+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8

Konu: Risale-i Nur’daki “Edebiyat Tadı” ve “Bambaşka Türkçe”

  1. #1
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Post Risale-i Nur’daki “Edebiyat Tadı” ve “Bambaşka Türkçe”

    Cevher İLHAN
    Risale-i Nur’daki “edebiyat tadı” ve “bambaşka Türkçe” 1



    “ÇOK İLGİNÇ VE ATEŞLİ BİR ÜSLÛP”

    Vefatının 48. yıldönümü münâsebetiyle Kur’ân müfessiri Bediüzzaman Said Nursî’nin altı bin sahifelik Kur’ân tefsiri Risale-i Nur Külliyatı günümüz ilim ve fikir dünyasının baş konusu.

    Bediüzzaman, yalnız Türkiye’de değil, kırka yakın lisana tercüme edilen eserleriyle bütün dünyada konuşuluyor. Bediüzzaman’ın edebî cephesi ve Türkçe yazılan Nur Risalelerindeki edebiyat ve belâgatın takdiri de bunlardan biri…

    Sanatçı Zülfü Livaneli, daha önce Zafer dergisinde (Kasım 2007) ve haftalık Aktüel’de “sağım, sağ tarafım” dediği yönünü tanıtırken yanınlanan, “Sevdalım Hayat” adlı kitabına aldığı hâtırasında, Risalelerdeki muhtevanın yanısıra kitapların “üslûbuna” ve “edebiyatına” da dikkat çeker.

    Bir yaz tatilinde kendi memleketi olan Konya’nın Ilgın ilçesine gittiğini ve her Anadolu kasabası gibi Ilgın’ın ortasındaki büyük parkta bir öğlen sonrası otururken yanına iki ılgınlı üniversite öğrencisinin yaklaştığıyla başlar Livaneli: “Müzikten söz açtılar, benim müzikle uğraştığımı ve kitaplara çok meraklı olduğumu duymuşlardı. Acaba bana bir-iki tane kitap verseler okur muydum? Ne kitabı olduğunu sordum. Benim sanat yoluyla insanlığa yardım etme ve mutlu bir insan yaratma ideallerime çok yakın kitaplar olduğunu söylediler.” Gerisini şöyle anlatır:

    “Yazan kişinin adı Said Nursî’ydi. ‘Bediüzzaman’ diye de anılıyordu. Büyük bir bunalıma girmiş insanlığa yardım için bu kitapları yazmış.” O gün kendisine verilen birkaç Risale-i Nur kitabından birinin “Asâ-yı Musa” olduğunu ve hemen eve dönüp bu kitapları okumaya koyulduğunu kaydeden Livaneli’nin ilk intibâı şudur: “Çok ilginç ve ateşli bir üslûpla yazılmış ve yazarın bambaşka bir Türkçe anlayışı var…”

    RİSALELERDEKİ “EDEBİYAT TADI”

    Said Nursî’nin kitaplarında “bir edebiyat tadını bulduğunu” ikrar edip ve “öylesine hırslı ve kuvvetli bir üslûptu ki ister istemez etkileniyordunuz” itirafını cümleleri arasına serpiştiren Zülfü Livaneli, ilkokul yıllarında dedesinin sıkı dinî eğitiminden geçmesiyle Risalelerdeki terminolojinin kendisine yabancı gelmediğini belirtir. Sanatçının gençliğinde bir yaz tatili boyunca okuduğu Said Nursî’nin kitaplarının muhtevası için yazdıkları ise daha dikkate değer.

    Okuduğu Kader bahsini Bediüzzaman’ın sanki Balzac’la, Kierkegaard’la, Camus’yla polemiğe giriyor gibi yazması ve çok mantıklı cevaplar vermesi karşısında hayran kaldığını ifade eden Livaneli, o yaz tatili boyunca kendisine verilen ve bekletmeden okuduğu Said Nursî’nin kitapları hakkında şunları yazar:

    “İlk okuduğum bölüm kader kavramıyla ilgiliydi. Eğer insanoğlunun kaderi alnına yazılmışsa, uğraşmasına ne gerek vardı? O zaman insanoğlunun işlediği günâhın da, sevabın da sorumluluğu Allah’a ait değil miydi? Bu beni müthiş ilgilendirmişti. Çünkü hem “varoluşçuluk felsefesi”nin temel sorusuydu, hem de Balzac aynı soruyu öğretmenine sormuştu.

    “Said Nursî adlı yazarın yorumu ve cevabı ilginçti: Ay tutulmasını örnek gösteriyordu. İnsanlar, ayın hangi tarih ve saatte tutulacağını bilirdi, ama bu bilgi insanların ay tutulmasına neden olduğu anlamına gelmezdi. Ay, kendi kurallarına tâbi olduğu disiplin gereğince tutulurdu ama biz bunu önceden bilirdik. Kader de aynı biçimdeydi. İnsanlığın kaderi kendi davranışlarına bağlıydı. Ne var ki bu, Allah katında önceden bilinirdi. Alın yazısı denilen şey buydu…” (59-61)

    Bu bölümü okuduktan sonra kayalıktaki ince esintide gözlerini kapatıp düşündüğünü ve bu kitapları yazanın ne kadar zeki bir kişi olduğunu anladığını not eden Livaneli, “Balzac’la, Kierkegeard’la, Camus ile polemiğe giriyor, aynı konuları irdeliyordu ve doğrusu çok mantıklı bir cevap veriyordu” diye Bediüzzaman’ın felsefe ve edebiyat dahileriyle kendince bir mukayesesini yapar.

