+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 ve 5

Konu: Maturidi'den Bediüzzaman'a İnsan Hürriyeti

  1. #1
    Ehil Üye Abdulbaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    56
    Mesajlar
    3.610

    Standart

    Baki abi,önce burda başlayal?m,bunu izah edermisiniz.çünkü bu konudan sonra tercih,tereccuh konusu geliyor 26.sözde.
    zannediyorum konu bunla alakal?.işte o al?nt? ve izah?n? bekliyorum.
    Alt?nc?s?: Haşiye Cüz-i ihtiyârînin üssü'l-esâs? olan meyelân, Mâtüridîce bir emr-i itibârîdir, abde verilebilir. Fakat, Eş'ârî, ona mevcud nazar?yla bakt?ğ? için, abde vermemiş; fakat o meyelândaki tasarruf, Eş'âriyece bir emr-i itibârîdir. Öyle ise, o meyelân, o tasarruf bir emr-i nisbîdir; muhakkak bir vücud-u haricîsi yoktur. Emr-i itibârî ise, illet-i tâmme istemez ki, illet-i tâmme vücudu için lüzum ve zarûret ve vücûb ortaya girip, ihtiyâr? ref' etsin. Belki, o emr-i itibârînin illeti bir rüçhâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibârî sübut bulabilir. Öyle ise, o anda onu terk edebilir. Kur'ân ona o anda diyebilir ki, "Şu şerdir, yapma."
    Evet, eğer abd, hâl?k-? ef'âli bulunsayd? ve icada iktidar? olsayd?, o vakit ihtiyâr? ref' olurdu. Çünkü ilm-i usûl ve hikmette,
    kaidesince mukarrerdir ki, "bir şey vâcib olmazsa, vücuda gelmez." Yani, illet-i tâmme bulunacak; sonra vücuda gelebilir. ?llet-i tâmme ise, mâlûlü, bizzarûre ve bilvücûb iktizâ ediyor. O vakit ihtiyâr kalmaz.
    Haşiye: Gayet müdakkik âlimlere mahsus bir hakikattir. (Ekleyen yunusum)
    Yukar?daki al?nt? yunusum kardeş taraf?ndan "Tereccüh bila müreccih muhaldir" başl?ğ?na eklenmiş ve yunusum kardeş bu konu ile ilgili izah istemiş.Şu an şahsi cevap vermek için müsait olmad?ğ?m için Köprü say?s?ndan Bünyamin Duran'?n yaz?s?n? ekliyorum.?nşallah istifadeli olur.
    Konu MuhammedSaid tarafından (03.06.07 Saat 02:31 ) değiştirilmiştir.

    Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. (Bediüzzaman)


  2. #2
    Ehil Üye Abdulbaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    56
    Mesajlar
    3.610

