Meselâ, ahize) alıcı (ve nâkile) verici (radyo makineleri vasıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk-i beşerî) bir insânın konuşması (bütün Küre-i Arz'ın her tarafında —radyo ahizeleri) alıcıları (bulunmak şartıyla— zamansız, aynı nutuk,aynı anda, her yerde işitilmesi, emr-i "kün feyekün" un cilvesine ne derece kemâl-i imtisal ile her bir zerre-i havâiyyede itaat ettiğini gösterdiği gibi; havada sebatsız) hareketli ve kararsız (vücûdları bulunan hurufatın) harflerin, (kudsiyyet keyfiyyetiyle) Allah'a âit olması i'tibâriyle (bu sırr-ı imtisâle göre, çok te'sîrât-ı hâriciyyeye ve hâsiyât-ı maddiyyeye) maddî te'sîr ve fâidelere (mazhar olabilirler. Adetâ ma'neviyyâtı, maddiyyâta inkılâb ve gaybı şehâdete tahavvül ettirir) dönüştürür (bir hasiyet) fayda, özellik (onlarda görünüyor.)

Ağızdan çıkan bütün kelimeler; ya kelime-i tayyibedir, ya da kelime-i habisedir. Kelimât-ı tayyibenin kudsiyyeti iki cihetledir:

Birincisi: O havayı itaate sevk eden ‘kün’ emr-i ilâhi'sinin me'hazinin kudsiyyetidir. Madem o Zât-ı Zülcelâl, mukaddestir.

Öyle ise O'ndan gelen emir ve o emre imtisal eden hava zerreleri de kudsiyyet kesbeder.
Evet her şey, husûsan emir ve irâdenin arşı olan hava unsuru, o Kudsî Zâttan gelen –kün- emr-i kudsîsine imtisal ve itaat etmektedir. O Zât-ı Zülcelâl, “kün" emriyle hava zerrelerine te'sîr edip emri altına alır. O emre itaat etmeleri sebebiyle o hava zerresinde dere edilen ses ve suretler kudsiyyet kesbedip bütün hava zerrelerine yayılırlar.

İkincisi: Ağızdan çıkan kelimeler Allah'dan geldiği için kudsîdir. Elfâz-ı Kur'âniyye gibi.

Meselâ; "Elhamdülillah" kelimesi, bir anda hava unsurunun bütün zerrelerine girip yayılır. Bunun isbâtı, —âhizelik ve nâkılelik sıfatına hâiz radyo makinesi, telsiz telefon ve televizyon bulunmak şartıyla-, o sesin Küre-i Arz'ın neresinde olursa olsun duyulması ve dinlenilmesidir. Demek o kelime, zerrât-ı havâiyyede yayılmış ki, bir anda radyo ve benzer alıcılar vasıtasıyla her yerde dinlenebilmektedir. Husûsan o kelime kudsî olduğu, yâni Allah'tan geldiği için, daha fazla te'sîri vardır. İlâç, suyun içinde eriyip izn-i İlâhî ile hastaya te'sîr ettiği gibi, kudsî kelimeler de emr-i İlâhîye itaat etmekle bir nev'i kudsîleşen havaya girdiği için, emr-i Rabbânî ile maddî te'sîr gösterir.

Eğer ağızdan çıkan kelimeler habîse ise; yalnız bir cihette kudsîdirler. O da o emr-i tekvîniyyenin Allah'dan sudur etmesi ile o emrin ve o kudsî emre itaat eden hava zerrelerinin kudsiyyetidir. Kelimât-ı habîse, insânın cüz-i ihtiyâriyyesinden çıktığı için kudsî değildir.

Demek, telâffuz edilen kelimât-ı tayyibe, hem emr-i “kün feyekün” e itaat eden hava unsuru sebebiyle bir nev'i kudsiyyet kazanıyor, hem de bu kelimât, mukaddes olduğu için, daha fazla te'sîrât yapar.

Eğer ağızdan çıkan kelime, tayyibe ise ve ihlâsla telâffuz edilmiş ise
;bir anda bütün aleme yayılır ve her bir kelime için bir melek
halk olunur ve o melâike her vakit o kelimeyi tekrar etmekle sahibine sevap kazandırır.
Eğer o kelime-i tayyibe ihlâsla söylenmemiş ise sâdece ağızdan çıkan bir kelimeye mahsûs kalır. Yâni âlemde yayılır, ancak sevabı yalnız bir kelimeye münhasırdır. Eğer ağızdan çıkan kelime, habise ise yukarı doğru yükselmez, ondan şeytanlar halk olunur.

Nitekim Müellif (ra), bu hakikati şöyle ifâde etmektedir:

"Ey sevaba hırslı ve a 'mâl-i uhrevîyeye kanaatsız insân! Baz 'ı Peygamberler gelmişler ki, mahdûd birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazîfe-i kudsiyyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etba' ile değildir. Belki hüner, Rızâ-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile 'Herkes beni dinlesin' diye vazifeni unutup, vazîfe-i İlâhiyyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenâb-ı Hakk'ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah 'ın vazifesine karışma.

"Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevâb kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenâb-ı Hakk 'ın zîşuür mahlûkları ve ruhanîleri ve melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevâb istersin, ihlâsı esâs tut ve yalnız Rızâ-yı ilâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efrâdları; ihlâs ile ve niyet-i sâdıka ile hayadansın, canlansın, hadsiz zîşuûrun kulaklarına gidip onları nûrlandırsın, sana da sevâb kazandırsın.

