+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 9 ve 9

Konu: Alimlerin Gözüyle Üstad Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur

  1. #1
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart Alimlerin Gözüyle Üstad Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur

    Bediüzzaman hakkında İslam ulemasının görüşlerinden bir kısmını bir araya getirmek istedik. Ulemanın nazarı istikametin ölçüsüdür diye düşündük. Faydalı olması temennilerimizle..


    Hasan Basri Çantay


    Bir gün Hasan Basri Çantay hoca (merhum) Üstad Hazretlerini meclisin ilk günlerinde Meclis-i Mebusan'a yazdıkları bir mektuptan hafifçe tenkit yollu anlatıyordu. Sözlerine yeni başlamıştı. Hemen eliyle ağzını kapayarak: 'Ben bütün sözlerimi geri alıyorum. Söylediklerimi siz de duymamış olun. Biz rahat döşeklerinde uyurken o, Allah yolunda, Resulullah izinde bütün işkence hapislere rağmen İslamı savunuyordu. Ne yazık ki, hiç birimiz onun gibi olamadık dedi(Abdurrahman Cerrahoğlu)


    1961'de Mustafa Polat'la merhum Hasan Basri Çantay'ı ziyarete gitmiştik. Mustafa Polat sordu: Neden Üstad tarzında eser yazmadınız.


    Kardeşim,' dedi. 'Sizler Üstadın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Kimse Üstadla mukayese edilemez. Onun kulağına üfleyen vardı. Onun fiş takacağı yeri vardı. Bizim fiş takacak yerimiz yok.


    "Kardeşim, sizi tebrik ederim. Bizler Üstadın sayesinde müellif olduk. Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk ve ne de kimseye anlatabiliyorduk. Üstad Hazretleri Risale-i Nurları te'lif etmeye başladı; hem Türkiye'de okuma çığırı açtı, hem de hapishanelerde dayak, kelepçe, açlık, susuzluk her zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, onun şefkati, onun merhameti, onun tevazuu, onun şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi. Türkiye'de her şey onun peşinde; emniyeti, polisi, bekçisi, İslâmiyet’ten mahrum kalmış halkı, İslâmiyet’ten uzaklaşmış insanları hep aleyhinde. Onun kimsesi yok. Ne ordusu var, ne polisi, ne jandarması, ne bekçisi. Yalnız onun Allah'ı var. Yalnız Allah'a dayanmıştı, yalnız Peygamberine.(Bayram Yüksel)





    Molla Abdürrezak


    Rahmi Erdem anlatıyor: Bir gün Van’ın merkez köylerinden Alaköy’e gittim. Köye giderken merhum Hamit Kuralkan bana’’Dikkat et o köyde çok meşhur Molla Abdürrezak isminde bir hoca efendi var, aman benliğini tahrik edip hadise çıkarma’’ diye tembih etti. Zaten Bediüzzaman hazretlerinin bu hususta tavsiyeleri hadsizdi. İlim cihetiyle onlara ziyade hürmet ediyor, ellerini öpüyor hayır dualarını almaya gayret ediyordum. Yanlız klasik medrese eğitiminden geçmiş bu zatların Bediüzzaman’ın yenilik ifade eden hüviyetinin tanıyamadıkları da bir gerçekti Bundan mütevellit ufak tefek münakaşalar oluyor, Risale-i Nur’la aydınlanmış gençlerin, kısa zamanda kendilerine ilmen ve fikren muhatap olacak bir seviye kazanmaları bu hoca efendileri bir cihette hissi olarak rahatsız ediyordu. Çünkü Bediüzzaman’ın “Selefin hoşlarına giden çok kelimat ve hikayat ve hayalat ve mania ihtiyar ve zinetsiz olduklarından, halefin heves-i şebabanelerine tevafuk etmediklerinden meyl-i teceddüde ve fikr-i icada ve cüret-i tağyire sebep olmuşlardır’’diye tarif ettikleri yenikli meylinden haberleri yoktu. Eski mesleklerini bir cihette muhafaza çalışmaları normaldi. Köye gittim, doğruca hocanın evine gidip misafir oldum. Hocaya üstadın mantık ilmine dair Kızıl İcaz adlı eserini hediye olarak götürüp takdim ettim. Hoca efendi eseri ayakta kabul edip, öpüp başına götürdü. Köylüler hasat mevsimi olduğu için tarlalarında çalışıyorlardı. Henüz akşama epeyce bir vakit vardı. Ben hocaya: ‘Hocam köylüler toparlanıncaya kadar, Kızıl İcazdan teberrüken bana bir satır ders verir misiniz? dedim. Hoca kitabı açtı başladı okumaya, bir satırı defaatle kendi kendine tekrar ederek sükûtunu devam ettirdi. Baktım anlında sıkıntıdan ter damlaları belirdi. Ben arzumu tekrarladım. Hoca artık dayanamadı bana hitaben: Rahmi Bey bu eserleri anlamak için allame olmak lazımdır diye cevap verdi. Benim de kastım Bediüzzaman’ın hiç şek ve şüphe olmayan muazzam ilmini bu hoca efendiye bir nebze olsun tanıtmak ve enaniyetini kırmak ve onu manen teslim almaktı Hoca Efendi bilahare kendi gibi hoca olan oğluna köylüleri eve çağırmasını söyledi. Köylüler akşam namazından sonra eve gelmeye başladılar. Ben Risale-i Nur’u okuyordum, hoca efendi ağlıyordu. Artık dost olmuştuk. Kızıl İ’caz onu teshir etmişti.





    Ömer Nasuhi Bilmen


    "Bediüzzaman ile Dar’ül Hikmet-ül İslamiye’de iken tanışmıştım. Bütün İstanbul ulemasının takdirlerini kazanmıştı. Ben bizzat birkaç kez sohbetinde bulundum. O dönemde yazdığı bütün makalelerini okudum. Fikirlerinde fevkalade bir tesir vardı. Telif ettiği eserlerden yalnızca Sözler isimli eserini mütalaa ettim, harikulade bir eserdi. Doğrusu ilm-i kelamda bir tecdit hareketi yaptı. İmanın bütün rükünlerini kemal-i vuzuhla ortaya koydu. Cenab-ı Hak bu millet-i İslamiyeyi sahipsiz bırakmamıştır. Her asırda büyük müçtehitler, mücedditler ve mürşitler göndermiştir. Bediüzzaman da o zatlardan birisidir. O,cebir ve kuvvetin, zulüm ve tahakkümün hüküm ferma olduğu bu devirde gönderilmiştir. ’’ (nakleden: Mehmed Kırkıncı)


    Galip Gigin anlatıyor: Sözümüm bitirirken, yine rahmetli, namlı âlimlerimizden Ömer Nasuhi Bilmen Hocamızın, Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri için söylediği şu sözü zikretmek isterim: 'Onun eserleri, ileride İslâm dünyasın da tek mehaz olacak değerdedir' demişti.





    Prof. Ali Fuat Başgil


    Bir zaman Profesör Ali Fuat Başgil, 'Üstadın ilmine hayranım. Bizim tahsil ettiğimiz ilimle, Üstadın ilmi mukayese edilemez. Üstada Cenab-ı Hak öyle bir ilim nasib etmiş ki; umman gibi, aştıkça kabarıyor. Bir deniz ki içine girdikçe giriliyor. Bundaki ilmin ucu bucağı yoktur. Diğer eserleri, ilimleri müstesna, yalnız Türkiye'de Osmanlı lisanını muhafaza ettiği kâfidir. Çünkü onun eserleri aynı zamanda Osmanlı lisanını muhafaza ediyor' demişti.(Bayram Yüksel)





    Molla Abdullah Dibo


    Rahmi Erdem anlatıyor: Bir gün Van’da ikametgâhımız olan Boya Camii’nde oturuyordum. Birden içeri bir hoca efendi girdi. Caminin imamı hocayı ayakta karşıladı. Erciş kazasını köylerinden meşhur hocalardan bir ayağı kesik Molla Abdullah Dibo namında bir zat. Hoca efendi içeri girer girmez caminin hocası Ahmed Efendi Üstadın Arapça İşarat-ül İ‘caz tefsirinden daha evvel tespit ettiği dikkatini çeken önemli bir bahsi hocanın önüne uzattı. Manasını sordu. Hoca henüz daha ayakta idi; “ Ben bunun manasını tek ayağımın üstünde veririm’’ diye kendinden gayet emin bir surette karşılık verdi. Caminin imamı:’’Hocam buyurun minderin üstünde oturarak halledin’’ diye karşılık verdi. Doğu Anadolu’da eski usul medreselerde hocaların birbiriyle fikir teatileri çok yüksek sesle, adeta kavga eder gibi olurdu. O münakaşaları kulak zarınız rahatsız olur. Fakat münazarayı kaybeden taraf kazananın elini öper, fazilet gösterirdi. Molla Abdullah Efendi gece saat 01’e kadar o Arabî ifadenin çözümü için uğraştı ama çözemedi. Çünkü Hz. Üstadın bu orijinal tefsiri eski klasik tefsirlerden çok farklı bir üslup ve ifade ve yorum getiriyordu. İlk okudukları anda zorlanmaları tabii idi.





    Hasan Fehmi Başoğlu(Eski Diyanet Reislerinden)


    Hasan Fehmi Başoğlu, Hz. Üstadı meşrutiyette tanımış ve onu ziyaret imkânı bulmuş ve Bediüzzaman hazretleri ile tanışmasını şöyle anlatıyor.’’Ben Meşrutiyette Fatih medresesinde okurken, Bediüzzaman hazretlerinin İstanbul’a gelip, bir handa yerleştiğini ve hatta odanın kapısında ‘’burada her müşkül hallolur, her meseleye cevap verilir. Fakat sual sorulmaz’’ diye levha astığını işittim. Bu hale bir türlü akıl erdiremedim. Bediüzzaman hakkında sitayişkâr sözleri mübalağa kabul ediyordum. Ulema ve talebe gruplarının kendisini ziyaret ve hayranlıklarını işitince tevali eden tavsiyeler üzerine bende de bir ziyaret arzusu uyandı. Kat’i karar verdim ki; en güç ve en ince meselelerden sualler tertip edip sorayım. Ben de o zaman medresenin ileri gelenlerinden sayılıyordum. Nihayet bir gece en müşkül ilm-i kelam meselelerinden gayet derin ve birkaç kitapla ancak izah ne ifade edilebilen birkaç mevzu seçtim, ziyaretine gittim. Suallerimi tevcih ettim. Aldığım cevaplar çok harika ve acip olmuştu. Aynen benim hazırladığım tarzda, sanki sanki akşam beraber imişiz ve kitaplara beraber bakıyormuşuz gibi cevaplar verdi. Ben tam tatmin oldum. Ve bizzat anladım ki; onun ilmi, bizimki gibi kesbi değil, Vehbi idi.





    Erzincanlı Dede Paşa Hazretleri(V:1973)


    Dede Paşa Hazretleri, Bediüzzaman Hazretleri için de ‘’Benim sultanım ne anlatayım, o kadar büyük bir insandı ki; öldükten sonra Kutubluk tacı muallâkta kaldı. Hiçbir veli O’nun yerine geçemedi’’ demişti





    Şeyhülislam Cemaleddin Efendi


    Avrupalılar bize (Dar’ül Hikmet’e),İslamiyet’e ait bazı sualler soruyorlardı. Bediüzzaman bu suallerin cevabını hemen veriyordu. Ben her soru sorulduğunda bu gördüğünüz kütüphanede araştırmaya başlıyor, onbeş gün araştırdıktan sonra Bediüzzaman’ın verdiği cevapların isabetli olduğunun anlıyordum’’(Oflu Hacı Dursun Efendi’den naklen Mehmed Kırkıncı)





    Hacı Veyizsade Mustafa Kurucu


    Konya'da Üstadı çok iyi bilenlerden birisi de Ali Ulvi Kurucu'nun amcası, Hoca Veyiszade Mustafa Kurucu'dur. Üstadımızhakkında şöyle derdi: 'O büyük bir mücahittir ve tektir, bizler post adaylarıyız. Post üzerinde oturur, tesbih çekeriz. Ben yarım saat hapishane hayatına dayanamıyorum. O vazife yalnız ona münhasırdır.'


