+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 20

Konu: Barla Modeli - Ümit Şimşek

  1. #1
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli - Ümit Şimşek

    Barla Modeli / Önsöz


    Ümit ŞİMŞEK


    Uluslararası değerler üretmede, en azından son yüzyıllık kesit ele alındığında, çok ileri bir ülke sayılmayız. Tarihimiz her ne kadar bu konuda zengin bir kaynak teşkil ediyorsa da, geçmişle bağlarımızı koparan bir Milât anlayışı, bizi geçmişimizin uluslararası değerleri karşısında yabancı hale getirdiği gibi, yeni değerleri de ortaya güçlükle çıkarır hale getirmiştir. Bununla birlikte, Türkiye’nin Cumhuriyet döneminde ortaya çıkardığı değerler içinde hiç yabana atılmayacak isimlerin bulunduğu gözardı edilemez—yahut edilmemelidir. Bediüzzaman Said Nursî, bu isimlerin başında gelir.

    Risale-i Nur Külliyatı adı verilen eserlerin müellifi ve aynı adla anılan akımın kurucusu olan Bediüzzaman, bu eserlerle ve bu akımla, dünyanın önde gelen bilim mahfillerinde bir gündem işgal etmiştir. Bugün Doğu ve Batı ülkelerinin—ki bunlara ABD, Kanada, İngiltere ve Avrupa ülkeleri dahildir—üniversitelerinde, gerek Müslüman, gerekse gayrımüslim bilim adamları tarafından, Bediüzzaman ile eserleri üzerinde akademik çalışmalar yapılıyor. Eserlerin tercüme edilmediği bir dünya dili ise hemen hemen kalmamış durumda. İki yılda bir Türkiye’de Risale-i Nur ile ilgili olarak düzenlenen uluslararası sempozyumlara, dünyanın dört bir yanından yüzlerce tebliğ gönderiliyor ve bunlardan ancak küçük bir kısmı sempozyumda yer alma ve tartışılma imkânı buluyor. Şu kadar var ki, dünyanın keşfettiği bir değeri kendi içinden bulup çıkarma konusunda Türkiye oldukça isteksiz durduğu gibi, akademik çalışmaların sayı ve kalitesinde de dünyanın bir hayli gerisinde bulunuyor. Hıristiyan teologların veya Üçüncü Dünya ülkelerinden bilim adamlarının kaleminden çıkan tebliğlerle boy ölçüşebilecek pek az sayıda bilimsel çalışma, Bediüzzaman’ın kendi ülkesinin üniversitelerinden çıkıyor.

    Ne var ki, resmî çevrelerin hiç tanımak istemedikleri, akademik çevrelerin de gönülsüz davrandıkları bir konuda, halk, gündemi hiçbir zaman kaçırmadı. Risalelerin ilk telif ânından itibaren, her seviyeden ve her kesimden insanlar, bu eserlerin etrafında halkalanmaya başladı. Ve o günden bu yana, Risale-i Nur Külliyatıyla beraber, kendilerini “Nur talebeleri” olarak adlandıran bir akım ortaya çıktı.

    Bu akıma kimi tarikat gözüyle, kimi cemiyet gözüyle baktı. Fakat Risale-i Nur hareketinin bu tanımlardan hiçbirine uymadığı, zaman içinde herkes tarafından görüldü. Gerçi bu hareket içinde çeşitli eğilimleri yansıtan örgütlenmeler veya cemaatleşmeler de ortaya çıkmış bulunuyor; ama, genel planda ele alındığında, Risale-i Nur hareketinin maddî veya manevî bir örgüt meselesi olmadığı da yine herkes tarafından kolayca görülebilecek bir vakıadır. Daha da öteye gidersek, Risale-i Nur’un bir akım sınırları içinde de hapsedilemeyeceğini söyleyebiliriz. Çünkü eserlerin bilimsel bir tabanı vardır ve kelâm ilmi adıyla anılan bir bilim dalında, farklı bir bakış açısı ve yeni bir üslûpla işlenen dersleri içermektedir. Bu nedenle, Nur Risaleleri, bugüne kadar ülke içinde ve dışında, pek çok farklı akımlar, gruplar, cemaat ve tarikatler içinde de kendisine okuyucu bulmuştur. Bununla birlikte, Risale-i Nur’ların telifinin başladığı andan itibaren, bu eserlerin etrafında bir hizmet modelinin teşekkül ettiği de gözden uzak tutulamaz.

    Bu model, herhangi bir örgütsel niteliğe sahip değildir; kaydı, yaptırımı, tayin ve azil veya terfi gibi mekanizmaları yoktur. Ancak, bizzat Risale-i Nur Müellifi tarafından nitelikleri belirtilmiş bir modeldir ve arzu eden herkesin örnek alabileceği bir biçimde ortaya konmuştur. Bunun başarılı bir model olduğu ise, eserlerin ve hareketin bugün dünya çapındaki durumundan bellidir.

    Risale-i Nur’un hizmet yöntemlerini, risalelerin bizzat kendilerinden ziyade, eserlerin telif ve neşri sırasında, Bediüzzaman ile talebeleri arasında cereyan eden yazışmalar dile getirmektedir. Özellikle, yazımın başladığı ve Külliyatın hemen hemen dörtte üçünün telif edildiği Barla yıllarında yazılan mektuplar, bu konuda son derece değerli tarihsel belgeler teşkil etmektedir. Bu mektuplar, daha sonraki yıllarda Bediüzzaman ve talebeleri tarafından bir araya getirilerek, Barla Lâhikası adıyla yayınlanmıştır.

    Barla Modeli, 1926 baharında Barla’da telif edilmeye başlayan Risale-i Nur Külliyatını ve onun etrafında halkalanan insanların meydana getirdiği akımı, Barla Lâhikası içinde yer alan mektupların ışığında incelemeye çalışmaktadır.

    Kaynak: RisaleHaber
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  2. #2
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli: 2 - Baharlardan bir bahar

    Barla Modeli: 2 - Baharlardan bir bahar

    Rüya mı bu, rüyet mi Kemal, anlamadım ben,
    Hayretteyim esmâ vü müsemmâ arasında.
    Kemal Edip Kürkçüoğlu
    “BİR ZAMAN iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete gidiyorlar.”
    Baharın en güzel şekilde yaşandığı Anadolu köşelerinden birinde, bir bahar mevsiminin ilk günlerinde, bu satırlarla başladı Risale-i Nur’un macerası. Başlangıçta, bir söyleyen vardı sadece, bir de yazan.
    Bir de dağlar.
    Ve bağlar.
    Ve bahar.
    O kadar.

    Önce, dağların ve bağların nasıl canlandığını gördü yazdıran. Her karışı renklere bürünüyordu toprağın; her zerresinden boy boy hayat fışkırıyordu. Badem ağaçları mıydı bahçeleri dolduran, yoksa gelinlerden bir alay mı?

    Bir haykırış koptu seyredenin ciğerlerinden:
    “Bak Allah’ın rahmet eserlerine!”
    Dağlar birer birer tekrarladı bu haykırışı.
    “Bak Allah’ın rahmet eserlerine!”
    Yemyeşil halılar serilmiş ovalara; halılar rengârenk desenlerle süslenmiş.
    Bak Allah’ın rahmet eserlerine!
    Çiçekler üstünde, çiçekten kanatlarla kelebekler. Arılar iş başında. Kendilerini tâ uzaklardan kokularıyla çağıran kucaklara atılmış böceklerin sayısını bilen yok.
    Bak Allah’ın rahmet eserlerine!
    Daha dün kayıklarla fındık kabukları gibi oynayan göl, mavinin en tatlı tonlarına girip girip çıkıyor. Bir huzur, bir tebessüm, bir hayat müjdesi oynaşıyor parıltılarda.
    Bak Allah’ın rahmet eserlerine!

    Çayırda bir o yana, bir bu yana koşturup duruyor kuzucuk tarif edilmez bir hayat neş’esiyle. Dizlerine onu taşıyacak derman ne zaman geldi de koşturmaya başladı? Oysa daha dün bu dünyadan haberi bile yoktu.

    Bak Allah’ın rahmet eserlerine!
    O gün, Barla’da yeryüzünün dirilişini doya doya seyretti, bakmasını ve okumasını bilen bir çift göz.
    Bir kâinat kitabına baktı hayranlıkla, bir de Kur’ân’a.
    Aynı âyeti okudu ikisinde birden:
    “Bak Allah’ın rahmet eserlerine, ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor.”
    Bir daha okudu. Doyamadı.
    Bir daha okudu. Sükûn bulmadı.
    Bir daha okudu. Sonra bir daha. Sonra bir daha.
    Her okuyuşunda dağlar cevap verdi. Barla’nın taşında, toprağında, bu âyet o gün tam kırk defa yankılandı.
    “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine, ölümünün ardından yeryüzünü nasıl diriltiyor. İşte bunu yapan, ölüleri diriltendir; Onun gücü herşeye yeter.”

    Eve döndüğünde artık okuma değil, okunanları kâğıda dökme vaktiydi.
    “Yaz kardeşim,” dedi. “Haşir Bahsi.”
    Sonra, bir kitaptan okurcasına döküldü kelimeler ve cümleler:
    Bir köy muhtarsız olmaz. Bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz. Bir harf kâtipsiz olamaz, biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur? Ve bu kadar çok servet—ki her saatte bir şimendifer, gaipten gelir gibi, kıymettar, musannâ [sanatlı bir şekilde yapılmış] mallarla dolu gelir, burada dökülüyor, gidiyor—nasıl sahipsiz olur?
    Yazılanlar, cennet gibi bir memlekete gelen bir misafirin gözlemleriydi. Bir hikâye şeklinde başladı Haşir Bahsi. Fakat hayal gibi de gözükse, her satırı yaşanmıştı bu hikâyenin. Her saat başı gaipten gelip değerli mallarını dökerek giden şimendifer mi?
    Seneye işarettir. Evet, bahar, mahzen-i erzak bir vagondur, gaipten gelir.

