+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: Şehirler, Mâneviyâtla Şekilleniyor

  1. #1
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Exclamation Şehirler, Mâneviyâtla Şekilleniyor

    Şehirler, mâneviyâtla şekilleniyor

    PEYGAMBERİMİZİN (ASM) SANCAKTARINA UĞRUYORUZ
    ogünün akşamında Peygamber Efendimizin (asm) sancaktarı olan Abdulvahhabi Gazi Hazretlerinin türbe ve camiine uğruyoruz. Buralar gerçekten şehrin kimliğini taşıyor. Şehirler bu maneviyâtla şekilleniyor. Adeta bu kimlikler şehrin maddî bedenine ruh katıyor.
    EVLERDE MİSAFİR ODASI KAVRAMI
    Evlerde misafir odası kavramı, sanırım sadece Müslümanlarda vardır. Sivas’ta bir akşam kalıyoruz. Dershanelerimiz ve birer medrese hükmündeki hânelerde, evlerde iman kardeşlerimiz, bize evlerinin misafirlere ayrılan bölümlerini, misafir odalarını açıyorlar. Böyle bir ev içi tanzim ancak Müslümanlarda vardır sanırım. Yani ‘misafir odası’ diye bir şey. O odalar hep misafir bekler. Tabiî özel temizlenmiş ve hiç kimsenin girip çıkmadığı, emanetçisi olan misafirlerin de gelmediği bir oda değildir. Hem o odalar öyle misafirler bekler ki, bu odaların misafir için olduğu herkes tarafından bilinir ve uygulanır. Yani misafir o kadar yakın bir kavramdır. Peki yıllardır, her türlü donanımı, hazırlığı bulunduğu halde misafiri hiç gelmeyen, dâvet edilmeyen evlere ne demeli?
    Sivas’ın bize sunduğu bir diğer ikram da, yine manevî anlamda on yıllar önce memleket birlikteliğimiz olan tezhip sanatkârı Mehmet Ali Düzün Beyle karşılaşmamız oldu. Sayın Düzün, san'atında çok ilerlemiş. Pek çok yaptığı tezhip çalışmasını bizzat bir atölye gibi kullandığı saadetli evinde gördük.
    Evinde, musikî ile birlikte diğeri İslâm san'atlarının da pek çoğu ile ilgilenildiği anlaşılıyordu. Böyle bir ev atmosferinin size neler taşıyacağını az çok tahmin edersiniz. Özellikle sayın Düzün’ün Risâle-i Nur’la ilgili cümleleri beni çok etkiledi: “Ben Nur camiası içinde kendimi anlamlı buluyorum. Daha önce de kendimce kendime bir anlam yüklüyordum. Ama anladım ki, asıl anlam yeni yeni kendini gösterdi. Cemaat kavramı, insanı çok yönlü besleyen bir kavram. Ben, meşgul olduğum san'atları da Risâle-i Nur ile tanıştıktan sonra daha bir anlamlı okumaya başladım. Yani bizim meşguliyetlerimizin, kendimizi bir şey sandığımız uğraşların, yüce Kudretten bize indirgenmiş, ikram edilmiş nümuneler olduğunu anlıyorum. Risâle-i Nur eserlerinde ‘san'at’ kilit bir kavram olarak kullanılıyor. Ve çok yer veriliyor. İnsan da bir ‘san'at eseri’ olarak takdim ediliyor. Bu çok dikkat çekici.”
    SABAH NAMAZINI,
    SİVAS ULU CAMİİ'NDE KILIYORUZ
    Çok doyurucu bir akşamın akabinde, sabah namazında Sivas Ulu Camii’ndeyiz. Ulu Cami, maneviyâtı çok yüksek bir cami. Halk arasında pek çok rivayetlerle bu cami hakkında maneviyât hatıraları naklediliyor. Bunlardan birisi de, 31. sütunun bulunduğu mekânda Hızır'ın (as) namaz kıldığı şeklinde. Nitekim Hızır (as) her zaman, her yerde karşılaşılabilecek bir olgunluk aşamasıdır. Yani Hızır’ı (as) her yerde ve her zamanda aramak daha makul bir yaklaşımdır.
    Sabah namazından sonra Sivas’ın tarihi kimliği ile tanışıyoruz. İslâm San'atları alanı uzmanı Mehmet Ali Düzün Bey bize, şehrin tarihî kimliğini anlatıyor.
    Buruciye Medresesi’nde fen ilimleri okutulmuş, Şifahiye'de ise tıp bilimleri verilmiş. Şifahiye Medresesi (Çifte minareli medrese) bütün haşmetiyle karşımızda dimdik durmaya çalışıyor. İçi san'at merkezi olarak kullanılan Çifte Minareli Medrese, tarihî dokusunu maddeten ve mânen korumaya çalışıyor. Minareler bugünlerde restorasyon çalışmaları ile meşgul. Ama şunu hemen söylemeliyiz ki, Sivas’a bu kimlik yakışıyor. Buradaki tarihî eserler Selçuklu dönemini yansıtıyor. Yine Osmanlı yapımı olan Kale Camii tarihî medeniyetler arasında bir bağ oluşturuyor. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihî mekân da yine Osmanlı eseri.
    Sivas’taki bize kucak açan bütün ağabey ve kardeşlerimize ayrı ayrı teşekkürlerimizi sunduktan sonra, her ayrılığın içinde olan hüzünle ayrılıyoruz bu özel şehrimizden ve iman kardeşlerimizden.
