Bedîüzzaman’ın Mesnevîsi’yle alâkalı bir tanıtma yazısı yazma fırsatını elde ettiğimden dolayı kendimi bahtiyar sayarım. Bedîüzzaman, üzerinde titizlikle durulup düşünülmesi, araştırılıp insanlığa tanıtılması gerekli olan bir simadır. O, İslâm âleminin, inanç, moral ve vicdânî enginliğini hem de en katıksız ve müessir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı insanıdır. Ona, onun düşüncelerine, hissî mülâhazalarla yaklaşmak, onu ve eserini anmak sayılmaz. Duygusallık, onun her zaman uğrunda yiğitçe tavır ortaya koyduğu ve gürül gürül anlattığı meselelerin ciddiyetiyle te’lif edilemez. O, bütün ömrünü, Kitab ve Sünnet’in gölgesinde, tecrübe ve mantığın kanatları altında, derin bir aşk ve heyecanla beraber, hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür.

Bedîüzzaman’ın, yüksek mefkûresi, yaşadığı çağı düşünüp söylemesi, sadeliği, insânî enginliği, vefâsı, dostlarına bağlılığı, iffeti, tevâzuu, mahviyeti ve istiğnâsı üzerine şimdiye kadar pek çok şey yazıldı ve söylendi. Aslında, herbiri başlı başına birer kitaba mevzu teşkil edecek olan yukarıdaki vasıflar, onun da kitaplarında sıkça üzerinde durduğu konulardır. Ayrıca hâlâ aramızda, hayatta iken onun yakınında bulunma bahtiyarlığına ermiş ve onu, rûhî enginliği, fikrî zenginliği ile tanımış dünya kadar insan var ki, bunlar da canlı birer kitap gibi bu konunun en sadık şahitleri.

Dış görünüş itibariyle sade ve basit görünen Bedîüzzaman, gerek düşünce hayatında, gerek aksiyonunda herkeste bulunmayan engin bir karakter sergiledi. Onun, insanlık için en hayâtî meselelerde bütün insanlığı kucaklayışı, küfür, zulüm ve dalâlete karşı tiksinti duyuşu, her zaman istibdada karşı savaş ilan etmesi, bu uğurda hayatı istihkâr edercesine vefâsı ve civanmertliği, hatta ölümü gülerek karşılaması, onun için normal davranışlardı. O engin bir his insanı olmanın yanında, misyonuyla alâkalı mes’elelerde, hep Kitap-Sünnet yörüngeli; muhâkeme ve mantık televvünlü yaşamıştı. O, davranışları itibariyle, masum bir ikili görünüm sergilerdi. Biri, engin bir vicdan eri, derin bir aşk ve heyecan timsali ve olabildiğince mert bir insan görünümü; diğeri de fevkalâde dengeli, çağdaşlarının çok önünde ileri görüşlü, büyük plân ve projeler üretebilen sağlam bir kafa yapısına sahip mütefekkir görünümü. Bedîüzzaman ve onun davasına bu zaviyeden yaklaşmak, onun, İslâm büyüklerinin bir devamı olarak, içinde bulunduğumuz çağda bizim ifade ettiğimiz ma’nâyı anlamamız bakımından çok önemlidir.

Bazı kimseler görmemezlikten gelseler de gerçek şu ki; Bedîüzzaman çağdaşlarınca, kendi kuşağının en ciddî düşünürü ve yazarı kabul edilmiş; kitlelere hem bir sözcü hem de önder olabilmiş; ama kat’iyen kendini beğenmemiş, gösterişe girmemiş ve hep âlâyişten uzak kalmaya çalışmıştır. “Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır...” sözü, onun bu konudaki altın beyânlarından sadece bir tanesi. O, yirminci asırda İslâm dünyasında, şimdilerde dünyanın dört bir yanında, her zaman listenin başında birkaç yazardan biri olarak tanınmış, her kesimce sevilerek okunmuş ve zamanın eskitemediği simâlardan biri olarak tarihe mâlolmuştur.

Bedîüzzaman’ın hemen bütün eserleri, içinde doğmuş olduğu çağ zâviyesinden, yorumlanmaya açık bazı mes’eleleri yorumlama açısından o uğurda harcanmış ciddî bir gayretin sonucudur. Onun eserlerinde önce Anadolu, sonra da bütün İslâm dünyasının hem âh u efgânı, hem de ümit ve şevk u târâbını duyup dinlemek mümkündür. Gerçi o, doğunun ücrâ bir kasabasında doğmuştur ama, kendini hep bir Anadolulu olarak hissetmiş ve bizim duygularımızı bir İstanbul efendisi gibi soluklamış ve her zaman topyekün bir ülkeyi engin bir şefkat ve dupduru bir samimiyetle kucaklamıştır.

Bedîüzzaman, materyalist düşüncenin, fikir hayatını hâkimiyeti altına aldığı, komünizmin en çılgın dönemini yaşadığı, dünyanın en bunalımlı, en karanlık, en sıkıntılı günlerden geçtiği çok talihsiz bir zaman diliminde, imân ve ümit tüten eserleriyle, sarsıntı üstüne sarsıntı yaşayan insanımıza Hızır çeşmesine giden yolları gösterdi ve gezdiği her yerde yığınlara hep “ba’sü ba’del-mevt” üfledi. Onun, hepimizden ve herkesten evvel görüp sezdiği ve ele alıp çözmeye çalıştığı en büyük problem, küfür ve ilhad kaynaklı anarşi problemiydi. O, bütün hayatı boyunca, insanımıza, çağın bu hastalığının mutlaka aşılması lazım geldiğini salıkladı. Ve bu hususta insanüstü bir gayret sarfetti. Böylesine buhranlar içinde kıvranan bir dünya ile karşılaşan Bedîüzzaman, kendini bekleyen sorumlulukların farkındaydı.. ve Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, fevkalâde mütevâzi, mahviyet içinde ve hacâletle iki büklümdü ama, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve nâmütenâhî gınâsına karşı da olabildiğince bir güveni vardı.