    Cennet gibi bir memleket, içinde yaşadığımız dünyadan başkası değildi. Fakat biz bu dünyadaki cenneti göremiyorduk. Hikâyenin kahramanındaki bakış açısı, bize, bir parçası olduğumuz evreni gerçek yüzüyle tanıtmaya başladı.
    Bu gidişata, icraata bak: Nasıl en fakir, en zayıftan tut, tâ herkese mükemmel, mükellef erzak veriliyor. . . . Demek şu saltanat sahibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var.

    Bak: Had ve hesaba gelmeyen şu sergilerde olan misilsiz mücevherat, şu sofralarda olan emsalsiz mat’ûmât [yiyecekler] gösteriyorlar ki, bu yerlerin padişahının hadsiz bir sehâveti [cömertliği], hesapsız, dolu hazineleri vardır.
    Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz. İşte, bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var: O binalar birden harap oldular. Başka bir şekil aldı. Bak, bir mucize var: O harap olan binalar, birden burada yapıldı. Âdetâ bu hâli bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır.

    Daha sonrası ise, bütün bu harikulâdelikleri gölgede bırakan bir haberdi:
    Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı saltanatına [saltanat merkezine] gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız.
    Hikâyedeki kahramanın gözüyle bu dünyaya bakmayı ve bu güzel memleketin sayfalarını birer kitap gibi okumayı öğrenenlerin önünde, rububiyet, kerem, rahmet, hikmet, adalet gibi birçok kavram birer birer açılmaya ve renk renk güzelliklerini sergilemeye başlıyordu. Bu kavramların arkasında ise, Yer ve Gökler Rabbinin isimleri birer güneş gibi doğuyor ve herbiri bir âlemi aydınlatıyordu.

    Bahar mevsiminde, cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslarla [sırmalı ipek kumaşlar gibi elbiseler] giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla [süslemeleriyle] süslendirip hizmetkâr ederek onların lâtif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit, en tatlı, en musannâ meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı, en tatlı balı bize yedirmek; hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hep rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak, ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar lâtif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.
    O kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dâr-ı saadet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü, bir daha dönmemek üzere zeval ise, şefkati musibete, muhabbeti hırkate [yanmaya] ve nimeti nikmete [cezaya] ve aklı meş’um bir âlete ve lezzeti eleme kalb ettirmekle, hakikat-i rahmetin intıfâsı [sönmesi] lâzım gelir.Hiç mümkün müdür ki, o Rahmân-ı Rahîmin kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla; ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle; ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?
    umsimsek@gmail.com

    Kaynak: RisaleHaber
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  3. #3
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli: 3 - Çiçekler ve böcekler

    Barla Modeli: 3 - Çiçekler ve böcekler


    1926 yılının baharında Barla’da telif edilen eser, dört formalık bir kitap halinde İstanbul’da basıldı. Bu kitap vücuda geldiğinde, henüz ortada Risale-i Nur Külliyatı adıyla anılacak binlerce sayfalık eserler yoktu. Fakat yazılan, yazılacak olanların haberini kendi içinde taşıyordu—tıpkı bir ırmağın kaynağından haber getiren bir dere gibi. Eserin konusu farklı, yaklaşımı farklı, üslûbu farklıydı. Son derece güçlü bir mantığı vardı yazılanların; fakat o ne bir ders kitabı, ne bir felsefî eserdi. Bu güçlü mantık, büyüleyici bir üslûpla sarılıp sarmalanmıştı. Okuyanı kendisine çeken ve tekrar tekrar okumaya çağıran gizemli bir dildi bu. Cümleler zihinden içeri bir defa yol bulduktan sonra, insanın derinliklerinde karıştırmadık âlem bırakmıyor, küllenmiş duyguları bulup çıkarıyor, daha önce tadılmamış veya tadılıp da farkına varılmamış hazları uyandırıyordu. Bu satırların tasvir ettiği âleme giren yolcu, kendisini gerçekten de cennet gibi bir memleketin tam ortasında buluyor ve bir daha da oradan çıkmak istemiyordu.

    Bu eseri daha başkaları izledi. Yazılanların hepsi insanı ve insanın içinde yaşadığı âlemi merkeze alıyor, onların etrafında inanç konularını örüyordu. Kâinat ve Kur’ân beraber okunuyordu bu satırlarda; hepsinde de o cennet gibi memleketin çeşit çeşit tasvirleri vardı:
    İşte o saray şu âlemdir ki, tavanı, tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gökyüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûnâgûn [çeşit çeşit] çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O melik ise, ezel-ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddestir ki, yedi kat semavat ve arzı ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o Zâtı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semavat ve arzı altı günde yaratarak, Arş-ı Rububiyetinde durup, gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp kâinat sayfasında âyâtını yazan ve güneş, ay, yıldızlar emrine musahhar, haşmet ve kudret sahibidir.

    Yazılan satırlar, yaşanan âlemle iç içeydi. Her an görülen, her zaman bizimle beraber olan, her yerde hayatımızın bir parçası olan varlıklar ve olaylardı bu satırların konusu. İnsan da bu varlıkların, bu kâinatın bir parçasıydı ve yeri, yaratılmış olanların en yüksek mevkiinde idi:

    Hayatın bir kelime-i mektubedir, kalem-i kudretle yazılmış hikmetnümâ bir sözdür. Görünüp ve işitilip Esmâ-ı Hüsnâya delâlet eder.

    Hayatının saadet içindeki kemali ise, senin hayatının aynasında temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin gözbebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. İşte bu sırdandır ki, seni âlâ-yı illiyyîne [yücelerin yücesine] çıkaran bir hadis-i kudsînin meal-i şerifi olan, “Ben göklere ve yere sığmam, lâkin mü’min kulumun kalbine sığarım” denilmiştir.

    Yazılan diğer eserler, Haşir Risalesi gibi matbaa yüzü göremedi. Onlar tıpkı birer mektup gibi tek tek yazılıp öylece isteyenlere ulaştırılıyordu. Görünürde de bu eserlerin geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmasını sağlayacak hiçbir imkân yoktu. Tam tersine, şartlar, yazılanların orada, yazıldığı yerde kalmasını sağlayacak bir şekilde bir araya gelmişti. Müellifin bulunduğu yer, o günün ulaşım şartları içinde kuş uçmaz, kervan geçmez bir beldeydi; zaten bu nedenle, yalnız başına kalır da öylece unutulup gider düşüncesiyle oraya sürgün gönderilmişti. Yanına yaklaşabilenler, bir iki dakikalık da olsa bir sohbetine katılabilenler ise sınırlı sayıda kişilerdi; onlar da bu yüzden çeşitli sıkıntılara uğratılıyordu.
    Fakat yeryüzünün bir köşesinde bir çiçek açtığı zaman, hemen o dakikada, çok uzak olmayan bir yerde böcekler uçar. Böceklerin adresi nasıl ele geçirdiğine kimse akıl erdiremez. Belki bir kısmında koku, bir kısmında ışık rol oynuyordur bu hadiselerin. Ama yapılan laboratuar deneylerinde, koku, ışık, zaman bildirecek ayrıntılar gibi düşünülebilen bütün ipuçları yok edildiği halde, belli bir çiçeğin açtığı dakikada, o çiçeğe ait böceklerin de, ondan bütünüyle habersiz bulundukları yerden, ona doğru uçuşa geçtikleri görülmüştür. Bu tabiat kanununa uygun bir şekilde, Risale-i Nur’ların telif edilmeye başlamasıyla hemen hemen aynı anda, bu eserlere doğru karşı konulmaz bir yöneliş ortaya çıktı. Önce civar köylerdeki, sonra git gide uzak belde ve şehirlerdeki insanlar, yeni yazılan eserleri gün gün takip etmeye başladılar. Artık bundan sonrası, telif edilen her yeni risaleye ulaşmak ve onu başkalarına ulaştırmak için, sonu gelmeyen bir yarıştı. Bu çapta bir ilgi, olağan şartlar altında, serbestçe yayılan ve geniş şekilde tanıtımı yapılan eserler için makul karşılanabilirdi belki; ama o günün imkânsızlıklarına, bir de “eserlerin yayılmaması için” uygulanan takip, baskı ve ceza yöntemleri eklendiğinde, ortaya, görmezlikten gelinemeyecek bir sonuç çıkmaktadır:

    Bu çiçekler açtığı anda ona doğru uçuşa geçen böcekler, kendilerini sadece bir çiçeğin değil, pek çok tehlikenin de kucağına göz göre göre atmakta idiler.
    umsimsek@gmail.com

    Ümit Şimşek

    Kaynak: RisaleHaber
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  4. #4
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli: 4 - Bir tebessüm ve sonrası