    Onların oluşturdukları kareler hiç zihinlerimizden silinmeyecek.
    Allah hepsinden razı olsun.
    'YOLCU' YOLUNDA GEREK
    Mahall-i maksudumuz olan Rize’ye doğru yola revan oluyoruz. Tokat’ta sabah erken saatte de olsa, tanıdığımız kardeşlerimizi telefon nimetiyle de olsa, şöyle bir meşgul ediyoruz. Yani yaşadığı şehrinden geçtiğimiz iman kardeşlerimizi haberdar etmek, hem duâlara hem de irtibata vesile oluyor. Bağları güçlendiriyor. Bilgileri tazelendiriyor. Onun için bunu ihmal edilmemesi gereken bir davranış olarak not ediyoruz.
    Tokat-Niksar’da bir tatlı yaylada kahvaltı yaptık. Tokat-Niksar yolunda bir dinlenme mekânında camiye Kur’ân öğrenmeye giden, sûreler öğrenmeye giden ve bir kısmı da bahçede oyun oynamaya giden tatlı küçük çocuklar dikkatimizi çekiyor.
    Cami bahçesini oyun yeri seçmiş bu çocuklar tam bir fıtrat güzelliği yansıtıyorlardı.
    VE MERHABA KARADENİZ…
    Yolculuğumuz boyunca, ‘medrese-i seyyarelerimiz’, gerek iç donanım olarak, gerekse bizlere bir küçük mekân olmaları hasebiyle tam bir medrese görevi yaptılar. İç donanım olarak tv’de sahabe hayatlarını ele alan filmler ve musikîler dinledik. Geçen zaman dilimlerimizi anlamlı seslerle geçirmeye çalıştık. Çünkü biliyoruz ki her kulağımıza dokunan ses, bir çağrışım oluşturuyordu. Doğru çağrışımlar için, doğru sesler dinlemek gerekiyordu.
    Duyduklarımızın, gördüklerimizin, kalbimizden geçenlerin de birer imtihan unsuru olabileceği gerçeğini göz ardı etmiyoruz. Vicdanımızı, kalbimizi ve aklımızı; nefis, şeytan ve hevamızın emrine sunmuyoruz. Kör hissiyatın farkında olduğumuzu, yani büyük ebedî kayıplar içerisinde olup, dünyevî, fani kazançlar peşinde olmanın, büyük yıkımlar oluşturacağını biliyor ve hissediyoruz. Onun için de, yolculuğumuzu bol bol imanî muhtevalı sohbetler, Risâle-i Nur dersleri, Cevşen okumaları, Kur’ân okumaları ve ilâhiler, ezgiler olarak şenlendirdik ve nurlandırdık. Tabiî beşte bir oranında tatlı müzikler de dinledik.
    Yolculuğumuz boyunca yol kenarlarındaki camilerde namazlarımızı çoğu da cemaatle eda etmeye çalıştık. Onun için bu kudsî mekânları yaptıranlara, yapanlara ve emeği geçenlere bolca duâlar ettik.
    Rize-Pazar’a ulaşıyoruz. Burada geçen yılki okuma programı yazımız dolayısıyla mailleştiğimiz saygıdeğer Abdullah Uzun’la tanışıyoruz. Oldukça çalışkan, başarılı bir vizyon taşıyan sayın Uzun, uzun yıllardır Yeni Asya okuyucusu olduğunu ve çok istifadeler ettiğini bize anlatıyor.
    İkİncİ kez Rİze-Hemşİn Bİlen
    Köyünde okuma mekânIndayIz
    Rize-Hemşin’de bizi, Nurs Konağının–kendi deyimleriyle- emanetçilerinden olan Hüseyin Abi karşıladı. Biz mekâna ulaştığımızda Nurlu mekânın nuranî misafirleri eksik değildi. Çünkü Rize’den bir gurup kardeşimiz burada okuma programı yapıyorlardı.
    Hatta biz ayrıldığımızda da yine başka grup okuma programına geliyorlardı. Anlaşılacağı üzere, Nurs Konağı bir grubu gönderip başka bir gruba hizmet veriyordu. Bir yaz dönemi içerisinde onlarca farklı gruba hizmet vermesi oldukça anlamlı idi, bu konağın.
    Nurs Konağı, beş katlı olarak inşâ edilmiş. Tam okuma programlarına uygun planlanmış. Cenâb-ı Hak da ilgililerin bu samimî isteğini kabul etmiş ve binlerce kilometre uzaklardan bu mekâna okuma programı için geliyorlar. NURS KONAĞINDAKİ İLK GECEMİZ NURS konağındaki misafirler arasında uzun yıllardır, Rusya’da Risâle-i Nur hizmetleri yapan Ali İhsan ağabeyimiz ve bir eczacı ağabeyimiz bulunuyordu. Bu vesileyle yatsı namazı öncesi, yapılan hizmetlerden bolca örnekler sundu ve İslâm’ın her geçen gün dünyanın gündemindeki hak ettiği yeri almakta olduğu üzerinde düşüncelerini ve hatıralarını paylaştı. Geçtiğimiz aylarda da adı geçen ağabeyin gazetemizde röportajı yayınlanmıştı. İlk gecemizi, yerlerimizi tespitle geçirdik ve gece olduğu için namazlarımızı kılıp uyuduk. İlk kez giden öğrencilerimizin gözlerine uyku girmiyordu. Çünkü burası hava olarak çok özel bir konuma sahipti.
    —Devam edecek—
    S. BAHATTİN YAŞAR
    syasar33@yahoo.com
    17.07.2009 http://www.yeniasya.com.tr/2009/07/1...ka/default.htm