Bütün insanların, fen ve felsefe âlet edilerek ilhâda sürüklendiği, komünizmle beyinlerin yıkandığı, bu menfî oluşumlara “dur” diyenlerin memleket memleket sürgüne gönderildiği, ülkenin her köşesinde en utandırıcı tehcirlerin yaşandığı ve daha garibi de bütün bunların medeniyet ve çağdaşlaşma hesabına yapıldığı, hattâ nihilizmin, asrın en yaygın büyüsü hâline getirildiği o kapkara günlerde, Bedîüzzaman, hâzık bir hekim edâsıyla hepimizin, içlerimizdeki zindanları, rûhlarımızdaki çeşit çeşit mahkûmiyetleri, kendi cinâyetlerimizi ve kendi kendimize esâretlerimizi hatırlattı, rûh dünyalarımızda ve vicdânî hayatlarımızda uyuyan insânî yanlarımızı harekete geçirerek, maâliyâta müştak gönüllerimize üst üste nefesler aldırdı, ötelerle alâkalı derinliklerimizi gözler önüne serdi, tekye, zâviye, mektep ve medresenin bütün vâridâtını birden başımıza boşalttı.

Evet, Bedîüzzaman milletin fikrî seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı ve içtimâî dertlerin birer buhran hâlini aldığı, ülkenin hemen her yanında ürperten yüzlerce hâdise ile yüz yüze gelindiği, her tarafta İslâmî ve millî değerlerin enkaz enkaz üstüne yıkılıp gittiği ifritten bir dönemin, düşünen, çareler arayan, teşhis ve tespitlerde bulunan sonra da bu rahatsızlıklara reçeteler sunan bir hekimi; olmuştu. O, upuzun ve karanlık yılların hazırlayıp sahneye sürdüğü dünya kadar felâket altında didinip duran talihsiz nesillerin, imânsızlık, dalâlet ve şüphe vadilerinde bocaladığının, kurtulmak istedikçe daha derin buhranlara gömüldüğünü gören, hisseden, görüp hissettiklerini vicdanının derinliklerinde duyan bir insan olarak, ilk günden itibaren hep müteheyyiç yaşadı.. sürekli düşündü.. devlet ve topluma alternatif tedaviler teklif etti.. ve bu şanlı fakat talihsiz millete, muhteşem fakat bahtsız ülkeye eski enginlik ve zenginliğini duyurmaya çalıştı.

Bedîüzzaman, tâ Devlet-i Âliye döneminden başlayarak ülkenin pek çok yöresini dolaştı; en büyük şehirlerden en ücrâ kasabalara, nüfusu yoğun beldelerden, en tehnâ mıntıkalara kadar her yere uğradı.. uğradığı her yerde cehâletin hüküm-fermâ olduğunu, yığınların fakr u zarûretle kıvrandığını, insanımızın değişik buudlardaki iftiraklarla birbirini yiyip bitirdiğini gördü.. ürperdi.. ve yaşadığı çağı çok iyi idrak etmiş bir mütefekkir olarak o günkü perişan yığınlara ilim ruhunu aşılamak istedi. Fakr u zarûret ve iktisâdî problemlerimiz üzerinde durdu. İftiraklarımıza çareler aradı; hemen her zaman birlik ve beraberliğimizi solukladı.. solukladı ve milletimizi, bu bunalımlı günlerinde bir an bile yalnız bırakmadı. Gezdiği her yerde âvâzı çıktığı kadar bağırıyor ve: “Bu iç içe dertler eğer şimdi tedâvi edilmez, yaralarımız, mâhir ve mütehassıs eller tarafından sarılmazsa, hastalıklarımız müzminleşir, yaralarımız da kangren hâlini alır. İlmî, içtimâî, idârî dertlerimiz mutlaka teşhis edilmeli, maddî-mânevî bütün problemlerimiz çözüme alınmalı ki, mevcudiyetimizi kemiren, varlığımızı temelinden sarsan ve bizi her gün daha fecî çukurlara sürükleyen sıkıntılara ma’ruz kalmayalım” diyordu.

Bedîüzzaman’a göre, bugün olduğu gibi o gün de, bütün fenalıkların menbaı cehâlet, fakr u zarûret ve iftiraktı. Evet içtimâî sıkıntılarımızın en birinci sebebi, millî sefâletlerimizin en önemli sâiki cehâlettir. Allah bilmeme, Peygamber tanımama dine karşı lâkayd kalma, maddî-manevî tarihî dinamiklerimizi görmeme ma’nâsına gelen cehâlet, hiç şüphesiz o gün-bugün başımızın en büyük belasıdır. Ve Bedîüzzaman da, bütün hayatını bu öldürücü mikropla savaşa vakfetmiştir. Ona göre kitleler ilimle, irfanla aydınlatılmadıkça, toplum sistemli düşünmeye alıştırılmadıkça ve yanlış sapık düşünce akımlarının önü alınmadıkça milletimiz için kurtuluş ümidi besleme abestir. Evet, o cehâlet yüzünden değil midir ki; kâinât Kur’ân’dan, Kur’ân da kâinâttan koparıldı.. koparıldı ve biri varlığın sırlarını bilmeyen, eşya ve hâdiselere kapalı, bağnaz rûhların hayâl zindanlarında yetim kaldı; diğeri de herşeyi maddede arayan ve ma’nâya karşı bütün bütün kör, mük’ab cahillerin elinde bir kaos hâlini aldı. Yine bu cehâlet sebebiyle değil midir ki; bu mübarek dünya, en münbit ovaları, en feyyaz obaları ve en bereketli ırmaklarına rağmen zarûret ve sefâletlerin pençesinde inim inim inlemekte ve eski kapıkullarına dilencilik etmekte.

Bu korkunç cehâlet ve zarûret yüzünden değil midir ki; ülkenin dört bir yanında, toprağın altında sessiz sessiz yatan onca kıymettar madenlerimiz, haddi-hesabı bilinmeyen yeraltı, yerüstü zenginliklerimiz başkalarının hazinelerine akarken, biz, perişan, derbeder ve korkunç bir borç şoku altında iki büklümüz.

Evet, yıllardan beri milletimizi zebun eden bu bela yüzündendir ki, bîçâre işçi ve köylümüz, sürekli didinip durdukları, yıpranıp ezildikleri hâlde emeklerinin karşılığını tam olarak elde edememekte, elde ettiklerinin de bereketini bulamamakta, mutlu olamamakta ve taksit taksit kahrolup gitmektedir.

Yine bu cehâlet ve cehâlet kaynaklı tefrika sebebiyledir ki; cihanın dört bir yanında bizimle alâkalı bir dünyada “tegallübler, esaretler, tahakkümler, mezelletler, türlü iptilalar, türlü türlü illetler” yaşandığı, hatta kan gövdeyi götürdüğü, ırzlar çiğnenip namuslar pâyimâl olduğu, dünya dengesizlikler ağında bir oraya, bir buraya kayıp durduğu hâlde, bir türlü tefrikadan sıyrılıp bu fecayie, bu fezâyie “dur” diyemiyor; İslâm âleminin her gün daha korkunç, daha vahim uçurumlara yuvarlanması karşısında onun sıkıntılarına çare olamıyor, vahdet rûhuyla gerilemiyor ve çağımızla hesaplaşamıyoruz.