    Barla Modeli: 4 - Bir tebessüm ve sonrası


    İnsan sevdiğinden korkar, fakat korktuğunu sevemez.
    Cenap Şahabeddin


    Risale-i Nur’un telif edilmeye başlar başlamaz gördüğü rağbeti ilgi çekici kılan bir husus da onun içeriğidir. İlk bakışta, onun içeriğinde bir olağanüstülük görülmez. Disiplin olarak Risale-i Nur’un yeri, kelâm ilminin sınırları içine düşer. Herhangi bir ilm-i kelâm eserinden bekleneceği gibi, bu konuların ele alınışında ispat amacı vardır. Oysa tarih boyunca herhangi bir kelâm kitabının, Risale-i Nur Külliyatı ile karşılaştırılmak şöyle dursun, halk kitleleri arasında kayda değer bir okuyucu sayısına ulaştığı görülmemiştir.
    Meselâ, Barla’da ilk olarak kaleme alınan risalelerde incelenen konular, âhiret, Besmele, inanan ve inanmayanların bakış açıları arasındaki karşılaştırmalar, tevekkülün tanımı ve kazandırdıkları, namazın önemi, namaz vakitlerinin anlamı, dünya işleri ve ibadetlerimiz, yetenek ve organlarımızın Allah yolunda kullanılması gibi konulardır. Herkesin ilk bakışta tahmin ve takdir edebileceği gibi, bunların hepsi de daha önce binlerce defa işlenmiş konulardır ve üzerlerinde hemen hemen söylenmemiş bir söz bırakılmamıştır. Ne var ki, Bediüzzaman “Yaz kardeşim” dediği anda, daha evvel binlerce defa işlenmiş bir konu, eski donuk kalıplarından kurtulmakta, ete kemiğe bürünüp canlanmakta, yeni bir kimlik ve tazelikle hayatın tam ortasına yerleşmekteydi. Risaleler böylece birer ikişer telif edilirken, bir yandan sessiz sadasız bir şekilde Risale-i Nur Külliyatı gibi bir eser inşa edilmiş, diğer taraftan da, yine aynı sessizlik içinde, kelâm ilmi, yüzyıllardır beklenen bir inkılâbı yaşamıştır.

    Aslında Risale-i Nur’un yaptığı, varlık âlemini olduğu gibi görmek, yahut onu Kur’ân’ın anlattığı gibi anlatmaktan başka birşey değildi. Gerçi o, ilim, irade, kudret, İlâhî sıfatlar, iman esasları, Kur’ân’ın i’câzı, Peygamberin doğruluğu gibi, bir kısmı son derece ağır ve muğlâk ilmî meseleleri ele alıyordu; fakat bunu, hiçbir zaman, kürsüdeki çatık kaşlı bir hocanın ciddiyetiyle yapmıyordu. Güleryüzlü bir kelâmdı Risale-i Nur’un yöntemi—tıpkı Kur’ân’ınki gibi. Ama biz Kur’ân’ın güleryüzlü seslenişine de nice zamandır hasret kalmış, onu da kendimiz gibi çatık kaşlı zanneder olmuştuk. Oysa Kur’ân, daha kapağını açar açmaz insana Rabbini rahmetiyle tanıtmaya başlıyor, sonra da onun başkaca isimlerini değil, sadece Rahmân ve Rahîm isimlerini bütün sûrelerin başında bize hatırlatıyordu. Kur’ân’ın kendisi de yine “inananlar için bir rahmet” idi. Kur’ân’ı getiren ise, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti. Ve Kur’ân, sürekli olarak bize etrafımızdaki varlıkları gösteriyor, içinde yaşadığımız kâinatı anlatıyor, göklerde ve yerde sergilenen rahmet eserlerine dikkatlerimizi yöneltiyordu. Fakat biz kâinat kitabını okumasını da unutmuştuk.

    Bediüzzaman’ın sözleri, hayli zamandır özlenen şeylerden haberler taşıyordu. İnsanlar hangi mektubu okumaya başlasa, daha ilk satırlarından itibaren, herşeyi kuşatan bir rahmetin kokusunu hissediyordu. Kâinatın tebessümü, rahmetin neş’esi, muhabbetin sıcaklığı vardı yazılanlarda. Ve ruhlar, bütün bunları hemen hissediyor, hissettiği gibi de ona tutuluyordu.
    Görünüşe bakılırsa, bütün bunlar pek kolay olup bitiyordu. Bediüzzaman, Barla’nın dağlarında veya bahçelerinde iken birden “Yaz kardeşim” deyiveriyor, yanındaki kâtip kalem ve kâğıdını çıkardığı gibi bir risale telif edilmeye başlıyor, başladığı gibi de oracıkta iş bitiyordu. Oysa bütün bunların gerisinde, yarım asırlık bir ömrün her dakikasını dolduran çileli bir arayış vardı.

    Bediüzzaman’ın çocukluk ve gençlik yılları, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreği içindeki çalkantıları gördü. Bu süre içinde Bediüzzaman, klasik medrese eğitimini tamamlamış, bu arada, bir okuduğunu bir daha unutmayacak derecedeki olağanüstü hafızasına seksen temel kitabı sığdırmıştı. Klasik eğitim sisteminin gelecek yüzyıllara cevap veremeyeceğini erken yaşlarda fark etmişti Bediüzzaman. Sonraki yılları, yeni bir eğitim sisteminin arayışı içinde geçti. Bu arada Muhakemat’ı kaleme aldı. Her cümlesi bir vecize değerinde olan bu eser, bir bakıma İslâmî ilimler tarihini özetliyor, bir bakıma da aradığı eğitim ve irşad yöntemlerinin temel taşlarını koyuyor, bir nevi bir program teşkil ediyordu.
    Bu arada Bediüzzaman, pek çok toplumsal etkinliklerin içinde bulundu. Doğu illerinde, fen bilimleri ile din bilimlerinin bir arada okutulacağı bir üniversitenin kurulması için çaba harcadı. Devrin İslâm akademisi Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye üyeliğine seçildi. Gönüllü alay komutanı olarak savaştı, esir düştü. İstanbul’a dönüşünde, yaman bir iç mücadele içine girdi ve bu nefis mücadelesi, Mesnevî-i Nuriye adlı eseri doğurdu. Nihayet, 1926 kışında, Kur’ân ve kâinattan başka herşeyden ilgisi koparılmış bir halde Barla’ya sürgün gönderilince, burada, yarım asırlık ömrünün bütün kazanımlarını, bütün mücadelelerini, bütün gözlemlerini de arkasına alarak, modern çağın insanlarına seslenebilecek bir yol aramaya koyuldu.
    Sorun belliydi: iman. Bunun çözümü kelâm ilminin sınırları içindeydi, ama klasik kelâm yöntemleriyle bu çözüme ulaşmak mümkün değildi. Onun için yeni bir üslûp geliştirilmeli, daha doğrusu, Kur’ân’ın ışığını, ona gölge olmadan, olduğu gibi yansıtacak bir yol bulunmalıydı.

    “Bak Allah’ın rahmet eserlerine” sadâsının Barla dağlarında yankılandığı gün, yoğun bir şekilde yaşanmış bir ömrün ve yarım asırlık bir arayışın eseri satırlara dökülüyordu.

    Bediüzzaman Said Nursî, telif ettiği risalelerin böyle bir üslûbu yakalayıp yakalamadığını ölçmek için, sık sık talebelerinin fikrini soruyor, “Ben halkın anlayışını sizin kadar iyi bilmiyorum; bu yazılanlar umuma açılan bir yol olabilir mi?” şeklindeki sorularla onlara danışıyordu. Sorunun cevabı ise, yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktı.

    Herbir Nur Risalesi, telif edilir edilmez, henüz kitap haline gelmeye bile ne imkân, ne de fırsat bulamadan, mektuplar halinde ışık hızıyla çevre köy ve kasabalara, oradan da başka şehirlere yayılıyordu. Üstelik bu eserleri okuyanlar sadece okumakla da kalmıyor, el yazısıyla kopyalarını çıkararak çoğaltmak şeklindeki bir hizmetin içine de gönüllü olarak giriyorlardı.
    İnsanlar, kısa zaman içinde, bu eserlerin etrafında toplanmaya başladılar. Bir derneğin veya siyasal bir yapının örgütlenmesine benzemiyordu bu; fakat son derece etkin ve yaygın bir hizmet modeli, nasıl olduğunu kimse anlamadan, kendiliğinden ortaya çıkıvermişti. Bu yapının içinde postacılar, iskele memurları gibi gönüllüler vardı. Bedre Köyü İmamı Sabri Efendi, “Nur İskele Memuru” idi. Yeni telif edilen risaleler kendisine gelir, o da bunları Eğirdir Gölü kıyısındaki Bedre İskelesinden diğer köylere dağıtırdı. Yazılarak çoğaltılan risaleler de yine aynı yoldan Risale-i Nur Müellifine gelir, tashih edilir ve aynı yolu bir daha izleyerek yerlerine dağıtılırdı. “Nur postacılarından” Abdullah Çavuş, ise, İslâmköy-Barla arasındaki düzenli seyahatlerinden şu şekilde söz ediyor:

    İslâmköy’den akşamleyin çıkardım. Mektup torbamı sırtıma atar, köylere uğraya­rak, şafakla birlikte Barla’ya, Hocaefendiye ulaştırırdım. Sevinçle beni karşılardı. Sabah namazını birlikte eda eder, ondan sonra yatardım.[1]