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  2. #2
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    S. Bahattin YAŞAR
    İmânî sofralarda Hz. Peygamber de var

    -4-

    Nurs Konağı, okumaya, düşünmeye, tefekkür etmeye ve fikir çalışmalarına oldukça müsait bir ortamdı. Bu hem iklim olarak böyle, hem de mekânın şartları olarak böyleydi.
    Programımız üzerinde oldukça iyi düşünülmüş, önceki yıllarda yaşanan tecrübeler dikkate alınmıştı. Bunun çok büyük faydasını gördük. Programımızdan biraz bahsetmek, uygulamalara örnek olabilir.

    OKUMA PROGRAMLARI, KİŞİLERİN KENDİLERİNİ KEŞFETTİKLERİ ORTAMLAR
    Program ilerledikçe, programdaki incelikler ve uygulamadaki aksaklıklar kendini gösteriyordu. Tabi bu arada programa katılan farklı farklı şehirlerden, kültürlerden gelmiş kardeşlerin farklı ve orijinal özellikleri kendini gösteriyordu.
    Zaten programların en renkli taraflarından birisi de, böyle farklı özelliği olan kardeşlerle tanışmak ve onlardan istifade etmek olmaktadır. Yani bu yönüyle programlar kişilerin kendilerini daha yakından tanımayı ve sosyal yönlerini keşfetmelerini netice veriyor.
    Programın en dikkat çeken özelliğinden birisi de, eğitimcilerin çalışmış oldukları özel konuları talebelere takdim etmeleri idi. Öğrenciler bu programa sorularla iştirak ettiler ve konular istifadeye medar oldu.
    Özellikle, işlenen konular daha çok ihtiyaç duyulan mevzulardan seçilmişti. Bu konulara öğrencilerin ilgisi görülmeye değerdi.

    GEZİLER, PROGRAMLARIN VAZGEÇİLMEZLERİ
    Program ilerledikçe önceden planlanmış geziler uygulanıyordu. Şanlıurfa’dan Rize’ye kadar gelip de buralardaki güzelim yaylaları gezmemek, görmemek düşünülemez. Bir de program içerisindeki geziler, programın işleyişine hız katıyor. Yani geziden döndükten sonraki gün okumalar daha bir hız kazanmış oluyordu. Bu vesileyle geziler özellikle dikkate alınması gereken unsurlardandır.

    İLK GEZİMİZ, AYDER YAYLASINA
    Hüseyin Ağabeyler, yörenin yerlisi olarak bizi bilmediğimiz ve pek de gidilmemiş olan özel dinlenme ve piknik mekânlarına götürdüler. Ayder Yaylasından çok daha yukarılardaki piknik alanları oldukça bâkir yerlerdi. Piknik alanında yanıbaşımızda akan derenin sesi, yıl boyu kulaklarımızda çınlayacak cinstendi.
    Özellikle de Şanlıurfa’dan katılanlar için Ayder Yaylasındaki görüntüler oldukça unutulmayacak cinstendi. Onun için de kardeşlerimiz, fotoğraf kayıtlarını bolca burada aldıkları manzaralar ile doldurdular.
    Ayder Yaylası aynı zamanda pek çok sportif aktivitelere de oldukça müsait bir mekân. Onun için biz de pek çok arkadaşımızla kabiliyet durumuna göre aktiviteler yaptık. Bunlardan birisi de ata sporumuz güreşti.
    Hatta küçük çaplı bir futbol ve dağ eteklerinden dik yamaçlardan kayma yarışmaları yapıldı. Tabiî kendini kontrol edemeyip, tepe takla gidenler de yok değildi.
    Ayder Yaylasından dönerken, Pazar ilçesinde bir deniz safhası da yaptık. Tabiî bütün aktiviteler içerisinde denize girmenin yeri oldukça farklı. Biz de ondan geri kalmadık. Hem de oldukça müsait ve güzel bir ortamda.

    KARADENİZ BÖLGESİ PİKNİĞİNDEYİZ
    Program içerisindeki ikinci gezimizi, Karadeniz Bölgesi ve Mezunları Pikniğine Uzungöl’e yaptık. Böylece bölgedeki ağabey ve kardeşlerimizle de tanışma, konuşma imkânı bulmuş oluyoruz.
    Burada bize misafirler adına bir konuşma hakkı tanıyorlar. Biz de buradaki konuşmamızda, iman kardeşliğinin birlik ve beraberlik, dayanışma, müfritane irtibat ve muhabbet gibi kavramları gerektirdiği üzerinde durduk. Ve bu dâvete icabetimizin, müfritane irtibat dersinin uygulamasını yapmak anlamına geldiğini ifade ettik ve okuma programlarının artık hayatın bir vazgeçilmezi olduğu üzerinde durduk.
    Ayrıca Uzungöl’de, program içerisinde geçen derslerin izlerini kardeşlerimizde görmek mümkündü. Derslerimizden biri, Sünnet-i Seniyye idi. Burada, "Her yaptığımız işte, Hazret-i Peygamberi (asm) yanı başımızda oturur düşündüğümüzde, o işteki tavrımız güzelleşecektir. Onu hep yanıbaşımızda hissettiğimizde, o zaman dilimleri ibadetleşiyor" demiştik. Bir kardeşimiz de ikindi namazını kıldıktan hemen sonra, kulağıma eğilip, ‘Ağabey, dikkat, Hazret-i Peygamber şu an yanımızdadır’ diyordu. Ben de, yaptığımız konuşmada, bu muhteşem ayrıntıya yer verdim ve ‘Şu an bu mütevazî topluluğun içinde, Hazret-i Peygamber (asm) bulunuyor’ dediğimde, duygusal anlar yaşandı.
    Hakikaten de böyle imanî sofralarda Hazret-i Peygamberin (asm), Hazret-i Üstad’ın olmaması düşünülemez.