    "Üstadımız da Hoca Veyiszade hakkında, 'Ben o muhteremi tanıyorum. Mânen benim yardımcılarımdandır. Bana çok dua etsin. Ona çok çok selâmımı götürün' demişti…


    Osman Aydın anlatıyor: "Konya'ya İmam Hatibe ders vermeye gidince, Hacı Veyiszâde Mustafa Efendiyi ziyaret ederdim. Her ziyarete gidişte bu zat ayağa kalkar, çok hürmet ederdi. Ben bu durumdan çok mahçup olurdum. Bana, 'Ben sana ayağa kalkmıyorum. O Koca Sultana ayağa kalkıyorum. Sen o Sultanın yanından geliyorsun ya, işte onun için ayağa kalkıyorum' derdi.





    Yörükzade Ahmet Efendi


    "Bolvadin'de Nakşi Şeyhi Yörükzade Ahmet Efendi vardı, mübarek bir zattı. Ben onun doktoruydum. Bu zat talebelerine, diğer ziyaretçilerine ve hocalara:


    "Biz icazetleri bıraktık, bizden icazet vermek selahiyeti kalktı. Bediüzzaman buraya geldikten sonra, bizden o vazifeyi aldı! Biz onun emrindeyiz...' diyordu. Bu zat Gümüşhaneli Ziyaeddin Efendi merhumun halifelerindendi. Hem hoca, hem dersiâmdı, Fatih dersiâmlarındandı. Vefat ettiği zaman Üstad talebelerini cenazeye gönderdi, sonra da kendisi ziyarete gidip, tâziye etti.(Tahir Barçın)





    Lâdikli Ahmet Ağa


    "Konya'nın Sarayönü kazasının Lâdik köyü'nde Lâdikli Ahmet Ağa diye mübarek bir zat vardı. Birinci Cihan Harbinde, Gazze Cephesinde çarpışmış, yaralanmış, bir mağaraya sığınmış, orada Hızır Aleyhisselamla görüşmüş, kerametleri zahir olan bir mübarek insandı.


    "Üstad'ın sık sık Eskişehir taraflarına gittiği bir zamandı. Eskişehir'de hep zelzele oluyordu. Lâdikli Ahmet Ağa, Üstad'ın Eskişehir'e devamlı gitmesini şu şekilde değerlendiriyordu:


    "Bediüzzaman her gün Eskişehir'e gidiyor, siz niçin bu kadar sık gittiğini biliyor musunuz?'


    "Hakikaten Üstad her gün sabah gidip, akşam dönüyordu, şehre girmiyordu. Şehrin dışında namaz kılıyor, dua edip geliyordu.


    "Ona vazife verdiler. Sen dua et, çünkü Eskişehir yıkılacak, taş taş üstünde kalmayacak, dua et, Cenab-ı Hakka yalvar dediler. Hastayım diye özür beyan ettiyse de özrünü kabul etmediler. Onun için gidiyor her gün Eskişehir'e...'Lâdikli Ahmed Efendi bu hâdiseyi böyle ifade edip, böyle değerlendiriyordu. (Tahir Barçın)


    Osman Aydın anlatıyor: "Mustafa Kırıkçı'yla birlikte Konya'nın Lâdik kazasına giderek, büyük velilerden Hacı Ahmed Efendiyi ziyaret etmiştik. Bu zatın devamlı Hızır (A.S.) ile gezdiği ifade edilir. Bizim Üstaddan geldiğimizi öğrenince, Üstaddan çok sitayişle bahsetmişti. Kendisi için, 'Ben Hızır'la yüz sene hizmet etsem, yine Üstad Bediüzzaman'ın mertebesine yetişemem' demişti.


    Muhiddin Yürüten anlatıyor: "Yarbay Reşat Bey, Konya'da arkadaşına, Bediüzzaman Hazretlerini ve eserlerini anlatıyor. Arkadaşı ise Üstadın büyüklüğünü ve eserlerin hakkaniyetini reddediyor. Reşat Bey de, 'Madem bana inanmıyorsun, gel, Lâdik köyüne gidip Ahmed Ağayı bulalım, ona Bediüzzaman'ı soralım' diyor."Reşat Bey arkadaşı ile birlikte mübarek bir zat olan Ahmed Ağa'nın yanına gidiyor ve kanaatlerini sunuyorlar. Ahmed Ağa şu şekilde karşılık veriyor:


    "Ben size onu nasıl anlatayım ki? O bizim gibi herhangi bir tarikat silsilesine bağlı değildir. O ne Kutbü'l-Aktab'a, ne de herhangi bir kutuba bağlıdır. O doğrudan doğruya Peygamberimizden (a.s.m.) feyiz alır, ona göre hareket eder. Bir hatıramla onun manevî makamını size anlatmaya çalışayım. Bir gün Hızır (a.s.) gelerek, 'Eskişehir'de zelzele olacak. Taş üstünde taş kalmayacak. Gel, Bediüzzaman'a gidelim ve dua etmesini isteyelim ki, bu zelzele hafiflesin' dedi. Beraberce gidip, Bediüzzaman'a vaziyetini anlattık. 'Haberim var, haberim var' dedi. Hızır (a.s.), 'Dağlara gidip dua edelim' dedi. Bediüzzaman, 'Ben hastayım, siz dağlara çıkıp dua edin, ben buradan dua edeceğim' dedi. Eğer onun duası olmasaydı, Eskişehir'de gerçekte taş üstünde taş kalmazdı.'


    Bu sözleri dinleyen Yarbay Reşat Beyin arkadaşı ikna olup Bediüzzaman ve eserlerine taraftar bir vaziyete giriyor.





    Elmalılı Hamdi Yazır


    Bir gün Mustafa Efendi, Elmalılı Hamdi Efendi’nin tefsir sahasında çok dirayetli bir âlim olduğundan söz etti ve onun Üstad Bediüzzaman Said Nursi hakkındaki:’’Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un alimlerinin gözü öyle bir alim görmemiştir’’ sözlerini bize nakletti.(Mehmed Kırkıncı)





    Osman Nuri Efendi


    "Bir gün eski alay müftüsü Osman Nuri Efendi:"Kardeşlerim! Sizler Üstadı tek taraflı anlıyorsunuz. Üstadı sizin hafızalarınız anlamaz. Üstad acaip bir insan. Sizler Risale-i Nur'u anlayarak okuyun. Ben eserlerinin hepsini mütalaa edemedim. Fakat çok kitaplarını tetebbu ettim. Hususan işte görüyorsunuz. Fevzi Çakmak'la her gün beraberiz. Çeşitli mevzuları, hattâ dünya ahvalini görüşüyoruz. Sizin Üstadınızda öyle bir deha, öyle bir kabiliyet var ki, dünyadaki devletlerin siyaseti Üstada verilse hepsini idare edebilecek bir kabiliyet var. Ben öyle görüyorum ve hakikaten de öyledir' demişti.(Bayram Yüksel)





    Erzurumlu Mustafa Necati Efendi


    Mustafa Efendi ‘’Bediüzzaman’ın İşaratü’l İ’caz ismindeki eserini bir zamanlar okuduğunu söyledi ve kalkıp kütüphanesinden bu kitabı getirerek bize gösterdi. Kur’an’a ait bu tefsirin 1. Cihan Harbi’nde, Pasinler’in dağlarında yazıldığını söyledi.’’Bundaki hakikatler, nükteler, meziyetler ne Keşşaf’ta ne Beyzavi’de ne de başka bir tefsirde yok. Siz tefsir ilmini tahsile başladığınızda bunu size okutacağım’’ dedi.( Mehmed Kırkıncı)





    Abdurrahman Efendi
    Bir gün Alvarlı Efe’nin Suriye’deki halifelerinden Mehmet Efendi’nin oğlu Abdurrahman Efendi Erzurum’a geldi. Kendisi ulemadan bir zat idi. Osman hoca da onu alıp medresemize getirdi. Orada sohbet ettik ve Lem’alar’dan Kayyum ismini okuduk, ben de izah ettim. Dersten sonra AbdurrahmanEfendi ayağa kalkarak: Ben hocalık hayatımda birçok kitap okudum. Gerek Suriye’de gerek Anadolu’da birçok âlimle görüştüm. Ancak Kayyum bu şekilde güzel izahına ilk defa şahit oldum’’ dedi (Mehmed Kırkıncı)

  2. #2
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    Mustafa Sabri Efendi(Son Şeyhülislamlardan)


    Mustafa Akdedeoğlu anlatıyor:1952'de Kahire'de okuyordum. 1953'te Türkiye'ye geldim. O günlerde İstanbul'a gezmeye gittik. Mısır'da beraber okuduğumuz Ali Özek Bey ile Fatih Camiinde karşılaştık. Bana hitaben, "Mustafa birisini bekliyorum, şimdi gelip bizi Said Nursi Hazretlerine götürecek" dedi.





    Bekledik. Ne görelim, Konya'da beraber dersler yaptığımız Abdülmuhsin Elkonevi kardeşimiz. Birlikte Çarşamba semtinde iki katlı bir eve gittik. Üstad bizi kabul etti. Kendilerini karyolada bağdaş kurmuş vaziyette gördük. Ellerini öptük. Mısır'dan geldiğimi söyledim. Bize hitaben:





    ,"Sizin gelmeniz çok iyi bir tevafuk oldu. Safa geldiniz. Mısır'dan Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi bana bir kitabını göndermiş ve Risale-i Nur Külliyatı içinde neşrini istiyor. Fakat Risale-i Nur külliyatı içinde neşrine müsaade yok. Çünkü kitabının içinde çok ihtilaflı meseleler var. Risale-i Nur Külliyatının meşrebi ittifaktır. İhtilaf meşrebi değildir ve yeri yoktur. Benim çok selâmımı götürün. Yine de kitabının başım üstünde yeri vardır. Bunları aynen söyleyin."





    Neticede Kahire'ye gittik. Mustafa Sabri Efendi hasta idi. Bu bakımdan yanına Ali Özek kardeşimi kabul ettiler. Üstadın selâmını ve söylediklerini nakletmiş. Mustafa Sabri merhum, "Peki, madem öyle, mesele yoktur" deyip Üstadın selâmını almış.





    Hacı Ali Kılınçalp anlatıyor: Bulunduğum devrede Türk Talebe Başkanlığı vazifesi yaptım. Osmanlı İmparatorluğunun son şeyhülislâmlarından Tokatlı Mustafa Sabri Hazretlerini ziyaret ettim. Evini buldum, izin istedim. Kendisi kabul ettiler. Bir odasındayız. Yalnız olarak ikimiz bir odada kaldıktan sonra kendimi tanıttım. 'Ben Afyon vilayetinin eski ismiyle Aziziye kazasındanım. İsmim Hacı Ali. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Emirdağ'da ikamete memur olarak bulunuyor. Şimdi Afyon Hapishanesindedir. Zat-ı âlilerinize selaları var. Benden size selam söylememi tensib ettiler' demem üzerine ayağa kalktı ve 'Aleykümselam, demek sen onu gördün. Demek hayattadır' dedi. Evinin içerisinde seni kabul etmiş olduğu salon gibi bir odada ayağa kalktı, başladı gezinmeye ve konuşmaya devam etti. 'Yâ Said!' Demek yaşıyorsun. Sen yurdumuzda kaldın, cihada devam ettin ve ediyorsun. Biz hata ettik, bundan mahrum kaldık. Ya Said! Ya Said!' diyerek hem konuşuyor, hem birlikte geçirdikleri günleri hatırlayıp sanki aynen yaşıyordu. Bir ara duraklayıp bana bakarak anlatmaya başladı.





    "O zamanlar Şeyhülislâm olarak tayin olmuştum. Aradan üç ay geçtiği halde ortada bizim Said görünmez olmuştu. Bir ara tevafuk ettik. 'Yâ kardeşim Said! Ya Hazret! Sen neredesin? Görünmez oldun kardeşim' demem üzerine kaşlarını çattı. O meşhur keskin bakışlarıyla, 'Kardeşim, ben nefsimi terbiye etmekle meşguldüm' demesi üzerin, 'Hayır ola, nedir bu hâl?' dedim. 'Evet, ben nefsimi terbiye etmekle meşguldüm. Nefsim bana, 'Sen mutlaka şeyhülislâm olmalıydın. Senin olman lazımdı' diye bana eziyet ediyordu. O nefsimi terbiye etmekle meşguldüm' demişti' diye geçmiş günlerinden bir hatırasını sanki o anı yaşıyormuşçasına anlattı. Hâlâ ayaküstünde 'Ya Said! Ya Said!' diyerek konuşuyordu..





