Günlük meşgalelerin hayhuyu içerisindeyken İstanbul çekti bizi kendisine ulvî gayelerle...

Binlerce insana ilham kaynağı olan bu kutlu beldenin kendisi miydi insana ilham veren, yoksa orayı fethettiren düşünceler miydi bilinmez ama, kalbimizin isteğini aklımız ve şartlar da onaylayınca kendimizi bulduk Üstad’dan yüz sene sonra İstanbul’da…

Kimdik biz? Nerelerden gelmiştik bu yerlere? Neydi bizi kendine çeken hakikat bu sıcakta?

Tahribatın ve bilmediğini de bilmeme echeliyetinin hızla arttığı günümüzde manevî cihadda ‘hızlı’ olmalı ve bu konuda kendimizi geliştirerek imana dair tam bir ‘eğitim’ almalıydık.

Peki neydi bizi buraya getiren?

Seyyareleri birbirine bağlayan ‘o şey’ desem anlaşılır mı? Muhabbet, gayret, ihlâs, gayret desem, bilmem ki sadece sözcüklerle anlatılır mı?

Nerelerden de gelmiştik böyle bu anlayamadığımız tarihî şehre? Sakarya’dan, Ankara’dan, Erzurum’dan, İzmir’den; Anadolu’nun dört bir yerinden… Mekân neydi bizim için veya uzaklık?

Durdurabilir mi bu coşkun seli dünyevî rahatlık?

Ama biz rahm-ı maderden gelip berzah âlemine gittiğimizin farkındaydık…

Bizleri tanıdınız mı bilmem?

Biz ahirzamanın dehşetli fitnesinden Allah’a sığınan, Resûlünün (asm) yolundan gitmeye azmetmiş gençlerdik...

Biz tahribâtın zerrelerimize işlediği bu hengâmda Risâle-i Nur’un kudsî hakikatleriyle kendimizi ve vatandaşlarımızı bu dehşetli yangından kurtarmaya çalışan gençlerdik...

Biz İstanbul’dan ziyade kendimizi, bu dünyaya gönderiliş gayemizi merak eden gençliktik!..

Biz Münâzarât’taki Said’dik, Ömer’dik, Ahmed’dik, Emin’dik; vesâirelerdik...

Kısaca biz ehl-i dalâletin bizden ürktüğü “Nur yolcusu”yduk, “Nur gençlik”tik!

Peki biz neler yaptık bir ay boyunca?

Yuşa Tepesindeki inşirahlarımızı mı anlatayım, yoksa Eyüp Sultan’da huşû ile kılınan bir sabah namazını mı?

Zübeyir Ağabeyin kabri başında ‘Zamanın Zübeyirleri’ ile okuduğumuz Konferans’tan mı bahsedeyim, yoksa Çamlıca’da hepimizin birer ‘yeni vesâireler’ olma kararı aldığımızdan mı?

Risâle-i Nur’u anlamaya yönelik yapılan harika sohbetleri mi anlatayım size, yoksa birbirinden güzel ağabey ve kardeşlerimi mi?

Hizmet için coşan gönülleri, şevk ve muhabbet içinde yudumlanan bir bardak çayı mı anlatayım size!

Burada yaşadığımız her bir şey, hayatımızı ve ebedî görüntülerimizi süsleyen birer levha olarak amel defterindeki yerini aldı ama Üstaddan yüz sene sonra İstanbul’da olmanın tadı hâlâ damağımızda kaldı…


Not: Geleneğiyle ve birikimiyle Risâle-i Nur Enstitüsü’ne ve Risâle-i Nur bilgilerini anlatma noktasındaki gayretlerinden dolayı bütün ağabeylerimize ve emeği geçenlere binler teşekkürler…



ergenekonya@nurasya.com

Zübeyir ERGENEKON

2 Eylül Yeniasya