"Çünkü, meselâ: Sen 'Elhamdülillah' dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük "Elhamdülillah " kelimeleri, havada izn-i ilâhî ile yazılır. Nakkâş-ı Hakim abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinliyecek kadar hadsiz kulakları halk etmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i sâdıka ile o havadaki kelimeler hayât-lansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer Rızâ-yı ilâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayât vermezse, dinlenilmez; sevâb da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır.
Seslerinin ziyâde güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hafızların kulakları çınlasın!. "'Lem'alar,20. Lem'a, 3. Sebep, s.156

"Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan, esirden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latifeden halk olunan o zîhayât ve o zîrûhlara ve o zîşuûrlara, Şerîat-ı Garrâ-i Muhammediyye aleyhissalâtü vesselam, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, 'Melâike ve cân ve rûhâniyattır' der, tesmiye eder. "Sözler, 29. Söz, 1- Maksad, 1. Esâs, s.469

Evet nasıl ki, havanın her bir zerresi –kün- emrine imtisal ile her yerde O Zât-ı Zülcelâl'e itaat ediyor, kelimât-ı tayyibe dahi o havaya girdiği vakit, maddiyyât ile ma'neviyyât biribirine karışır. Yâni maddiyyât olan o hava zerrelerinin evâmir-i tekvîniyyeden gelen –kün- emrine inkiyâdiyle, ma'neviyyât olan o kudsî kelimât birbiriyle imtizaç eder.
Böylece iki kudsî kuvvet bir araya gelmiş olur. Kelimât-ı tayyibede te'sîrât-ı hâriciyye ve hâsiyât-ı maddiyyenin bulunmasının hikmeti işte budur.

"Nasıl ki, sohbet-i Nebeviyye öyle bir iksirdir ki, Sahâbe-i Kiram üzerinde izn-i Rabbani ile ma 'nevî te 'sîrât yapar ve o te 'sîrât, bir sıbğa gibi olup onlar, o kudsî boya ile ma 'nen boyanıyorlardı. Bu hâl ise, neticede onlar üzerinde maddî te 'sîrâta sebeb oluyordu. Böylece ma 'neviyyat maddiyyâta inkılâb ediyordu.

"Sohbet-i Nebeviyye ne derece bir iksîr-i nûrânî olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevi adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasâvet-i vahşiyânede bulunduğu halde, gelip bir saat sohbet-i Nebeviyyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşî bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere gider, o mütemeddin kavimlere muallim-i hakâik ve rehber-i kemâlât olurdu. Çünkü: Sohbette insibağ ve in 'ikâs vardır. Ma 'lûmdur ki: İn 'ikâs ve tebaiyyetle, o Nur-i A 'zam-ı Nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir " 27. Söz'den ihtisâren iktibas edilmiştir

Aynen öyle de ağızdan çıkan kelimât-ı kudsiyyenin suretleri, havanın her bir zerresine girmekle, o suretler, bir sıbğa yâni bir boya gibi olup, izn-i Rabbânî ile hâriçte maddî olarak te'sîrât yapar. Hava zerrelerinde gaybî olan kudsî kelimelerin suretleri, şehâdet âleminde biznillâh maddî te'sîrât suretinde tebarüz eder. Madem havanın her bir zerresi kün emrine itaat ediyor, ağızdan çıkan bu kelimât-ı tayyibe de aynı o havaya -kün -emrini veren Zât'tan gelmiştir. Dolayısıyla o hava zerreleri iki kudsiyyet kesbetmiştir. İşte bundan dolayı te'sîrât azîm oluyor. O havanın girdiği yerde, emr-i Rabbânî ile ma'nâ maddeye inkılâb, gayb şehâdete tahavvül etmek suretiyle te'sîrât görünüyor. Meselâ, irâde-i İlâhiyye ile bir hastanın şifâ bulmasına, cinnî ve insî şeytanların bağlanmasına, zâlimi zulmünden men'etmesine, maddî havanın düzelmesine vesîle olduğu gibi.

Hava zerrâtı, lisân-ı hâl ile, yâni vazîfe dili ile kün emrine kemâl-i itaat ettiği gibi; bu kudsî kelimeler de emr-i “kün feyekün” Sahibinden gelmesi i'tibâriyle, o havanın içerisine girdiği zaman, biznillâh öyle te'sîrât gösteriyor ki; hâriçte, yâni maddî âlemde ba'zı hârikaları meydâna getiriyor. O kelimât-ı kudsiyye Cenâb-ı Hakkın kelâm sıfatından geldiği gibi, “kün” emri de yine aynı Zâtın "irâde "sıfatından gelmektedir. Ta'bîr-i diğerle biri şerîat-ı teklîfıyyeden, diğeri ise şerîat-ı tekvîniyyeden gelmektedir. Dolayısıyla her iki şeriatın mercii birdir. Bu sebebden dolayı iki nev'i kudsiyyet hâsıl olmakla maddî ve ma'nevî hârika haller vücûda gelmektedir.

“kün” emrine itâattan dolayı kudsiyyet kazanan havadaki bir zerre, bütün âlemi içine alıyor, bant gibi dönüyor, bitmiyor. Âlemi yutar, tok olmaz. Bunun misâli; bir beşer kelâmı, —eğer ahize ve nâkile vazifesini yapacak bir cihaz bulunsa—, küre-i Arz'ın her tarafında duyulması, yayılması ve her yerde aynı sesin çıkmasıdır. Bu isbât eder ki; âlemde cereyan eden her ses, hava zerrelerine bir anda giriyor. Biribirine karışmıyor ve biribirine engel teşkil etmiyor. Hattâ berzah âlemine göçmüş emvât-ı mü'minîn dahi bu kudsî kelimâttan istifâde ediyor.

Hüve Nüktesi Şerhi