Kastamonu Lahikası, Sf.113-114

HEPİMİZ MASUM olarak bu dünyaya gönderiliyoruz. Ve bu hal çocukluğumuzun en belirgin özelliği olarak sürüyor. Gençlik yıllarında imtihanımızın başlaması ile tercihler de yapmaya başlıyoruz. Bu tercihlerimiz ise masumiyet halimizin hangi ölçüde devam edeceğini belirliyor. İmtihandaki tercihlerini doğru kullanan peygamberler masumiyet ve saflığın sembolü olmuşlar. Ve bu hal insanlık tarihi boyunca iman ve Kur’ân hakikatlerine hizmette çok bereketli olagelmiş. Aynı şey günümüzdeki hizmet için de geçerli. Kur’ân’ın yüksek hakikatlerinin bizim ve diğer insanların dünyasında açılıp kabul görmesi ve böylece bereketlenmesi buna bağlı.
Masumiyet fıtrî bir hal. Bunun tersi olan hesapçılık ya da siyasî tavır ise insanın fıtrî halini bozarak sonradan edindiği gayrifıtrî bir davranış biçimi. Siyasî davranışların temelinde sonucu hedeflemek var. Sonucu hedefleyen insan kaderin hükmüne razı olmayıp sonucu kendisi belirlemek istiyor. Ve bu sonuç da tabiî ki kendi menfaatlerinin, nefsinin heva, heves ve arzularının doğrultusunda şekilleniyor. Bu hedeflediği sonucun oluşumunu garantilemek için olmadık kurgular geliştiriyor insan. Ve sonuca ulaşmak yolunda her zulmü mâkul görüyor. Kendisi için iyi ve hayırlı olanın bu sonuç olduğunu farzediyor. Başka bütün muhtemel sonuçların kötü ve hayırsız olduğunu vehmediyor. Böylece kaderin hikmetini kendi istediği sonuca mahkum ediyor. Bununla da kadere karşı büyük bir ithama ve zulme giriyor. Hem aynı zamanda kendi vazifesi ile Allah’ın vazifesini karıştırıyor. Çünkü bizim vazifemiz sebepleri oluşturarak bununla Rabbimize bizim hakkımızda hayırlı olan sonucu vermesi için dua etmektir. Sonuçları vermek ise O’nun vazifesidir. Hikmeti nasıl gerektirirse öyle verir.
Bir hastanın doktora kendi istediği ilacı yazması için ısrar etmesi misali, siyasî davranış biçimi hikmetsiz ve gayrifıtrîdir. Bu tavır vazifeleri karıştırmaktır; bir hasta olarak doktorun vazifesini üstlenmektir. Ve bu davranışın özünde doktoru ve onun vesilesi ile şifa bulan bütün hastaları itham ile oluşan büyük bir zulüm vardır.
Hem insan vazifesizlik ile Allah’a ait vazifeyi üstlenip sonuçları hedefleyince, bereketi de kaçırır. Çünkü nefsin ufak bir dünyevî menfaati, anlık fani bir lezzeti uğruna hedeflenen sonuçlar, ahirete ve baki hayata bakan çok bereketli olacak başka sonuçların verilmesini engeller. nefsin hemen şimdi istediği ve heves ettiği kırılıacak cam parçaları, ahiretin baki elmaslarını feda ettirir. Bununla insan bilerek ya da bilmeyerek büyük bir hataya düşer. Böyle bir hataya biz de girmiş olabiliriz. Yapmamız gereken ise, bunu farkedersek, tövbe etmek ve Rabbimizden özür dilemek. Ve sonrasında aynı hatayı tekrarlamamaya çalışmak. Bunun için tezkiye-i nefs yapmamak gerekiyor. Hem hizmette öne çıkıp ücrette geri durmak da.
Fıtrî masumiyetimizin zaman içinde tahrip olmuş veya bozulmuş yönleri varsa, bunun için sebep-sonuç ilişkilerini ve vazifelerimizi doğru tarif etmek durumundayız. Kâinatta cari olan masumiyet hakikatına tâbi olabilmek için hesapsız bir saflık halinde olmalıyız. Bu fani dünyada bekayı isteyen bütün insanî duygularımızın hatırı için her daim nefsimizi karıştırmamaya çalışıp, sonuçları hedeflemeden vazifemiz dahilinde ihlasla sa’y edip dua ederek iman ve Kur’ân hakikatlerinin hem kendi dünyamızda, hem de bütün insanların dünyalarında intişarına çalışmalıyız.
Madem saflık ve masumiyet kâinatın hakikatidir ve bütün mahlukatın ve Azîz olanların halidir ve madem masumların amelleri makbuldür ve duaları reddedilmez; o halde ey Rabbimiz, bizi de o masumlardan eyle ve onların duaları hürmetine bize mağfiret et ve bizi affet! Amin.

16.08.2000
© 2007 karakalem.net, Murat Kazancı