    Ahmed Ramazan anlatıyor: Kahire'de Mustafa Sabri Efendiyi aradım. Sonra İskenderiye'de buldum. Evinde görüştüğümüzde yaşlı gözlerle, ağlayarak, bana Üstadın ilmini, faziletin ve yüksek dehasıyla alâkalı hatıralarını anlattı





    Prof. Dr. Ali Özek anlatıyor: Kahire'de Mustafa Sabri Efendinin ziyaretine giderdik... "1952 senesinde eski şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi Kahire'de Şehzade Şevket Beyin evinde kalıyordu. Biz Türk talebeler haftada, bazen da on beş günde bir defa ziyaretlerine giderdik. Kendileri de bizleri daima beklerlerdi. Güzel sohbetler olurdu, dinlerdik ve istifade ederdik.





    "Bir defasında herkese memleketini soruyordu. Ben de Muğla'nın Fethiye kazasının Doğanlar köyünden olduğumu söyledim. Bizim köy Elmalı'ya yakındı. Elmalı Hamdi Efendinin hemşerisi sayılırdık. Mustafa Sabri bu vesileyle Elmalı'ya olan hayranlığını izhar etti.


    "Yine böyle bir sohbet sonunda elini öptüm, ayrılıyordum. Türkiye'ye izine geliyordum. Mısır'da okuyan Ezher Talebe Teşkilâtının sekreteri ve başkanıydım.





    "Mustafa Sabri Efendi benden üç şey istemişti"


    "Mustafa Sabri Efendi, 'Sana üç vazife vereceğim' dedi.


    1. Kırkağaç kavunu (Mısır'da kavun yoktu)


    2. Leblebi,


    3. Şeyh Said Nursî'yi göreceksin. Bediüzzaman'ı ziyaret edip ne kadar talebesi olduğunu soracaksın. Sana bir rakam verecek. Bunun üzerine neden Türkiye'de bir hareket yapmıyor, neden duruyor, niçin bir İslâmî harekâta girişmiyor? Bunları sor' dedi. Emirdağ Belediye Reisi olan H. Ali Kılıçalp da Mısır'da talebeydi. O da selâm ve hürmetini söyledi.





    "Bediüzzaman'ı ziyaretim"


    "İstanbul'a geldiğimde Bediüzzaman da Fatih Çarşamba'da ahşap bir evde kalıyordu. Ziyaretimizde divan üzerinde, arkasında hafif eğik bir yastığa yaslanmış, uzanmış yatıyordu. Mustafa Sabri Efendinin selâmını söyleyince, kalktı, doğruldu, oturdu, 'aleykümselâm' diye selâmı aldı. 'Kelâmı nedir?' dedi. Bir saat kadar ziyaretinde kaldık.





    "Bizim vazifemiz imandır"


    "Ben selâmını söylemeden, 'Bizim H. Ali ne yapıyor?' diye sordu, ben de selâmını söyledim.


    "Mustafa Sabri ne kadar talebeniz olduğunu soruyor Efendim' dedim


    "Türkiye'de Risale-i Nur'u okuyan beş yüz bin şakirdim var' dedi.


    "Sabri Efendi bu kadar talebesiyle neden İslâmî cihada başlamıyor, diyor.'


    "Üstad:


    "Şimdi sen Sabri Efendiye selâm söyle, bizim dâvamız imandır. Cihad, imandan sonra gelir. Şimdi imana hizmet etmek zamanıdır. Bizim vazifemiz imandır, imana hizmet etmektir...' diye iman hizmeti üzerinde uzun uzun durdu ve izahlarda bulundu. Müsaade isteyip ayrılırken, ayağa kalktı. elini öptüm, ayrıldım, kendisi de yatağa oturdu.


    "Emanetleri, bu arada Şevket Beyin istediği vatan toprağını çok sıkı arama ve kontrolden sonra Mısır'a götürdüm. Leblebi ve kavunu da Sabri Efendiye götürdüm.





    "Şeyh Said Efendi haklıdır"


    "Sabri Efendi artık iyice ihtiyarlamıştı. Bu sebepten rahatsızdı. Türkiye'de Bediüzzaman'la geçen konuşma ve hatıraları, aynen kendilerine naklettim. Dikkatle dinledi. Şu cevabı verdi:


    "Şeyh Said Efendi gerçekten haklıdır!


    "Evet söyledikleri doğrudur. O dâvasında muvaffak oldu. Biz hata ettik. O memleketten hiç bir yere ayrılmadı, sebat etti...' diye Bediüzzaman'ı tasvip etti."


    Topal Hoca


    Mehmed Metin anlatıyor: 1953 senesinde memleketim olan Beyşehir'e gittim. Orada o sırada 112 yaşında ve kırk sene Ege havalisinde müftülük yapmış, âlim bir zât vardı. Kendisini ziyaret etmek ve duasını almak için evine gittim. Sohbetimiz esnasında, yanımda bulunan Üstadın vesikalık bir fotoğrafını kendisine gösterdiğimde, aldı, öptü ve ağlayarak, 'Bir ayağımı kaybettiğim için ziyaretine gidemedim, kalbden kalbe yol vardır, görürseniz selâmımı söyleyin, bana dua etsin ve bu esnada belki, Beyşehir'de bir topal hocamız var derse kurtuluşuma vesile olur' demişti.





    Kahramanmaraş müftüsü Ali Efendi


    Mustafa Ramazaoğlu anlatıyor: Merhum Zübeyir Ağabeyin getirdiği Risaleleri aldım, çok itimad ettiğim ve güvendiğim K. Maraş Müftüsü Hafız Ali Efendiye götürdüm. 'Şu eserleri okuyun da, okumaya değerse biz de okuyalım' dedim.





    "Evvelâ muhterem Müftümüzün ilim ve fazilet derecesini kısa olarak arz edeyim. Müftü Hafız Ali Efendi uzun müddet K. Maraş müftülüğü makamını muhafaza ve ihya etmiştir. Kitap, okuma âşıkı olan bu zat, doktorun, 'Kitabı çok okuma, gözlerin görmez olacak' diye tavsiyede bulunmasına rağmen okumayı bir türlü bırakamamış, binnetice maddî gözleri görmez olmuştur. Bu defa da gözü gören dostlarına, meselâ Mahmut Kanadıkırık'a, bana, Şakir Efendi Hocaya okutarak dinlemek suretiyle talebe-i ulûm sıfatını asla kaybetmemiştir.


    "Hacca giden bir K. Maraşlıya Medine-i Münevvere'den kitap sipariş etmiş. Hacı, istenilen kitabı ararken kitapçı, 'Bu kitabı Türkiye'de yalnız K. Maraş Müftüsü Hafız Ali Efendi anlar, sen bu kitabı kime alıyorsun?' demesi üzerine, Hacı Efendi, 'Ben de o zata alıyorum, onun siparişidir' demiştir.


    "


    1961 yılında Diyanet Reisi olan eski İstanbul Müftüsü müfessir ve fakih Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri, fetva için gelen bir K. Maraşlıya, 'K. Maraş'ta Hafız Ali Hoca Efendi varken, K. Maraşlıya bizim fetva vermemiz icab etmez' demiştir.





    "Özetleyecek olursak, bu zat, yalnız K. Maraşlının değil, bütün âlem-i İslâmın ilmî cihette nazarını çekmiştir. Müftü Efendinin vefatından sonra, bu zata ait olan kitaplar Hafız Ali Kütüphanesi ismiyle müsemma bir kütüphane açılarak bu kütüphaneye koyuldu, kocaman kütüphaneyi dolduran kitaplar böylece K. Maraş'ta kültür hizmetine girdi.





    "İki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmedi"


    "Sadede gelelim. Merhum Zübeyir Ağabey, 1950 yılında telefondaki ricam üzerine eskimez yazılı Mektubat, Zülfikar, Sözler, Siracünnur ve Tılsımlar mecmualarını getirmişti. Müftü Hafız Ali Efendinin bize, 'Her kitap okunmaz, aldığınız kitabı bana bir gösterin de öyle okuyun' diye olan tavsiyesine uyarak, yukarıda isimleri yazılı Said Nursî Hazretlerine ait olan kitapların hepsini Müftü Efendiye götürdüm.


    "Hoca Efendi, şu kitapları okumak istiyorum. Bir tetkik buyurun da okumaya değerse okuyayım.'


    "Bırak da git.'


    "Aradan iki ay geçmişti. Birgün Müftü Efendiye giderek, bıraktığım kitapların mahiyetini sordum.


    "Hoca Efendi, kitapları okudunuz mu?'


    "Okudum.'


    "Nasıl buldunuz?'


    "Oğlum, iki yüz senedir dünyaya böyle bir eser gelmedi, bundan sonra da geleceği meçhul,'


    "Öyleyse verin de ben de okuyayım.'


    "Yok, ben kitap vermem, sen kendine yenisini al.'


    "Müftü Efendinin takdirini toplayan bu eserleri o tarihten beri, yani 1950 yılından beri okumaktayım.





    "Ayağı öpülecek zatlar"


    "Sene 1952. Üstad Said Nursî İstanbul'daydı. Ben de Üstadı ziyaret için bir İstanbul yolculuğuna hazırlandım. Zaman buldukça Risale-i Nur'ları okuyor ve Üstadı da ziyaret ediyordum, ama mübtedi olduğumdan ve echeliyetimden, Üstadın değerini tam olarak bilemiyordum. Nur talebelerinin üstada yazdıkları lâhika mektupları bana geliyordu. Mektubun sonunda, “mektubuma son verirken el ve ayaklarından öperim' hitabesini bir türlü hazmedemiyordum. Ve içimden, 'Ayak da öpülür mü yahu? Bu kadarı ifrattır' diyerek kendi kendime kızıyordum. Bu halimi de kimseye izhar etmiyordum.


    "Üstadı ziyarete gideceğimi Hafız Ali efendiye söyledim. 'Bir diyeceğiniz var mı?' diye sordum.


    "Müftü Efendi, 'Cenab-ı Said'e benden çok selâm söyle, el ve ayaklarından öperim' dedi. Hayretler içinde kaldım ve hatamı anladım. 'Demek ayağı öpülecek zatlar da olurmuş' dedim.


    "Müftü Efendi, Üstada karşı bu beyanı ile benim kalbimdeki istifhamı çözmüştü. Aynı zamanda kerametini de izhar etmiş ve Üstadın ilim ve fazilet değerini bana tebliğ etmişti.





    Üstadın vefatı


    Sene 1960. Üstad Urfa'da tebdil-i mekân, tahvil-i hayat etmişti. Üstadın vefatını Abdullah Yeğin Ağabey bana telefonla bildirince, telefon gayriihtiyarî elimden düşmüştü. Gözümden pınar gibi yaş gelmeye başlamıştı. Hayatımda Üstadın vefatına ağladığım gibi hiçbir şeye ağlamamıştım. Üstadın cenazesine iştirak etmek ve yetişmek için garaja koşuyordum. Bir taksi tutarak Urfa'ya âcilen gitmek istiyordum. Büyük bir telâş ve figân içinde giderken Risalelerle alâkalı Ökkeş Tiyek Ağabey karşımdan geldi.


    "Mustafa, dur bakalım, nereye gidiyorsun? Bu halin nedir? Niçin ağlıyorsun?' diye sordu. Üstadın Urfa'da vefat ettiğini, cenazesine yetişmek için taksi tutmaya gittiğimi söyledim.


    "Üstad iktisatçıdır. Senin bu hareketine razı olmaz, sen Üstadın ruhu için buradan okursun, saniyesinde yerini bulur' dedi.


    "Bu söz beni tesir altına almıştı. Zira Üstadı o kadar çok seviyordum ki; onun rızasına muhalif bir halimin olmasın asla istemiyordum. Zira beni sefahet bataklığından Allah'ın lütuf ve hidayeti ile onun Kur'ân tefsiri Risale-i Nur eserleri kurtarmıştı.


    "Yolumu değiştirerek her yerde rehberim olan Müftü Efendiye yine gittim. Fetvahaneye vardığım zaman hıçkırıktan bir türlü konuşamıyordum. Müftü Efendi, 'Neyin var oğlum? Annenle mi döğüştün, babanla mı döğüştün? Niye ağlıyorsun?' diye sordu. Bir müddet konuşamadım. Teskin olduktan sonra, 'Üstad vefat etmiş, ben cenazesine gidecektim. Ökkeş Tiyek, bu hareketimin israf olduğunu, Üstadın buna razı olmayacağını söyledi, ben de zat-ı âlinize danışmaya geldim' dedim.


    "Ney! Eğer dersim olmasaydı şu kör gözümle o veliyullahın cenazesine de giderdim. Böyle bir evliyanın cenazesine gitmek israf olur mu?' dedi.


    "Merhum Müftü Efendinin bu sözleri beni çok sevindirdi. Dünyayı bana bağışlasaydı bu kadar ikrama geçmezdi. Çok memnun ve mesrurdum. Hemen oradan kalkarak taksi tutmak için koştum. Tuttuğum taksi ile kısa zamanda Urfa'ya vasıl oldum.





