HAYATI FİKİRLERİMİZLE tanımlarız. Fikirlerimiz üzerine hayatımızı inşa ederiz. Fikirlerimizi ise kavramlarımızla öreriz. Her kavram ait olduğu fikrin bir kalesi dir. Yada her kavram fikir hazinelerinin bir anahtarıdır da denilebilir. Anahtarın keyfiyetiyle ülfetimiz yoksa, hazineye dair tüm söylediklerimiz kendi hayalhanemizin renklerini taşımakla gerçek hazineden bi-behre kalmaya mahkumdur. Yani bir fikirde sıhhatli bir ilme ulaşmak istiyorsak, evvelemirde o fikrin kavramlarıyla olan ülfetimizi vuzuha kavuşturmak zorundayız. “Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan” sözü bu noktada oldukça manidar duruyor. Keza, Risalenin de şanına layık anlaşıl(a)mamasının, tahkik mesleği oluşunun hakkının yeterince verilememesinin ardında, kanaatimce, risalenin kavramlarıyla olan aşinalığın yeterince sahih koordinaatlara oturtulamaması yatmaktadır. Öyleki birçok bahis, tam bir “zihni rölanti” halinde okununca, kavramların yüklenebileceği engin ve zengin manalar es geçilebilmektedir. Tam bu noktada –sözgelimi- * 29.Mektubun 6.meselesinde geçen iki ehl-i dünya, ehl-i ahiret ve ehl-i ilhad kavramları oldukça manidardır. Evvelemirde risaleye olan muhatabiyetimizi sağlam bir zihni arkaplana dayandırmak için bahsin muhatabına –öncelikle- dikkat çekilmektedir. Ve başında “Kuran-ı Hakimin Tilmizlerini ve hadimlerini ikaz etmek ve aldanmamak için yazılmıştır.” yazan bu bahisde , muhatabın “Kuran-i Hakimin tilmizleri” olduğu –ayan aşikare- anlaşılmaktadır. “Şeytan-ı insin şeytan-ı cinni den aldığı derse binaen Hizbul Kuranın fedakar talebelerini hubbu-u cahh vasıtasıyla aldatmak istediği” ni ihtar eden bir girizgah tan sonra şöyle devam etmektedir:

“İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ü şeref denilen riyakârane halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î-küllî arzu vardır.”

Hemen akabinde gelen cümlede

“Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir, ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır”

ifadesiyle o arzuyu sevk eden bir “hiss” den bahsedilmektedir. Bir sonraki cümle ise “hiss” ve “arzu “taşıyan grupların içinde bulundukları durum tavzih edilerek, “dağdağa” ve “tehlike” kavramları vukuat/imkanat noktasında farklı şiddette vurgulamalar manasında ayrı birer durumu ifade ederek; “Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir, ehl-i dünya için de gayet dağdağalıdır” denilmektedir. Kanaatimce buradaki, mana hazinelerinin anahtarları; “ehl-i dünya” lar, “ehl-i ahiret”, “tehlike” , “dağdağa” kavramlarıdır. Arzu; henüz dimağda itikat merhalesine ulaşmamış bir meyil, istek, hahiş manasındadır. Yani henüz kuvve halindedir, tasarrufu söz konusu değildir, fiile çıkmamıştır.Arzu ettiğimiz her şeyi irade edemiyor oluşumuz bu sırdan olsa gerektir. His ise artık, zihinde bir iz’an, hatta itikat haline gelmiş “arzu” dan beslenen bir hali işmam etmektedir. Zübeyr Gündüzalp’ in “fikirler hislerle beslenir” sözü bu noktada oldukça manidar duruyor. Arzu ile his arasındaki fark, birincisinde bir isteğe karşı zihinde bir istek /meyil/hahiş/emel bulunuyor iken, ikincisinde o meyil/istek/hahiş/emel in işlevsellik kazanması ve artık zihinde iz’an olunmuş, itikat haline gelmiş bir hükme dönüşmüş olmasıdır. Lemaatta “bir hiss-i sadis tarik-i iman” dan bahsedilerek, “hiss” ten artık “arzu” dan çıkıp uygulama haline gelmesi manasında “tarık” “yol” olarak bahsediliyor olması, “his” ve “arzu” yu yeterince tavazzuh ettiriyor sanırım. Buradan varılacak nokta bahisteki birinci ehl-i dünya ifadesinin “dünya ehli”, yani dünyada yaşayanlar, tüm insanlar olarak anlaşılması gereğidir. Zira bu ehl-i dünya için bir “hiss” den değil, bir “arzu”dan bahsedilmektedir. Nitekim o cümle ”İnsanda, (.....) ehl-i dünyanın her ferdinde cüzi külli o arzu vardır.” şeklinde olduğuna binaen “İnsanın her ferdinde cüzi külli bu arzu vardır “ şeklinde de okunabilir. Yani birinci ehl-i dünya, dünyada yaşayanlar (tüm insanlar) manasında olup, dünyaya perestiş edip, ahiretten gafil olanlar olanlar manasında anlaşılmamalıdır. (Hem bilinen manada ehl-i ahiret yada ehl-i dünya olmak ‘şimdi’ye ait bir keyfiyettir. Öntanımlı bir genelleme gibi düşünülmesi şimdiki zamanımıza ait pratiklerimizde bizi ehl-i ahiret olmanın(!) dayanılmaz rahatlığıyla nice batıllların eşiğine sürükleyebilir. Ehl-i ahiret yada ehl-i dünya olmamız yaşamakta olduğumuz “an” ımızı nasıl ve ne ile geçirdiğimizle ilgilidir.)