    Said Nursî’nin kitapları ve düşüncelerinin kendisini epeyce ilgilendirdiğini ve bu hususta ilgisini çeken bir başka mevzunun, “irade-i külliye ve irade-i cüziye bölümü” olduğunu nazara veren Livaneli, “Benim cevap aradığım birçok soruyu aydınlatıyordu” cümlesiyle, “kitapları çok beğendiğini” bildirir…

    “RİSALE-İ NUR, LİSÂN
    ÜZERİNDE DE İMAM
    OLACAK…”

    Livaneli’nin daha sonra Ankara’da gittiği bir ev sohbetinde kendi “siyasî mülâhazaları”yla çelişen ve “Said Nursi konusuda görüşünü sorduğu babasının, ‘Nurculuğun siyasî boyutlarını’ anlatması”yla önyargılarına geri dönmesi, şüphesiz Bediüzzaman ve eserleri hakkındaki bu ilk kanaatini ortadan kaldırmıyor. Üstelik “hakperestlik” adına daha da güçlendiriyor.

    Ve sanatçının sözünü ettiği “bambaşka Türkçe”nin, aslında asıl ve “halis Türkçe” olduğu daha bâriz bir biçimde anlaşılıyor. Bediüzzaman’ın, “Risale-i Nur’un çok eski ve çok sâdık ve çok fedakâr bir şakirdidir” diye takdir ettiği ve “Risâle-i Nur’a hitap ederek yazmış” dediği “Hâzâ min fadli Rabbi (Rabbimin fazlındandır) diye tasvip edip “lâhikaya kaydedilmesini” istediği, Milâslı Halil İbrahim’in Risâle-i Nur hakkındaki mektubu”, Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’la beraber, Risalelerdeki Türkçeyi de târif eder.

    (Emirdağ Lâhikası, 85-87)

    Kur’ân güneşinin yedi renginin Risalelerin neşredilen hakikatlerinde tam tecelli ettiğine dikkat çekilen mektupta, “Risâle-i Nur, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı ilm-i kelam, hem bir kitab-ı ilm-i ilâhiyyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san at, hem bir kitab-ı belağat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet (Allah’ın varlığını ve birliğini ispat), muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskattır (delillerle muhatabına üstün gelip susturan kitaptır)” izâhı yapılır.

    Nur Risalelerinin Kur’ân mânevî semâsının güneşleri, ayları ve yıldızları olduğu belirtilir. Ve âyetin imâ ve işâretlerinden, “şu devrede Türk lisânının sadmeler (darbeler, yıkıcı müdahâleler) geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisân üzerinde de imam olacağına, yani yarın halis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip (öne çıkarak üstünlüğü elde edip) diğerlerini terk edeceklerine dair işâret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hata etmemiş olurum zannederim” tespiti yapılır.

    Bu tespit, Birinci Şuâ’da bir başka âyetin işârî mânâsıyla “Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder (güzel görüp beğenir)”; peşinden de, âyetin işâretiyle, hususî iltifata dahil edip “Türkçe olmasını takdir eder” tefsiriyle te’yid edilir.

    (İbrahim Sûresi, 3,4; Şuâlar, 624-625)

    “HARİKULÂDE DERECEDE EDEBÎ BİR KUDRET”

    Aslında Nur Risalelerinin edebiyatta da şâheser oluşu, müellifi Said Nursî’ye, zamanın eşsizi anlamına gelen “Bediüzzaman” ünvânını lâyık gören çağdaşı ilim ve fikir adamlarıyla edebiyat ustalarının övgüsüyle sabittir.

    İmanî, içtimaî, ahlâkî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzulara izâhlar getiren Risâle-i Nur Külliyatının, aynı zamanda Türkçenin zirvesinde te’lif edilen bir kültür ve edebiyat külliyatı olduğu belirtilir.

    Mısırlı âlim Şeyh Bâhid Efendinin, “Avrupa ve Osmanlı devleti hakkında ne düşünüyorsunuz, fikriniz nedir?” sualine Said Nursî’nin cevabı, bunu ilk parıltısıdır.

    Bediüzzaman’ın, “Avrupa bir İslâm devletine, Osmanlı da bir Avrupa devletine hamiledir; bir gün gelip doğuracaklardır” özlü ifâdesine karşı Şeyh Bâhid Efendinin, “Bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifâde etmek ancak Bediüzzaman’a mahsustur” takdiri, bunun ilk ispatıdır. Bediüzzaman’ın ilk talabelerinden Zübeyr Gündüzalp’ın ifâdesiyle, tarihi ve istikbâli kuşatan fikriyatının ve dünyanın idâre ve siyasetini temelde kavrayan “bahr-i umman ilmi”nin ve “ateşpâre-i zekâsı”nın ilk kıvılcımıdır.

    Aslında “kalblerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideal halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, îman şuurunun, ahlâk ve fazîlet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dahîdir” diye tanıtıp “candan ve cihandan geçen bir mücâhid” diye tavsif ettiği Bediüzzaman’ın “edebî cephesi”ni büyük şâir Ali Ulvî Kurucu,’nun şu sözleri özetler:

    “Üstad, zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından harikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi hâizdir. Ve bu sebeple, üslûp ve ifâdesi, mevzua göre değişir. Mesela, ilmî ve felsefì mevzûlarda mantıkî ve riyazî delillerle aklı ikna ederken, gàyet veciz terkipler kullanır. Fakat, gönlü mest edip, rûhu yükselteceği anlarda, ifâde o kadar berraklaşır ki, târif edilemez.

    Mesela, semâlardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtaplardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenâb-ı Hakkın o âlemlerde tecellî etmekte olan kudret ve azâmetini tasvir ederken, üslûp o kadar lâtîf bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır; ve her tasvir, harikalar hârikası bir âlemi canlandırır.

    “İşte, bu hikmete mebnîdir ki, bir Nur talebesi, Risale-i Nur külliyatını mütalaası ile, üniversitenin herhangi bir fakültesine mensub da olsa, hissen, fikren, rûhen, vicdanen ve hayalen tam mânâsıyla tatmin edilmiş oluyor.

    “Nasıl tatmin edilmez ki? Risale-i Nur Külliyatı, Kur’ân-ı Kerîm’in cihanşümûl bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binaenaleyh, onda o mübârek ve İlâhî bahçenin nûru, havası, ziyâsı ve kokusu vardır.”