    Üstadın vefat ettiği tarihi bildirmesi


    K. Maraş'a gelir gelmez yine Müftü Hafız Ali Efendiye gittim.


    "Muhterem Hocam, Üstad şu elimdeki kitapta vefat edeceği yılı haber veriyor, aynen haber verdiği gibi de çıkıyor. Nasıl olur, bu gaybî bir mesele değil mi?


    "Hoca Efendi bu soruma gülümseyerek şu cevabı verdi:


    "Mustafa, istisnalar kaideyi bozmaz. Böyle bir velinin vefat edeceği yılı bilmesini çok mu gördün?'





    "O gün ikindi namazını kılmak için Ulu Camiye gitmiştim. Müftü Efendi her zaman olduğu gibi, bu Ramazan-ı Şerifte de ikindi namazından sonra vaaz ediyordu. İkindi namazını kıldıktan sonra yine vaaz kürsüsüne çıktı, cemaata hitaben, 'Ey Müslümanlar, dünyaya ilim ve faziletiyle şöhret salan Cenab-ı Said de gitti' dedi. Müftü Efendi bu hitabı ile hem Üstadın ebedî hayata intikalini bildiriyor, hem de Üstadın ilmî değerini ilân ediyordu.





    "Müftü Efendinin gözleri görmez olmuş, kitap okuyamaz hale gelmişti. Ben her gün fetvahaneye giderek Risale-i Nur'lardan ders okuyordum. Büyük bir heyecan ve zevkle, 'Evet, evet' diyerek tasvibini izhar ede ede dinliyordu.





    “Bu eserlere itiraz eden, İslâm dairesinin dışına çıkar. "


    "Bir gün Hasan Gürpınar ve Hasan Birbilen'le Ali Rıza Hoca Efendiyi ziyarete gittik. Bizden başka da birçok ziyaretçi vardı. Biz varınca o ziyaretçiler de dinî bir sohbet olur düşüncesi ile kalkmadılar. Ben Hoca Efendiye, 'Hoca Efendi, bir ders okuyalım mı?' diye sordum. Hoca Efendi çok tedbirli bir zattı. Ziyaretçiler içinde münafıklar da olabilir düşüncesi ile sükût geçti. Ben Hasan Birbilen'e, 'Oku' diye işaret ettim. Öğretmen Hasan Birbilen dersi okudu, ders bittikten sonra Hoca Efendi, 'Burada kim olduğunu bilmiyorum, kim olursa olsun' diyerek elini soldan sağa doğru salladı ve 'Bu eserlere itiraz eden, İslâm dairesinin dışına çıkar' dedi. Böylesine bir ilim sahibi bu eserlere meftun olursa bizim gibi iman ve Kur'ân hakikatlerine susamış kimselere durmadan bu eserleri okumak düşmez mi?"





    Urfalı Mahmud Kâmil Efendi


    1952'de Gençlik Rehberi mahkemesi için Üstad Bediüzzaman İstanbul'a gelmiş, Sirkeci'de Akşehir Palas'ta kalıyordu. Birçok tanınmış şahsiyetler Üstadın ziyaretine geliyordu. Bu ziyaretlerden birisine şahit olan Refet Bey bu hatırasını da şöyle anlattı: "Üstad otelin odasına, gelen ziyaretçilerle görüşüp konuşmak için döşeli bir vaziyet verdirmişti. Bir gün Urfa'lı hem vaiz, hem de avukat olan meşhur Mahmud Kâmil Bey ziyaretine gelmişti. Bu zat Beyazıd camiinde haftada bir gün bir saat ders veriyordu. Cami tıklım tıklım doluyordu. Mahmud Kâmil Bey Üstadın karşısına oturmuştu. Görünüşü çok heybetli, uzun boylu ve müşekkel bir zattı. Sohbet esnasında bir ara Mahmud Kâmil: 'Efendim, ben sizin Van'da bulunduğunuz sırada Urfa'da talebeydim, sizden ilm-i beyan hususunda ders almak istiyordum' dedi. Üstad ona iltifat ederek, 'Ben bu kardeşime ders verecek iktidarda değilim,' deyince o heybetli vücuduyla bir anda yere atlayan Mahmud Bey, Üstadın ayaklarına kapandı. Sonra Üstad: 'Risale-i Nur hepimize ders veriyor, Onun dersini beraber dinleyelim' diyerek orada bulunan bir üniversite talebesine Sözler Mecmuasındaki Hüve Nüktesini okuttu. Bazı yerlerini de kendisi izah etti. Dersten sonra hayretini etrafındakilerden gizleyemeyen Mahmud Bey; 'Bize âlim demezler; işte âlim bu eserin sahibine derler' dedi." (Refet Barutçu)





    Prof. Dr. Hayrettin Karaman anlatıyor: 1950'lerde, memleketim olan Çorum'da, aile dostumuz bir manifaturacı, İstanbul'a gidip döndükçe taze haberler getirir, görüştüğü ulemadan bahsederdi. Bir defasında İstanbul vaizlerinden Urfalı Mahmud Kâmil Efendi'nin, Bediüzzaman merhum için, 'O yeryüzünde bir tanedir' dediğini nakletmişti. Ve bu söz, bende derin bir tesir bırakmıştı





    Şeyh Hacı Ali Efendi


    Nazilli'de Şeyh Hacı AliEfendi isminde muhterem bir zat vardı. Benim de tayınım Konya Doğanbeyli'ye çıkmıştı. Tayinimin Nazili'ye çıkmasını istiyordum. Nazilli Müftüsü Mehmed Ali Sula ile beraber bana yardımcı olması için bu Şeyh Efendinin yanına gitmiştik. O sırada değişik yerlerden başka kimseler de gelmişti. Onlar benden yaşlı olduklarından onlara yer gösterdi. Ben Emirdağlıyım deyince beni yanına oturttu. 'Bediüzzaman'ı tanıyor musun?' diye bana sordu. Bende tanıdığımı söyledim. Üstad Hazretlerinden uzun uzun bahsetti. 'Evladım, biz makamımızın altındakilerin derecesini takdir edebiliriz. Makamımızın üzerindekilerin ise derecelerini takdirden aciziz. Bizim kolumuz kısa olduğu için silsile tarikiyle seyr-i sülûk ediyoruz. Ben, Mevlâna Halid-i Bağdadî Hazretlerine intisablıyım. Bediüzzaman'ın kolu o kadar uzun ki, feyzini bizzat Peygamberimizden (a.s.m.) alıyor' dedi.(Namık Şenel)





    Şeyh Maruf Efendi


    Gıyaseddin Emre anlatıyor: Bir sefer, Bekir Berk Muş'a geldiğinde bizim evde namaz kılıyorlar. 'Bunlar kim?' diye sordu benim peder.(Şeyh Maruf Efendi) 'Bediüzzaman'ın talebeleridir' dedim. O zaman dikkatle bakıp şöyle demişti: 'Bunların namazında sahabi namazı kokusu var.' Ve hadis okumuştu. (Meâlen: Ümmetimden bir fırka var ki, onlar kıyâmete kadar hak üzerine gideceklerdir.) 'O taife bunlardır işte. Nur talebeleri...'


    Demişti





    Şeyh Seyda


    Mehmed Emin Er anlatıyor: Hazret-i Üstadın selâm ve tebriklerini evvela mektupla, sonra Cizre'ye gittiğimde Şeyh Seyda'ya tebliğ ettim. "Cemaatten birisinin suali dolayısıyla Şeyh Seyda Üstad hakkında şunları söyledi: "Bediüzzaman'ı bu asırda Allah Teâla bize göndermiştir. Daha genç yaşlarda iken Cizre'ye gelmiştir. En büyük âlim ve mürşitlerinden sayılan dayılarımız ve ağabeylerimiz onun ilmini, fazlını, büyüklüğünü kabul ve itiraf etmişlerdir. O inancı olmayanların, Firavunların Musa'sıdır. Onun vazifesi öyledir. Bizimki de böyledir. Eğer bir mani olmasa idi ziyaretine gider, elini öper, dua talep ederdim. Kitapları hakikattirler. Bizde mevcutturlar. Eğer rast gelse, mani de olmazsa, ben de medreseye gider, risaleleri dinlerdim."





    Muttalip’li Hacı Hilmi Efendi


    Üstadı son ziyarete giderken yanımda Halıcı Fehmi Sürmeci Ağabey vardı. Eskişehir'in Muttalip köyünden hafız yetiştiren Hacı Hilmi Efendiyi ziyaret ettik. Bu zat, Fehmi Ağabeyin şeyhiydi. Birkaç yeğenimiz orada hafızlığa çalışıyordu.


    "Müsaade isteyip ayrılırken 'Şimdi siz nereye gidiyorsunuz?' diye sordu. Biz de, 'Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret edeceğiz' deyince, oturduğu yerden ayağa kalktı. Sanki Üstad yanındaymış gibi kollarını iki yana açarak boşlukta kucakladı. Ve 'Kardeşim, ' dedi, 'zamanın kutbudur Bediüzzaman. Selâmımı söyleyin. Bana da dua etsin' diyerek kitaplarını iyi okuyup gösterdiği yoldan kat'iyyen ayrılmamamızı tavsiye etti.(Ali Tayyar)





    Ali Rıza Hakses(Eski Diyanet Reislerinden)


    “O ilim adamıydı. İlm-i dine ahkâm-ı dine vâkıf olan bir zattı. Böyle bir zata "Bilgisi kıttır" falan diyen olamaz... O, ilmini münazaralarda ortaya koymuş bir insan... Bütün İstanbul uleması (Onun ilmine karşı) aciz kalmış.. Sonra; "Siz Darül Hikmet'e lâyıksınız!" diye onu en yüksek ilim müessesesine tayin etmişlerdi. Fevkalâde zekî ve hazır-cevab bir insan.. Ona kimse; "Cahil, şudur budur" diyemez. O kendini ortaya koymuş bir insandır. Hikmet-i İslâmiyeye vâkıf bir insandı. Nefsinde râsih bir zattı. Hangi fenden sorsalar, hep altından kalkardı. Onun kadrini; ilmi olan, maneviyatı olan bilir.





    Mesaili ola şer'î, ona molla bilir derler.


    Ledün ilmini hemin, ehli ile Mevlâ bilir derler.


    Belki o zat-ı âl-î kadr, sahib-i ilm-i ledündür. Eğer öyle idi ise, elbette onunla kimse başa çıkamaz. Allah öyle ilim sahiblerini korur. Eserleri İslâmî eserler... Kur'anın manalarına aykırı bir mana vermemiş, âlimane tefsir etmiş. Verildiği mahkemelerde, hep beraat etmiştir. Nur Risalelerinde dinî bir mahzur yoktur. Bizim kanaâtımız öyledir. Son zamanlarda inzivaya çekilmişti. Üç beş zeytinle vakit geçirdi. Biz yemek peşinde koşarken, o maneviyat âleminde yükseliyordu…

  3. #3
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    Hüsrev Aydınlar Hocaefendi


    Tahir Taner Bey, vefatından bir süre evvel ziyaret ettikleri merhum Yaşar Tunagür Hocaefendiden naklen, Meşhur Fatih Dersiamlarından Hüsrev Aydınlar Hocaefendinin(1884-1953) Bediüzzaman hazretleri hakkında bir kanaatini zikrediyor: “Sohbette adı geçen, Yaşar Tunagür Hocamızın da hocası olan merhum Hüsrev Hoca'yı, Yaşar Tunagür Hocamızdan televizyonda da dinlemiştim. Bu büyük âlimi üçümüz de merak ediyorduk. Acaba Bediüzzaman’ı görmüş müydü?


    Bu merakla önce Yaşar Tunagür Hocamızın Üstad'ı görüp görmediğini sormuştuk ki, o cevabında Hüsrev Hoca’yı Üstadla görüştürdüğünü de anlattı. Ben Hüsrev Hoca'nın Üstadla ilgili intibalarını sorunca şöyle anlattı:


    "Evet, Hüsrev Hoca büyük bir âlimdi. Devrin büyük âlimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen Hoca bile onun huzurunda edeple dururdu. Bediüzzaman’la o gün uzun süre görüştüler. Bediüzzaman, Hüsrev Hoca’nın yanından ayrıldıktan sonra ben de sizler gibi merak edip Üstad hakkındaki kanaatini sordum.