    Standart

    Maturidi’den Bediüzzaman’a ?nsan Hürriyeti


    ?nsan hürriyeti konusu tarih boyunca düşünürleri yoğun şekilde meşgul eden bir konu olmuştur. Doğulu-Bat?l? yüzlerce bilim ve düşünce adam? insan hürriyeti konusunu tart?şm?ş, bu konuda binlerce eser vermişlerdir. Konu hakk?nda tart?şma bütün h?z?yla günümüzde de devam etmektedir. Çünkü hürriyet konusu doğrudan insan?n günlük hayat?n? ilgilendirdiğinden konuya yaklaş?m tarz? herkesi yak?ndan alakadar etmektedir. Öte yandan bu konu belli aç?lardan düşünce sistemlerinin dayand?ğ? ç?k?ş noktas? konumundad?r. Siyasal sistemlerin niteliğini geniş ölçüde insan hürriyetine yaklaş?mlar? belirlemektedir.
    Hürriyetin bir metafizik boyutu, bir de bu dünyaya ait ahlakî ve hukukî boyutu vard?r. Burada ilk olarak metafizik boyutu üzerinde k?saca durulacak, daha sonra da sosyal ve hukuki boyutu üzerinde durulmaya çal?ş?lacakt?r.
    Düşünce ve inanç sisteminin temelinde insan ve insan?n eylemlerinin niteliği bulunan ?slam’?n hürriyet konusunda kay?ts?z kalmas? düşünülemez. Nitekim binlerce Müslüman filozof, kelamc?, müfessir, mutasavv?f bu konuyu yüzy?llarca tart?şm?ş, konu hakk?nda binlerce eser vermişlerdir. Doğal olarak bu tart?şma süreci içinde konuyla ilgili say?lmayacak say?da doktrin, tez ve yaklaş?m üretilmiştir. Bütün bu zihni faaliyetler, insanl?ğ?n evrensel düşünce birikimine önemli bir katk? sağlam?şt?r. Hatta bu birikimin baz? unsurlar?, izleyen çağlarda Doğulu ve Bat?l? filozoflar taraf?ndan biraz daha işlenerek üzerlerine son derece etkili felsefi sistemler kurulmuştur.
    Konuyu analize başlamadan evvel şunu hemen vurgulayal?m ki burada “Müslümanl?k s?n?r?” çok geniş tutulacakt?r. ?nsan hürriyeti konusu Cebriye’den Mutezile’ye, Felasife’den Eşariye’ye, Şia’dan Maturidî’ye kadar çok geniş bir yelpazede tart?ş?lmakta, doğal olarak bu tart?şma sürecinde Müslümanl?ğ?n s?n?rlar? önemli ölçüde gerilmektedir. Bu çal?şmada Gazali’nin “kim la ilahe ?llallah Muhammed Rasulullah derse Müslüman’d?r” içtihad?n? esas alacağ?z. Ayn? şe-kilde yine Gazali’nin Faysalu’t-Tefrika Beyne’l-?slam ve’z-Zendeka adl? kitab?na temel olarak ald?ğ? “Ümmetim yetmiş küsür f?rkaya ayr?lacak; z?nd?klar hariç, onlar?n hepsi cennetliktir” (Gazali, 1992, s. 171) hadisinin sağlad?ğ? esneklikten yararlanarak, incelediğimiz tüm mezhep ve f?rkalar?n Müslüman olduğunu kabul edeceğiz. Gazali’nin üç konuda küfürle itham ettiği felasifeyi de Bediüzzaman’?n ?bn-i Sina için “âdi bir mümindir” içtihad?n? temel alarak onlar? da bu daire içinde mütalaa edeceğiz.
    ?nsan hürriyeti konusunda yaklaş?mlar
    ?lahi kudret ve ?lahi iradeye bağl? olarak fiillerinin seçimi ve yarat?lmas? konusunda insan?n etkinliğiyle ilgili Müslüman düşünürler taraf?ndan geliştirilen yaklaş?mlar? bir parabol üzerine yerleştirmemiz mümkündür. Parabolün bir ucunda Felasife yer al?rken, diğer ucunda da Cebriye yer al?r. Orta k?sm?n? teşkil eden bölümlerinde ise geniş bir yelpazede Maturidî, Eşari, Gazali ve Bediüzzaman gibi düşünürler konumlan?r. ?nsan?n Allah’la ilişkisi, iradesinin olup olmamas?, fiillerini seçim konusundaki etkinliği bak?m?ndan gelişti-rilen ekolleri şöyle tasnif edebiliriz:
    1- “Tam Özerk, K?smî Bağ?ml?, K?smî Muhtar” tezi (Felasife Ekolü)