Biz milletçe, bu kahredici hastalıklar ağında kıvranırken, Batının sûrî ve maddî terakkisi karşısında bir kısım kamaşan gözler, bulanan bakışlar ve dönen başlar dimağlarını müsbet fenlerle, gönüllerini dinî hakîkatlerle donatıp, maddî-manevî zenginliklere ereceklerine bütün bütün rûhsuz ve köksüz davranarak, millî ve dinî en hayatî dinamiklerimizi görmemezlikten gelerek, kör bir taklit ve şablonculukla, kitleleri millî seciyeden tecrid, tarih şuurundan mahrum, ahlâk ve faziletten de yoksun bıraktılar. Bence, milleti kurtarma mülâhazasıyla sapılan bu ikinci yol ve gerçekleştirilen bu ikinci hareket daha zararlı oldu ve toplumun rûhunda onulmaz yaralar açtı.

Birinci durum itibariyle insanımız, seneler ve seneler boyu boğucu bir kâbus altında kıvranıp durmasına karşılık, ikinci hâl itibariyle de millî faziletlerimiz, rûhî necâbetimiz, cihanpesendâne aksiyonumuz yıkılıp gitmiştir.

Bedîüzzaman, bu her iki cephenin de yanlış muâlecelerine ve bu yanlış muâlecelerin meydana getirdiği toplum çapındaki komplikasyonları göğüslemiş, asırlık yaralarımıza neşter vurmuş ve bu cerîhaların sebebiyet verdiği felâketleri teşrih ve teşhis edip çarelerini göstermek, ülke ve insanımızı yıkılıp gitmekten kurtarmak için tâ bidâyet-i hayatından, Urfa’da Mevlâsına kavuşacağı âna kadar, hep yürekten ve samîmi, hep tok sesli ve tok sözlü bir vatan evlâdı olarak, ülkesine vefâ hisleriyle dopdolu olarak hep aynı şeyleri söylemiş, aynı ölçüde dertlerimizin üzerine yürümüş ve tedavi adına aynı şeyleri takdim etmiştir. Toplumun kafasına birtakım yeni düşünceleri yerleştirmek ne kadar zor ise, seneler ve seneler boyu, onların dem ve damarlarına işlemiş anlayışları, telâkkileri, geçmişten tevarüs edilen -yanlış veya doğru- âdet ve an’aneleri söküp atmak da o kadar çetin ve o kadar zordu. Dünden bugüne yığınlar, her zaman -yararlı veya zararlı- bu kabil metrûkâtın te’sirinde kalmış, ferdî ve içtimâî hayatlarını böyle bir teessür atmosferi içinde örgülemiş; alışılagelen şeylere uymayan ve umûmi hissi okşamayan hususlara karşı da nefret duymuş ve onlardan uzak kalmaya çalışmıştır. Bu his, bu duyuş ve kabullenişler bazen yanlış da olabilir. Eğer bu yanlış düşünce ve kanaatler kitleler tarafından hüsn-ü kabul görmüş, yaşana yaşana toplumun her kesimine mâlolmuş, hayatın her yanında dal-budak salarak kökleşmiş, güç kazanmış ise, bütün bu yanlış kanaatlerin yıkılması, toplum çapındaki inhirafların giderilmesi, varsa küflü kanaatlerin temizlenip, düşünce ve vicdanların iyiden iyiye tahliye ve tahliyelerden (fena şeylerden arındırılıp iyi şeylerle donatılma) geçirilmesi lâzımdır ki, milletçe geleceğe yürünebilsin.

İşte Bedîüzzaman, gençlik günlerinden itibaren hep bu duygu ve bu düşünce içinde oldu. O bu mevzuda, en küçük bir hakîkati dahi gizlemeyi ülkesine ve insanına vefasızlık saydı; milleti felâkete sürükleyen yanlış düşünce ve yanlış kararlar karşısında, kollarını makas gibi açtı ve âvâzı çıktığı kadar “burası çıkmaz sokak” diye haykırdı. Onun fıtratı yanlış ve dinî değerlere ters şeyler karşısında fevkalâde müteheyyiç, ufku âlî ve himmeti de olabildiğince “ulülazmâne” idi. Koskoca bir milletin mahv u izmihlâline göz yumup lâkayd kalmak bu aslan yürekli insanın tabiatına zıttı. O, milletçe kusurlarımızı ve felâket sebeplerimizi, hem de en derin en gizli noktalarına kadar açarak, millete kendini sorgulama yollarını gösterdi.. sık sık ona inkıraz sebeplerini hatırlattı ve kurtuluş reçeteleri sundu.. sundu ve en acı hakîkatleri hiç tereddüt etmeden haykırdı.. yanlış kanaatlerin, küflü düşüncelerin, küfür ve ilhâdın üzerine at sürdü... ve bütün hayatı boyunca, hakîkat nurlarının inkişâfına mâni bütün engellere karşı sürekli mücadele etti.

Hiç kimsenin dînî hakîkatler adına birşey söylemeye cesaret edemediği en kâbuslu dönemlerde o, uyutulmak istenen yığınlara teyakkuzlar çekti.. cehâlet, fakr u zarûret ve iftirâka karşı savaş ilân etti.. toplumu saran çeşit çeşit vehimleri temelinden sarstı.. ateizm ve inkâr-ı ulûhiyete karşı bir sath-ı mücadele oluşturduğu gibi, bâtıl ve hurafeleri de kendi çıkmazları içinde boğdu. Her zaman, şâyân-ı hayret bir medenî cesaretle asırlık dertlerimizi teşrih etti ve tedâvi yollarını gösterdi. Araplar: “En son ilaç dağlamadır” derler. O, bir-iki asırlık riya; gösteriş ve âlâyiş üzerine âdetâ bir kızgın demir bastı; saray ricâlinden doğudaki aşîret reislerine, meşîhâttan askerî erkâna kadar herkesin rûhunda ma’kes bulacak çok yeni şeyler söyledi.. söyledi ve her kesimiyle milletin dikkatini kendi üzerine çekti. O tabiatı icabı hep bu türlü şeylere karşı olsa da, yapılan şeyin tabiatının gereği böyle olmuştu.