    (Tarihçe-i Hayat, 20-21)

    Yeni Asya





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  2. #2
    Ehil Üye Ahsen Nur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2007
    Mesajlar
    3.286

    Standart

    Çok güzel bir yazı .allah razı olsun Şahide kardeşim.

    Bugün kardeşlerle bir iftar programımız var inşallah bu yazıyı ordaki kardeşlerle paylaşacağım.

    Müsait olursan bekleriz diyeyim ama...
    Dil kılıncım her an bu şekeri kesmekle meşgul olsun. Muhammed'in(sav) eşsiz güzellikteki endamına salavat olsun.

    Hz. Peygamber'(sav)in gül yüzüne zaman zaman salavat getirmek, ölünceye kadar bana farz-ı ayn olsun.

  3. #3
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    Alıntı Ahsen Nur Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Çok güzel bir yazı .allah razı olsun Şahide kardeşim.

    Bugün kardeşlerle bir iftar programımız var inşallah bu yazıyı ordaki kardeşlerle paylaşacağım.

    Müsait olursan bekleriz diyeyim ama...
    Rabbim cümlemizden razı olsun.
    İftara davet ettiğin için teşekkürler ablam.Gelemesekte ruhen oradayız inşaallah.
    Selamlarımızı söylersin kardeşlerime.





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  4. #4
    Ehil Üye Şahide - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    9.198

    Standart

    Cevher İLHAN
    Risâle-i Nur’daki “edebiyat tadı” ve “bambaşka Türkçe” 2


    “RİSÂLELERDEKİ MÜSTESNÂ BELÂGAT”

    “İKİNCİ Mehmed Âkif” olarak bilinen Ali Ulvî Kurucu’nun Nur Risâlelerindeki güçlü edebiyat hakkındaki beyânını,, edebiyatımızın medâr-ı iftiharı İstiklâl Marşı şâiri Mehmed Âkif Ersoy çok önceden yapmıştır: “Victor Hugo’lar, Shakespare’ler, Descartes’lar, edebiyatta ve felsefede Bedüzzaman’ın bir talebesi olabilirler.”

    “Risâle-i Nur gâyet fasîh ve vecizdir. Sözün kıymeti; îcazındadır, kısalığındadır” değerlendirmesinde bulunan mümtaz Nur talebesi Zübeyr Gündüzalp ise Bedüzzaman’ın eserlerindeki hususiyet ve inceliği şu cümlelerle açıklar:

    “Risâle-i Nur’da, müstesnâ bir edebiyat ve belâgat ve îcâz, nazîrsiz, câzib ve orijinal bir üslûp vardır. Evet, Bediüzzaman zâtına mahsus bir üslûba mâliktir. Onun üslûbu, başka üslûplarla muvâzene ve mukayese edilemez. Eserlerin bâzı yerlerinde, edebiyat kaidesine veya başka üslûplara nazaran pek münâsip düşmemiş gibi zannedilen bir noktaya rastlanırsa, orada gâyet ince bir nükte, bir îmâ veya ince bir mânâ veya hikmet vardır. Ve o beyân tarzı, oraya tam muvâfıktır.”

    (a.g.e, 717)

    İşte bunun içindir ki, “Risâle-i Nur’un gıda ve taam hükmündeki hakikatlerinden hem akıl, hem kalb, hem ruh, hem nefis, hem his, hisselerini alabilir. Çünkü ondaki iman-ı tahkiki ilimleri, başka ilimlere ve maariflere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin kut ve nurlarıdır” diyen Bedüzzaman, “acelecileri yavaş yavaş okumaya mecbur ettiğinden”, mâsum çocukların ve ihtiyar ümmilerin yazılarını hoş karşılar. “Teenni ve dikkatle okumaya” dâvet eder. “Risâle-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı” tembihinde bulunur.

    (Emirdağ Lâhikası, 59)

    Bunun içindir ki, “doğrudan doğruya Risâle-i Nur’un yüksek hakikatlerini ve kemâlâtını çekinmeyerek ruh-u canıyla herkese ilân eden”, “Dahi nezrim bu ki cânım sana kurban olacak” diyerek ömrünü Üstadının ömrüne feda eden “Hakka müştak bir hakikat şâhidi ve şehidi” Denizli Kahramanı Hasan Feyzi, “Ey Risâle-i Nur!” başlıklı mektubunda, “Fasih ve beliğ nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve bir benzeri görülmüş müdür?” diye hitap eder.

    “Türkî ibâreli olduğun halde, yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser bir daha kimseye nasip olmaz. Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır” diye Nur Risâlelerinin edebiyatta açtığı muazzam yolu tasvir eder. “Allah Allah!... Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır…” diye edebî cihetiyle de Risâle-i Nur’un üstünlüğünü bildirir…

    ÂYETLERİN BÜYÜK BİR SAN’AT
    VE MAHARETLE TÜRKÇEYE TEFSİRİ

    Yine bunun içindir ki Bediüzzaman, “Kur’ân’dan ahzedip (alıp) Türkçe lisanıyla neşrettiğim âsâr (eserler) meydandadır” diye meydan okur. “Kur’ân-ı Hakîmin maden-i envârından (nurlar mâdeninden) iktibas edilen âsâr ile” iftihar eder.

    (Mektûbat, 411)

    Ve bütün hayatını bu milletin saadetine hasredip “yüzer risâle, o milletin Türkçe olan lisanıyla neşredip o milleti tenvir edildiğini (nurlandırıldığını) belirtir. “Hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl-i marifet” olarak Nur Risâlelerine sahip çıkmayıp “en ziyâde sıkıntı veren ve hakkında adavet besleyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maarif dairesine mensup olanlarla az bir kısım resmî hocalar”dan yakınır.