    Uzun uzun düşündü ve dedi ki: "Vallahi ben çok âlimler tanıdım. Fakat bu zatın ilmine ve haline akıl sır erdiremedim. O'nun ilmi, hâli akılla izah edilecek, tahsille elde edilecek bir şey değil. Vehbi bir ilim ve hâl var. Benim aklım sırrım bunlara ermez."


    Şeyh Seyda el Cezeri


    Değerli âlimlerimizden ve Şeyh Seyda el Cezeri’nin halifelerinden Muhammed Emin Er Hocaefendi, Üstadı ziyaretini ve Şeyh Seyda ile üstad arasındaki sıcak ilişkiyi şöyle anlatıyor: “merhum üstadın selam ve tebrikini mektupla şeyh Şeyda’ya bildirdim. Bilahare de kendim gittim. Şeyh Seyda o iki kelimeye çok manalar verdi. Daha başka ihtimaller de vardır dedi. (Selam ve tebrik kelimelerine) O esnada bazıları: “Şeyhim Risale-i Nur’u okumak faydalı mıdır?” diye sordular. Şeyh efendi: “Evet faydalıdır. Hakikattirler” dedi. “onların toplantılarına, medreselerine gidebilir miyiz?” diye sordular. Şeyh: “Evet” dedi. “Mânia olmazsa ben de oturur dinlerim” dedi. “Ziyaretine de gidebilir miyiz?” dediler. “Evet gidebilirsiniz. Mânia olmazsa ben de gider ziyaret eder dua talep ederdim” dedi. Dediler ki: “Talebeleri onun için mehdi diyorlar. Mehdi midir?” “Hadislerin zahirine göre Mehdi-i muntazar değildir. Fakat selefi salihin ulemaları gibi bir âlimdir. Cenabı Hak asrımızda onu göndermiştir. Bazı firavunların Musa’sıdır. Biz de sizin gibi imanlılara Mus gibiyiz. (Mus = Ustura saç traş eder, temizler) Biz namaz kılmayanlara namaz kılın, içki içenlere içmeyin deriz. Muhataplarımız mümindirler. Bizim vazifemiz böyledir. Onun vazifesi ise öyledir. Herkes vazifesini yapmış oluyor” dedi.


    …Şeyh “eve dönmek istiyorum dedi. Bunun üzerine Şeyhin evinin bulunduğu Serdehli köyüne döndük. Köyde dediler ki: “Bediüzzaman vefat etmiş! Vefat haberi gelmiş!” Şeyh de “Biliyorum” diye cevap verdi onlara. Bunu nereden öğrendiği, kimin ona bu vefat haberini verdiği hususunda hayret içende kaldık. Bir müddet sonra ben kendim Cizre’ye şeyh efendinin ziyaretine gittim. Şeyh Seyda’dan daha yaşlı Seyyid Ali isminde bir zatla bu konuyu konuşurken (Bu zat seyyid olduğu için şeyhin yanında makbul biri idi) dedi ki: “Şeyh efendi o seferden geldikten sonra yanına gittim. Elini öptüm. Şeyhim dedim, senin bu seferin her zamanki seferlerine uygun olmadı. Kimseye haber vermeden gittin ve çabuk döndün.” Dedi ki: “Bediüzzaman’ın ruhunu mevtalar içinde gördüm. Vefat ettiğini anladım. Kendimi tutamadım. Onun için böyle bir dolaşıp döndüm.” Demek ki bu hadise de beyan ediyor ki birbirleriyle ruhi bir irtibatları, alakaları vardı. Merhum üstadın “alakadarız” sözünün tasdiki oluyor.


    Ahmed Şirvani


    Üstadın talebelerinden Hafız Emin Efendi bizzat İstanbul’da şahit olduğu bir hadiseyi üstada yazdığı bir mektupta şöyle anlatıyor:


    “Üstadım! Şurasını da arz edeyim: Gönenli Mehmed Efendi seksen yaşında İstanbul’un meşhur ediblerinden ve âlimlerinden Ahmed Şirvanî’ye “Bediüzzaman’ı nasıl bilirsin?” dedi. Dedi ki: Hazret-i Yusuf’la Zeliha’ya iftira olunca, Zeliha Yusuf’u sakladı. İftira eden ve kendini tahtie eden kadınları davet etti. Ondan sonra Hazret-i Yusuf’u meydana çıkardı ve onlara sordu. Onlar da şu cevabı verdiler: “Allah'ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir" dediler. İşte bu cevabdan başka bir şey diyemem dedi.


    Elmalılı Hamdi Yazır


    Denizli mahkemesi müdafaalarında merhum Selahaddin Çelebi şunları anlatıyor: “altı-yedi sene evvel İstanbul'da, ulemâdan eski fetva emini Ali Rıza ve Elmalılı Hamdi Efendi gibi meşhur âlimlerin bir musahabelerinde Bediüzzaman Üstadımın ilminin vehbî olduğunu, vaktiyle Anglikan kiliseleri başpiskoposunun ve Japonya'nın başkumandanının İslâm ulemâsından sorduğu suallere cevap veren ve bütün âlimleri ilmiyle teshir ve hayrette bırakan ve yirmi seneye yakın bir vakitten beri dünyayı terk eden bu şahsiyetten bahsetmeleri.. Bende, muhitimizde olan bu zatı ziyaret etmek arzusunu uyandırdı.


    Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, Hayatım Hatıralarım adlı eserinde(s:26) Elmalılı merhumdan ders almış olan Erzurum ulemasından Mustafa Efendi’den naklen, Elmalılı Hamdi Yazır’ın şöyle dediğini naklediyor: “Bediüzzaman berrak sular gibi temiz bir vicdana, çok güzel bir ruha sahip bir zat idi. İstanbul’un âlimlerinin gözü öyle bir âlim görmemiştir

  4. #4
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    ÜSTAD VE ERBİLLİ ESAD EFENDİ


    Bediüzzaman hazretlerinin Esad Efendi ile ne zaman tanıştıklarını tam olarak bilememekle beraber Üstad hazretlerinin İstanbul’a 1907’de teşrifinden sonra olduğunu söyleyebiliriz. Bu kısımda ikisi ile ilgili birkaç hatıraya kalplerin tevhidine vesile olması ümidiyle yer vereceğiz. Cenab-ı Hakk her iki büyüğümüze de rahmet eylesin. Âmin.


    1-Altınoluk dergisi, Şubat-2003’te 204. sayısında Sami Efendi’nin talebelerinden Osman Şevket Yardımedici hocaefendi ile yapılmış bir röportaj yayınladı. Osman Şevket hocamız, Sami Efendi hazretlerinin 1953’de Şam’da muhacir olarak kaldıkları zamanları anlatıyor. Konumuzla alakalı bir bölümü aktarıyoruz: “Bediüzzaman hocaefendinin eski talebelerinden Abdülmecid Efendi vardı Şam’da. Eski Kürt âlimlerinden. Her zaman da Şam’a inmiyor. Ben bunu anlattım. “Ziyaretine gidelim” dediler. Haber verdik. Gitmek için otobüs durağına gittik. Otobüs beklerken bana “bir dakika bekle” dedi. Nereye gidiyor diye baktım. Vitrinine dizi dizi peksimet dizmiş bir ekmek bayiine girdi. Peksimet alarak geri döndü. “Bunlara, büyük insanlara hürmet etmek lazım” dedi. Otobüse bindik, oraya vardık.


    Abdülmecid Efendi ile sohbete başladılar. Abdülmecid Efendi Bediüzzaman’dan okuduğu derslerden anlatıyor. Üstadımız da, Bediüzzaman’ın sık sık Esad Erbili Efendi hazretlerini ziyarete gelmesini anlatıyor. Efendimiz: “Bendeniz Kelami dergâhında hizmet ederken Bediüzzaman hazretleri başında poşusu, belinde silahıyla, efevari bir kıyafetle ziyarete gelirdi. Bediüzzaman hazretleri o zaman gençti. Esad Efendimize sorular sorardı. Cevabını alınca “Allahü Ekber” der, hemen ayağa kalkardı. Esad Efendi’den Kadiri dersi aldı. Bir defasında Bediüzzaman gittikten sonra, Esad Efendi “Bu genç, gençlere hizmetle görevli. İstikbalde gençlere iman davasında çok büyük hizmetler yapacak. Ama hala kendisi bunu bilmiyor, kendisine söylenmedi” dedi.


    Not: Buradaki Abdülmecid Efendi, üstadın biraderi olan Abdülmecid Efendi değildir. Emirdağ Lahikasında bir mektupta Şam’daki Abdülmecid Efendi’den bahsedilmektedir.


    2- Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Abdurrahman Cerrahoğlu Bediüzzaman hazretlerinin kendisine bir ziyarette şöyle dediğini naklediyor: Bundan kırk yıl kadar evvel Şeyh Esad Efendi kardeşim bana geldi:"Kardeşim Said, tuttuğun bu yolu tarikatla birlikte devam edersen zamanın imam veya reisi olursun' dedi. Cevaben dedim: “Kardeşim, öyle bir zaman gelecek ki, iman adet kabilinden sallantıda olacak. biz,-tarikat bir tarafa-hepimiz bugünden tezi yok imanî hüccetlerin gönüllerde yerleşmesi için birleşirsek o zaman en faydalı, en lüzumlu vazifemizi yerine getirmiş oluruz.' Son Şahitler–1.s: 244- Necmeddin Şahiner, Yeni Asya yayınları-İst–1993


    Aynı hadiseyi M.Fethullah Gülen Hocaefendi de şöyle bahsetmektedir: Asrımızın başlarında, İstanbul'daki büyük bir veli, müceddid namzedi büyük zata: "Efendi gel şöyle birisine intisab et. Bir hilâfet al. Zamanın İmam-ı Rabbani'si olursun" deyince O hüşyâr kalpli zat "İmam-ı Rabbani'lik değil Ebu Bekir'lik bile verilse insanlığın imanına hizmet edemedikten sonra ne ehemmiyet ifade eder!" cevabını verir.(Hitap Çiçekleri- Nesil yayınları)


    3- 13. 2. 2003’de, Üsküdar’da ziyaret ettiğim, Üstad Bediüzzaman hazretlerinin talebesi Sungur ağabey, şehid veli Esad Erbili hazretlerinin Bediüzzaman hazretleri hakkında bir ifadesini naklettiler. Sungur ağabey “Esad Efendi için Üstadın “evliya-yı azimeden” dediğini ben bizzat işittim” dedikten sonra, şu hatırayı anlattı:“Sami (Ramazanoğlu) Efendi’nin talebelerinden Safranbolulu Nuri Efendi, Üstadı ziyaret etmişti. Üstad, ona: “Ben senin yaşındayken, Kelami dergâhında Esad efendiyi ziyaret ederdim. Bazı meselelerde itiraz ederdim. Oradaki halifelerden bazıları bundan gocunurlardı. Bir gün yine böyle bir şeyden sonra bana kızan bir talebesine şöyle demiş: “Said’e dokunma, dokunma... O, ilerinin İmam-ı Rabbanisi olacaktır.”

  5. #5
    Vefakar Üye Sağ Yolun Yolcusu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    Bazen Giresun; Bazen Manisa
    Mesajlar
    484

    Standart

    Mustafa Kardeşim. Allah razı olsun.

    Ey nefsim! Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.


  6. #6
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    ÜSTAD HAKKINDA AZ BİLİNENLER
    Büyük mütefekkir hakkında az bildiğimiz hususları bir araya getirelim diye düşünürken bu çalışma ortaya çıktı. İstifadeli olması temennilerimizle.


    Hizan Nahiyesi


    Tarihçi İdris-i Bitlisî “Şerefname’sinde kaydettiğine göre, bu bölge halkı İslâmiyet'e dahil olduktan sonra, ibadet, zühd, salâhat ve takvada, özellikle gecede teheccüd namazını eda etmekte meşhurluğundan dolayı, buraya “Seher-hîzan” adı verilmiştir.“Seher- hizan” Farsça bir terkip olup, seherlerde uyanıp teheccüd namazını kılanlar demektir. Şerefname diyor ki: “Bu terkip, bilâhare bölgeye isim olarak kaldı. Fakat zamanla halk dilinde kısaltılarak sadece “Hîzan” şeklinde kaldı. Daha sonraları ise “Hizan” oldu.





    Üstadın Göbek İsmi


    Üstadın müdakkik alim talebesi Ahmed Feyzi Kul, Hazinetül Burhan adlı eserinde şöyle diyor:Hazret-i Bediüzzaman’ın adı yalnız “Said” değil, “Muhammed Said”dir. Buna hemşehrileri şehadet ediyorlar. Lihikmetin göbek adı gizlenmiş, belki de kasdî olarak yalnız Said adı iştihar etmiştir.”