O, hemen her kesime, cihad için kınından sıyrılacak kılıçtan evvel, fikir ve rûhlarımıza vurulan zincirlerin kırılması lâzım geldiğini ihtar etti.. ve bir “ba’sü ba’del mevt” müjdesiyle, genç nesillere İslâmî düşünceye giden yolları gösterdi. O, coğrafî olarak ülkenin bölünmesinden, parçalanmasından, küçülmesinden korkuyor ve titriyordu ama, daha çok bu tür tersliklere sebebiyet verecek olan fikirlerin daralmasından, rûhların sefilleşmesinden, Batı taklitçiliğinden ve şablonculuktan ürperiyordu.

Bedîüzzaman, “hep okuma, düşünme, çalışma” diyor ve millet fertlerini mütekabil yalnızlıktan kurtarmak, mükemmel bir toplum ve ma’mur bir millet hâline getirmek için durmadan çırpınıyordu. Ülke ve insanımızı böyle bir zirveye taşımak için de sürekli “maârif” diyor, tâlim ve terbiyeden dem vuruyordu. Her tarafta neşr-i maârif ve her şekilde tâlim ve terbiye.. mescidler, medreseler, kışlalar, sokaklar, parklar, hatta hapishaneler bile bu eğitim seferberliğine katılmalıydı ona göre... Ancak maârif sayesinde, aklî ve mantıkî vahdet gerçekleşebilirdi. Önce, dimağ dimağa birleşip bütünleşemeyenler, bir yolda uzun zaman, beraberliklerini sürdüremezler. Evvelâ vicdanlar birleşmelidir ki, daha sonra gönüller ve eller de birleşebilsin. Böyle bir birleşmenin yolu da, hayatın, dinî disiplinlere göre ele alınmasına, Kitap, Sünnet ve selef-i sâlihînin sâfiyâne içtihadları mahfuz, zamanla mukayyed şeylerin çağın idrâkine göre yorumlanmasına vâbestedir.

Evet, insanımız, bu asır ve bu asrın vâridât, ma’nâ ve yorumuyla mutlaka tanışmalı, barışmalı ve uzlaşmalıydı. Dünya başını almış bir yerlere giderken, kendi dar kabuğumuza çekilip, inzivâya dalmak bizi öldürürdü. Bugünü yaşamak isteyenler mutlaka, hayatın çağlayanlarıyla, kendi irade sa’y ve gayretleri arasındaki âhengi, uyumu ve desteği yakalama mecburiyetindedirler. Aksine, kâinâttaki umûmî cereyana karşı direnmeleri mahvolup gitmelerini netice verir.

Eğer Bedîüzzaman, soluk soluğa ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman, onu anlayacak birkaç yüz aydın, düşüncelerinde ona destek olabilseydi, ihtimal bugün en zengin ülkelerden daha zengin, en medenî milletlerden daha medenî hâle gelmiş ve daha sonraları karşımıza çıkan her engeli aşabilecek güce ulaşarak, şimdilerde girilmiş gibi görülen o yola, tâ asrın başında girmiş ve bugünkü problemlerin pek çoğuyla karşılaşmamış olacaktık.. yine de herşeye rağmen ümitvârız. Milletimizin, bütün bütün ma’nâ köklerinin kuruduğunu iddia edenlerin gaflet ve zühûllerine inanırım.. gerçi başka milletler gibi biz de düştük; bunu inkâr etmemize imkân yok. Ne var ki, doğrulup kendimize gelemeyeceğimizi de kimse iddia edemez. Şimdilerde, milletçe, eski rahat düşkünlüğü yerinde intibah nurları parıldıyor.. harem hisleriyle titrek rûhlarımızda taptaze bir canlılık ve bir dirilme sıcaklığı var... Bu gelişmeleri, masmavi bahar günlerinin takip edeceği kuşkusuz. Ancak, dolaşıp yamaçlarımızda seccade serecek Hızır’lar ve korkmadan enginlere yelken açacak İlyas’lar bekliyoruz. Bu konuda Bedîüzzaman önemli bir işârettir...

“Dehâ için intihap yoktur” derler; yani dehâ sahibi “şunu yapmayayım” demez; “şunu yapmak yararlı, şu da zararlı” diyerek, birşeyin yapılacağına veya terkedileceğine hüküm vermez. O, İlâhî bir mevhibe, ledünnî bir sâika ve şâika ile, çevresinin en derin, en şümûllü ve zâhirî, bâtınî, rûhî, içtimâî ihtiyaçlarını kucaklayacak çok üniteli bir güç kaynağı gibi pek çok şeyi omuzlayabilecek kuvvetleri rûhunda toplamış bir fıtrat harikasıdır. Bedîüzzaman ve onun arkada bıraktığı eserlerini tetkik edenler onda dehânın bütün hususlarının var olduğunu görürler. O, gençlik döneminden, mahkemelerden, çevresine sunduğu ilk dehâ solukları sayılan eserlerinden, zindanlar ve sürgünlerle geçen çileli bir hayat içinde inkişâf edip gelişen olgunluk dönemi kitaplarına kadar hep o seviyeler üstü seviyesini korumuş ve her zaman dâhiyâne konuşmuştur.

Mesnevî onun ilk eserlerindendir. Bu kitapta birer rüşeym, birer katre, birer tomurcuk hâlinde kendini gösteren onun altın düşüncelerinden her damla, her yaprak, her filiz, ileride birer ırmak olmuş çağlamış, birer gül bahçesi gibi tüllenip çevresine kokular salmış, birer orman gibi mehip mehip uğuldamış, dostlarının, mü’minâne, mütefekkirâne, şâirâne hislerini gıdıklamış ve onları coşturmuş; düşmanlarının da rûhlarına korkular ve velveleler salmıştır.

İşte onun ilk dönemden itibaren gönül gözlerimize renk renk, çizgi çizgi çalıp geçtiği ma’nâlar ve duygularımıza diriliş üfleyip rûhlarımızı coşturduğu nağmelerden bazı soluklar! Deryâdan damla, güneşten zerre, varlıktan sönük bir çizgi, hissedip söyleyememe, duyup değerlendirememe, dalga kıranlarıma çarpıp kırıldıktan sonraki halleriyle birkaç damla:

Bütün İslâm müfekkirleri gibi Bedîüzzaman’a göre de, dünyada en büyük hakîkat imân ve tevhid hakîkatidir. Onun düşünce ikliminde varlık, atomlardan en büyük sistemlere kadar tevhid gerçeğini işleyen bir mekik ve her yanda O’na âit ma’nâları, nakış nakış bir dantelâ gibi ören, örgüleyen bir ibrişim ve bir tığ gibidir. Bu hakîkatin, İlâhî maksadı kucaklayıcı mahiyette duyulup hissedilmesi ve en küçük teferruâtına kadar sezilip marifet hesabına yorumlanması hakikî tevhidin tezahürü; yakîne ulaştıracak tafsile girilemeden icmâlde kalınışı da avamca bir vahdet anlayışı.. evet “Arkadaş! Tevhid iki çeşittir: Biri âmice tevhiddir ki; ‘Allah’ın şerîki yoktur ve bu kâinât O’nun mülküdür’ şeklinde inanılır ve ifade edilir. Bu kısımdaki tevhid erbâbının, fikren gaflet ve dalâlete düşmelerinden korkulmalıdır.