    UZUNGÖL'DE, İNSAN OLMANIN
    HAZZINI YAŞIYORUZ
    Bu program sonrasında Uzungöl’ü yakından tanıyoruz. Uzungöl, gerçekten Rabbimizin san'at harikalarından bir mekân. Bu mekân, insanın pek çok uyuyan duygularını uyandırıyor ve insanı tefekküre sevk ediyor. Özellikle arkadaşlarımızın kaydettikleri fotoğraflar, hayata derin izler bırakacak nitelikte idi. Bu programın ve etrafında olan gezilerin, hayat boyu kardeşlerin hayatlarında derin izler bırakacağı anlaşılıyordu.
    Uzungöl dönüşünde Bursa’da yaşayan Paşalıoğlu ile Rize’ye dönüyoruz. Dönüş yolunda Sultan Murat Köyünde bir şehitliğin olduğunu öğreniyoruz. Epey bir tırmanma şeridinden sonra, Sultan Murat Köyüne ulaşıyoruz. Burada akşam yemeği hazırlıklarından sonra, biraz ilerideki şehitliğe hareket ediyoruz. 75 şehit, başlarında komutanlarıyla birlikte bu toprağı nuranîleştirmişlerdi.
    Doğrusu şehitliğe girer girmez bütün kardeşlerimizin hissettiği bir şey oldu. O da şehitlerin bizi mânevî esintileriyle karşılamaları idi. Çünkü bir anda biz büyük bir mânevî rahatlık hissettik. Duygularımız hareketlendi. Duâlar ettik. Onlar bu vatanda maddî şehitler, Nur Talebeleri de talebe-i ulum olarak mânevî şehit yolunda ilerlemekte idiler.
    Sonra öğreniyoruz ki, buradaki şehitler, Rus savaşında, yanlış istihbarat sonucu bizim askerlerimiz tarafından topçu atışlarıyla şehit olmuşlar. Allah hepsinin mekânını Cennet etsin ve bizleri de onların şefaatlerine mazhar etsin.
    Rize Hemşin’e, son günümüzü burada geçirmek üzere geri dönüyoruz. Doğrusu buralardan ayrılmak kimse için kolay olmuyordu. Fotoğraflarımızı, bu karelere zaman zaman dönmek üzere kaydediyorduk.
    Şükran, Türkan ablalar ve Hüseyin ağabeylerle tekrar görüşmek dileklerimizle helâlleşiyoruz.
    "Ne olur konağımızın hiç değilse temizlenmesi için kullanılmak üzere alın" diye takdim ettiğimiz ücreti, "Biz kardeşlerimize bir hizmette bulunamadık, onlara gittiğiniz yerlerde bu paraya bir yemek ısmarlayın" diyerek, bunca manevî kazanımların yanında maddî ücretlerin oldukça basit kaldığı dersini bize veriyorlardı.
    Programa katılanlardan tek tek geri dönüşüm düşünceleri aldık. Başarılı olunan noktalar, olması gerekenler, geliştirilmesi gerekenler bir bir ifade edildi. Ama geri dönüşüm notlarından en dikkat çekeni ise, programın oldukça dolu ve neşe içerisinde geçmesini ifade edenler idi. Tabiî tanışmaların, konuşmaların verdiği sıcaklıklar da notlarda gereken ifadeleri bulmuş. Özellikle gençlerin çalışılmış dersler olarak eğitimcilerin yaptıkları derslere notlarda geniş yer vermeleri dikkat çekici.

    SÜMELA MANASTIRI'NIN HATIRLATTIĞI
    Gidişimiz gibi dönüşümüzü de renklendirmek istiyoruz. Farklı şehirler görerek gezi mekânlarını tefekkür etmek istiyoruz. Bu vesileyle Trabzon’da Sümela Manastırına uğruyoruz.
    Manastırın kuruluş amacı kadar, kurulduğu yer de apayrı bir özellik arz ediyordu. Dinini yaşamak isteyen insanlara hiçbir şeyin mani olamayacağının tarihî bir vesikası gibiydi burası.
    Üniversiteli kıymetli Yunus Emre, Ender, Burak ve Semih kardeşimizle burada yollarımız ayrılıyor. Kardeşlerin birbirleriyle kucaklaşmaları görülmeye değer bir manzara idi.
    Yolculuğumuz boyunca, Gümüşhane, Bayburt şehirlerinin de havasını teneffüs ediyoruz.

    DÖNÜŞ YOLUNDA ERZURUM'DAYIZ
    Erzurum’da yine Nur kardeşlerimiz bizi karşılıyorlar. Kardeşlerimiz dershanelerimizde ve evlerde bizi ağırlıyorlar. Bu özellik bu memleketin bir karakteristiğidir. Misafirin özel konumu bu memlekette aynı. Bir de, aynı dâvâda kardeşler misafir olunca, yaklaşım daha bir hassasiyet kazanıyor.
    Ertesi sabah, öğleye kadar Erzurum’u geziyoruz. Yakutiye Medresesi, Çifte Minareli Medrese, Kümbetler, Ulu Cami gibi tarihî mekânlara bir bir uğrayıp bilgiler topluyoruz.
    Erzurum’un tarihî kimliği adeta insanların simalarına yansımış bulunuyor. Çay ocağı önünde çay içen dadaşlar bizimle kardeşane selâmlaşıyorlar ve sımsıcak gülümsüyorlar.
    Erzurum’un tarihte yaşadıkları şehir merkezine adeta nakşedilmiş. Savaş figürleri, yaşanan tarihî hatıralar, Nenehatun olgusu insanlara adeta işlek caddelerde kendi varlığını ve mücadele güçlerini hissettiriyor. Bu hassasiyet dünün unutulmamasını sonuç veriyor.
    Çok güçlü duygularla ayrılıyoruz serhat şehrimiz Erzurum’dan. Burada özellikle dershanede kardeşlerine hizmet etmekten zevk alan Nur Talebelerini ve kardeşlik duygusunu gençlere çok iyi nakşeden Dr. Ömer kardeşimizi ve şu an okuyucularımızdan duâlar bekleyen Gürbüz Dinçer Ağabeyimizden bahsetmeden geçemeyeceğim.
    Erzurum’dan tatlı hatıralar toplayarak, Şanlıurfa’ya geri dönüyoruz.
    Sırada Bingöl şehrimiz var. Tabiî yol güzergâhında pek çok tatlı özellikleri olan ilçelerden geçiyoruz.
    Ve Diyarbakır’a geldiğimizde artık gezimizin sonuna geldiğimizi hissediyorduk. Çünkü bazı kardeşlerimiz buradan kendi şehirlerine ayrılıyorlardı. Onlarla kucaklaşırken tatlı bir birlikteliğin izleri kendini gösteriyordu.
    Ayrılanlar, bir dahaki programlarda görüşmek üzere kaydı düşmeden edemiyorlardı.