Ne var ki daha sonra gelen “ehl-i dünya” ve “ehl-i ahiret” ifadelerinde böyle bir ayırım sözkonusudur. Zira ehl-i ahiret için hubbu cah ın “tehlike”sinden, “ehl-i dünya için “dağdağa” sından bahsedilmektedir. Hubbu-u cah her iki taraf içinde, yani ahireti esas alan, ahiret hayatını önceleyen ehl-i ahiret için ve dünya hayatını önceleyen bu ikinci ehl-i dünya için de fena bir haslettir. Ehl-i ahiret için “fena olma” hali mümkün manasında” tehlike”, “ehl-i dünya” içinse vaki olan/gerçekleşmiş manasında “dağdağa”lı kavramlarıyla tavzih ve tasrih edilmiştir. Yani ifadede geçen birinci ehl-i dünya; dünya üzerinde yaşayanlar(tüm insanlar), ikinci ehl-i dünya; dünya hayatını önceleyip, dünyanın kendine bakan yüzüne perestiş edenler, ehl-i ahiret ise; dünyanın ahirete ve esma-i ilahiyeye bakan yüzüne hasr-ı nazar edenler olarak anlaşılmalıdır. Birinci ehl-i dünyanın içine Üstadın aynı paragraf içinde “kardeşlerim” diyerek tavsif ettikleri de girmektedir, zira bunlarda olan “hubb-u cah arzu su”dur, “hubb-u cah hiss”i değildir ve Üstad bu zaif damardan (henüz hisse dönüşmemiş arzudan) ehl-i ilhadın istifade etmek ihtimalinden bahseder. Yani bu “arzu”, henüz “Kuran-i Hakimin tilmizlerinde “ bir damar olarak” vardır ancak hisse dönüşmemiştir. Hisse dönüştüğü zaman ancak tehlikesinden bahsedilebilir. Ancak Üstadı endişelendiren, “kardeşleri hakkında en ziyade endişe ettiren” bu arzunun hisse dönüşmesidir. Sonuç olarak; birinci ehl-i dünya ve ikinci ehl-i dünya kanaatimce doğru tanımlarına kavuşmalıdır, aksi halde “Kuran-ı Hakimin tilmizlerini ikaz için“ yazılan bu bahsin muhatabının doğru anlaşılamaması gibi bir “tehlike” nin işaretleri eşikte beklemektedir. ...




*Bkz. Mektubat 397.syf, Sözler Yayınevi 2003

18.12.2005

© 2007 karakalem.net, Metin Ergöktaş