    2- “K?smî Özerk, Tam Bağ?ms?z, Muhtar” tezi (Mutezile Ekolü, Şia Ekolü ve baz? Maturidî ve Eşarî alimler (?mamü’l Haremeyn el-Cüveynî ve Kemal ?bn-i Hümam gibi)
    3- “Bağ?ml?, K?smî Özerk, Muhtar” tezi (Maturidî Ekolü ve baz? Eşarî âlimler (el-Bak?llanî, el-?sferanî gibi)
    4- “Bağ?ml?, Yar?-Özerk Muhtar” tezi (Maturidî Ekol’den baz? âlimler (Sirhindi ve Bediüzzaman gibi)
    5- “Tam Bağ?ml?, Muzdar-Muhtar” tezi (Eşari Ekolü’ndan baz? âlimler (Gazali, Fahreddin-i Raz?, Taftazani gibi)
    6- “Tam Bağ?ml?, Muzdar K?smî Muhtar” tezi (Eşarî Ekolü)
    7- “Tam Bağ?ml?, Muzdar-Gayr-? Muhtar” tezi (Cebriye)
    Yukar?daki ekollerin görüşlerine k?saca değinmek gerekirse şunlar? söyleyebiliriz: Bilindiği gibi Felasife ekolünün mimarlar? El-Kindî, Farabi ve ?bn-i Sina’d?r. Meşşaî felsefeyi kuran El-Kindi ve Farabi olsa da sistematik hale getiren ve Bat?ya taş?yan ?bn-i Sina ve ?bn-i Rüşd olmuştur. Üstad Fazlurrahman’?n hakl? olarak vurgulad?ğ? gibi (Rahman, ?slam, 1996) Felasife men-suplar? biri Eski Helen diğeri ?slam olmak üzere iki ülkenin vatandaş?d?rlar. Bu niteliklerinin en aç?k ifadesi yaratma konusunda ortaya ç?kmaktad?r. Onlar?n yaratma ile ilgili temel yaklaş?m? Yeni-Eflatuncu “sudûr” teorisine dayan?r. Sudûrcu yaklaş?ma göre Allah ilk olarak “?lk Akl”? yaratm?ş, ?lk Akl ise Birinci Göğün cismini ve nefsini yaratm?ş ve yaratma süreci aşağ?ya doğru devam etmiştir. En son Faal Akl, insan?n nefsini, gök cisimlerinin hareketi de insan?n bedenini yaratm?şt?r. ?nsan belli cepheleriyle ay-alt? alem olan tabiat alemi-ne, belli yönleriyle de göksel varl?k alemine aittir. Ancak göksel varl?k alemine ait yönü son derece s?n?rl?d?r. Göksel varl?k alan?yla ilişkisi Nazarî Ak?l yoluyla olmaktad?r. Nazari Ak?l, bilinenlerden bilinmeyenleri istihraç edebilmek için düşünmeye ihtiyaç duyar. Fakat bu konuda düşünme de yeterli değildir. Düşünme, Faal Akl’?n ?ş?ğ?n?n feyezan etmesi için insan nefsini haz?rlar ve bu süreçle Faal Ak?l’dan gelen “?ş?k”la Nazarî Ak?l yeni bilgilere ulaş?r. Bu bilgileri kuram haline getirerek Amelî Ak?l’a havale eder. Ameli Ak?l ise bu ilkelerin irade yoluyla fiil şekline dönüşmesini sağlar. (Macit Fahrî, 1987)
    Dikkat edileceği gibi bu süreçte sadece Nazarî Akl’?n Faal Ak?l’la ilişkisi yeni bilgi yollar?na ulaşma sürecinde olmakta, geri kalan tüm alanlarda ise insan doğal güçlerin etkisine tabi olmaktad?r. Bu yönüyle Felasife ekolüne göre insan yaratma konusunda Allah’tan bağ?ms?z, fiili belirleme konusunda doğal ve d?şsal faktörlerin etkisi alt?nda ve k?smen özgür iradeye sahiptir. Fiilleri yaratma konusunda zorunludur.
    ?nsan?n özgürlüğünün s?n?r? konusunda Felasife’den sonra Mutezile ekolü gelir. Onlar da insan?n özgür iradesi olduğunu, Allah’?n insan?n fiiline müdahale etmediğini, insan?n kendi fiilini kendi gücüyle yaratt?ğ?n? savunur.
    Mutezile’ye göre her şeyi olduğu gibi insan? da Allah yaratm?şt?r. Ancak insana kendi fiillerinden sorumlu olmas?n? sağlamak amac?yla insana yaratma kudreti ihsan etmiştir. Mutezile ekolüne göre ancak bu şekilde insan için övgü ve yergi, ödül ve ceza anlaş?l?r bir duruma gelebilir. (Taftazani, c. 4, 1989, s. 256-259 vd)