    Üstadın Sülalesi


    Hz. Üstadın baba tarafından nesebi beş dedeye kadar yürütülebiliyor, maruf bir sülaleye bağlı değiller. Bediüzzaman'ın babası Sofi Mirza, 1920 yılında vefat ettiği, sülalesi ise, Sofi Mirza'dan sonra, dört batna kadar (yani baba) belli olup, bunlar: “Ali, Hızır, Mirza Hâlid ve Mirza Reşan” olduğu, yine tespitler arasındadır.





    Yaş sırasınca Sofi Mirza’nın çocukları


    Yaş sırasına göre çocukları: 1-Durriyye, 2-Hanım, 3- Abdullah, 4-Said, 5-Mehmed, 6-Abdülmecid ve 7-Mercan'dır





    Not; Çok sevdiği talebesi ve yeğeni merhum Abdurrahman, Molla Abdullah’ın, yine yeğeni ve talebesi şehid Molla Ubeyd ise Durriye hanımın oğludur.





    İlimde birden parlaması


    Üstadın emsalleri arasında ilimde birden parlama tarihi 1892’dir. Bir yerde buna işareten şöyle der: bu tarih, o müellifin harika bir sûrette pek az bir zamanda, ilimce tekemmül etmesi, tahsilden tedrise başladığı ve üç ayda ve bir kış içinde onbeş senede medresece okunan yüz kitaptan ziyade okuduğu, o zamanın, o muhitte en meşhur ulemasının yanında o üç ayın mahsûlü onbeş senenin mahsûlü kadar netice verdiği çok mükerrer imtihanlarla ve hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale karşı cevab-ı savab vermekle.”(Sikke-i Tasdik-i Gaybi Osmanlıca sayfa 62)





    Bediüzzaman unvanının verilmesi


    Molla Said-i Meşhur unvanına ek olarak, Bediüzzaman lâkabı da verilmesi Hicri 1309-Miladi 1892'dir. Üstad bir yerde şöyle diyor: “Meraklı kardeşimiz Re'fet Bey, Bediüzzaman-i Hemedânînin üçüncü asırda, vazife ve te'lifatı hakkında malûmat istiyor. Ben o zat hakkında yalnız harika bir zekâveti ve kuvve-i hafızası bulunduğunu biliyorum. Elli beş sene evvel, üstadlarımdan Siirt'li merhum Molla Fethullah eski Said'i ona benzeterek, onun o ismini ona vermiştir” (Osmanlıca Emirdağ L: 383)





    Bediüzzaman kelimesinin manası


    Bediüzzaman’ın manası şudur: Mahlûkata müteveccih lügat manası itibariyle: kendi zamanının nâdidesi. görülmemiş garibi, emsali olmayan harikası vesaire demektir.





    Istılahî manası ise, Bediüzzaman unvanı, zekâ ve hıfzda insanlar arasında emsali bulunmaz derecede zeki ve kuvve-i hafızası acip olan kimselere verilmiştir. Bediüzzaman-ı Hamedanî de böyle imiş. Tarihte bir kaç Bediüzzaman gelmiş geçmiş. Fakat Bediüzzaman Said-i Nursî,nin hem zekâ ve hıfzda, hem idrak ve kavrayışta, hem hal ve davranışta, hem kıyafet ve harekette, hem tarz-ı beyan ve üslup cihetlerinde hiç birisi ona benzememektedir. Yani Said-i Nursi filhakika ve vakıa olarak her şeyi ile zamanın Bedi'idir. Hatta meslek ve meşrebi de, davası ve mücahadesi de bambaşkadır, garibtir, bedi'dir.(Abdülkadir Badıllı)





    Hafızlığı


    Kardeşi Molla Abdülmecid hatıra defterinde şöyle der: "Kur'an-ı Kerim’i onbeş gün zarfında hıfzetti. Kamus-ul Muhitten altmış satırlık bir sahifeyi bir defa okumakla ezberine alırdı. Evet bu zat, gerek medrese, gerekse mekteb ilim ve fenlerinden ezberine aldığı metinleri, kitapları unutmamak için, daima ezberinden okuyup tekrarlamaya mecburiyeti vardı. Ezberinde bulunan metinlerin mecmuu otuz Kur'an kadar idi…





    Japon Başkumandanı ile tanışması(1911)


    Osmanlı Devri yayın organlarından Resimli Mecmua’nın 31.Numaralı sayısına göre 1911 yılında Japon Başkumandanı Mareşal Nogi bir heyetle birlikte İstanbul'a gelmiş. İslâm dinini tetkik etmiş olan bu kumandan, zihnindeki bazı istifhamları gidermek amacıyla, İslâm hilâfetinin payitahtı İstanbul'un büyük ulemasından çeşitli sualler sormuştu. O sıra Bediüzzaman Hazretlerinin sit ve şöhreti de afakı kapladığı günler idi. İstanbul uleması, altından kalkamadıkları çetin ve muğdil sualleri gelip Bediüzzaman'a sorarlar. Ona sorulan bu suallerin ekserisi müteşabih olan bazı hadis-i şeriflerin hakikatlerine dairdir.Bu hadiseyi, Bediüzzaman bilâhare Denizli ve Afyon mahkeme müdafaatında bir münasebetle şöyle anlatır: "...Hürriyet'ten evvel İstanbul'a geldim. O zaman Japonya'nın başkumandanı islâm ulemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sordular.





    “Bir sel gelecek”


    Molla Abdülmecid Efendi, kendi hatıra defterinde şöyle yazmaktadır: "Birinci Harb-i Umumi'nin arefesinde, Horhor namındaki medresesinin damında bizlere tefsir dersini verirken; o akşam güneş tamamiyle, tutulmuştu. Derinden derine bir âh!.. çekerek, "Eyvah!" dedi. “Öyle bir sel gelmek üzeredir ki; hepimizi süpürüp götürecek.” Hakikaten bir ay sonra harb ilan edildi ve az bir zaman içinde memleket tamamıyla yıkıldı gitti..





    Yeğeninin kaleminden Şark Cephesi kaplanı


    Merhum yeğeni Abdurrahman Efendi, 1920’li yıllarda kaleme aldığı Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı adlı eserde şunları yazmakta: “Harb-i Umumi'de mecburiyetle bütün talebeleriyle harbe iştirak etti. Pasinler cephesinde büyük musibet ve felâketlere uğradı ise de, gerek muharebede ve gerek esarette çektikleri mezahimi (zahmetleri) yazmama, harbin aleyhimizde neticelenmesinden dolayı müsaade buyurmadılar.





    Pasinler Cephesinden Van'a avdet ettiği zaman, Van'da ihtilâl zuhur etti. Kendisi bu ihtilale karışmadı.Medresesinde ikamet etmeye başladı. Fakat daima masumların vikayesine çalışıyor, çoluk ve çocuklara dokunulmaması için herkesi ikaz ediyordu. Bu sırada Van şehri de sukut etti. Bediüzzaman gönüllü talebeleri ile birlikte medresesinde tahassun ederek, Ruslarla harbe karar verdiler. Lâkin valinin fazla ilhahı(ısrarı) üzerine Van'dan çekildi. Fakat kaçamamış bîçare muhacirleri selâmet içinde muhafaza etmek ve hicretlerini te'min etmek için, Vestan'a (Gevaş'a) giderek Ruslara karşı müthiş harbler yaptı. Burada Bediüzzaman'ın İşarat-ül İ'caz kâtibi Molla Habib Efendi şehit düştü. Allah Rahmet eylesin. Buradan kaçışmakta olan muhacirlerin selâmet içinde gitmelerini te'min etti. Sonra İsparit nahiyesinin Ermeni çetelerinin taarruzuna uğradığını duydu. Bunun üzerine kendi nahiyesi ve doğduğu yer olan Nurs köyüne giderek gönüllüleri ile Ermeni fedailerini oralardan kovdu. Fakat Ermenilerin kaçmayan kadın ve masum çocuklarını bir yerde toplayarak:"Şer'an bunlara dokunmak caiz değildir.” deyip halkı dokunmaktan men etti. Ve mezkûr kadın ve çocukları bir yerde toplayarak Emeni fedailerine teslim etmek üzere onlara gönderdi.





    Ermeni fedaileri Bediüzzaman'ın bu hareketinden çok memnun kalarak: "Madem ki Molla Said bizim çocuklarımıza dokunmadı, biz de bundan sonra çoluk çocuğa dokunmayacağız” diye haber gönderirler.





    Bazı Harp Hatıraları


    *** Abdülkadir Badıllı diyor ki: Bitlisli Abdülmecid bizzat bize anlattı: (Bu zat, l.Cihan Harbi'nden sonra esaretten kurtulmuş, gelip Urfa'ya yerleşmişti, bilâhare İzmir'e nakl-i mekân ederek 1958'de orada vefat etmiştir.)





    "Biz orduda askerdik. Molla Said-i Meşhurun gönüllü alayı ile yan yana idik. Kendisinin beyaz bir atı vardı. Daima at üstünde, alayının önünde atını sağa sola koştururdu. Sipere yatmazdı. Sonra Bitlis'in sukutunda ben de esir düştüm. Beni Sibirya'ya götürdüler. Artık onu bir daha göremedim. Sonra Ruslar bizi serbest bıraktılar. Harbten sağ kurtulabilmiş ailemizin efradı Urfa'ya muhacir gittiğini duydum. Ben de buraya geldim.”





    ***Yine Muhterem A. Badıllı bey anlatıyor: 1955 senesi Sonbaharında, tahminen Ekim ayı içinde, Barla'da Üstad Hazretlerini ziyaret ettiğimde bir sabah dersinde, Üstadın odasında ders oldu. Dersten sonra, Hazret-i Üstad çok neşeliydi. Eski Harb-i Umumideki maceralarından, ibret dersleri için izahlarda bulunuyordu. Bir ara sözü Şarklılara ve Şark'taki eski talebelerine getirdi, dedi ki: "Eski Said'in o zamanlardaki talebeleri o kadar muti' ve fedaî idilerdi ki; bir işaretimle ruhlarını feda edebilirlerdi. Hatta dedi: “Benim l.Cihan Harbi'nde Mir Mahe’ isminde bir talebem vardı. Bazan tek başıyla Rus taburlarının içine atıyla hücum eder, dalar, bir kaç Rus'u gebertir, geri sağ gelirdi.." diye o sabah uzun bir sohbet dersini yapmıştı.





    Eskişehir Mahkemesi(1934)


    Mehmed Kırkıncı Hocaefendi anlatıyor: Hazret-i Üstad Bediüzzaman’ın ziyareti için Isparta’ya gittiğimizde, Rüştü Çakın Ağabey bizzat bana anlatmıştı: “Biz Eskişehir hapsi hadisesinde mahkemeye çıkarılmıştık. Üstadımızı en önde tek olarak oturtmuşlardı. Bizler de onun arkasında, sıralarda dizilmiştik. Savcı bizim idamımızı talep eden iddianamesini okuyordu. Hepimizi bir korku telaşı sarmıştı, fakat baktık Üstadımız, cübbesinin eteği üstünde tesbihinin ipini kırmış, yeniden onu ipe dizmekle meşgul. Onun sanki hiç bir şey yokmuş gibi, savcının laflarına beş para ehemmiyet vermeyen pervasızlık içerisindeki tavrını görünce, bizlere de kuvve-i maneviye ve cesaret geldi.” (Bediüzzaman’ı Nasıl Tanıdım- M.Kırkıncı, Sh.101-102)

  7. #7
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    İşarat-ül İ’caz


    Üstad Bediüzzaman’ın meşhur İşarat-ül İ’caz adlı tefsiri ilk olarak 1919’da basıldı. O zamanın İslami dergilerinden İtisam’ın 26 Kanun-u evvel 1334 (8 Ocak 1919) tarihli nüshasında bu eser hakkında şöyle bir yazı yer alıyor: “İşarat-ül İ’caz fi Mezan-il İ’caz” Darül-Hikmet-il İslamiye a’za-i mümtazesinden Bediüzzaman Said-i Kürdî Efendi Hazreti tarafından baladaki (üstteki) unvan ile tahrire başlanılan tefsir-i celilin birinci cüz’ü tab’ olunmuştur. Müellif-i muktedirin şöhret-i şayiası(yaygın şöhreti) bu eser-i güzin hakkında fazla söz söylemeye hacet bırakmıyor.”