İkincisi hakîki tevhiddir ki, “Allah birdir.. mülk O’nundur, vücut da herşey de” şeklindedir.. ve böyle imân eden kimseler sarsılmaz bir itikada sahiptirler. Bunlar, herşeyin üzerinde Cenab-ı Hakk’ın sikkesini görür ve herşeyin alnında O’nun mührünü okurlar.”

Bu hususlar, daha sonraları, Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makamı’nda teferruatlandırılmış ve her seviyedeki insana yeterli bir tevhid dersi kalıbına ifrağ edilmiştir.

Bedîüzzaman’ın ısrarla üzerinde durduğu konulardan biri de, imânın, varlık ve insan mahiyetinin gerçek buudlarını ortaya koyan bir menşûr olduğu şeklindedir. Ona göre; kâinât imân sayesinde okunan bir kitap, temâşâ edilen bir meşher, insan da bir fihrist bir ilânnâme hâline gelmiştir. Evet “İman nûruyla bu âlem terakkî eder ve bir ‘hikmet-i samedâniye kitabı’ nâmını alır. Bu sayede insan, zelil, fakir ve aciz hayvanlar seviyesinde kalmaktan kurtulur; zaafının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubûdiyetinin şevketiyle, kalbinin şualarıyla, aklının haşmet-i imâniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselir. Hatta, acz, fakr, ihtiyaç bir ma’nâda onun sukûtuna sebep iken, onun suûd ve yükselmesine vesile olurlar.”

Bu mevzu da yine, inkişâf dönemi itibariyle, Nur Risâleleri’nden, Yirmiüçüncü Söz’ün Bir ve İkinci Nokta’larında tafsil edilerek her seviyedeki insanın ses ve soluğu olmuşlardır.

Yine Bedîüzzaman’a göre; imân gerçeğinin birbirinden ayrı gibi görünen bütün mes’eleleri, farklı zâviyelerden farklı duyulup; farklı hissedilse de, aslında birbiriyle sımsıkı irtibatlı ve bir vâhidin değişik yüzlerinden ibarettir. Evet, “Arkadaş! Ulûhiyet, risâlet, âhiret ve kâinât arasında bir telâzum ve birbirini gerektirme vardır. Bunlardan birinin vücûd ve sübûtu, ötekinin de vücûd ve sübûtunu iltizam eder. Birisine imân, ötekisine de imânı icap ettirir.” Risale-i Nûr’un gelişme döneminde, Onbirinci Şuâ’nın Dokuzuncu Meselesi, imân rükünleri arasındaki bu telâzumu ifade etmesi bakımından fevkâlade orijinaldir...

Bedîüzzaman’ın enfes tesbîtlerinden biri de; kalbî ve rûhî hayata yelken açamamış kimselerin, aklî ve felsefî mes’elelerle iştigal etmesinin, hem bir hastalık emaresi, hem de hastalık yapan bir virüs olduğu gerçeğidir. “Arkadaş! Kalp ile rûhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyl ü muhabbet ziyade olur. O hastalık da, ulûm-u akliyeye tevağğul etmek nisbetindedir. Demek ki, mânevî hastalıklar insanları aklî ilimlere sevketmekte.. ve akliyat ile iştigal edenler de emrâz-ı kalbiyeye müptelâ olmaktadır.” Nur külliyâtından Otuzuncu Söz ve Lemeât enteresan bir üslupla bu muvâzeneleri ortaya koyar...

İşte, Üstad’dan bir orijinal tesbît daha! Sebeplere riâyet bir sorumluluk olsa da, onlara te’sir-i hakiki vermek apaçık bir dalâlet ve inhiraf, onlara riâyet etmenin yanında neticeyi Allah’tan bilmekse bir istikamettir. “Arkadaş! İnsan esbâb ve şerâiti kucağına alıp ona yapışırsa, zillet ve hakarete ma’ruz kalır. Meselâ; kelp, hayvanlar arasında birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve onlarla iştihar etmiştir. Hatta onun sadâkat ve vefadârlığı darb-ı mesel olmuştur. O, bu güzel evsâfına binâen insanlar arasında mübarek bir hayvan kabul edilmesi gerekirken maalesef mübârekiyet şöyle dursun ‘necisü’l-ayn’ addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi hayvanlarda ise, insanların onlara ettikleri ihsanlara karşı şükran hisleri olmadığı halde, insanlarca azîz ve mübarek sayılmışlardır. Evet, kelpte hırs marazı fazla olduğundan zâhirî sebeplere öyle bir ihtimam ile yapışır ki, bu onun, Mün’im-i Hakîkî’den bütün bütün gafil olduğunu gösterir. Evet kelp, vasıtayı müessir bilerek, Mün’im-i Hakîkî’ye karşı gafletine ceza olarak ‘necis’ hükmünü almıştır ki, tâhir olsun. Zira hükümler, hadler günahlara keffâret olmak için vaz’edilmişlerdir.. ve kelp insanlar arasında tahkir damgasını gafletine keffâret olarak yemiştir. Öteki hayvanlar ise, vesâiti bilmiyorlar ve esbâba da o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ; kedi, seni sever, tazarru eder; ihsânını alıncaya kadar.. aldıktan sonra, sanki aranızda hiçbir muârefe olmamış gibi bir tavra girer.. evet, onun ancak Mün’im-i Hakîkî’ye şükran hissi vardır; çünkü fıtratı Sâni’i bilir.. ve şuuru olsun olmasın, lisân-ı hâliyle ibadetini eda eder. Evet, kedinin mırmırları ‘Yâ Râhîm! Yâ Râhîm! Yâ Râhîm’dir.

Yirmidördüncü Söz’ün Birinci Dalı bu gerçeği daha değişik bir zâviyeden ele alarak ayrı bir letâfetle, duygu ve düşüncelerimize çok enfes mülâhazalar sunar.