    TÜRKİYE'Yİ, BİN KEZ DAHA SEVİYORUZ
    On günlük Rize okuma programının bize hissettirdiği bir şey daha oldu. O da, bir şehrimizde 40 derecelerde sıcaklık yaşanırken, başka bir şehrimizde aynı tarihlerde sağanak yağmurlar vardı. Özellikle Kaçkar Dağları ile Erzurum’un Palandöken Dağlarına bakıldığında karlı görüntüleri değerlendirmek mümkündü.
    Şimdi Uzungöl yakınlarında, Sultan Murat Köyündeki bir dağ yamacında yatan 75 şehit ve komutanlarını daha iyi anlıyoruz.
    Risâle-i Nur okuma programımız bir sonuç daha veriyor ki, Türkiye’yi ve Türkiye’de yaşayan bütün insanları bir kez daha çok seviyoruz.
    Bir başka programda görüşmek ümidiyle.
    —SON—

    18.07.2009

    E-Posta: syasar33@yahoo.com


    http://www.yeniasya.com.tr/2009/07/18/yazarlar/bahaddin.htm

    Konu Bîçare S.V. tarafından (18.07.09 Saat 07:21 ) değiştirilmiştir.
    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  3. #3
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    S. Bahattin YAŞAR
    Kudsî bir bağ: İMAN AKRABALIĞI
    -2-


    ŞANLIURFA’DAN DUÂLARLA UĞURLANIYORUZ

    On günlük bir Risâle-i Nur okuma programı çerçevesinde, Karadeniz’e dönüyoruz yönümüzü. Önceki yıllarda tadı damağımızda kalan Rize-Hemşin-Bilen Köyü bizi kendine çağırıyor. Özellikle oradaki Şükran ve Türkan ablalarla, Hüseyin ağabeyin kalplerinden geçen dâvetleri öyle samimî, öyle içten ki bu ihlâslı dâvetler bizim cüz’î iradelerimizin çok fevkinde olarak yollara koyuluyoruz.

    OKUMA PROGRAMINA
    KATILMAK ÖNCE BİR NASİPTİR
    Hatta böyle programa katılacakların listesi bile son güne kadar değişikliklere uğruyor. ‘Kesin ben geliyorum’, ‘Benim çocuğum kesinlikle katılacak’ diye kayıtlar verenler, hareket günü geldiğinde İlâhî irade devreye giriyor ve katılanlar ile katılmayı düşünenler bir bir netleşiyor. Anlıyoruz ki, bizim yaptığımız hesabın ötesinde hesaplar devreye giriyor. Ama biz işimize bakıyoruz. Tabiî kişinin bir niyet göstermesi de gerekiyor.
    Düşünün ki, böyle bir programa katılma planı olmayan, düşüncesi de olamayan, bilgisi de olamayan Bilâl’in babası ile parkta akşamüstü oturuyoruz. Yarın okuma programına gideceğimizi iletiyoruz. Konu dönüp dolaşıyor ve biraz ötemizde oyun oynayan Bilâl için “Programda yer yok mu?” diye soruyor. Biz de “Neden olmasın?” diyoruz ve Bilâl son günün öncesinde program listesine dahil oluyor.
    Ve yolculuk günümüzün sabahında, “Hocam lütfen beni de alın, katılmak istiyorum, ama lütfen diyen” genç Yusuf, bir saat önce iptal yapan kardeşin yerine olarak program listesine dahil oluyor. Yani anlaşılan şu ki, böyle programlar yapan insanların, çok da tasaya, kaygıya girmesinde gerek kalmadan; kendisine düşenleri yerine getirip, İlâhî hesaba karışmaması dikkat çekiyor. Hâsılı siz size düşeni yapın ve gerisine karışmayın. Ama önemli olan ‘Ben bana düşeni yaptım’ı vicdanen diyebilmektir. Biz de öyle yaptık.
    Şanlıurfa’dan 6 üniversiteli ve 21 liseli genç arkadaşımızla, iki minibüs kiralayarak, 10 günlüğüne bir okuma programına hareket ediyoruz. İlk kez böyle bir programa katılanlar olduğu gibi, daha önce de katılanlar vardı. Kaderin belirlediği bir kardeşlik ortamında, 10 günlük yolculuğumuza başlıyoruz. 27 öğrenci ve üç eğitimci, iki kaptan “Bismillah..” ile yolculuğumuza başlıyoruz.
    Programın genel hatları çoktan ortaya çıkmıştı. Artık böyle programların mutat hale gelmesi ve ayrıntılarına kadar neler olup biteceği planlamaya katılmak durumundadır. Okul müfredâtı gibi, program müfredatlarının da net şekilde ortaya çıkması gerekiyor. Nitekim bizim de eğitimcilerimizin çalıştıkları konular bile aylar öncesinden belirlenmişti. Biz de programa gitmeden önce programın planlamasını ince detaylarına kadar kâğıt üzerine aktarmıştık. Bu bizi çok rahatlatan bir durum oldu. Yani her programın mutlaka sorumlusu, uygulayıcısı ve idarî sorumlusu, aşçısı olarak önceden planlamak pek çok kolaylıklar içeriyor. Biz de program koordinatörü olarak, eğitimci Sabahattin Yaşar, dersler koordinatörü olarak Tarihçi Adem Ölmez ve idarî koordinatör olarak tarihçi Musa Yetim’i belirledik. Eğitimci Şemsettin Çakır ise, programda bize iştirak etti.