    Üstadla İlk röportaj


    1920 yılının başlarında, yani mütarekenin karanlık günlerinde, Paris merkezinde; Kürtlerle Ermenilerin ittifak akdettikleri bir haber şeklinde duyulmuş. Bu haberi bilâhare İstanbul'da münteşir İkdam gazetesi 22 Şubat 1336 Rumi, 7 Mart 1920 Milâdî tarihinde bu mevzu'da efkâr-ı umumiyeyi yoklamak maksadıyla bir anket tarzında neşretti.


    Sebilür Reşad mecmuası 4 Mart 1330 Rumi - 17 Mart 1920 miladi tarihi ve 461. sayısında Üstad Bediüzzamanla yaptığı röportaj yazısını neşretti. Günümüzdeki soruna da ışık tuttuğu mülahazasıyla dergideki bu yazıyı aynen arz ediyoruz.


    “Bu hususta en ziyade söz söylemek salahiyetini haiz bulunan ve Kürtlerin salabet-i diniye, necabet-i ırkıye ve celadet-i İslamiyesini bihakkın temsil eden Darül-Hikmetil-İslamiye azasından, Kürd eşraf ve mütehayyızanından bulunan fâzıl-i şehîr Bediüzzaman Said-i Kürdi efendi hazretleri buyuruyorlar ki: "Bogos Nubar ile Şerif Paşa arasında akdedilen muhaveleye en müskit ve beliğ cevap, vilayât-ı şarkiyyede Kürd aşairi rüesası tarafından çekilen telgraflardır. Kürdler, Camia-i İslamiyeden ayrılmağa asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler, mutlaka makasıd-ı mahsusa tahtında hareket eden ve kürdlük namına söz söylemeye salahiyettar olmayan beş-on kişiden ibarettir...


    Kürdler, İslamiyet nam ve şerefini i'la için 500 bin kişi feda etmişler ve makamı-ı hilafete olan sadakatlarını îsar ettikleri kan ile bir kat daha te'yid eylemişlerdir. Ma'hud muhtıranın esbab-ı tanzimine gelince; Ermeniler, Vilayat-ı Şarkiyede ekall-i kalil derecesinde bulundukları için, asla bir ekseriyet teminine ne kemiyeten, nede keyfiyeten şarkî Anadolu’da iddiay-i temellüke muvaffak olamayacaklarını son zamanlarda anladılar. Maksatlarına Kürdler namına hareket ettiklerini iddia eden Şerif Paşayı alet etmeyi müsait ve muvafık buldular. Bu suretle Kürd ve Ermeni davası ortada kalmayacak, Şarkî Anadolu’daki iftirak âmalı mevki-i fi'le çıkmış olacaktı. İşte bu gaye ile o ma'hud beyanname müştereken imzalandı ve konferansa takdim olundu. Ermenilerin maksadı Kürdleri aldatmaktan başka bir şey olamaz. Çünkü, ileride Kürdlerin kemiyeten hal-i ekseriyette bulundukları inkâr edemeseler bile, keyfiyeten, yani ilmen, irfanen kendilerinden dûn oldukları bahanesiyle Kürdleri bir millet-i tabia haline getirecekleri muhakkaktır. Buna ise, aklı başında olan hiçbir Kürd taraftar değildir. Zaten Kürdler bu beyannameye yalnız sözle değil, bilfiil muhalif olduklarını isbat ediyorlar.


    Kürdlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Müslüman’dırlar. Hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine îsaleden hakiki Müslümanlardan... Binaenaleyh, Ermenilerle aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez. İslam, uhuvvet-i islamiyeye münafî olan kavmiyet da'vasını men eder. Esasen bu, tarihe aid bir şeydir. Kürdlerin asıl ve nesebleri ne olursa olsun, İslamdan iftiraka vicdan-ı millileri asla müsaid değildir. Bununla beraber, Kürdlerin arab kavm-i necibiyle irkan alakadar bulunduğu hakaik-i tarihiyedendir.


    İslamiyet, herhangi bir ırkın, diğer bir unsur-u İslam aleyhine olarak menfi surette intibah hasıl etmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürdleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esasat-ı islamiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir iki kulüpte toplanan beş on kişiden ibaret!.. Hakiki Kürdler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafi' olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürdlük namına söz söyleyecek ancak meclis-i mebusan-ı Osmanîdeki mebuslar olabilir.


    Kürdistana verilecek muhtariyetten bahsediliyor?!. Kürdler, ecnebî himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ederler. Eğer Kürdlerin serbesti-i inkişafını düşünmek lazım gelirse, bunu Bogos Nubarla Şerif Paşa değil, Devlet-i aliyye düşünür. Hülasa: Kürdler bu hususta kimsenin tavassut ve müdahalesine muhtaç değildirler.


    Seyyid Abdülkadir Efendinin beyanat-ı ma'lumesine gelince, bu hususta şimdilik bir şey söyleyemem. Bununla beraber, bu beyanatın tahrif edilip edilmediğini bilemiyorum.”


    Üstadın Bir Meşvereti


    Bediüzzaman hazretlerinin İstiklal harbindeki hizmetlerini takdir eden Ankara hükümeti kendisini defaatle Ankara’ya davet etmiş, o ise daha tehlikeli yerde mücadele etmek istediğini ileri sürerek bunu ertelemişti. O günleri Kuva-yı Milliye Alay müftülerinden merhum Osman Nuri Efendi, Zübeyir Gündüzalp ve diğer ağabeylerin 1950’lerde Ankara’da kendisini ziyaretlerinde şöyle anlatmış: "Otuz beş sene evvel, İstanbul dehşet-engiz düşmanlarımız olan ecnebilerin işgali altında iken de, Hazret canını feda edercesine ölüm ve idamı istihkar ederek onlarla mücadele ve mücahede etmekten bir an geri kalmadı. Bir zaman sonra Ankara Hükümeti belki on defadan fazla şifre ile davet etti. Hazret gitmedi. Nihayet çok dindar olan bir paşanın tavassutu ile davetin tekrarlanması ve Ankara'ya teşrifi hatırlatılınca, onun vasıtasıyla son daveti almıştı. O günlerde bir gün bu acize, bir şey meşveret edeceğini söyleyerek, Ayasofya çayhanesinde bulunacağımız saati kararlaştırdık. Ben o saatten evvel çayhaneye gidip Hazret-i Üstad'ın teşriflerini beklemeye başladım. Biraz sonra Hazret-i Üstad'ın oturduğum mahalle doğru gelmekte olduğunu gördüm. Hazretimiz teşrif ettiler ve bana lütfen buyurdular ki:


    "Beni kerratla Ankara'dan davet ettiler. Ben de büyük tehlikenin İstanbul'da olduğunu, burada düşmanlarımızla mücadele edeceğimi beyan ederek gitmedim. Bu günlerde bir davet daha geldi. Sen burada kalmamı mı, yoksa Ankara'ya gitmemi mi faydalı görürsün, hangisi münasiptir?"


    Ben de: "Efendim münasibi zatınıza daha iyi malûmdur. Benim kanaatim, sizin Ankara'da Meclis-i Meb'usan içine girmeniz büyük bir hizmete medar olacaktır" dedim.. ve nihayet Hazret-i Üstad Ankara'ya gitti." (Hususi Not Defteri - Zübeyr Gündüzalp S: 87)


    Üstad Mecliste(1922)


    Ankara'ya varış tarihini belgeleyen meclis ceridesinin C: 24 sahife 457 ve Rumi 9 Teşrin-i Sani 1338-Miladi 22 Kasım 1922 tarihli yevmiye tutanağıdır.


    Bu tutanakta şunlar yazılıdır:


    "Ulemadan Bediüzzaman Said Efendi Hazretlerine beyan-ı hoşamedi:


    Reis: Efendim, Bitlis meb'usu Arif Bey'le rüfakasının takriri (Önergesi) vardır:


    Riyaset-i celileye!:


    Vilâyât-ı Şarkiye Ulema-i benamından olup, Anadolu gazilerini ve Meclis-i Âli'yi ziyaret etmek üzere, İstanbul'dan buraya gelerek, Sami'în Hocasında bulunan Bediüzzaman Molla Said Efendi Hazretlerine Hoş-Amedi edilmesini teklif eyleriz.


    Takriri (Önergeyi) veren mebuslar:


    Bitlis milletvekili Arif


    Yine Bitlis milletvekili Derviş


    Muş milletvekili Kasım


    Muş milletvekili İlyas Sami


    Siirt milletvekili Salih


    Bitlis milletvekili Resul


    Ergani milletvekili Hakkı


    Ve şiddetli alkışlar..."


    Alkış ve hoş-amedi merasiminden sonra, Antalya milletvekili Rasih Efendi söz alarak: "Bediüzzaman'ın kürsüye teşriflerini ve dua etmelerini kendilerinden rica ederiz" şeklindeki talebi üzerine Bediüzzaman Hazretlerinin meclis kürsüsüne gelerek, Milli Hükûmeti tebrik edip dua ettiğini, aynı dönem Siverek milletvekili Mardinli- Yüzbaşı- Abdülğani Ensarî ile Bediüzzaman'ın talebelerinden Van meb'usu Tevfik Demiroğlu şahitlik etmektedirler


    Üstad da aynı hadiseye Eskişehir mahkeme müdafaasında şöyle işaret eder: "...Ankara'ya dostane gittiğimde, Büyük Millet Meclisi'nin sami'în locasında görünmemle beraber, İngilizlere karşı Hutuvat-ı Sitte nâmındaki eserimle müdafaatımı takdir ile yâd eden meb'usların şiddetli alkışlar ile karşılamaları bunların bu yanlış manalarını kökünden keser.. Ve hem Van'da temelini attığım ve Harb-i Umumi gailesiyle geri kalan Darülfünunuma yüz elli bin liranın tahsisi hakkındaki layiha-i kanuniyeyi iki yüz meb'ustan yüz altmıçüç meb'usun imza etmesi, hükûmetin bana karşı nazar-ı teveccühünü gösterip, kararnamedeki evhamı esasıyla keser.”


    Mustafa Kemal Paşa İle Başbaşa


    Üstad Bediüzzaman Ankara’ya geldiğinde Mustafa Kemal Paşa ile baş başa bir görüşmesi olmuştur. Bediüzzaman’ın hizmetkârlanndan Mustafa Sungur Ağabey bu hadise ile ilgili Hazret-i Üstad'dan bizzat duymuş olduğu bir hatırayı, 1-1-1986 günü Doktor Sefer Ağaçhan'ın evinde, Abdülkadir Badıllı’ya şöyle anlatmış: "Üstadımız bir gün buyurmuşlardı: "Ben Ankara'da Reisicumhurla namaz hakkında yaptığımız münakaşadan bir gün sonra, onun riyaset odasındaki hususi görüşmemizde, Hücümat-ı Sitte'nin ikinci desisesi içindeki temsili ve hakikatini ona iki saat kadar ders vermekte iken, Mustafa Kemal Pür-dikkat kesilip dinliyordu. O anda başka bir iş için Maârif Vekili Mustafa Necati içeri girdi. Konuşmamın kesilmemesi ve dikkatinin dağılmaması için, âdeta Maarif Vekilini odadan kovarcasına eliyle işaret ederek odadan çıkarttı.”

  8. #8
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    Üstadın Evrad-u Ezkarı


    1924-25’lerde Van’da Bediüzzaman’ın hizmetine bakan Molla Hamid Ekinci merhum anlatıyor: “Üstad, bilhassa Erek dağında iken, zikir ve tesbihleri çok uzun yapardı. Hatta o sıra Gümüşhaneli Şeyh Ahmed Ziyaeddin Hz.lerin cem 'ettiği "Mecmuat-ul Ahzab" kitabı içindeki yüzlerce evliyanın zikir ve münacatlarını okurdu. Kitabın başından başlayıp sonundan çıkardı. Böylece o kitabı tekrar edip dururdu.


    Molla Resul bir gün kendisine: "Kurban, biz senden bir şey anlıyamadık. Senin tarikatın, yolun hangisidir? Seni nasıl takip edip arkandan geleceğiz?" dedi.


    Bunun üzerine Üstad, doksan dokuzluk tesbihini eline alarak: "Bak Molla Resûl, evliya arasında seyr ü sülûk diye bir hadise vardır. Bu seyr û sülûkü bitirmek için, tesbihin birinci habbesinden başlayıp, doksandokuzuncu habbesine kadar seyr û sülûk makamatını kat' ederler. Fakat ben ise, Allah'ın lütfiyle buradan şuraya atladım." dedi. Yani tesbihin doksan dokuz tanelerini devrederek değil, belki tesbihin başındaki birinci taneden, yine tesbihin başına gelmiş olan doksan dokuzuncu taneye atladım, diye işaret etmişti... Sonra dedi ki: "Siz sadakatla benim arkamdan gelin yeter."