    ?nsan özgürlüğünün s?n?rlar? hakk?nda Mutezilî yaklaş?ma yaklaşan ekol Maturidî ekolüdür. Doğal olarak bu konuda tüm Maturidî düşünceyi benimseyen düşünürleri bu kategori içinde değerlendirmek mümkün değildir. Baz? Maturidî alimler bu konuda Mutezile veya Eşari’nin yaklaş?m?n? benimserken, baz? Eşari alimler de Maturidî yaklaş?m? benimsemişlerdir.
    Doğal olarak bu tezin mimar? ünlü Türk düşünürü Maturidî’dir. Orta Asya’n?n büyük şehirlerinden biri olan Semerkand’?n civar?nda bir köy veya mahalle olan Maturid’de doğan düşünür, miladî onuncu yüzy?l?n ortalar?na doğru 944 y?l?nda vefat etmiştir. Maturidî ayn? zamanda ünlü Müslüman-Türk filozofu Farabi (öl: 950) ve Eşari ekolünün kurucusu el-Eşari (öl: 935)’nin de çağdaş?d?r.
    Maturidî ve insan özgürlüğü
    Maturidî, esas olarak Cebriye ve Mutezile ile mücadele etmekle birlikte belirli noktalarda Eşari’yi de eleştirir. Cebriye’nin aş?r? determinizmini çürüterek, Allah’la insan aras?ndaki ilişkinin Allah’la fiziki dünya aras?ndaki ilişkinin ayn?ym?ş gibi mütalaa edilmemesi gerektiğini ileri sürer. Allah insana; ak?l, doğruyu ve yanl?ş? tefrik etme gücü, düşünme, hissetme, arzu etme, muhakeme etme kabiliyetlerini bahsetmiş, insanlar? doğru yola iletmek için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. ?nsan da zihnini kendisine faydas? doku-nabileceğini düşündüğü şeylere yöneltir, onlara meyleder. Zararl? olabileceğini düşündüğü şeylerden de kendini uzak tutar, akl?yla alternatif hareket tarzlar?ndan birini seçer ve amellerinin fazilet ve günahlar?ndan sorumlu olduğunu düşünür.
    ?nsan bu işleri yaparken, kendinin daima gayet özgür olduğunu düşünür ve bir d?ş etkenin hareketlerinden herhangi birini yapmaya zorlad?ğ?n? hiçbir zaman ne düşünür, ne de hisseder.
    Bilindiği gibi Kur’an’da her şeyin Allah taraf?ndan yarat?ld?ğ? ifade edilmektedir. Ancak insan?n da yapt?ğ?ndan sorumlu olmas? gerekir. Maturidî insan?n sorumluluğuna bir temel bulabilmek için iki ç?k?ş yolu dener. Bunlardan biri fiilde “çeşitli yönler” doktrini, diğeri de insan iradesinin yarat?lmam?ş olduğu doktrinidir.
    Fiilde “çeşitli yönler” doktrini
    Maturidî, insan emrine tahsis edilen kudretin fiilin yarat?lmas?nda ?lahi kudretle birlikte etkili olduğu düşüncesindedir. Cenab-? Hak zorunlu olduğu için değil, ?lahi âdeti böyle olduğu için fiilin yarat?lmas?nda insan kudretini ve iradesini bir “sebeb-i âdî” k?lm?şt?r.
    Bu yaklaş?ma göre fiilde biri ?lahi kudret, diğeri de insan?n Allah taraf?ndan yarat?larak insana ihsan edilen “muhdes kudret” olmak üzere iki kudret etkilidir. Fakat iki kudretin etkisi farkl? “yönlerden”dir. ?lahi kudret yaratma yönünden, insan?n kudreti ise “kesb” yönündendir. O zaman bu düşünüre göre insanlar?n fiilleri birinci yönden Allah’a, ikinci yönden insana aittir.
    Öte yandan düşünüre göre insan?n emrine verilen kudret El-Eşari’nin yaklaş?m?n?n aksine ayn? zamanda iki z?dda taalluk edebilir niteliktedir. Kudret insan?n eli veya dili gibidir. El ile nas?l hem cinayet işlenebilir hem de dua edilebilirse veya dille hem yalan hem de doğru söz söylenebilirse kudretle de hem iman hem de küfredilebilir. Şayet kudretin böyle bir niteliği söz konusu olmazsa kafirin imanla mükellef olmas? “teklif-i mâlâyutak” olurdu. Ayn? zamanda bu durumda insan?n fiillerde zorunlu olmas? gerekirdi. Böyle bir şey ise karda soğukluğun, ateşte s?cakl?ğ?n bulunmas? gibi zorunlu bir olgu olacağ?ndan insan iradesini ortadan kald?ran bir olgu olacakt? (Ebu’l Muîn Nesefi, s. 583-584)