    (Lem’alar, 178)

    Bunun içindir ki “Risâle-i Nur’daki âyetler, Kur’ân-ı Hakîmin en büyük mû'cizesi olan hususiyetleri kaybettirilmeden, büyük bir san’at ve maharetle Türkçemize tefsir edildiği için, Risâle-i Nur’u kadın, erkek, memur ve esnaf, âlim ve filozof gibi her türlü halk tabakası okuyup anlayabiliyor. Kendi istidatları nisbetinde gördükleri istifadeler karşısında ona bir kat daha sarılıyorlar. Liseliler, üniversiteliler, profesörler, doçentler, filozoflar okuyorlar. Bu münevver sınıflar, fevkalâde istifade ettikleri gibi, Risâle-i Nur’un harikulâdeliğini ve te'lif san’atındaki üstünlüğünü tasdik edip hayretler içerisinde bütün külliyatı okumak iştiyakına sahip oluyorlar.”

    (Şuâlar, 472)

    Bunun içindir ki en büyük bir İslâm mütefekkiri ve müellifi olan Bediüzzaman’ı, komünist ve masonlar millete, bilhassa gençliğe tanıtmamaya çalışmışlardır. Fakat uyanık Türk-İslâm milleti ve gençliği, o din kahramanı Üstadı tanımış, istifade etmiş ve ettirmiştir.
    Bunun içindir ki Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz’ın ve Mesnevî-i Arabî’nin Türkçesini “Rahmet-i İlâhiyenin bir ihsanı” olarak kabul eder.

    (Emirdağ Lâhikası, 399)

    “HÂRİKA, MUAZZAM, MUHTEŞEM,
    VECİZ VE CEM’İYETLİ BİR ESER”

    Keza Nur Risâlelerinin “sadeleştirme” perdesinde kudsî ve mübârek lâfızlarının değiştirilemeyeceği hakikati de bunun içindir.

    Nur talebelerinin, Risâle-i Nurların gerçek te’lif ve mânâların hazinesi olan Risâle-i Nurlar için “sadeleştirme” ameliyesinin hiçbir suretle uygulanmayacağı ve bunun bir “tahrif” olacağı kanaatinin ana fikri budur.

    Bu bakımdan Risâle-i Nur araştırmacısı Abdülkadir Badıllı’nın ifâdesiyle,

    “Şâyet inadî ve zoraki bir tarzda nurlara tahrif uygulansa da, lâl ü güher dizisi olan nurların melâike misal canlı, hakikatli, her tarafı şuurlu ve çok ince ve nazdar, mânidar lâfızları kaybolduğu gibi; sadeleştirilerek onun yerine ikame ettirilmek istenen şeyler ise, derisi soyulmuş meyveler misali nurlu mânâlarından mücerred, donuk, bozuk, nursuz, ruhsuz adî boncuklar nev’înden bir şeyler elde kalır” nitelemesi haklılık kazanmakta.

    Zira sadeleştirmenin, eserin üslûbunu, ifâde tarzını tamamen bozduğunu, mukaddes mânâlarını uçurduğu görülmekte. Zübeyr Gündüzalp’ın, Necip Fazıl’a gönderdiği mektuptaki gerçekler, gün geçtikçe daha da kıymet kazanmakta:

    “Risâle-i Nur; hârika, muazzam, muhteşem, veciz ve cem’iyetli bir eser külliyatı olması hasebiyle, ta’dilat yaparak neşrine râzı olmak mümkün değildir.

    “Risâle-i Nur’un değişmiş şeklini görenlerin, ‘Bu tarzda da neşredilebiliyor?’ zannıyla onların da böyle bir neşre kalkışmaları ve onların arasında neşir perdesi altında eserleri tahrife sinsî bir şekilde çalışmalarına imkân göstermiş olmak tehlikesi vardır. Böyle olmasa bile, -sizin gibi- iki üç müellif o şekilde neşriyat yapsa, bir müddet sonra Risâle-i Nur’un emsalsiz, şirin aslını herkesin iştiyakla okuyamayacağı bir hal ortaya çıkacaktır.


    “Şimdi siz de takdir edersiniz ki, Risâle-i Nur başka eserlere benzemiyor. O tebdil edilmez ve edilemez…

    “Risâle-i Nur’a kalem karıştırmak, bilhassa ve bilhassa o şekli, aslı imiş gibi neşretmek, bütün bütün hatalı ve yanlış oluyor. Tanıyan idrâkli gençlik tarafından aşk derecesinde sevilen lâtif, zarif ve müstesna üslûbu alt üst ediyor…

    “Bir fikr-i beşer yazısındaki değişiklikler, üslûbunu tamamen bozarsa; ilham-ı İlâhî olan eserlere beşer fikrinin mahsulü sözler karıştığı zaman, o şâheserlerin ne derece rencide olacağını, iz’an ve idrâkinize havale ediyoruz…”

    Anlaşılan, Bediüzzaman’ın edebiyat ve üslûbunu idrâk için öncelikle Risâleleri okumak gerekiyor. İz’an ve idrâkler, o vakit gerçeği daha açık anlar; “halis Türkçe” olan Risâle-i Nur’daki Kur’ânî “etkileyici hırslı ve kuvvetli bir üslûbu” o zaman kavrar…

    Okudukça…





    Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek
    Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!

    Mehmed Akif Ersoy


  5. #5
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Cevher İLHAN
    Bediüzzaman ve basın (1)