    Üstad’ın Şeyh Said’e Tarihi Mektubu


    Üstad’ın İnebolulu talebelerinden merhum Selahaddin Çelebi’nin yazdığı ve Osmanlıca Emirdağ Lahikası’nda yer alan bir mektup’tan.. Şark isyanında Şeyh Said onun Şark'taki büyük nüfuzundan istifade için mücadeleye iştirâke davet ettiği zaman, cevaben: "Yaptığınız mücadele, kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Çünkü Türk-Kürt birdir, kardeştir. Türk milleti bin senedir İslâmiyet’e bayraktarlık etmiştir. Dini uğrunda milyonlarca şehid vermiştir. Binaenaleyh, kahraman ve fedakâr islâm müdafi’lerinin torunlarına (-Türk milletine-) kılınç çekilmez ve ben de çekmem" diye hem reddetmiş, hem de neticesiz bir mücadeleden vazgeçmesini işaret buyurmuştur.





    Meş’um Emir




    Memleketimizde derin devlet senaryolarının konuşulabilmesi, dizi ve filmlerde gündeme gelmesi, kitapların birbirini takip etmesiyle bazı kimselere bazı meseleleri anlatmak daha kolay oldu sanırım. “Devletin bekası” adına insan hayatlarıyla nasıl kolaylıkla oynandığını, iftira, şantaj, bir sürü rezaleti vs. İşte 1925’lerde gizli dinsiz komitelerin Asrın Üstadına karşı verdikleri böyle bir uğursuz emri şimdilerde daha kolay anlayabiliyoruz..


    Merhum Molla Hamid Efendi’nin 7 Mart 1984 Van’da Abdülkadir Badıllı beye bizzat anlattığı ibretlik bir hatıra:


    “Bizim Van telgrafhanesinde, mahrem evraka bakan akrabamızdan Mustafa Efendi adında bir şahıs vardı. O kendisi bana şöyle bir hadise anlatmıştı: "Bir gün Ankara'dan bir telgraf geldi. Telgrafda: "Van'da bulunan Şeyh Said'i hemen imha ediniz!" şeklinde dehşetli bir emir vardı. Telgraf Van fırka kumandanı Süleyman Sabri Paşa'ya geliyordu. Telgrafı aldım. Gizli emir olduğu için bağladım, mühürledim ve ister istemez yerine götürmek mecburiyetindeydim. Fakat vücudum lerzeye geldi, titremeye başladım. Burada büyük din âlimlerinden tek bir adam kalmıştır. Demek o da gidecek diye kendi kendime konuşuyordum. Fakat çâr ü nâçar telgrafı Süleyman Sabri Paşa'ya götürüp verdim. Süleyman Sabri Paşa telgrafı görünce, çok hayret etti... Çünki o, Üstadı çok yakinen tanıyor ve biliyordu. Gelen telgrafa şöyle bir cevab verdi:


    "Burada Şeyh Said diye bir kimse yoktur. Ancak Said Hoca isminde bir zat vardır. O da kendi ibadetiyle meşgul, münzevi bir insandır. Bu isimde başka bir kimse de mevcud değildir" diye yazıp bana verdi, ben de Ankara'ya yolladım.”

  9. #9
    Ehil Üye ŞİMŞEK MUSTAFA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Bulunduğu yer
    AYDIN
    Mesajlar
    1.598

    Standart

    MOLLA SADREDDİN YÜKSEL HOCAEFENDİNİN GÖZÜYLE İŞARAT-ÜL i’CAZ TEFSİRİ


    Molla Sadreddin Yüksel Hocaefendi(1920–2004) Türkiye Müslümanlarının yakından tanıdığı büyük bir âlimimiz. İlmi derinliği ve Arapçaya vukufiyeti hakkında bir âlimimiz şöyle demişti; “Onun gibisini görmedik.” Kendilerinin, Bediüzzaman hazretlerinin Birinci Dünya savaşında kaleme aldığı İşarat-ül İcaz tefsirine yazdığı Arapça takrizi muhterem Abdülkadir Badıllı ağabeyimiz ricamız üzerine dilimize çevirdi. Kendilerine teşekkürlerimizi sunarken, merhum Hocaefendinin de Rabb-i Rahimimizin Rahmet ve gufranına gark olmasını dileriz. Saygılarımızla. Cevaplar.org


    “Besmeleye ve ona olan itimadımı izhardan ve Allaha hamdü senadan ve mahlûkatın seyyidi Hazret-i Muhammed ve onun al ve ashabına salatü selamdan sonra:


    Bizim büyük önderimiz, ilim ve irfanda hâkim ve galip olan allame üstad Said-i Nursi’nin (RA) gözleri önünde ilim ve irfan dünyasından geniş, engin ve derin ufuklar açıldığından ve ilk olarak kitab-ı aziz olan Kur’anın ilimlerine daldığından beri(kendisi ifade-i meram kısmında yazdığı gibi) Kur’an’ın tefsiri için, büyük ve çeşitli ilimlerde mütehassıs ulemadan bir heyetin teşkil edilip çıkmasını hep istedi ve bekledi. Üstadın istediği o ilmi heyetteki ulemanın her birisi ayrı ve değişik ilimlerde mütehassıs olup, Kitab-ı Kerimin çeşitli ilim nahiyelerinden uzun, geniş ve derin araştırmalara girişsin. Ta ki, bu heyetin çok geniş derin çalışmalarından ve uzun araştırmalarından elde edilecek Kur’an-ı Kerim’e layık, câmi bir tefsir meydana çıksın.. Ve meydana gelen bu tefsir, yirminci asrın ihtiyaçlarına cevab verebilsin.


    İşte Hazret-i üstadın uzun zaman öylesi bir heyetin çıkmasına karşı bekleyiş ve gözetlemesi Birinci Cihan harbi başlarına kadar devam eyledi. Ta ki, bizim Türk milletimiz ile Rus halkı arasında harp bombası patlayıncaya kadar..! O günden itibaren, o düşünülen heyetin ortaya çıkması hususunda kendisine bir çeşit ümitsizlik geldi. O da, o günden itibaren, Kur’anın i’caz işaretlerinden kalbine gelenleri kaydetmeye mecbur kaldı. Ve Kur’an’dan gelen bu sünuhatı tasnif eyledi. Sonra tertibe koyup tanzim eyledi. İşte o işaretlerin kayda alınıp yazılması neticesi olarak şu kısım tefsir meydana gelmiştir.


    Şu işaretlerin kaydedilmesi ise, bir tek fikrin mahsulü olmasına rağmen, kendi sahasında ferid (biricik, yekta) olup, şimdiye kadar onun minvalinde hiçbir tefsir de yazılmış değildir. Çünkü bu tefsir, Kitab-ı Mecid’in nazmında saklı olan i’cazı keşfedip gün yüzüne çıkaran eşsiz bir tefsirdir. Bu tefsir Kur’anın nazmındaki i’caz nüktelerini öyle acib bir yol ile çıkarmaktadır ki, bizim şimdiye kadar okuduğumuz meşhur ve mütedavil tefsirlerde benzerine ne rastlamışız, ne de görmüşüzdür. İşte o meşhur tefsirlerden “Ebus-Suud” “Fahr-i Razi” “Beyzavi” ve meşhur üstad “Şeyh Tantavi-i Cevheri”nin tefsiri ki, onda kevni (Kainata) ait ayetlerin işaret eyledikleri bir çok ve muhalif ilimleri uzun-uzadıya mahirane açıklamış olduğu halde ..


    Arkadaş! şu söylediklerimizde eğer şüphe ediyor isen, önce sen Hz. Üstadın şu gelecek ayetlerde yaptığı şerh ve tahlillere gözlerini bir çeviri ver.(Burada İşarat’ül İcaz’dan değişik yorumlara yer veriliyor. O kısımları almadık..)


    Ya da gel, İşaratül-İ’caz ‘da şerh edilmiş diğer ayetlerden herhangi birisine dikkatle bak! Sonra da, şu mezkûr ayetlerin aynılarını başka tefsirlerde de bir mütalaa ediver. Daha sonrada taassup kaydından azade bir kalbin varsa, onu bir konuşturuver!...


    Sözün özü: Onun, vahy ile indirilmiş olan Kur’an ayetlerinin tahlilinde yapmış olduğu ibareleri için deriz ki: Bunlar da öyle bedi’ bir tatlı eda, bir halâvet, bir güzellik ve harika bir tetkik bulunmaktadır ki, hakikaten emsalsiz ve benzersizdirler. Evet, Cenab-ı hazret-i Üstad, bu tefsirde ayetlerin birbirleriyle olan münasebet cihetlerini ve cümlelerinin birbiriyle olan tenasüplü vaziyetlerini ve ayrıca cümlelerinin heyet ve harflerinin birbirlerine cevap verme keyfiyetlerini öyle bir tarzda beyana getirmiştir ki;o ayetlerin her birisinin asıl olan murad manalarından ayrılmayarak etraflarında dönmekle beraber, ilm-i belağatın en ince kaidelerine ve nahiv ve sarfın tam usulüne ve mantık kanunlarıyla ilm-i usulud-din düsturlarına ..Ve daha bu ilimler gibi mevzu’ ile alakadar başka ilimlere de dayandırarak harika bir tarzda tahlil eylemiştir. Hatta öyle ki, Hz. Üstad, öylesi en gizli olan belağatın münasebetlerinden bahsetmektedir ki, bunlar geçerli olan usul ve âdete göre keşfedilmeleri ancak beşeri dimağın özünde yerleştirilmiş olan maneviyatı, zahire çıkarabilen bir güç ile mümkündür.


    Amma bütün bunların en acib yanı şudur ki; Cenab-ı Üstad, şu nihai haddine ulaşan tetkikatı ve bu derin araştırmayı keşfedip istihraç eylediği gün ve anlar, Cenab-ı müellifin dört etrafına ve üzerine Rus askerlerinin kurşunlarının yağmur gibi düştüğü gün ve anlarda olmuştur.


    İşte o hazret, o günlerde bir yandan son derece kahramanane silahını düşman askerlerinin göğüslerine doğrultup (otomatik makineli tüfek gibi)ateşlediği aynı zamanda, bir başka cihetten, kendi dimağının fabrikasından i’caz-ı Kur’anın atom bombasının programının tatbikata koymasına da çalışıyordu. Ta ki, bu manevi atom bombasıyla da başka bir cihetten küfür ve dalaletin bünyanını, kalesini parçalayıp tarumar etsin.


    Feya sübhanallah ,şu ilahi harika olan bir zekaya!..Öyle bir zeka ki,gayet acib bir kahramanlıkla ve mürşid bir önder olan sebatlı,metin bir kalble mücehhezdir.


    Evet, o çok dehşetli korkunç vakit ve zaman ve çok müthiş yer ve mekân, cenab-ı müellife korku ve telaş vermemiş ve keskin, nafiz fikrini, Kur’an-ı Mübinin etrafında i’cazını taharri etmek için gaflet verip alıkoymamıştır.


    İşte biz Risale-i Nur talebeleri şu kitabı, beşerden insanlığı bilenlerin ellerine ve önlerine koyarak sunmayı bir vazife addetmekle sevinç ve kıvanç duymaktayız. Ta ki, pespayeli garazlardan sıyrılmış, kötülenmiş hevay-ı nefis ve taassuptan uzak olan kimseler, bunu bir araştırmalı ders kitabı yapsınlar. Çünkü bu eserde kalbi uyanık olanlar için, ya da hüşyar bir kulakla dinleyenlere hatırlatıcı dersler vardır.


    Cenab-ı Allahtan isteğimiz odur ki; insanlar bu derslerle fayda ve menfaat görsün..Ve onların doğru yola girmelerine vesile olsun.


    Bitlisli Sadreddin Yüksel

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Üstad Bediüzzaman Said Nursi----Ondan Öğrendilk....
    By gamze-i_dilruzum in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.09.13, 16:52
  2. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hakkında Az Bilinenler
    By mealebrar in forum Bediüzzaman'ın Hayatı (Eski, Yeni ve Üçüncü Said Dönemleri)
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 02.12.09, 01:06
  3. Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi ve İmam Ali
    By Çamran in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.07.09, 16:59
  4. Üstad Bediüzzaman Said Nursi'yi Anarken!
    By safir in forum Bediüzzaman'ın Talebeleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 17.01.09, 20:34
  5. Kürtçe Eğitime Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin Bakışı
    By DERMAN25 in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 04.01.09, 22:25

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0