Üstâd’ın titizlikle üzerinde durduğu konulardan biri de “sünnet-i seniyye” yörüngeli yaşamaktır. Bütün ehl-i sünnet ve’l-cemaat ulemâsı gibi o da, ısrarla, Peygamberin yanılmayan, yanıltmayan bir rehber, sünnetin de dünya ve ukbâ saadetine ulaştıran biricik yol olduğunu hatırlatır ve bizleri sünnetle bütünleşmeye çağırır.

Evet, peygamber rehberliğine iktiran etmeyen hayat yolculuğu, daha çok bir girdap etrafında dönmeye benzer ki, zâhiren yüzme ve mesafe alma gibi görünse de, gerçekte bir ölüm çukuruna doğru kaymaktan başka birşey değildir. “Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resûl-ü Ekrem Sallallâhü aleyhi ve sellem’in sünnetlerini birer yıldız, birer lâmba vazifesi gördüklerini müşâhede ettim. Her sünnet veya her hadd-i şer’î, o zulmetli dalâlet yollarında bir güneş gibi parlıyordu. O yollarda insan, zerre kadar o sünnetlerden inhiraf etse, şeytanlara mel’ab, evhama merkeb, ehvâl ve korkulara ma’rez ve dağlar kadar ağır yüklere matıyye olacaktır. Ve kezâ, o sünnetleri semâdan tedellî ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir ve saadetlere nâil olur, muhâlefet edip akla dayananlar ise, uzun kulelerle semâya yükselme hamâkatinde bulunan Firavun gibi bir Firavun olur.” Bu konu da Nur Külliyâtı’nda sık sık hatırlatılır.. ve bilhassa, Onbirinci Lem’a’nın Üçüncü Nüktesi bu mevzua tahsis edilerek, sünnet yolunun Allah yolu olduğu vurgulanır.

Üstâd orijinal bir düşüncesini de, dünya ile münasebetlerimiz ve dünyaya bakış zâviyemiz açısından ortaya koyar ve dünyanın sevilmeyecek gibi bir nesne olmadığını, aksine onun sevilmesi lâzım geldiğini vurgular ve bu sevgiye esas teşkil edecek olan hususları hatırlatır: “Arkadaş dünyanın üç vechi vardır:

Birincisi; âhirete bakar; çünkü onun mezrasıdır. İkincisi; esmâ-i ilâhiyeye bakar; zira onların mektep ve tezgahlarıdır. Üçüncüsü; kasden ve bizzat kendi kendine bakar ki; bu vechiyle insanların hevesâtına, keyiflerine ve bu fâni hayatın tekâlifine medar olur. Nûr-u îmân ile dünyanın ilk iki vechine bakmak, mânevî bir cennet gibidir. Üçüncü vechi ise, onun fenâ yüzüdür ki, ehemmiyetli bir kıymeti yoktur.”

Bu mevzu ile alâkalı ayrı bir yaklaşım da, birkaç sahife sonra şu ifadelerle bizi selâmlar: “Şu dünya hayatının fâideleri pek çoktur. O fâidelerden hayat sahibine -tasarruf ve hizmeti nisbetinde- bir hisse ayrıldıktan sonra, bâki kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîm’e râcîdir. Evet, insan ve insanın hayatı; esmâ-i ilâhiyenin tecelliyâtına bir tarla, cennet de rahmet-i ilâhiye envâının cilvelerine birer meşher ve hayat-ı uhreviyenin harika ve gayr-i mütenâhi semereleri için bir fidanlıktır. Demek ki insan bir sefine kaptanı gibi, sefinenin pek çok fâidelerinden, onun alâka ve hizmeti nisbetinde kendine verilir; bâki kalan kısmı ise Sultan’a âittir.”

Ve Üstâd’dan ayrı bir tesbît.. insanları, olduğundan fazla büyük görüp büyük kabul etmek, hem bir zulüm, hem de putperestlik istikametinde atılmış bir adımdır. Böyle bir ilk adımı atan insan, bazı durumlarda geriye dönemeyebilir de. Evet, “İnsanların en büyük zulümlerinden biri de, büyük bir cemaatin mesâisine terettüp eden bir hasenâtı netice veren semerâtı, bir şahsa isnad ve ona mâletmektir. Böyle bir zulümde, aynı zamanda bir şirk-i hafî vardır. Çünkü bir cemaatin cüz’î ihtiyâriyle kesbettiği mahsulâtı bir şahsa isnad etmek, o şahsın îcâd derecesinde, hârikulâde bir kuvvete malik olduğunu iddia etmek gibidir.

Eski Yunânîler ve diğer Vesenîlerin âliheleri, işte böyle zâlimâne bir tasavvurât-ı şeytâniyenin mahsulüdür.”

... Ve farklı bir tesbît daha.. kâfirlerin Müslümanlara düşmanlığı küfrün gereği ve kökü gidip tâ tarih öncesi dönemlere dayanmaktadır. Bu itibarla da onları memnun etmek ve hele onlardan yararlanmak kat’iyen mümkün değildir. Evet, “Kâfirlerin, Müslümanlara ve ehl-i Kur’ân’a düşman olmaları küfrün iktizâsındandır. Zîrâ küfür, îmâna zıttır. Maahazâ Kur’ân, kâfirleri de, onların âbâ u ecdatlarını da îdâm-ı ebedî ile mahkum etmiştir. Binaenaleyh, Müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşunadır. Evet, onlara olan muhabbet karşılıksızdır ve onlardan meded de beklenmez.”

Sonra değişik bahislerde şu mütâlâalara yer verilir: Îman sırlı bir güç kaynağıdır. Bu kaynağı elinde bulunduran dünyaları peyleyebilir.. ve îmânıyla gerçekleştirdiği intisâbı sayesinde, herşeyi teshir edebilir. Evet, “Allah’a abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur. Bu da, herşeyin Allah’ın mülkü ve mâlı olduğunu iz’anla tahakkuk eder. Evet, Kudret, insanı çok dairelerle alâkalı bir vaziyette yaratmıştır.. ve en küçük, en hakir bir dairede onun eli yetişebilecek kadar ona bir ihtiyar ve bir iktidar vermiştir. Bu itibarla, ferşten arşa, ezelden ebede kadar pek çok dairelerle alâkalı işlerde insana düşen sadece ve sadece duâdır.”

Evet, “De ki, duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var” meâlindeki âyet-i kerîme, bu hakîkati tenvir ve isbata kâfidir. Öyle ise, çocuk, eli yetişemediği bir şeyi peder ve vâlidesinden istediği gibi, kul da, acz u fakriyle Rabbine iltica edip herşeyi O’ndan istemelidir. Yirmiüçüncü Söz’ün Dört ve Beşinci Nokta’ları bu mes’eleyi daha rengin bir televvünle gözler önüne serer.