    Bediüzzaman’ın vefatının 49. yıl dönümü ve Bediüzzaman’ın dâvâsının basında bayraktarlığını yapan Yeni Asya’nın 40. yayın yılı…
    Bediüzzaman, “Doğrudan doğruya Kur’ân’ın bâhir (açık) bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’câz-ı mânevisi (mânevî mû’cizeliğinin bir parıltısı) ve o bahrin (denizin) bir reşhası (damlası) ve o güneşin bir şuâı (ışıkçığı)” diye nitelendirdiği telifi Risâle-i Nur Külliyatındaki hakikatleri, neşriyat yoluyla insanlara ulaştırmaya çalışır. Ülkeyi ve milleti ilgilendiren meseleler hakkında kamuoyunun doğru ve istikametli bir biçimde bilgilendirilmesini ve aydınlanmasını hedefler.
    “Demokrasinin zembereği” diye nitelendirdiği efkâr-ı ammenin (kamuoyunun) “tehditlerle, korkularla, hîlelerle başka bir mecrâya çevrilmesi”ne ve milletin sathî ve geçici de olsa “muhâkeme-i aklîyesi”nin kapatılıp yanlışlara sürüklenmesine karşı, basın yoluyla milleti ikaz vazifesinin gereğini telkin eder. (İşârât’ül İ’câz, 164)
    “YALAN VE KEŞMEKEŞ”
    YAYINLARA KARŞI…
    Gazetelerin, “hava-i gıll-û gış” diye tanımladığı gizli kin ve kötü niyetlerle süsleniş müzevirlik ve koğuculuk dolu yalan ve dolan propagandalarına karşı, yine aynı basın yoluyla mücadelenin gereğini belirtir.
    Ortalığı karıştıran ve gerçekleri çarpıtan, toplumun sosyal dengesini ve âhengini bozup milleti istikametten ayırarak inhiraf uçurumuna iten, “mücriflik”le fikirleri müşevveş eden, “şemâtetle” kötülükleri telkin edici karmakarışık ve karıştırıcı yayınlara karşı, “matbuat lisânı”yla konuşmanın ehemmiyetini belirtir. Gazetelerin “bedraka-i efkâr” olup millete yol göstericisi olmasının lüzumunu beyân eder...
    Bediüzzaman, Osmanlının ardından “dünyayı dine tercih rejimi” tâbir ettiği yeni rejimdeki “dinden tecrit” cereyanını, herkesten evvel haber verir. “Bin 1338’de (1922’de) Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehl-i imânın kuvvetli efkârı içinde, gâyet müthiş bir zındıka (dinsizlik) fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm” tesbitinde bulunur.
    Ancak ne yazık ki tepeden dayatılan “devrimler”i millete mal etmeye uğraşan ve “dünyayı dine tercih rejimi”nin propagandasını yapıp “matbûat şerefi”ne kadeh kaldırıp içen gazetecilerin tahrifatlarıyla toplum tahrip edilir. Âile hayatının bozulması maksadıyla müstehcenliğin özendirilmesi, güzellik yarışmalarının teşviki, açık saçık resim, roman, film ve tiyatro oyunlarının tervici mâlum basın tarafından başlatılır.
    Bediüzzaman ise “Eyvah, bu ejderha imânın erkânına ilişecek!” teşhisiyle her şeyin hikmetini bildiren Kur’ân’dan alınan kuvvetli delillerle “o zındıkanın başını dağıtacak derecede” mücâhedeye başlar. (Lem’alar, 239)
    Bu büyük ve temel hizmetin yanı sıra, sosyal hayata ve siyasete dair değerlendirmelerde bulunur. Özellikle “garâzkârane münâkaşata (tartışmalara)” taraf olan gazetelerin, “yalan ve ifratperverâne keşmekeş” yayınlarla yaydıkları fesadın önüne geçmek, “feverân eden efkâr-ı umumiye ile zihnî aldatmaların, mugâlataların (demagojilerin) dağılması ve hakikatin meydana çıkması” için basın aracılığıyla milletin bilgilendirilmesinin zarûretini ifâde eder.

    GAZETELER “EFKÂR-I
    AMMENİN MÜREBBİSİ” OLMALI
    Bütün bunlara karşı Bediüzzaman her vesileyle dönemin idârecilerine mektuplar yazar, ikaz vazifesini yapar. “Efkâr-ı ammenin mürebbisi (terbiyecisi)” olan gazeteler vasıtasıyla hem millete hem de “baştakilere” gerçekleri bildirmek için bütün imkânları kullanır.
    Osmanlı devrinde “Volkan”, “Serbestî”, “Tanin” gibi gazetelerde makaleler yazdığı gibi, yeni dönemde de “Ehl-i Sünnet”, “Büyük Doğu”, “Sebilürreşad”, “Büyük Cihad” gibi gazete ve mecmualarda Risâle-i Nur ve Nur Talebelerinin haklı dâvâsı ile ilgili müdafaaların ve beraat kararlarının neşrine çalışır. Risâle-i Nur’la ilgili haberlerin çıktığı gazeteleri aldırıp sözkonusu hizmet ve haberleri okutur…
    “Gazetelerde neşrettiğim umum makalâtımdaki (makalelerimdeki) umum hakâikta (hakikatlerde) nihayet derecede musırım (ısrarlıyım)” iddiasıyla, yanlış yayınlara karşı, “Ben de gazetelerde, onları reddeden makaleler neşrettim” açıklamasını yapar. Gazetelere istikamet, doğrularda sebat ve milleti yanıltan yanlışlara karşı teyakkuz dersini verir. (Divân-ı Harb-i Örfî, 50-51)
    Bu meyanda ictimaî ve fikrî tartışmalara dair konuları büyük bir vûkufiyetle kaleme alır… Bediüzzaman’ın basına alâkası hep devam eder…

    23.03.2009

    E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



  6. #6
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Cevher İLHAN
    Bediüzzaman ve basın (2)




    Bediüzzaman’ın basına ilgisi, yalnız yurtiçindeki basınla sınırlı değil. Yurtdışındaki ve İslâm dünyasındaki gazetelerden İslâmî hizmetlere dair hizmet haberlerini ayrıca “lâhika mektupları”nın arasında neşreder.
    Bu hususta bizzat rehber olur. Meselâ Mısır matbuatında Risâle-i Nur’un birçok Doğu ve Batı dillerine tercüme edildiğini, Avrupa, Amerika ve Afrika’da hüsn-ü teveccühe mazhar olduğunu, başta bahtiyar Almanya ve Finlandiya olmak üzere birçok ülkede okunmasını eserlerinde iktibas eder. Nur Risâlelerinin Japonya ve Kore’de birçok okuyucularının bulunduğunu, Hindistan, Pakistan ve Endonezya’daki Müslümanların Risâle-i Nur’dan mahrum kalmadığını müjdeleyen yazı ve haberleri lâhikaya alır.
    “Tarihçe-i Hayat” kitabının “Hâriç memleketler” bölümünde yayınlanan gazete ve dergilerdeki makale ve yorumları, “Risâle-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun emâre ve delilleri, bütün beşeriyetin Kur’ân'a ve dolayısıyla asrımızda onun mânevî i’câzını (mû'cizeliğini) ispat ve beyân eden Risâle-i Nur’a muhtaç oluşunun nişânesi” olarak yayınlar. (Tarihçe-i Hayat 613-615)

