavrıyla cevap vermemiş, kin beslememiş ve tüm hayatını sürgünlerde geçirmesine neden olan bu insanlardan intikam almaya kalkmamıştır. Bu kişilerin hepsinin hesabını ve karşılığını Allah'a havale etmiştir.

Halbuki insanlar genellikle tek bir alaycı espri için, ömür boyu bir kişiye kinlenebilirler. Kendisini kalabalık ortamda küçük düşüren bir insanı yıllarca unutmayıp, hayatı boyunca bu insandan öc almaya çalışan çok insan vardır. Hatta gurur kırıcı bir konuşma yaptığı için karşısındakini öldürerek intikam alan, sonra da hapse mahkum olan insanların sayısı hiç de yadsınmayacak kadar fazladır.

Kötülük karşısında güzel ahlak gösterebilmesi, ancak insanın nefsini eğitmesiyle mümkündür. Çünkü nefis insana her zaman kötülüğü emredecektir. Bu onun doğasında vardır. Bir insan her ne kadar iyilikle karşılık vermek istese de, eğer karşısındaki kişiden alaycı ya da haraketamiz bir karşılık alırsa, nefsi mutlaka buna kötü bir karşılık vermesini ister. İnsana karşısındaki kişiyi kırmayı, hakaret etmeyi, alay etmeyi, böylece intikam almayı emreder. En azından altta kalmak istemez. Bu nedenle nefse bu konuda kuvvetli ve güçlü bir terbiye vermeden, insanın kötü bir tavır karşısında sabırlı ve iradeli bir tutum göstermesi çok zordur.

Nitekim Üstad kendi nefsini nasıl eğittiğini bize bir hatırasıyla anlatmış ve bu konuda tüm müminlere hikmetli bir çözüm göstermiştir. Üstad'ın kendisine bu sabrı nasıl gösterdiğini soranlara cevap olarak anlattığı hatırası şudur.

"İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebebsiz, gıyabımda tezyifkârane, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izale edip, o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:

Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise; Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıblarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet ben nefsim ile musalaha etmemişim. Çünki terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse; ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir. Eğer o adamın tahkiratı, benim imana ve Kur'ana hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sahib-i Kur'ana havale ediyorum. O Aziz'dir, Hakîm'dir. Eğer sırf beni sövmek, tahkir etmek, çürütmek nev'inden ise; o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garib ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misafir olduğum ve bana nezaret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilayete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkir etmek, sahibine aittir; o müdafaa eder. Madem hakikat budur, kalbim istirahat etti... O vakıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'an onu helâl etmemiş.

Üstad incitici, hakaret içeren bir konuşma ve eleştiriye maruz kalan bir insanın nefsine şu açıklamaları yapmasını ister. Kendisine eleştiri yapan kişi, bu eleştirilerinde nefsini hedef alıyorsa ve haklıysa, o zaman bu onun için çok büyük bir hayırdır. Çünkü bu insan tarafından nefsinin kusurlarının söylenmesi, daha güzel ahlaklı ve daha tevazulu olmasını sağlar. Hatalarını görüp düzeltmesine ve ahiretteki mertebesinin yükselmesine vesile olur. Aynı zamanda bu kişi herkesin için de kendisini eleştirmekle gururunu kırmış olur ki, bu da onu Allah'a yaklaştıracak hayırlı bir harekettir. Eğer haksız ve yalana dayalı bir eleştiri yapıyorsa, bunda da bir hayır vardır. Çünkü herkesin içinde nefsine söylenen bu sözler, insanlara karşı gösteriş yapmasına engel olur. Eğer insanlara karşı itibara önem veriyorsa, onu bu hastalıktan kurtarmaya yardımcı olur. Yani eleştiri haksız da olsa sonucu kendisi için mutlak bir hayır olur. Eğer hakaret eden kişinin kızgınlığı, kendisinin imanlı ve Kur'an'a bağlı bir insan olmasından kaynaklanıyorsa, o zaman bunun karşılığını vermek Kur'an'ın sahibi olan Allah'a aittir. Eğer eleştiri yapan kişi sırf kendisine haraket etmek, küçük düşürmek ve zarar vermek maksarıyla bunları söylüyorsa, gene kendini müdafaya gerek yoktur. Çünkü insanın bedeninin ve ruhunun olduğu gibi, nefsinin ve haysiyetinin sahibi de Allah'tır. Bu nedenle haysiyete ve nefse sahip çıkmak değil, onu Allah'a teslim etmek en doğru harekettir.