    ARTIK KONULU OKUMA
    PROGRAMLARI GEREKİYOR
    Bir şey daha zihnimizde yer ediyordu ki, artık bundan böyle okuma programlarını büyükler için de tertipleyip, hatta belli konular üzerinde okuma programları yapmanın çok daha faydalı olacağını anlıyorduk. Yani bu yıl şu tarihler arasında Rize-Hemşin’de “Kader konulu” okuma programı veya “Haşir konulu”, “içtimâî ve siyâsî” konulu okuma programları çok da verimli olacaktır.

    ÖZEL DUYGULAR
    İÇERİSİNDE UĞURLANIYORUZ

    Bir Pazar sabahında, belirlenen yerden hareket edeceğimiz esnada pek çok ağabey ve kardeşlerimiz programın katılımcılarını uğurlamak üzere aramıza katılmışlardı. Yani şehrimizden ayrılırken, pek çok kardeşimiz arkamızdan duâlar ediyordu.
    Tabiî bu durum da bizi oldukça memnun ve mesrur etmişti.
    Allah onlardan, hepsinden razı olsun.

    İLK DURAK ADIYAMAN
    Yolculuğumuz başlıyor ve kahvaltımızı komşu ilimiz Adıyaman’da yapıyoruz. Adıyaman’daki kardeşlerimizle de tanışıp, dertleşiyoruz. Programa iştirak eden kardeşlerimiz yeni yeni şehirlerdeki ağabey ve kardeşleriyle tanışıyorlar. Bu bir iman akrabalığı olarak onların çok dikkatlerini çekiyordu. Doğrusu her şehirde, her ilçede bizlere açılan kapıların olması ve nur yüzlü insanların olması, asra uygun bir hizmet metodu olduğunu gösteriyor.
    Ne de olsa, aynı satırlardan beslenenler, aynı davranışları yaşıyorlar. Risâle-i Nurlar, nurânî davranışlar kazanmış, Kur’ânî yaklaşımlar kazanmış insanlar yetiştiriyor. Asır böyle insanlarla anlamlı hale geliyor.
    Çünkü insanı büyük yapan davranışlarındaki incelik ve yüceliktir.

    SİVAS BİZİ BEKLİYOR
    Adıyaman’dan hareketle, Malatya’nın kayısılarına da şöyle bir tadımlık nazar ettik. Dilimiz, geçtiğimiz bütün mekânlardaki nâm salmış nimetleri tatmadan edemiyor. O nimetler de tadacak damaklar bekliyor. Biz de bu fıtrî işleyişe ayak uydurduk. Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı nimetleri tâdât ederek yolculuğumuzu sürdürdük.
    Sivaslı kardeş ve ağabeylerimizle yolculuk öncesi konuşmuştuk. Biz normalde, Diyarbakır, Bingöl, Erzurum’dan Rize’ye gitme düşüncesinde iken, Sivas’tan dâvet gelince güzergâhı değiştirdik. Biraz da programın formatı içinde gezmek, görmek, tanışmak bulunduğundan bu dâveti program gereği kabul ettik. Varsın birkaç yüz km uzak da olsa, oradaki kardeş ve ağabeylerimizle tanışıp, görüşmek, müfritane irtibat dersini uygulamalı yapmak olarak bu değişiklik uygun görüldü. Ve Sivas’a doğru yol aldık.

    İHLÂSLI NİYETLER,
    DAVRANIŞLARI İBADETLEŞTİRİYOR
    Tabiî gittiğiniz yerde sizi, güler yüzlerle, tatlı niyetlerle karşılayan birilerinin olması oldukça haz veren bir duygu idi. Özellikle de bu Allah rızasını esas tutan bir yaklaşımdan kaynaklanıyorsa, bu özel niyetli davranış adeta bir ibadete dönüşüyordu. Çünkü amelin ruhu niyet, niyetin ruhu da ihlâs olduğundan, davranış niyetle ve ihlâsla anlam kazanıyordu.
    Yaşadığımız mekândan ayrıldığımız bir Pazar gününün öğleden sonrası Sivas’a ulaşıyoruz. Burada bizi bir grup halinde, üniversiteli kardeşlerle birlikte, Ziya Sabır Hocamız, Vahap Köksal, Nabi Turak ve Mehmet Ali Düzün Ağabeyler heyecanla bekliyorlardı.
    Sivas’taki ağabey ve kardeşler Sivas’ın meşhur piknik mekânı Paşabahçe’de özel hazırlıklarla bizleri karşılıyorlardı. Çok kalabalık da olan piknik mekânında bizim yerlerimiz çoktan ayarlanmış ve kardeş sofralar hazırlanmıştı.
    Yaşları ile birlikte hizmeti de ilerlemiş olanlar yaşayarak ders veriyorlar.
    Özellikle burada yaşları ilerlemiş, ama hizmetleri de ilerlemiş ağabeylerle tanışmak bize büyük dersler verdi. Dünyevî meslek işlerinden emekli olan ağabeylerimiz, hizmet işlerinde adeta yeni bir sayfa açmanın heyecanı içerisinde idiler. Yaş ilerlediğinde yapılan hizmetlerin daha bir anlam kazandığını buradaki yapılan hizmetlerde görüyoruz. Çünkü genç kardeşlerimizin bu durum dikkatlerinden hiç kaçmamıştı.
    Mide için nimetler, biraz ihtiyaç hissedildiğinde daha bir anlam kazanıyor. Acıkıldığında yenilen nimetlerin tadı farklılaşıyor. Acıkmak, nimete olan bakışı değiştiriyor. Onun için belki de, acıkmadan yememek öğütleniyor. Nimetlerdeki tatların şükrün dâvetçileri olması bundan olsa gerek.
    Sivas’ta, güzel insanlar arasında, güzel manzaralar içerisindeki nimetler tam bir ikram anlamı içeriyordu. Yani düşünün ki, size çok güzel nimetler ikram edilse, ama güler yüzle olmasa, o nimetler belki mideyi susturur, ama kalbi ve ruhu beslemeyecektir. Ama burada nimetleri yerken hem midemiz bayram ediyor hem de kalp ve ruhumuz. Çünkü nimetleri ikram için hazırlayanlar da, ikram edilen nimetleri tadat edenler de bu yapılanların birer nasip olduğunun, birer hizmet olduğunun şuurunda idiler.
    -Devam edecek-