    HİZMET HABERLERİNİN
    LÂHİKALARA DERCİ…
    Pakistan’ın en büyük mecmuası, -30 Nisan 1958 tarihli- “Student’s Voice”da İslâm Kongresi Reisi Zafer Afag Ansar’ın “İslâmın Büyük Rönesansı” başlıklı, “Siyonizm, Komünizm gibi İslâmiyete zıt dinsizlik cereyanlarına karşı mücadele eden, İslâmiyeti bütün Türk gençliğinin benimsemesine çalışan, Türkiye’yi her türlü tehlikeye karşı müdafaa eden, ırkî ve kavmî ayrılıkları bertaraf ederek, İslâm birliğini meydana getiren Risâle-i Nur”u ve “bütün gâyesi, İslâmiyeti bütün dünyaya yaymaktır” diye tavsif ettiği “muhterem ve muazzez müellifi”ni konu edinen makalesini eserlerine derceder.
    Keza “Nur Talebeleriyle Arap memleketlerindeki İhvan-ı Müslimin arasındaki farkı” 7 madde ile izâh eden Bağdat’ta çıkan Eddifa gazetesi muharriri İsa Abdülkadir’in Arabî makalesini “Tarihçe-i Hayatı”nın sonuna ekler.
    “Gayet ehemmiyetli bir hâdise” başlığıyla, “Pakistan’da çıkan ‘Essıdîk’ nâmındaki mühim bir mecmua elimize geçti. Baktık ki elli sahifelik o mecmuanın yarısına yakın kısmı Risâle-i Nur’un bazı makaleleridir” girişinin Risâle-i Nur mesajının efkâr-ı ammeye, özellikle devlet ve hükûmet mensuplarına, idarî ve adlî makamlara basın yoluyla iletilmesinin ehemmiyetinin bir diğer göstergesidir. (Emirdağ Lâhikası, 399)
    Yine “Pakistan’da Risâle-i Nur’dan Gençlik Rehberi’nin İstanbul Mahkemesinde beraati münâsebetiyle Bağdat’tan gelen “Emced Zuhavi” imzalı “tebrik telgrafı”nın yayınlanması için Sebilürreşad Mecmuasına gönderilmesi, Bediüzzaman’ın imanî ve İslâmî hizmette basına verdiği öneminin açık bir alâmeti olmakta…
    Ayrıca “İleri” gazetesinin 13 Nisan 1957 tarihli nüshasından alınan “Üstad Bediüzzaman’ın uğurlu elleriyle yeni bir camiin temeli atıldı” başlığıyla verilmesi bunun bir diğer örneğidir.
    “Üstad Bediüzzaman Said Nursî 3. Eğitim Tümeni Camiine harç koydu” diye duyurulan ve “Üçüncü Eğitim Tümeni için yaptırılmasına karar verilen camiin temeli, tertip edilen muazzam bir merâsimle atılmış ve bu törene Isparta’da bulunan Risâle-i Nur Müellifi Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de dâvet olunmuşlardır. Büyük bir alâka ile karşılanan Üstad, törenden sonra uğurlu elleriyle temele ilk harcı koymuşlar ve duâlarda bulunmuşlardır” haber metninin aynen lâhikaya alınmasının da anlamı budur. (a.g.e., 429)

    “EY GAZETE LİSÂNIYLA
    KONFERANS VEREN MUHARRİR!”
    Bediüzzaman, bu ülkede basın için temel ölçüleri ve olayları değerlendirme kriterlerini de belirler.
    “İ’lem (bil ki) ey hitâbet-i umumiye sıfatıyla gazete lisânıyla konferans veren muharrir!” hitabıyla yaptığı çağrıda, gazetecilerin “şeâir-i İslâmiyeye (İslâmın esas ve âlâmetlerine) zıt ve muhalif olan herzelerle İslâmiyeti lekelendirmeye kat’iyen haklarının olmadığını” ihtar eder. Bu tür tezvirata karşı, “Seni kim tevkil etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin nâmına, ümmetin hesabına, İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşir ve ilân ediyorsun?” diye sakındırır.
    Devamında “Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir” ikazıyla milletin kabul etmediği birşeyin gazeteyle ilânının milleti dalâlete dâvet ve bütün Müslümanların hukukuna tecâvüz” olduğunu bildirir. “Bir adamın hukukuna tecâvüze cevâz-ı kanunî (yasal izin) olmadığı halde, koca bir milletin, belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecâvüz ediyorsun? Ağzını kapat!” diye uyarır. (Mesnevî-i Nuriye, 76.)

    24.03.2009

    E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



  7. #7
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Cevher İLHAN
    Bediüzzaman ve basın (3)




    Bediüzzaman, Osmanlının son devrinden Cumhuriyet dönemine kadar basında çıkan isnadlara açıklamalar gönderir, mukabil yazılar yazar, ciddî ikazlarda bulunur.
    Bunun için, “Gazetelerde neşrettiğim umum makalâtımdaki (makalelerimdeki) umum hakâikta nihayet derecede musırrım (ısrarlıyım)” iddiasıyla, “Ben de gazetelerde, onları reddeden makaleler neşrettim” açıklamasını yapar; dünden bugüne gazetelere ve bütün medyaya istikamet, doğrularda sebat ve milleti yanıltan yanlışlara karşı teyakkuz dersini verir. (Divân-ı Harb-i Örfî, 50-51)
    Bediüzzaman’ın Osmanlıdaki sistem tartışmalarında adem-i merkeziyetçi “Prens Sabahaddin Bey’in su-i telâkki olunan (yanlış anlaşılan) güzel fikrine cevabı”nın devrin gazetelerinde neşri, basın yoluyla hizmetin bir misâlidir.