Hazret-i Rûh-u Seyyidi’l-Enâm, varlığın esası, özü ve mâyesi mesâbesindedir. Kâinâtta O’nun nûr-u hakîkatinden hâlî bir nokta yok gibidir. Tıpkı bir ağaç ve bir filizin bünyesinde, çekirdekteki rûh ve ma’nânın bulunması gibi, O da, nûrunun varlığa esas teşkil etmesi açısından Hazreti Evvel ve Âhir’in bir mir’ât-i mücellâsıdır. Evet “Şu görülen büyük âleme, büyük bir kitap nazariyle bakılacak olursa, Nûr-u Muhammedî sallallahü aleyhi ve sellem o kitabın Kâtibi’nin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilecek olsa, dünya mücessem bir zîhayat farzedilse, o nur onun aklı olur.. eğer pek güzel, şâşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilse, Nûr-u Muhammedî onun andelîbi olur.. şayet pek büyük bir saray farzedilse, Nûr-u Muhammedî, o Sultan-ı Ezel’in, makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır, münâdi ve teşrifatçı olur.”

Otuzbirinci Söz’ün Üçüncü Esas’ı ve Onuncu Söz’ün İkinci Zeyl’i bu enfes mevzuu ayrı bir derinlik ve zenginlikle gönül gözlerimizin önüne serer.

Hazret-i Üstad’a göre tabiat ve insanın mahiyeti, hem aldatan birer put, hem de san’atkârlarını ve sonsuz hakîkati gösteren sırlı birer menşurdur. Evet, rûhen hazırlıklı ve bakış zâviyesini yakalayabilmiş kimseler için, hem nakış nakış tabiat hem de bir billûr prizma olan insan yanıltmayan birer kitap, talâkatli birer hatip ve eşyanın perde arkasını aydınlatan birer ışık kaynağıdırlar. Üstad bu mülâhazasını: “Benim otuz seneden beri iki tağutla mücadelem var: Biri insan, diğeri de âlemdir. Biri ene, diğeri de tabiattır. Birinci tağutu, gayr-i kasdî, gölgevârî bir âyine gibi gördüm. Bu tağutu, kasden ve bizzat ehemmiyet verip nazara alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar. İkinci tağut ise, onu İlâhî bir san’at ve rahmânî bir sıbğa şeklinde gördüm. Ancak bu İlâhî san’ata, gaflet nazariyle bakıldığında tabiat zannedebilir ve maddiyûnca âdetâ bir ilâh olur. Maahazâ, o tabiat zannedilen şey İlâhî bir san’attır. Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tağutun ölümü ve her iki sanemin kırılmasiyle netice buldu” sözleriyle bir zafer neşîdesi şeklinde dile getirir ki, Nurlar’ın tekamül dönemi itibariyle Otuzuncu Söz’ün Birinci Maksad’ı ayrı bir enginlik ve zenginlikle yaklaşır bu sırlı mevzua.. ve yine, Külliyat’tan Yirmiüçüncü Lem’a, hem de her seviyedeki insanın anlayabileceği bir dille zîr ü zeber eder tabiatperestlik düşüncesini...

Üstad’ın düşünce dünyasında günahlar küfrün keşif kolları gibi resmedilirler. Onların sık sık görüldükleri yerlerde düşünce fıska yelken açar ve imân hep tehlikelerle burun burunadır. Evet, “Mâsiyetin mahiyetinde, bilhassa devam ederse küfür tohumu saklıdır; zira masiyete devam eden ülfet peyda eder. Sonra da ona aşık ve mübtelâ olur. Nihayet terkine imkân bulamayacak hâle gelir. Derken, o masiyetin ikaba mûcib olmadığını temenniye başlar.. ve sonunda gerek ikabı ve gerek dârü’l-ikabı inkâra sebep olur.” Gelişme dönemi eserlerinden İkinci Lem’a’nın Birinci Nüktesi, günahların küfür yolunda birer ağ durumunda olduklarını ifade bakımından sahasında orijinal bir eserdir.

Kur’ân’la iştigal, bu aydınlık düşüncenin vazgeçilmez bir tutkusudur. İşârâtü’l-İ’câz’dan Mesnevî’ye, Mesnevî’den değişik Sözler ve hususiyle Yirmibeşinci Söz’e uzanan çizgide, o hemen her zaman Kur’ân soluklamış, çok yeni ve orijinal yorumlarla, sık sık onun büyülü derinliklerini gözler önüne sermiş ve ona susamış gönüllerle, lâhûtun beşer idraki seviyesine tenezzülü ve nâsutun rahmetleşme ufku sayacağımız ledünnî çiy noktasına tereffuunu aksettiren altın düşüncelerle coşturmuştur sinelerimizi:

- “Kur’ân’ın okunuşunda yüksek bir selâset vardır ki, lisana hiç ağır gelmez.

- Fevkalâde bir selâmet vardır ki, lafzen ve ma’nen her türlü hatadan sâlimdir.

- Âyetler arasında öyle bir tesânüd vardır ki, kârgir binalar gibi birbirine dayanır ve Kur’ânî yapıyı sarsılmaktan vikâye eder.

- Parçalar arasında öylesine bir tenâsüb, tecâvüb ve teâvün vardır ki, âyetler birbirini destekler, birbirinin vuzuhuna yardım ve istîzâhına cevap verir:

- Parça parça ve ayrı ayrı zamanlarda nazil olduğu halde, parçalar arasındaki sımsıkı münasebetten ötürü sanki bir defada nazil olmuş gibidir.

- Ayrı ayrı ve birbirinden farklı suallere cevap olduğu halde, kemâl-i intizamından, tek bir hâdise münasebetiyle inmiş ve tek bir suale cevapmış gibi bir vahdet gösterir.

- “Tenezzülât-ı İlâhiye” tabir edilen, muhatapların anlayışlarına göre münasip bir üslûp üzere nazil olmuştur.

- Değişik zaman ve mekânlarda yaşayan insanlara tevcih-i kelâm ettiği halde, sühûlet-i beyânından ötürü, bir tek muhataba konuşuyor gibidir.

- Kur’ân, irşad gayeli olduğu için tekrarları tahkik ve takrir ifade eder. Maahâza, bu tekrarlar zevke kat’iyen hâlel vermezler; hatta tekerrür ettikçe misk gibi kokar.

- Kur’ân kalplere kût ve gıda, rûhlara da saadettir. Gıdanın tekrarı kuvveti artırır.. ve tekerrür etmekle daha me’lûf ve me’nûs hâle geldiğinden lezzeti daha da artar.”