    16.07.2009

    E-Posta: syasar33@yahoo.com


    http://www.yeniasya.com.tr/2009/07/15/yazarlar/bahaddin.htm

    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

  4. #4
    Ehil Üye Bîçare S.V. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul/Üsküdar
    Mesajlar
    2.407

    Standart

    S. Bahattin YAŞAR
    Her okuma programı, bir yenilenme hareketidir

    -1-



    OKUMA, YAŞANAN HAYATI ANLAMLI KILIYOR

    Her yılın yaz ayları geldiğinde içimizi bir heyecan sarıyor artık. Okuma programları yılımızın dönüm noktalarını oluşturuyor. On günlük bir zaman dilimi, hayatımızın gidişâtını görme ve dikkat çeken aksaklıkları giderme imkânı sunuyor. Gidiyor olduğumuz ebedî âlemin dünyada oluşan rengini değerlendirme ve duruma göre adım atma imkânı tanıyor. Okuma, kendi içinde bir yenilenme, değişme ve gidişâtı gözden geçirme anlamı içeriyor. Onun için Nur Talebelerinin dikkat çeken özelliklerinden birisi de hayatlarının hemen her döneminde çok dakik bir okuyucu olmalarıdır. Bu okuma alışkanlığı Nur Talebelerini sürekli dinç ve diri tutuyor. Olaylara karşı, yorumlara karşı daha uyanık bir ruh hâli içerisinde bulunduruyor.
    Onun için aslında yakın gelecekte yüzlerce, binlerce işçi çalıştıran kurumlar daha verimli sonuçlar elde etmek ve nitelikli insanlarla çalışmak amacına dönük olarak elemanlarını yılın belli dönemlerinde, belli düzenlemeler içerisinde okuma programlarına, uygulama programlarına gönderirlerse çok akıllıca adımlar atmış olacaklardır. Zaten hizmet içi eğitim çalışmaları yapılıyor ama buna belki bundan sonra moral motivasyon anlamında belli eserleri okuma, mütalâa etme ve uygulanabilir düşüncelere ulaşma gibi ilâveler de yapılabilir. Bu artık aklın gereğidir.
    Beden, hücreleriyle sürekli bir yenilenme içerisinde bulunduğu gibi, insanın maneviyâtı da sürekli bir teceddüt içerisindedir. Bundandır ki insanın bir ânı ile diğer bir ânı, aynı maneviyat özelliği taşımaz. Her ânın diğer anlardan anlamlı ve güzel olması için, her âna yeni anlamlar yüklemek gerekiyor. Anlamsız geçen zaman dilimleri, zamanın nurunu siliyor ve okunmaz hale getiriyor. Onun için ne kadar çok zamanını nurlandırırsa insan, o nispette aydınlık yarınlar oluşuyor demektir.
    Nur Talebelerinin bu okuma özelliği dolayısıyla, zamanlarının en popüler, en düşünceli, en ileri görüşlü, en duyarlı ve içinde bulundukları toplulukların orijinal insanları hep Nurcular olmuştur. Bu pozitif enerji, Kur’ân’ın Risâle-i Nur’a verdiği bir özellik olduğundan, Nurlardan istifade eden Nurcular da, istifadeleri oranında bu pozitif enerjinin içinde kendilerini buluyorlar.
    Yani Nurcular pozitif insanlardır.