    Eserlerin çoğaltılması ve yayılması uğruna çekilen sıkıntıların yegâne sebebi, günün imkânsızlıkları değildi. Bediüzzaman ile herhangi bir şekilde teması bulunanlar, onun risalelerini yazanlar, yayanlar, okuyanlar, dinleyenler sıkı bir takip altındaydı. Zaman zaman sıkıştırmalara, tutuklamalara, işkencelere varan bu takipler, daha sonra kitle halinde tutuklamaları ve Eskişehir, Denizli ve Afyon hapislerini netice verecekti. Onun için, “postacılar” kadar, “yazıcılar” da işlerini gizlice yapmak zorundaydılar. Nitekim risaleleri yazmak için evlerde yüklükler kullanıldı, pencereler ışık geçirmez hale getirildi. Hattâ, birçok evde risaleler duvar içlerine yaptırılan özel bölmelerde saklandı. Risale-i Nur’un ilk talebelerinden Hafız Ali’nin evinde yıllar sonra yaptığı bir araştırmada el yazması risaleleri duvar aralarında nasıl bulduğunu, Necmeddin Şahiner şu şekilde anlatıyor:

    Merakla odanın duvarlarını, pencerelerini tıkırtılarla vurmaya başladık. Boşluklar olduğu anlaşılıyordu. . . . Abdullah Kula “Durun, durun” diyerek, duvardaki tahta kaplamaları ileri geri itmeye uğraştı. İtelediği tahtalardan bir bölüm açıldı. . . . Coşkun bir sevinçle kâğıt parçalarını topluyorduk. Elimizde sert cisimlerle, duvarları, pencereleri dövüyorduk. Pencerenin altından hususî bölmeler çıktı. Yarım asır el sürülmemiş yerler. Yine bir bölüm daha açıldı; duvarın enine ve derinliğine doğru yayılıyordu. Az sonra yeni bir hazine daha bulmuştuk—kâğıt ve kitap hazinesi. Bekçi ağzı açık vaziyette seyrediyordu manzarayı. Önceleri bizi para veya daha başka birşey arıyor zannetmişti. Biz ise Bediüzzaman’ın eserlerini arıyorduk.[2]

    Böylece, bir yandan imkânsızlıklar, diğer yandan tehlikelerle çevrelenmiş bir ortamda, yeni telif edilmeye başlayan Nur Risalelerinin büyüsüne kendisini kaptırmış insanların omuzlarında, kendiliğinden yeni bir hareket doğuyor ve yeni bir hizmet modeli şekilleniyordu.

    [1] Son Şahitler, 1:310.
    [2] A.g.e., 1:312.


    Ümit Şimşek
    Kaynak: RisaleHaber
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  5. #5
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli: 5 - Bir iman dersini yaşayanlar

    Barla Modeli: 5 - Bir iman dersini yaşayanlar


    Bulutlar dağılsın, bahar olsun artık,
    Duyulsun bir engin seher musikisi.

    Yahya Kemal


    Risale-i Nur'lar birer ikişer telif edildikçe onun etrafında toplanan okuyucu halkası, kendisine has heyecan ve coşkusunu da beraberinde vücuda getiriyordu. Bu yüzden, önceleri yazılan eserlerin gönderilmesiyle başlayan postacılık hizmetleri, kısa zamanda iki yönlü bir yazışmaya dönüştü. Eline yeni telif edilmiş bir risale geçen talebe, onu iştiyakla okuduktan sonra, sanki bir dersi hocasına tekrar edercesine, okuduklarıyla ilgili düşünce ve duygularını kaleme alıyor ve Risale-i Nur Müellifine gönderiyordu. İstisnasız hepsinde bir heyecan hakimdi bu mektupların.

    Yaşanan ve doyulamayan bir haz, karşı konulmaz bir şekilde, gönüllerden kalemlere akıyor ve paylaşılmak istiyordu. Bediüzzaman’ın, “Nurun birinci talebesi” olarak andığı Hulûsi Yahyagil, “Ben artık birşey için yaşadığımı zannediyorum”[1] diyor ve Risale-i Nur’ları okumak yahut yazmak dışında birşeyle geçen dakikaların ömürden sayılmaması dileğinde bulunuyordu.[2] Zekâi de bir mektubunda aynı duyguları dile getirerek “Ben istiyorum ki, bir an evvel bir yere çekileyim de, mesaiden hariç zamanlarımı, o ulvî ve mukaddes hazine-i hakikat hizmetinde sarf edeyim” diyordu.[3] Risale-i Nur’u okurken ve yazarken daldığı hülyalar, Zekâi için dünyadan daha değerliydi:

    Cenab-ı Hakkın azîm bir lütfu ki, temin-i maişetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymettar risaleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum.

    Muhterem Üstad, bana öyle geliyor ki, manevî saâdete küşâde bulunan ruhum, kıymettar risaleleri okudukça, yazdıkça git gide bir zevk-i manevî, bir saâdet-i ebedî hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor. Üstadım, işte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibaret kalıyor, ebediyete, sonsuza, saâdet âlemlerine katılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def olsun gençlik rüyâlarının kâbuslu fırtınaları![4]

    Bedre Köyü imamı Sabri Efendi, “Bu risaleleri okudukça ruhum güller gibi açılıyor”[5] diyor ve Nur Risaleleri karşısındaki halini, mücevherlerle dolu bir mahzene dalıp da hangisini alacağını şaşırmış bir fakire benzetiyordu.[6]

    Barla Lâhikasının herhangi bir sayfasını açan okuyucu, bu örneklere benzer ifadelerle kendisini karşı karşıya bulur. Bunun dışında, yeni telif edilmiş risalelerle ilgili duygu ve düşünceler de bu mektuplarda büyük yer tutmaktadır. Bunun nedenini anlamak da zor değildir; çünkü başta da temas ettiğimiz gibi, eserler, “cennet gibi bir memlekete” giren bir yolcunun bakış açısını canlandırmaktadır. İnsan, bir kere bu bakış açısına kendisini alıştırdığı zaman, fikri, hayali ve diğer duyguları, yaşanan hayatın bütün güzelliklerini tek tek bulup çıkarmak üzere programlanmış gibi çalışır ve bütün yetenekleri, bir balarısı misali, kâinatın her tarafından ballar toplar—Bediüzzaman’ın İşârâtü’l-İ’câz adlı tefsirindeki tasviri gibi:

    Kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen mânevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde rüzgârların terennümatını, bulutların nâralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hâkezâ yağmur, kuş ve saire gibi her neviden Rabbânî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir. Sanki kâinat, İlâhî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intiba ettirmekle kalbleri, ruhları, nuranî âlemlere götürür, pek garip misalî levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere gark eder. . . . Gözün nuru, nur-u imanla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinat gül ve reyhanlarla müzeyyen bir cennet şeklinde görünür. Gözün gözbebeği de, balarısı gibi, bütün kâinat safhalarında menkuş gül ve çiçek gibi delillerinden, burhanlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usare ve şıralarından vicdanda o tatlı imanlı balları yapar.[7]
    Birinci Dünya Savaşında kaleme aldığı bu satırları, aslında, Bediüzzaman’ın daha sonraki yıllarını, hattâ, ölümüne kadar tüm hayatını işgal edecek bir arayışı dile getiriyordu. Kastamonu’da bulunduğu sırada yazdığı mektuplarda, Bediüzzaman, bu arayışı, “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır” şeklindeki Peygamber müjdesine erişme çabası olarak anlatır.[8] Bu çabalar, gençlik yıllarından itibaren, Bediüzzaman’a çeşitli eserler verdirmiştir. Ve yine bu çabaların sonucu olarak, Bediüzzaman, nerede ve hangi şartlar altında bulunursa bulunsun, Rabbiyle baş başa kalmak ve O'nun eserlerini tefekkür etmek gibi bir âdetin sahibi olmuştur. Barla yıllarında, baharla beraber Çam Dağına çekilerek hiç kimseyi yanına kabul etmeksizin ıssız bir dağ başında aylarca inziva halini yaşadığı gibi, daha sonra Afyon hapsi sırasında ateşli hastalığa ve şiddetli kış şartlarına rağmen, o yine bir hapishane köşesinden hiçbir zaman görülemeyecek manzaraları tasvir eden ve kâinattaki rahmet eserlerini dile getiren eserler telif etmiştir.

    İşte, Bediüzzaman Said Nursî, 1926 baharında, Barla’da Nur Risalelerini telif etmeye başladığı zaman, böyle bir imanı ders vermek ve kendi tattığı doyumsuz hazları bütün bir insanlığa da tattırmak niyetindeydi. Gerçekten de, yazılan risaleler, okuyanlar üzerinde, yukarıya aldığımız pasajdaki tanıma uygun etkiler gösteriyordu. Bediüzzaman’ın yakın talebelerinden Hüsrev Altınbaşak’ın şu ifadeleri, okuduklarının kendisine nasıl bir bakış açısı kazandırdığını ve hangi duyguları yaşattığını net bir şekilde anlatıyor:

    Aziz Üstadım,
    Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi bir hali muhakeme etse, muhayyilem neyle meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesadüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr-ı rahmeti görüyor. Semavat ve Arş, bütün heybetiyle insanların seyrangâhı, Cennet mesken-i hakikîsi oluyor. Zemin bir hane şekline giriyor. Mele-i âlânın sekeneleri ve zemin yüzüne serpilen yüz binlerce mahlûkat ve nebatat envâının, insanların hacetleri için koşuştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük her bir masnû, insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.[9]


    Bediüzzaman’ın yazdıklarında, “kitapta durduğu gibi durmayan” birşeylerin olduğu aşikârdı. Besbelli ki, yarım asırlık bir arayış meyvesini vermiş ve Bediüzzaman, “hayata yansıyan bir iman” dersini kâğıda dökmeye muvaffak olmuştu. Yazılanlar, başta Allah’ın varlık ve birliği olmak üzere, inanç meselelerini açık bir şekilde ele alıyor, müphem kalanı açıklıyor, tereddüt duyulanı kanıtlıyor, teorik olanı pratiğe döküyor ve okuyan herkese yaşatıyordu. Bu kadarıyla, Nur Risalelerinin eriştiği başarı, daha önce de temas ettiğimiz gibi, tarihte herhangi bir akaid eserine nasip olmuş bir başarı değildi. Fakat Nur Risalelerinin, bütün bunların ötesinde bir büyük başarısı daha vardı: O, toplumun bütün kesimlerine birden hitap edebiliyordu.