Yirmibeşinci Söz’de harika bir sihre ulaşan bu tahlil buradaki icmalin bir tafsîli, buradaki damlanın deryası ve buradaki fidelerin ormanlığı gibidir. Ayrıca, Mesnevî’deki bu kısa hatırlatmadan sonra birkaç sahife henüz geçip geçmemiştir ki, yine Kur’ân’a âit çok enfes bir mevzu kapı aralığından bizlere şunları fısıldar geçer:

“İ’lem Eyyühel-Azîz! Kur’ân-ı Kerîm okunurken onu muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:

1- Resûl-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev’-i beşere hitaben, Kur’ân’ın ayetlerini tebliğ ederken, O’nun kıraatini kalben ve hayâlen dinlemek için, kulağını o zamana gönderip O’nun fem-i mübarekinden çıkıyor gibi dinleyebilirsin.

2- Veya Cebrâil (as), Hazret-i Muhammed aleyhiselâtü vesselâm’a tebliğ ederken, her iki Hazret arasındaki tebliğ ve tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol!

3- Veya “Kâb-ı Kavseyn” makamında, yetmişbin perde arkasında, Mütekellim-i Ezelî’nin, Resûl-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmla olan konuşmasını dinler gibi hayâlî bir vaziyete gir!

Nurların değişik parçalarında ayrı birer vuzûh ve zenginlikle ele alınan; herbiri ayrı bir kitaba mevzu teşkil edecek olan dünya kadar mes’elenin hem birer meşheri hem de birer fihristi gibidir Mesnevî-i Nûriye.

“Zühre” ünvanıyla ele alınıp, daha sonra olduğu gibi Nur Külliyâtı’nın içine taşınan notaların herbiri ne önemli hakîkatleri icmal eder!

“Zerre” takvâ ve amel-i sâlihin ilk mini meşcereliği gibidir. Orada dünyevî duygularımız sorgulanır.. düşüncelerimize bir kere daha tevhid soluklatılır.. ve îmânın enginlikleri gösterilir.

“Şemme” bir tayf gibi dokunur gönüllere ve gözlerimizin önüne, ayetlerin derinlik ve zenginliğinin şiirle kabil-i kıyas olmadığını hatırlatır, geçer, insan uzuvlarının yaratılış gayeleri üzerinde durur.. ve gözlerine bir cilâ çalar, basîretin çapağı sayılan ülfeti siler-süpürür, götürür.

Onuncu Risale başlığı altında bizi, kaza-kader-atâ yamaçlarında dolaştırır, atlar, gönüllerimize ayetlerin fezlekelerindeki sırları duyurur. Arkadan hemen bir girizgâh bulur, günümüzün hakîkat yolcusuna, geçmişteki yollardan farklı olarak, onu Hakk’a ulaştıracak ayrı bir yol teklif eder. Teklif eder ve dikkatlerimizi acz u fakr ufkuna çevirir. İki adım ötede ayrı bir başlıkla, insanın diğer bütün canlılardan farklı yaratılışına dikkati çeker ve onun, topyekün varlığın fihristi olduğu gerçeğini hatırlatır geçer. Hemen ardından bakarsın, daha sonra Risale-i Nur Külliyatı’nda defaatle ele alınıp tahlil edilen duâlara döner, duâlara icabetin esrarlı kapılarını aralar ve gönüllerimizde münâcât arzularını coşturur. Bir aralık “tahdis-i nîmet” ve “gurur” mevzuundaki muvâzeneyi hatırlatır.. sonra yine Dördüncü Reşha başlığı altında Nur Risâleleri’nde mihver mevzuu sayılan Kur’ân’ın temel meseleleri ve makâsıd-ı esâsiyesi üzerinde durur.

“Şûle” başlığı ile ism-i zat olan lafz-ı celâlenin enginliklerinde dolaştırır bizleri ve ayrı bir marifet heyecanıyla hoplatır gönüllerimizi.

Hemen duâlarla alâkalı bir paragraf daha açar, birer fiilî duâ sayılan himmetlerle, şefaatlerle tanıştırır okuyucularını.. ve döner toprak unsurunun önemini verir nazara ve arzın âlemin kalbi olduğunu hatırlatır. Sonra da bu mülâhazalarını “Kul Rabbine en çok secdede yakındır” ile pekiştirir ve derinleştirir.

“Nokta” başlığı altında, risalelerinde sık sık üzerinde durduğu Zat-ı Ulûhiyet adına üç önemli küllî delile, âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisâkı ve berzahı sayılan vicdanı da ilave eder.. ve pek çok mütefekkirin fikrî ve rûhânî sülûklerinde üzerinde durdukları bir kapıyı da aralamış olur.

Evolüsyonun imkânsızlığını vurgular ve çok erken dönemde, çoklarına kapalı da olsa, mutasyonlarla bir yere varılamayacağını, nevîden nevîye geçilemeyeceğini net bir dille ifade eder. Mutlak, mücmel fakat sağlam bir düşünce ve ifade yapısıyla “hayır” der çıkar işin içinden.

Risâle-i Nur’un diğer parçaları gibi Mesnevî-i Nûriye’yi de, Arapça baskıya hazırlayan müdakkik üstâd İhsân Kâsım Bey’in meşkûr hizmeti, bizim burada sunmaya çalıştığımız ölçüde yarım-yamalak takdimlerden vâreste ve sa’y-i mübeccelleri her türlü takdirin üstündedir.

Aslında, Üstad İhsân Kâsım Bey’in bu mübarek çalışmaları, bizim yaptığımız gibi sadece Külliyat’ın bir parçasına, hem de kuşbakışı değil de; ayrı ayrı Nûr’un her mes’elesi, Batı standartlarına göre birer doktora mevzuu olarak ele alınıp desteklenmeliydi.. bu, hem Nûr’un gerçek değerinin, akademisyenler seviyesinde bir kere daha ortaya çıkması, hem de İhsân Kâsım Bey’in gayretleri ölçüsünde bir çalışma olması bakımından oldukça önemliydi. Gerçi, şimdiye kadar bir hayli genç arkadaşımız, Nurlar etrafında doktora veya master seviyesinde oldukça yoğun çalışmalar yaptılar ama, bunların hiçbiri, O Kâmet-i Bâlâ’yı büyük eseriyle aksettirecek mahiyette değildi.

Bütün temennimiz, bu hususla alâkalı bir enstitü bünyesinde, böyle bir çalışmanın çok yakın bir zamanda gerçekleştirilmesidir.