    OKUMA PROGRAMLARI,
    ADETA VİRÜS TARAMASI GİBİ
    İnsan, sosyal bir varlık olduğu için, sosyal hayatın içerisinde pek çok etkileşimler yaşamaktadır. Hatta insanın bireysel dünyaları, içtimâî hayatın içinde kendini bulmaktadır. Sosyal hayatın içinde olumsuz, kirletici unsurlar da varolduğu için, insana zamanla bu kirleticiler bulaşabilmektedir. Bu sebeple insan, kendisinde meydana gelen değişimlerin farkında olabilmek ve gelişmelere göre adımlar atabilmek durumundadır. İnsanın akıl taşımasının altında da bu vardır. Yani kendisi için faydalıyı temin etmek, zararlıdan ise uzak durmak akıl sahibi olmanın bir sonucudur. Kur’ân’ın bu asırdaki bir mânevî mu'cizesi olan Risâle-i Nur eserleri, asrı, içinde taşıdığı keşifler vasıtasıyla tenvir etmektedir. Bundandır ki, dünya, İnşallah Kur’ân’ın mu'cize-i mâneviyesi olan Risâle-i Nurlar ile nurunu tamamlayacak demek mümkündür. Müellifinin ifadesiyle Kur’ân’ın malı olan Risâle-i Nurlar, bu asrı ve gelecek zaman asırları aydınlatacak özel bir donanım içeren eser külliyâtıdır. Bu anlamı okuduğumuz oranda, nurların üzerimizdeki etkisi daha bir farklı olacaktır. Çünkü insan cümleye yüklediği anlam oranında, o cümle onun üzerinde etkili olmaktadır.
    Asrın hastalıklarına karşı Risâle-i Nurlar, birer mücerreb ilâç hükmündedir. Çok anlamlı işler yapan, çok farklı fonksiyonlar icrâ eden bilgisayar nasıl ki, zararlı unsurlardan arındırılmaz, korumaya alınmaz ve itinâ gösterilmez ise, bir müddet sonra bu harika donanım işlemez hâle geliyor. Hatta günlerce çalışılmış emekleri, gayretleri, çabaları yok edebiliyor. Onun için de insanlar, belli zaman dilimlerinde veya belli işlemlerde virüs taramasını zorunlu görüyorlar.
    İşte bunun gibi insan da Cenâb-ı Hakk’ın çok özel bir hilkatle yarattığı, âlemi içine dercettiği harika bir donanımdır. Beden kalıbı içerisinde aklın alamayacağı kadar düzenli, hikmetli faaliyetler gerçekleşmektedir. Bu faaliyetlerin düzenli ve amaca uygun olabilmesinin yolu, kullanma kılavuzunun şartlarını yerine getirmekten geçer. İnsanın Yaratıcısı olan Yüce Allah (c.c.), insanın hangi şartlarda yaşadığında mutlu olacağını, maddî ve manevî bedeninin sağlıklı olacağını Kur’ân’da örneklendirmelerle yetinmemiş, göndermiş olduğu Elçisi (asm) vasıtasıyla uygulamalı olarak insanlığa göstermiştir. Demek hayatımız onun (asm) hayatına benzediğinde, hayatların maddî ve mânevî en güzeli olacağından şüphe yoktur.
    Her asrın maddî ve manevî hastalıkları varolduğu gibi, maddî ve manevî şifa kaynakları da vardır. Akla düşen, hastalığın ne olduğunu teşhis etmek ve ona uygun da tedavi uygulamasını yapmaktır. Her asrın maneviyat doktorları, o asrın hastalıklarını teşhis eder ve tedavi önerir. Sair insanlara düşen de bu tekliflere kulak vermek ve tedaviye adım atmaktır. İşte bu asrın maneviyat doktoru, Bediüzzaman Said Nursî’dir.
    Bu asrın manevî hastalıkları içerisinde kibir, gurur, sû-i zan, gıybet, yalan, riyakârlık, ucb, nifak ve küfür gibi hastalıklar sayılmaktadır. Asrın en dikkat çeken özelliği olarak, ‘inançsızlık’, ‘iman zaafı’ gösterilmektedir. Bu hastalıklar değişik oranlarda herkese şırınga edilmiş bulunmaktadır. Bu mânevî hastalıklara karşı, asrın doktoru ne yapmak gerektiği üzerinde ısrarla durmuştur. Bu da imanı kazanmak ve iman-ı tahkikiye ulaştırmak olarak ortaya konmuştur.
    Belki de yakın gelecekte, büyük büyük hastane merkezlerinde artık manevî hastalıklara dönük birimler de yer almak durumunda olacaktır. Çünkü insanlar maddeten bir hastalık içerisinde olmayabiliyor ama, manevî yıpranmışlık veya hastalık hali maddî bedeni de işlemez hale getirebiliyor. Maddî bedenimizdeki bir hastalığın bizi telâşa sevk ettiği kadar, manevî dünyamızdaki bir hastalığın da en az diğeri kadar bizi tedaviye sevk etmesi kaçınılmaz olmalıdır. Yoksa, mânen hastalanmış olan bedeni, maddeten sağlıklı olan bu beden taşıyamayacaktır.
    ***
    İşte bu düşünceler içerisinde olarak, mânevî dünyamızdaki yaraları tedavi etmek ve yeni yaşayacağımız zaman dilimlerinde daha uyanık bir ruh hâli içerisinde olmak için, okuma programlarını hayatımızın vazgeçilmezleri arasına koyuyoruz. Artık her yaz, bir hafta veya on günlük bir okuma programı, yıllık manevî bakım zamanı olarak değerlendiriliyor. Bu insan olmanın ve insan kalmanın bir sonucu olarak dikkat çeken bir faaliyettir. Çünkü günlük, aylık, yıllık bakımı yapılmış bir mekanizmadan alınacak verim çok daha fazla olacaktır.
    İnsan da günlük, aylık, yıllık bakıma muhtaç çalışma sistemlerinden, güçlü donanımlardan en muhteşemidir. Onun için ne yapıp edip insanı ihmâl etmemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü ihmal edilmiş insan, karşımıza sorun olarak çıkacaktır. İhmal edilmiş insan hem birey, hem de toplumsal hayatın başına belâ olacaktır.
    İnsanı mânen tamir olmamış bir toplum, ne kadar ilerlerse ilerlesin, ilerlediği yer gerilemenin derinleştiği nokta olacaktır. Çünkü insan maneviyâtsız kör ve topaldır.
    —Devam edecek—

    15.07.2009

    E-Posta: syasar33@yahoo.com
    http://www.yeniasya.com.tr/2009/07/15/yazarlar/bahaddin.htm


    "İyyake nâ'büdü ve İyyake nesteîn."

    'Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz' (Fâtiha Sûresi)


    "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a da şükretmez.!" (H.Ş.)

    'Bırak bîçare feryâdı, belâdan; gel tevekkül kıl' (17.Söz.)

    "Şimdi 'OKU' kabirde okuyamazsın" (Z.Gündüzalp)

    'ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR' (YENİASYA)

    Selâm ve duâyla. Bîçare S.V.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0