    Eğer bir eser, kendisine muhatap olarak yüksek bir entellektüel seviyedeki insanları seçmişse, daha aşağı seviyelerdeki kimseler için ilgi çekici olma ve onlar tarafından anlaşılma ihtimali pek yüksek olmayacak demektir. Buna karşılık, avam kitlelerini muhatap alan yazıların da yüksek seviyelerdeki insanlar tarafından ciddîye alınma şansı az olur. Böylece, bir eser bu iki uçtan birine meylettiği ölçüde, diğerinden kendisini uzaklaştırmak zorunda kalır. Bütün entellektüel tabakaları birden muhatap almak ve aynı satırlarla, aynı ifadelerle, aynı açıklamalarla hepsini birden tatmin etmek ise, imkânsıza en yakın olan şeydir.

    [1] Risale-i Nur Külliyatı, c. 2, s. 1416.
    [2] A.g.e., 1419
    [3] A.g.e., 1462.
    [4] A.g.e., 1435.
    [5] A.g.e., 1481.
    [6] A.g.e., 1423.
    [7] A.g.e., 1184-1185.
    [8] A.g.e., 1573, 1579, 1582, 1613, 1624.


    Ümit Şimşek - http://www.risalehaber.com/yazar_3192_501_Barla-Modeli--5---Bir-iman-dersini-yasayanlar.html

    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  6. #6
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli 6 - Alimler ve Ümmiler

    Barla Modeli 6 - Alimler ve Ümmiler


    Risalelerin telifinde, imkânsız olan bu şeyin çok rahat bir şekilde başarıldığı açıkça görülmektedir. Onun eserlerinden ders alanlar arasında, herkesten önce, büyük bir âlim olan kendi kardeşi Abdülmecid Efendi vardır. İlmi, irfanı ve ince anlayışıyla, Bediüzzaman’ın gözünde kendi öz kardeşinden de öne geçen Hulûsi Yahyagil, yine ilim sahibi birer hocaefendi olan Sabri Efendi, Hafız Ali, Hafız Halid, Şamlı Hafız Tevfik, soruları ve yorumlarıyla geniş bir kültür ve zevk sahibi oldukları belli olan Yüzbaşı Refet Barutçu ve Binbaşı Asım Bey gibi zatlar, Risalelerin ilk telif edildiği andan itibaren Müellifin en önde gelen muhatapları sırasına girmişlerdi.

    Fakat Nur Risalelerinin etki alanı sadece bu seçkin zümreyle sınırlı kalmadı, ondan çok daha ötelerine taştı. İşçi, köylü, çiftçi, esnaf, öğrenci, kadın, erkek, çocuk, ihtiyar gibi akla gelebilecek bütün kesimlerden oluşan bir talebe kitlesine sahipti Risale-i Nur. Bu kitle, bilgi ve kültür yönüyle, oldukça derin farklılıklar içeren bir kitleydi. Öyle ki, okuma yazmayı güçlükle sökenlerden, hattâ hiç sökemeyenlerden bile Nur Risalelerine talebe olan, onu okutup dinleyen ve onu yaymayı ideal edinen kimseler vardı.

    Âdilcevazlı Emrullah oğlu Bekir, onlardan biriydi. Fakat okuma-yazması olmayan Bekir Efendi, sıra Nur Risaleleri hakkındaki duygularını dile getirmeye gelince bülbül kesiliyor ve iyi bir eğitim görmüş insanların bile kaleminden güçlükle çıkabilecek ifadeleri yazdırarak Üstada gönderiyordu. Bediüzzaman’ın “Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibahına sebep olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağanın Sözler hakkındaki ihtisâsâtıdır” şeklinde bir sunuşla Barla Lâhikasına aldığı bir mektubunda, Emrullah oğlu Bekir, sadece Risaleleri okurken duyduğu coşkuyu berrak bir ifadeyle dile getirmekle kalmıyor, aynı zamanda, karamsarlığı gerektiren şartlar altından aydınlık bir geleceğe uzanan bir bakışla Üstadına ümit ve teselli de veriyor:

    Fazîlet-meâb Üstadım Hazretleri,
    Efendim, evvelâ arz-ı tâzim ve hürmetle mübarek ellerinizi öperek, her an ve zaman lisanıma yakıştığı kadar dua eder ve duanızı rica ediyorum.


    Efendim, malûmunuz, fakir talebeniz ve kardeşiniz cahil olduğum halde, güneş-misâli olan risale-i bergüzîdelerinizden umum Nur Risalelerinizi okutup dinledim. Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi, risalelerinize de sed çekilemez. Onları istimâda [dinlerken] ruh ve kalbimi tetkik ettim; tetkikatımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım. Baktım ki, ruh ve kalbimde bir feyezan ve coşkunluk var ki, beni bilâihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen “Haydi, haydi” diye tazyikata başladı. Ben de ruhumda olan bu vâkıayı takip ederken, o Nurların irae ettiği miftahları [gösterdiği anahtarları] gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlarla icap eden kapıları açıp, o Nurlara ehil olan kardeşlerimi—min gayri haddin—arayıp bulmak vaziyeti âdetâ bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hali kendime vazife addettim.

    O Nurlardan almış olduğum anahtarları teslimle, hâin-i din olan mülhidlerin elleri kımıldanmayacak derecede kırılması için, hamden lillâh, bu kardeşlerimi arayıp buldum. Emânetullah ve emânât-ı Peygamberînin (a.s.m.) gayet parlak, yakut ve zümrütten kıymettar olan hazinelerini o zatların ellerine teslim ettim. Elhamdülillâh, Cenab-ı Hak muvaffak etti. O mübarek eserlerinizi mütalâa eden eşhas, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa iman eder. İnanmadıkları takdirde, ya insaniyetten istifa etmeli veyahut “İnsan değiliz” demeli. Bu eserler başlı başına, ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşaallah, her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenab-ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevabına nâil eyleyip şefaatine mazhar buyursun. Âmin.

    Tekrar mübarek ellerinizi bûs ile duanızı istirham eylerim, efendim hazretleri.
    Abdülcelil oğullarından Âdilcevazlı Emrullah oğlu Bekir[1]

    İlginçtir, bir taraftan ümmî bir zâta bu sözleri söyleten Risaleler, diğer taraftan, okumuş insanlar üzerinde de aczlerini itiraf ettirecek bir etki bırakıyor, bir doktor “Ümmîlik ne güçmüş” diye feryad ederken, bir başkası, bu yüksek eserler karşısında idrakinin kıtlığından şikâyet ediyordu:

    Hocam, emaneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalva­rıyorum ki, gelecek hafta takdim edeceğim. Çünkü, küçüğünü iki defa, büyü­ğünü bir defa okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısıyla idrâkim de kıttır. Binaenaleyh, sizin o muhteşem temsillerinizi defalarca daha okumak istiyorum ki, cüz’î-küllî bir alâka hasıl olsun. Yâ Rab, o ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyan ve tarz-ı telâkki! Ah, Üstadım, bu mübarek dinin mübecceliyetini idrak ve ihata ve takdirde size ve ancak size medyûn-u şükranım ve minnettarım. . . . Tam mânâlarıyla mefhumlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşâd-ı âliyeleri unutulmaz ve şâheser hâtıradır. Mezarıma kadar dinî akidelerinizin esîri ve kurbanıyım. Üstadım, sizin Sözler’iniz benim dinî muhay­ye­lemi cidden değiştirdi. Ve daha sevimli bir mecrâya sevk etti.
    Doktor Yusuf Kemal[2]

    Efendim,
    Nuranî ve ziyadar cadde-i kübrâ-yı mâneviyede seyr ü seyahat eden umum âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyor ve âramsız tulû eden Risale-i Nur eczaları gibi, feyiz ve mârifet güneşlerinin haberlerini işittikçe, ruhum güller gibi açılıyor. Hubur ve ibtihaca müstağrak oluyor. Ve istidadım nisbetinde bir-iki meselecik öğrenmeye sa’y ediyor isem de, bu envâr-ı bahr-i muhîtten kardeşlerimin ruhlarına in’ikâs eden mesâ­ilden bâhis arîzaları tahrir ve takdim ettiklerini gördükçe, adem-i muvaffa­ki­ye­timden mütevellit esef ve kederim hasebiyle cehlimden el-amân çekiyorum. “Ümmîlik ne güçmüş!” diye ruhum ağlıyor. Muterifâne, “İbrahim, müstehaksın” diyorum. Nihayet yine ümidimi Rabbimden kesmeyerek diyorum: “Bir müessesenin baş müdürü, muavini, kâtibi, müvezzii, tahsildarı, hademesi olur. Fakir kısmen müvezzilik, kısmen hademelik sıfatıyla bulunsam ne zararı var?” deyip mütesellî oluyorum.
    Doktor İbrahim[3]

    Beliğ bir sözün en yaygın tanımlarından biri de şudur: “Avâm onun mânâsını anlar, havâs (yüksek seviyedeki insanlar) da meziyetlerini zevk eder.” Toplumun çeşitli kesimleri üzerindeki etkisine bakıldığı zaman, Risale-i Nur’ların bu özelliği yansıttığı açıkça görülmektedir. Onda, ümmî bir zat ile büyük bir bilgini beraberce ders halkasına katan bir sır bulunduğu meydandadır ve bu sır, Risalelerin ilk olarak yazılmaya başladığı günden bu yana, sayısız örneklerini sergilemeye devam etmektedir.