    MİLLETİ VE DEVLETİ
    İKAZ VE AYDINLATMA…
    Bu bakımdan “Osmanlılık ve meşrûtiyet perdesini birden feveran ile yırtacak bir muhtariyete ve sonra istiklâliyete; ve sonra tavaif-i mülûk (bölünmüş bölgeler) suretini giydiğinden (…) bir mücadele-i keşmekeşi netice vereceğini” matbuat aracılığıyla uyarısı, üzerinden bir asır geçmesine rağmen, bugün hâlâ Türkiye’nin en canlı tartışma konusudur.
    Bundandır ki “özerklik” ya da “federasyon” fikrinin “asâbiyet-i câhiliye” dediği ırkçılığı ve kavmiyetçiliği dirilteceğini ve fitneyi uyandıracağını bildirir. “Biz ki ekseriz, muvahhidiz. Tevhidle (birlik içinde olmakla) mükellef olduğumuz gibi, ittihadı tesis edecek muhabbet-i milliye ile de muvazzafız. Eğer unsur (ırk) lâzım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir” diye belirtir. Neşriyatla milleti ve aydınları aydınlatır.
    Keza Bediüzzaman’ın Ermeni heyeti reisi Boğos Nubar ile Şerif Paşa’nın Fransa’da Ermenilerle Müslüman Kürtleri Osmanlıya karşı kışkırtma oyununu gazetelerde deşifre etmesi de, yayın yoluyla doğru bilgilendirmeye, fitne ateşini söndürmeye bir başka örnektir.
    7 Mart 1920’de İkdam’da “Kürdler ve Osmanlılık” ve 17 Mart 1920 tarihli Sebilürreşad’ta “Kürdler ve İslâmiyet” başlıkları altında “Kürdler câmia-i İslâmiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler. Kürtlük dâvâsı pek mânâsız bir iddiadır. Kürtler, himâyesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ederler” cümleleri etrafında yazılan yazılar, buna şâhâne bir nûmunedir. Daha o zamandan “Şarkî Anadoludaki iftirak (ayrılık) âmâline (emellerine)” karşı aracılığıyla yanlışlara karşı devleti, yöneticileri uyarmadır.

    BASINDAKİ İDDİALARA
    CEVAP VERİLMESİ
    Bediüzzaman basında yer alan iddialara da ilgisiz kalmaz, mutlaka cevaplar.
    “Doğu Üniversitesi hakkında tahrifçi bir gazeteye cevaptır” diye “muhâlif bir partinin şiddetli ve tenkitçi tarafından bir mensubu, yani ‘Ulus’un 1.4.1954 tarihli nüshasında yazılan ‘Atatürk Üniversitesi’ hakkındaki makaleye cevap hükmünde o üniversitenin hakikatini beyân ediyoruz” tavzihiyle başlayan “Nur talebeleri” imzalı kamuoyu açıklaması, buna bâriz bir örnektir. (a.g.e., 403-404)
    “Şimdi “Atatürk Üniversitesi’ nâmı verilen bu dârülfünûnun küşâdına (kurulmasına) Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî 50 seneden beri büyük bir gayretle çalışmıştır” cümlesiyle yapılan ve “Nihayet yine Üstadımızın maddî ve mânevî gayret ve teşvikleri neticesiyle yapılmasına bu hükûmet-i İslâmiye zamanında karar verildi” denilen; “Şark Üniversitesi bir merkez olarak âlem-i İslâma ve tâ bütün Asya’yı alâkadar edecek bir mâhiyet ve ehemmiyette olduğundan, altmış milyon değil, altmış milyar da masraf yapılsa elyaktır” izâhı, cemiyeti ve yöneticileri yanıltmalara karşı uyarma ve doğrulara dikkati çekmeye bir başka misaldir.
    Sözkonusu “cevab”ın sonunda, “Yeni Ulus gazetesi muhâlif olduğu için, bu meseleyi perde ederek yeni iktidarın bazı büyük memurlarından bu meseleye çalışanlara bir nev’î irticâ süsünü vermek istiyor. Halbuki, bu mesele en yüksek terakkî ve sulh-u umumînin (dünya barışının) medârıdır. Bu müessese, bu hükûmet-i İslâmiyeye bâzı şeâiri İslâmiyeden (İslâmî esas ve alâmetlerden) Arabî ezân-ı Muhammedî ve din dersleri gibi pek çok kuvvet verecek. Belki bu hükûmetin istikbâlinde, tarihlerde kemâl-i takdir ve tahsinle (övgüyle) yâd edilmesine en parlak bir vesîle olacaktır” ibâresi, Bediüzzaman’ın ve Nur Talebelerinin yayın yoluyla halka ve ilgililere doğru bilgileri ulaştırma çabasının anlamlı bir ifâdesidir. Yayılan zehirli ve üfunetli havayı yine basın yoluyla dağıtma çalışmasıdır. Bediüzzaman, bu tenvir vazifesini hayatı boyunca yapmış ve yaptırmıştır...