    Bunun yanı sıra, insanın akıldan başka özelliklere sahip olduğunu da dikkatten uzak tutmamak gerekir. Eğer Risale-i Nur sadece akla hitap eden bilimsel eserlerden meydana gelseydi, hiç kuşkusuz, okuyucuları seçkin ve az sayıda bir aydınlar topluluğuyla sınırlı kalacağı gibi, onların üzerindeki etkisi bile bu kadar güçlü olmayacaktı. Sağlam bir muhakemenin, doğru bilginin, güçlü ve sağlıklı bir felsefenin önemi üzerinde ne kadar durulsa mesele abartılmış olmaz; fakat ruhlara heyecan vermek ve düşünceleri hayata geçirmek konusunda bunların yeterli olamayacakları da aşikârdır. Risale-i Nur’un ifadelerindeki ilim ve muhakemeden daha başka özelliklerdir ki, onu bir yandan avam-havas herkese ulaştırırken, diğer yandan da içerdiği hakikatleri, yaşanan birer heyecan haline getirmiştir. Bu, Nur Risalelerinin, akılla beraber kalbe, ruha ve diğer insanî duygulara da hitap etmesinden ve onları derin bir şekilde etkilemesinden ileri gelen bir sonuçtur. Yukarıya bazı kısa pasajlarını aldığımız mektuplar gibi, Barla Lâhikasında yer alan diğer mektuplardaki ifadeler, bu etkiyi açıkça göstermektedir.

    Bu arada dikkatten uzak tutulmaması gereken bir husus daha var ki, o da, Risale-i Nur Müellifi ile onun talebeleri arasındaki duyguların iki taraflı olduğudur. Toplumun her kesiminden insanların Nur Risalelerine iştiyakla yöneldiği ne kadar doğru ise, Risale-i Nur Müellifinin bütün bu kesimlere aynı iştiyak ve muhabbetle kucak açmış olduğu da en az o kadar doğrudur. Doktor Yusuf Kemal’in mütevazi ifadelerine “Bahtiyar doktor, samimî ve aziz dostum” ifadeleriyle karşılık veren Üstad, ümmî Bekir Ağayı da “âhiret kardeşim” ünvanıyla anmakta, Müzeyyene adındaki hanım okuyucunun mektubunu da yine “âhiret hemşirelerimizden” ünvanı altında Lâhikaya almaktadır.

    Sadece mevki, rütbe ve servetlerin değer gördüğü bir dünyada, Risale-i Nur Müellifi, Barla Dağlarının eteklerinde kâinat kitabının sırlarını birer ikişer açmaya başladığı zaman, onun çağrısına kulak verenler, gerçekte varlık âleminin en seçkin konuklarıydı. Onlar insan olarak yaratılmış, Yer ve Gökler Rabbinin eserlerini bu âlemde birer müştak seyirci olarak görecek, inceleyecek, bu eserlerin sanat üstünlüklerini keşif ve zevk edecek ve Ona muhatap olacak yeteneklerle donatılmıştı. Maddî büyüklüğü itibarıyla ne mekânda, ne de milyarlarca senelik zaman dilimi içinde bir toz zerresi bile etmeyen bir küçücük dünyanın küçücük servetleri ve rütbeleri, o insana bir değer kazandırabilecek şeyler değildi.

    Zaten Risale-i Nur Müellifinin bu kabil servetten bütün nasibi de bir sepet içine sığacak şeylerden ibaretti. O, açtığı çığırın yayılmasına ve gelişmesine bir yardımı olur düşüncesiyle dünyevî rütbe ve servet sahiplerini fakir ve güçsüz kimselere tercih etmedi ve edemezdi; çünkü buna imanı engel idi. O, zerreden yıldızlara kadar büyük küçük herşeyin her halinde Allah’ın ilim, irade ve kudretine tâbi olduğunu ders veriyordu ve insanlar da bu derse geliyorlardı. Kur’ân da, yanında sıradan ve fukara kimseleri bulundurduğu için onun huzuruna gelmekten kaçınan devrin ileri gelenlerine karşı, Peygamberimize ve onun şahsında bütün ümmetine bu dersi veriyordu:

    Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek Ona dua edenlerle beraber sabret. Dünya hayatının tantanasını arzulayarak onlardan gözünü ayırma. Bizi anmaktan kalbini gafil bıraktığımız, heveslerine uyan ve işi aşırılık olan kimseye itaat etme.[4]

    [1] A.g.e., 1427.
    [2] A.g.e., 1429.
    [3] A.g.e., 1487.
    [4] Kur’ân, 18:28.


    Ümit Şimşek - umsimsek@gmail.com
    http://www.risalehaber.com/yazar_3204_501_Barla-Modeli-6---Alimler-ve-Ummiler.html
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  7. #7
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    Paylaşımın için teşekkürler kardeşim..
    Güzel bir yazı..Allah yazandan razı olsun..





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  8. #8
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli 7-İlk Nur Talebeleri

    Barla Modeli 7-İlk Nur Talebeleri


    Allah’a çağıran, güzel işler yapan ve “Ben Müslümanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim var?
    Kur’ân, 41:33


    Risaleler telif edildikçe, etrafında bir talebe kitlesini de topluyor ve bu topluluk, gün geçtikçe Anadolu’nun uzak köşelerine kadar yayılıyordu. Gerçi henüz ortada “külliyat” adıyla anılabilecek, hattâ—Haşir Risalesini bir yana bırakırsak—kitap denebilecek birşeyler yoktu. Anadolu’nun bir nahiyesinde yalnız başına yaşayan yaşlıca bir hocaefendinin yazdırdığı mektuplar ortada dolaşıyor; bunlar çoğaltılıyor, okunuyor ve okutuluyordu. Bu da serbestçe yapılan bir iş değildi ve sıkı takipler altında cereyan ediyordu. Ne olursa olsun, gittikçe artan sayıda insanlar bu mektupların çekim alanına giriyordu.

    Böylece, yazılan risaleler etrafında, kendiliğinden bir hizmet halkası oluştu, gayrı resmî bir okul vücuda geldi. Sadece okuyucuları yoktu Risalelerin; bir de talebeleri vardı. Bu eserler üzerinde ciddiyetle ve tekrar tekrar çalışan, gece veya gündüz işlerinden fırsat bulabildikleri anda ders başına koşan, okuyan, öğrenen, öğrendiğini hayata geçiren öğrencilerdi bunlar. Pek çoğunun hayatında da artık bu Risaleler birinci sırayı almıştı; bunlar bir ideal olarak Risalelerin okunmasını ve yazılıp yayılmasını benimsemişler, bunun için de maddî manevî ne fedakârlık gerekiyorsa hepsini göze alarak, hayatlarının geri kalan kısmını buna göre yeni baştan düzenlemişlerdi.

    Böylece bir okul ve bir hizmet modeli ortaya çıktı Barla’da. Bu modelin, bilinen kadarıyla, başka bir yerde bir benzeri yoktu. Kendi şartları ve kendi özellikleriyle, âdetâ “kendiliğinden” denebilecek bir doğallıkla vücuda gelen bir modeldi bu. Bu modelle birlikte, ülke, “Nur talebesi” adıyla anılacak bir kavramla tanıştı.

    Nur talebeleri belli bir kesimin insanları değildi. Bu cereyan belirli bir meslek, belirli bir yaş grubu, belirli bir entellektüel düzey, belirli bir çevre içinde revaç bulmuyordu. Her kesimden, her seviyeden, her yaştan insanlar, herhangi bir yabancılık çekmeden bu daire içinde kendisine yer buluyor ve “Nur talebesi” olarak adlandırılabilecek bir vasfa kavuşuyordu.

    Bir insanı Nur talebesi yapan belli özellikler vardı. Bunların başlıcalarını üç maddede toplayan Risale-i Nur Müellifi, ilk Risale-i Nur talebelerinden Hulûsi Bey (Yahyagil) ile Hoca Sabri Efendiyi bu konuda örnek gösteriyordu:

    Bu iki zat hakikî talebelerimden ve ciddî arkadaşlarımdan; ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hassası var ki, bu iki zat üçünde de birinciliği kazanmışlar.

    Birinci hassa: Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar. Bir Söz yazılsa, ken­dileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Adeta ceset­leri muhtelif, ruhları bir hükmünde, hakikî manevî vereselerdir.

    İkinci hassa: Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiye­sinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimi, hakaik-i imaniyeye hiz­met olduğunu telâkkileridir.

    Üçüncü hassa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem sure­­tinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hasıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetme­leridir.

    Anılan özelliklerin mahiyeti, Nur talebelerinden meydana gelen topluluğun mahiyetine de ışık tutmaktadır. Bu tanımlara bakarak, Nur talebelerinin manevî kişiliğinin bütünüyle manevî bir nitelikte olduğunu ve herhangi bir ölçüde de olsa, maddî organizasyonlara benzer bir örgütlenmeyi öngörmediğini anlamak mümkündür. Çünkü “Nur talebesi” olarak adlandırılacak kişide aranan özellikler, herhangi bir şekilde somut ölçütlere vurulacak ve sınanabilecek özellikler değildir. Bu özelliklerin üçü de, kişinin kendi âleminde değerlendirilebilecek ve ancak onun iç dünyasına hakkıyla vakıf olan birisi tarafından ölçülebilecek özelliklerdir. Herhangi bir beşerin elinde böyle bir güç bulunmadığına göre, Nur talebelerinin meydana getirdiği bir topluluğun içinde bulunmak veya dışında kalmak gibi bir konuda da kimsenin bir karar vermesi veya bir prosedür uygulaması mümkün olmaz. Ancak Bediüzzaman, ilk talebeleri arasında üstün nitelikleri ve çabalarıyla temayüz etmiş iki kişinin övgüye değer vasıflarını örnek olarak sunmuş ve Risale-i Nur’dan yararlanan insanların önüne, böyle bir örneği takip etme yolunu açmıştır.

    Yukarıdaki pasajda sayılan özelliklerin üçü de üzerinde ayrıca durulmaya değer bir nitelik taşıdığından, bundan sonraki üç bölümde bu özellikleri ayrı ayrı ele alacağız.

    Ümit Şimşek
    http://www.risalehaber.com/yazar_3228_501_Barla-Modeli-7-Ilk-Nur-Talebeleri.html
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  9. #9
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli 8 - Bediüzzaman'ın vârisleri

    Barla Modeli 8 - Bediüzzaman'ın vârisleri


    Mü’min Cennete girinceye kadar hayra doymaz.
    Hadis-i Şerif


    Risale-i Nur'ların telifine paralel olarak insanların onun etrafında toplanışında, birbirine zıt iki özellik birden görülür:

    Birincisi, bu oluşumun, daha önce de temas ettiğimiz gibi, kendiliğinden denebilecek bir doğallıkla vücut bulmasıdır. Nur Risaleleri telif edilmeye başlar başlamaz, onun etrafında bir topluluk meydana gelmiştir. Fakat bu, bir ilân üzerine, bir çağrıyla, bir plan ve programa göre bir araya gelen insanların topluluğu değildir. Risaleler sessiz sadasız telif edildikçe, gittikçe artan sayıda insanlar onun etrafında kümelenmeye devam etmiştir.

    İkinci özellik ise, bu topluluğu bir arada tutan ve ona rengini veren birtakım prensiplerin varlığıdır. Hareket her ne kadar kendiliğinden ortaya çıksa da, bu prensipler, ilk andan itibaren, hareketin geniş kitlelere yayıldıktan sonra da talebeler üzerinde egemen olan prensiplerdir. Belli başlı Nur talebeleri henüz parmakla gösterilecek kadar az sayıda iken bile, Risale-i Nur Müellifinin Barla’dan onlara gönderdiği mektuplar, Risale-i Nur’a talebe olan ve onun hizmetinde bulunan kimselerin taşıdığı özellikleri ve uyması gereken prensipleri net bir şekilde dile getirmekteydi. Aynı tavır, aynı netlikle, Bediüzzaman’ın hayatının son yıllarında verdiği derslerde de hiç değişmeden sergilenmiştir.

    Bu gözlemden şöyle bir sonuç çıkarılabilir: Hareket her ne kadar doğal bir şekilde, kendiliğinden ortaya çıkmış ve kitlelere yayılmışsa da, hizmetin ve hareketin niteliği olayların akışına bırakılmamıştır. İnsanlar, bir ışığın çekimine kapılmış gelirken, belki zihinlerinde herhangi bir plan ve program olmadan, bir teslimiyet içinde geliyor ve kendilerini o nurun kucağına atıyorlardı; fakat Müellifin durumu bu şekilde değildi. O, toplumun nabzını elinde tutan bir hekim olarak, teşhisini koymuş ve tedavi yöntemini belirlemişti. Nitekim, Hulûsi Bey ve Sabri Efendinin şahıslarında modelleştirdiği Nur talebesinin daha birinci özelliğinde, Bediüzzaman, çok uzak bir istikbale uzanan kapsamlı bir planın işaretlerini vermektedir.

    Birinci özellik, “Bana mensup herşeye malları gibi tesahup ediyorlar [sahip çıkıyorlar]. Bir Söz yazılsa, ken­dileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar” şeklinde özetlenmiştir. Bu satırlar, nazarı gelecek kuşaklarda olan bir kalemden dökülen satırlardır. Risalelerin yeni telif edilmeye başladığı, Risale-i Nur Külliyatı şeklindeki bir muhteşem eserin henüz tamamlanmadığı bir zamanda, yani, işin başında iken, Bediüzzaman, yakın gelecekte ortaya çıkacak bir eserin ve hizmetin sahipliğinden kendisini çekerek talebelerine yönelmekte ve onlara, “Bu eserlerin ve hizmetin sahipleri siz ve sizin gibilerdir” mesajını vermektedir. Üstelik bu mesaj, “kendi malı gibi sahip çıkmak, kendisi yazmış gibi zevk almak” tarzındaki tanımlarla, oldukça vurgulu bir şekilde ifade edilmiştir.

    Bediüzzaman’ın talebelerine yönelik bu kabil telkinlerinde, bir tevazu belirtisinden daha ötede şeyler de vardır ve bizce bu telkinlerin asıl dikkate alınması ve üzerinde uzun uzun durulması gereken yönü de budur. Risale-i Nur Müellifi, bu ve benzeri mektuplarında, talebelerini bir terbiye altına almakta, bir eğitime tâbi tutarak onları ağır ve kapsamlı bir hizmetin sahipliğine hazırlamaktadır. Onun kendi şahsını geriye çeken satırlarında, “Artık bu iş bizden geçti” şeklinde, zahmet ve sorumluluğu kendi üzerinden atan bir anlayış değil, bir gençlik heyecanı içinde hizmetten hizmete koşarken, peşine takılanları da kendisine ayak uyduracak bir seviyeye yükseltme çabası hakimdir.

    Bu anlayış içinde, Bediüzzaman bazan talebeleriyle beraber Risalelerin önünde diz çöker, bazan onlarla istişare eder, sık sık da onlara iman hizmetinin usullerini ders veren mektuplar gönderir. Nitekim bu mektuplar, Risale-i Nur hizmetinin önemli bir kaynağı olarak, daha sonra “Lâhikalar” ünvanı ile toplanmış ve kitap haline getirilmiştir. İşte, “Vazifem bitmiş midir? Artık ben çekilip de hizmeti bütünüyle size ve emsalinize bırakabilir miyim?” anlamında bir soru yönelterek kendisine danışan Bediüzzaman’a, “Nurun birinci talebesi” Hulûsi Beyin verdiği cevap, istişare konusunda önemli bir ders teşkil edecek niteliktedir ve Bediüzzaman’ın, talebelerini nasıl yetiştirdiği konusunda fikir vermektedir. Hulûsi Bey, bu soru karşısındaki düşüncelerini altı madde halinde delillendirir. “Delillendirme” üzerinde özellikle durmak gerektiği düşüncesindeyiz; çünkü aşağıdaki satırlar soyut olarak bir kanaat belirtmekten çok farklı bir nitelik taşımakta ve gerek istişare âdâbı, gerekse Risale-i Nur hizmetinin esasları açısından önemli bir gösterge teşkil etmektedir:

    Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim burhanlar:
    Evvelâ: Bid’atların çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldi­ğine dair beyan buyurulan hadisteki emir ve zecir.

    Saniyen: Peygamberimizin ittibâına mükellef olduğunuzdan, onlar gibi müddet-i haya­tınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.

    Salisen: Madem bu hizmet münhasıran reyinizle değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur’ân, Fahr-i Cihan, Habib-i Yezdân Sallâllahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri birgün “Bugün sizin dininizi tamamladım” ferman-ı celîlini tebliğ buyurmakla aynı zamanda vazife-i risaletinin hitâmına remzen işaret eylemişti. Muhterem Üstadın da hizmeti kâfi görülürse, bildirilir kanaatindeyim.

    Rabian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cür’et edil­me­mesi, ilâ nihâye bu halin devam edeceğine delil olamaz. Hal-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zat-ı fâzılaneleri cevap vereceksiniz.

    Hamisen: Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiçbir sebep olmasa dahi, yalnız bu müba­rek Sözler’le rabıta peydâ eden insanların rica edecekleri izahatı vermek isteye­cek ve cevapsız bırakmayacaksınız.

    Sadisen: Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek Kıymetli yazılarla meclis-i ilminizde takrir buyurduğunuz mütenevvi ve Sözler’e bile geçmeyen mesâil kat’iyetle gösteriyorlar ki, ihtiyaç da, hizmet de bitmemiştir.[1]

    Bu satırlar, gerçekten de bir model teşkil edebilecek niteliklere sahip bir kişiliğin izlerini yansıtan satırlardır. Bir Üstada, yahut dince veya dünyaca büyük bilinen bir kişiye büyük bir hayranlıkla bağlı olan kimselerin buna benzer sorular karşısındaki tavırları, “İsabet buyurdunuz efendim; size karşı fikir beyan etmek bizim haddimize mi düşer?” kabilinden bir cevabın ötesine nadiren geçer. Hulûsi Beyin cevabı ise, üzerinde ciddiyetle çalışılmış, bir savcı duyarlılığıyla kanıt toplayarak geliştirilmiş bir cevaptır. Bu, hocasına karşı büyük bir saygı içinde, ama o derece de fikir özgürlüğünü koruyan bir tavırla konuşan, konuşabilen, hocasına karşı deliller serd edebilen bir talebenin sözleridir. Saygı ve özgürlüğün, hürmet ve hürriyetin bir arada mükemmel bir şekilde gelişeceğini göstermekle kalmayıp, aynı zamanda bu iki unsuru birbirinin şartı haline getiren bu ifadeler, Risale-i Nur hizmetinin temeline de böylece yerleşmiş olmaktadır. Bu düşüncemizi güçlendiren en önemli delil ise, Bediüzzaman’ın bu sözlere verdiği cevaptır:

    Vazifemin bitmediğine dair burhanlarınız gayet kuvvetlidirler; lâkin ben gayet kuv­vetsizim. Fakat Cenab-ı Hakka tevekkül edip, o burhanlara serfürû ediyorum.[2]

    [1] A.g.e., 1415.
    [2] A.g.e., 1513.