    25.03.2009

    E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



  8. #8
    1kul
    Guest 1kul - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Cevher İLHAN
    Bediüzzaman ve basın (4)




    Bediüzzaman, kamuoyunu yanıltan maksatlı ve yanıltıcı yayınlara her halûkârda düzeltmeler yazar. Meselâ “Bâzı muhalif gazetelerin Risâle-i Nur Talebelerine tekrar ‘tarikat kurmuşlar’ ithamını yaptıklarını gördük. Bu husus, Risâle-i Nur dâvâsını gören 10’a yakın Ağır Ceza Mahkemesinin kat’iyet kesb etmiş kararlarıyla sabittir” izâhıyla başlanan açıklamada, “muhâlif gazetelerin zâhir yalanları”na cevap verilir.
    “Bazı gazetelerde çıkan yalanlar hakkındaki bir tekzibi berâ-i mâlûmât gönderiyoruz” diye yapılan bilgilendirmede basın mârifetiyle yapılan tahribata ve tezvirata yine basın aracılığıyla cevap verme gereğini ortaya koyar. (Emirdağ Lâhikası, 433-435)
    Bu meyanda, “Nazilli’de iki mübârek adamın Ramazan-ı Şerif hakkındaki hasbihalini, ‘İslâmî bir devlet kurmak’ gibi siyasetvâri bir tarzda tebdil edivermeleri, o sahte siyaset bezirgânlarının, çocukları dahi kandıramayacakları acemice bir iftira ve bir uydurmadan ibarettir” ibâresi, Bediüzzaman’ın ve Nur Talebelerinin din nâmına ortaya çıkan, dini siyasete âlet etme durumunda olan, siyaseti ve devleti ele geçirmeyi amaç edinen “siyasal İslâm” hareketlerini kat’iyetle tasvip etmediğinin ehemmiyetle kamuoyuna bildirilmesidir.
    Sözkonusu isnad vesilesiyle, “böyle yalanları yapmakla hangi maksadlarının istihsaline çabaladıkları kimsenin meçhulü değildir” denilmesinin anlamı açıktır.
    Kısacası basını kullanarak İslâma ve Müslümanlara karşı yapılan saldırı ve isnadlara yine basın yoluyla mukabele etmenin, kamuoyunu ve devlet makamlarını doğru bilgilendirmenin gereğinin göstergesidir.

    VATAN, MİLLET VE
    İSLÂMİYET ADINA…
    Aynı mülâhazalarla “Başvekile ve dindar mebuslara verilmek üzere gayet ehemmiyetli bir hakikat”tı izâh eden mektuptan, “İslâm kahramanı” olarak tavsif ettiği Başvekil Adnan Menderes’e ve Demokratlara yazdığı, Halk Partisi ve Millet Partisine karşı “Kur’ân, İslâmiyet, vatan ve millet hesâbına bütün kuvvetiyle, talebeleriyle ve dersleriyle Demokrat Parti’yi destekleme” kararına kadar demokratik irâde ve kanaatinin doğru olarak gazetelerde neşri de büyük bir anlam taşımakta. “Halkı Demokratlardan soğutmak” ve “Nur Talebeleri ile Demokratların arasını açmak” amacıyla tezgâhlanan kimi fitnelere yine basınla cevap vermenin lüzumunu belirler.
    Yine bu maslahatla Büyük Doğu mecmuasından “Lozan’ın içyüzünü”nün deşifresinin ya da gazetelerde yer alan “Menderes’in Konya nutkuna dair açıklaması”nın ayrıca lâhika mektupları arasına konulması, Bediüzzaman’ın basın yoluyla neşriyata verdiği değerin bir başka ifâdesidir.
    Milletin değerleriyle barışık icraatlarından dolayı Demokrat Parti hükûmetini tebrikle beraber, siyaseti ve idâreyi hayırlı işlerde cesâret ve milletin taleplerine uygun demokratik irâdeye teşvikin, yanlışlardan sakındırmanın, yayın yoluyla bilgilendirmenin bir belgesidir…
    Bütün bunlardan dolayı Bediüzzaman, bir kısım gazetelerin fasit kıyaslarla, haysiyet kırıcı neşriyatla İslâm ahlâkını sarstıklarından ve efkâr-ı umûmiyeyi perişan ettiklerinden yakınır.
    Buna mukabil milletin inanç değerlerine saygılı basını “dost” bilir. Lâkin “siyaset noktası”ndaki temel ölçülere aykırı ve farklı yayınlarına açık bir biçimde “fakat siyaset noktasına değil” şerhini koyar. Milletin fikrî olgunluğa erişmesi ve doğru karar vermesi için “matbuat”ın mühim bir irşad ve tesirli bir hizmet vasıtası olduğunu anlatır. İslâma, Risâle-i Nur Külliyatına ve Nur Talebelerine dair haber, tahlil ve müdafaalara yer vermeleri oranında “vatan, millet ve İslâmiyet” adına ilgilenir…

    BEDİÜZZAMAN’IN
    GAZETECİLERE ÇAĞRISI…
    Bundandır ki “Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddip (edeplenmiş) olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten (milletin ortak genel görüşünden) bîtarafane çıkmalı. Ve matbuat nizâmnâmesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli” diye seslenir. (Divân-ı Harb-i Örfî, 24)
    Aslında bu sesleniş, gazetecilik haysiyetinin ifâdesidir. Basının hiçbir ayırım gözetmeden tepeden inmeci keyfîliklere karşı topyekûn durması, sinsî taktiklerle, şeytanî saptırmalarla, yalan yaygaralarla yaydırılan fitne ve tefrikalara karşı tâvizsiz istikamet ve asil dirence dâvettir. Her darbe ve ara dönemin ardından dayatılan, demokrasiyi, hak ve hürriyetleri katleden cebrî emr-i vakilere mukabil milletin hakkını ve hukukunu koruma şuuruna çağrıdır. Bugün bütün medyanın, Bediüzzaman’ın bu çağrısına ihtiyacı vardır…

    26.03.2009

    E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Risale-i Nur Külliyatın’da Geçen “Bîçare’ler”
    By Bîçare S.V. in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 12.06.09, 14:54
  2. Cevaplar: 14
    Son Mesaj: 02.12.08, 09:20
  3. Muzaffer Deligöz “Risale-i Nur’un İlk Gazeteleri”ni Anlattı.
    By HUZURA DOĞRU in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 27.08.08, 10:25
  4. “Onuncu Söz” ile “Beşinci Şua” Arasında
    By sarıca in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 26.07.08, 09:32
  5. “Risâle-i Nur’u Sadece Beynime Değil, Kalbime de Yazdım”
    By Ebu Hasan in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 30.11.07, 18:23

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0