    Ümit Şimşek - http://www.risalehaber.com/yazar_3250_501_Barla-Modeli-8---Bediuzzaman-in-vârisleri.html
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




  10. #10
    Yönetici SeRDeNGeCTi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2006
    Bulunduğu yer
    Ankara
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5.901

    Standart Barla Modeli 9- Bediüzzaman'ın varisleri (2)

    Barla Modeli 9- Bediüzzaman'ın varisleri (2)


    Burhana serfürü etmek, yani delile, bilgiye, mantık ve muhakemeye boyun eğmek... Bu her zaman herkesten değil, ancak nefsin esaretinden kurtularak belli bir irfan seviyesine erişmiş kâmil ruhlardan beklenebilecek bir davranıştır. Risale-i Nur gibi bir hizmetin ise temelinde böyle bir anlayışın yatması beklenmelidir; çünkü bu hizmetin açtığı çığır, bütünüyle “burhan” üzerine kurulu bir çığırdır. Bir bakış açısını samimî bir prensip olarak benimseyen insanlar, onu hayatlarının bütününe yayar ve her aşamasında titizlikle uygularlar. Böyle bir uygulama, bir ideal adamının içtenlik derecesini gösteren ve onu başka insanlardan ayıran önemli bir ölçüttür. Ve bu ölçüt, Risale-i Nur hizmetinin başladığı noktadan itibaren, gerek teorik olarak, gerekse talebeleriyle karşılıklı uygulama suretiyle, Bediüzzaman tarafından, bir hizmet prensibi olarak sağlam bir şekilde yerleştirilmiş olmaktadır. Yine Barla yıllarında yazdığı bir başka mektubunda, Risale-i Nur Müellifi, bir yandan talebelerini “ders arkadaşı, yardımcı, danışman” gibi sıfatlarla anarken, bir yandan da, Nur hizmeti içinde fikir özgürlüğünün ve istişarenin önemini ve âdâbını ders vermektedir:

    Kardeşim Hüsrev, Lütfi, Rüştü,
    Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fayda verecek bir fikrimi beyan edeceğim. Şöyle ki:
    Sizler—haddimin fevkinde—bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz.


    Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî [hatâsız] değil... Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin [sevabın] on sayılmasıyla, seyyienin [günahın] bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. . . . Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım, benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. . . . Biliniz ki, şu zamanda şu vazife-i imaniye çok mühimdir. Benim gibi zayıf, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli.[1]

    “Vazife-i imaniye,” “iman hizmeti,” “Kur’ân hizmeti,” yahut “iman ve Kur’ân hizmeti,” Bediüzzaman’ın Risale-i Nur hizmeti için kullandığı sıfatlardır. Bu ise, genel kanının tersine, hizmete bütünüyle ilmî bir nitelik kazandırmaktadır. Her ne kadar bir iman ile ilgili konular, pek çok kimsenin nazarında bir Âmentü ile başlayıp biten birkaç cümlelik bir takrirden ibaret zannediliyor ve daha başka şeylerin bir basamağı olarak muamele görüyorsa da, bu görüş, hiçbir şekilde, Bediüzzaman’ın bakış açısını yansıtmaz. Ona göre, bütün ilimlerin üzerinde iman ilimleri, herşeyin üzerinde de iman vardır ve iman ile ilgili hiçbir şeyin, başka hiçbir şeye âlet veya basamak olması düşünülemez. Onun için, bir iman hizmetinden söz edildiği zaman, sadece bir sosyal faaliyet akla gelmemeli, bu faaliyetler, bütünüyle bir ilmî muhtevâ içinde dikkate alınmalıdır.

    İşte bu tespit, Risale-i Nur’un gerek derslerinde, gerekse hizmet esaslarında bilginin, belgenin ve kesin bilgi ve belgeye dayanan kanaatlerin egemen olduğu, yahut olması gerektiği sonucunu da beraberinde getirir. Bediüzzaman gibi bir zat, kendisini Risale-i Nur’un sahipliğinden çekerken, ilmin değerini bilen ve burhanı herşeyin üstünde tutan kimseleri talebeleri içinde görmenin rahatlığı içinde bunu yapmıştır. Nitekim, Hulûsi Bey ve Sabri Efendi modelinin birinci özelliğini anlatırken kullandığı son cümlede geçen “hakikî manevî verese [vârisler]” tabiri, bu konuya açıklık getirmektedir. Bediüzzaman’ın satırlarında miras ile ilgili bir söz geçtiğinde, bunun ilimden ibaret olduğu anlaşılmalıdır. Çünkü, onun gözünde miras, “veraset-i Nübüvvet” sırrıyla Hz. Peygamberden bize kadar aktarılıp gelen ilim mirasıdır; nitekim hadis-i şerifte “Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler dinar ve dirhem miras bırakmazlar; onlar ilim miras bırakırlar”[2] buyurulmuştur.

    Yine Hulûsi Beye hitaben yazdığı bir mektubunda, Bediüzzaman, insanlara Risale-i Nur’daki iman hakikatlerini okurken, talebesinin de bizzat Risale-i Nur Müellifinin yerine geçtiğini ve Peygamber varisliğinden gelen nurlara mazhar olduğunu söylemektedir.[3] Böylece, kendisini Risale-i Nur’un sahibi olarak gören ve yazılmış olan eserleri bizzat telif etmişçesine onların sevincini yaşayan insanları, arkasında vâris olarak bırakmak ve Risale-i Nur talebelerini böyle bir verasete ehil olacak şekilde yetiştirmek, Barla yıllarından itibaren Bediüzzaman’ın prensibi olmuştur. Bediüzzaman’ın bir de “hakikî” sıfatıyla vurguladığı böyle bir veraset, hiç kuşkusuz, birtakım referanslarla veya noterden tasdikli vekâletnamelerle kazanılacak bir veraset değildir. Büyük ihtimalle, bu, kişi ile Rabbi arasında kalacak ve eserlerini de ancak kişinin ilmi, ahlâkı, fazileti ve hizmeti ile gösterecek bir vekâlettir; kapı herkese açık tutulmuş ve herhangi bir sayı, zaman veya mekân sınırlaması getirilmemiştir.

    Barla mektubunda talebelerine böyle bir modeli hedef gösteren Bediüzzaman, aradan yıllar ve nice çileler geçtikten sonra, hayatının sonuna doğru kendisiyle yapılan bir mülâkatta, “Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir ve benim maddî ve manevî herşeyden feragat mesleğimden asla ayrılmayacaklardır; yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır”[4] şeklindeki sözleriyle, büyük bir rüyasının gerçekleşmiş olduğunu anlatacaktı.Birinci maddede atıfta bulunulan “hakikî manevî vârisler,” ayrıca “cesetleri muhtelif, ruhları bir” şeklinde tasvir edilmiştir. Aynı ideali paylaşan, aynı terbiyeyi alan, aynı ilmi okuyan ve yayan insanların arasındaki birlik ve bütünlüğü vurgulamak için bundan daha canlı bir benzetme düşünebilmek zordur. Burada, “tesanüt” başlıklı bir başka konu karşımıza açılmaktadır ki, ileriki bölümlerde bu konuyu ele alacağımız için, şimdilik sadece temas etmekle yetiniyoruz.

    [1] A.g.e., 1464.
    [2] Ebu D3avud, İlim: 1; Tirmizî, İlim: 19.
    [3] Risale-i Nur Külliyatı, c. 2, s. 1513.
    [4] A.g.e., 1843.


    Ümit Şimşek - http://www.risalehaber.com/yazar_3280_501_Barla-Modeli-9--Bediuzzaman-in-varisleri-(2).html
    Anlamını Bilmediğiniz Kelimelerin Üzerine Çift Tıklayınız...

    Sual: Belki onlar eski hali istiyorlar?
    Cevap: Size kısa bir söz söyleyeceğim; ezber edebilirsiniz: İşte, eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl...
    (Bediüzzaman Said Nursi)


    Ne hayal, ne kuruntu hakikat istiyorum.
    Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!.. (Osman Yüksel SERDENGEÇTİ)




+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Sessizlik - Ümit Şimşek
    By SeRDeNGeCTi in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 19.02.09, 17:43
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26.01.09, 13:35
  3. Mustafa Şimşek Hayırlı Ömürler
    By Rica in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 19
    Son Mesaj: 16.12.08, 23:36
  4. Barla Fotoğrafları (Nevşehir Cemaati Barla Gezisi)
    By asyanur3 in forum Resim - Fotoğraf Galeri
    Cevaplar: 52
    Son Mesaj: 08.11.08, 16:22
  5. Barla Modeli
    By Meyvenin Zeyli in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 22.05.07, 13:57

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0