    Bir fiilde iki kudret etkili olduğuna göre Allah’?n yaratma fiiline insan ortak olmuş olmuyor mu? Bu da şirki gerektirmez mi? Sorusuna karş? Maturidî ve Matüridî’nin anlaş?lmas?nda büyük rolü olan Ebu’l-Mu’in en-Nesefi bunun ortakl?k (şirk) olmayacağ?n? ileri sürerler. Nesefi’ye göre bu anlamdaki ortakl?k, insanlar?n sahibi ve maliki bulunduklar? gayr-? menkullerin mülkiyeti gibidir. O mülkler nas?l Allah taraf?ndan yarat?ld?ğ? için Allah’?n, fakat insanlar taraf?ndan kazan?ld?ğ? için de insanlar?n mülküyseler, bu mülklerin Allah’?n mülkiyetinde olmas? insanlar?n o mülkler üzerinde tasarrufunu ortadan kald?rm?yorsa, insan?n fiilleri de yapma yönünden Allah’a, kesb ve işleme yönünden insana ait olmas? birbirine engel değildir ve ortakl?ğ? (şirk) gerektirmez. (Nesefi, s. 674-5)
    Maturidî’nin insan fiilleri konusunda ikinci ç?k?ş yolu insan iradesinin yarat?lmam?ş olduğu noktas?nda odaklan?r.
    Daha sonraki yüzy?llarda gelen post-Maturidîyyen kelamc?lar?n üstad?n genel yaklaş?m?ndan hareketle geliştirdikleri bu yaklaş?m da insana özgürlük aray?ş?n?n bir sonucu idi. Bu yaklaş?ma göre Maturidî’nin insan iradesini “gayr-i mahluk” kabul ettiği iddia ediliyordu. Eşarî kelamc?lar insan iradesini mahluk kabul ettiklerinden, mutlaka Allah taraf?ndan yarat?ld?ğ?na inan?yorlard?. Aksi durumda her fiili belirleyen irade için başka bir iradeye gerek olacakt?. Bu da sonsuza kadar teselsül edip gidecekti. Allah taraf?ndan yarat?l?nca iradede bir zorunluluk doğuyor ve insan?n fiillerini de cebre götürüyordu. Bundan dolay? Eşari kelamc?lar ister istemez Cebriye’ye yaklaş?yor, düşünce sistemlerinde “muzdar muhtar” görüşünü kabul etmek durumunda kal?yorlard?. Gazali ve Fahreddin-i Razî bu yaklaş?m? savunuyordu. (Gazalî, 1993, c. 4, s. 502; Fahreddin-i Razî, c. 4, Beyrut, 1995).
    Maturidî kelamc?lar insan iradesinin bir emr-i nisbi olduğunu, mahluk olmad?ğ?n?, dolay?s?yla yarat?lmas? için bir illet-i tammenin gerekli olmad?ğ?n? savundular. Böylece insan iradesinin serbestçe seçebilme eğiliminin olduğu, insan?n bu seçiminin sonunda fiillerinin tam sorumlusu olduğunu savunuyorlard?. Maturidî kelamc?lar? Eş’arî ile Maturidî düşüncesi aras?ndaki en önemli farklardan birinin bu konu olduğunu vurgularlar. (el-Ankaravi, 1304, s. 121-122) Ancak bu düşünürlerin konuyla ilgili yaklaş?mlar?nda ?srar, netlik ve berrakl?k yoktur. Bir yerde bu yaklaş?m? mütereddit bir şekilde benimserken başka bir yerde Gazali’nin ve Fahreddin-i Razî’nin yaklaş?m?n? benimserler. ?nsan iradesinin bir emr-i nisbi olduğunu net ve aç?k bir şekilde düşünce sisteminin temeline yerleştiren Bediüzzaman olmuştur.
    Maturidî ekolünü çok geniş bir yelpazede değerlendirmemiz mümkündür. Baz? düşünürler bu konuda Eşarî Ekolü’nün görüşünü benimserken baz?lar? Mutezile ekolünün düşüncesine meyletmiştir. Bunlardan en radikali şüphesiz bir Türk alimi olan Kemal ?bni Hümam’d?r. Sivas doğumlu olup 15. yy’da yaşayan düşünür (1447), her şeyin Cenab-? Hak taraf?ndan yarat?ld?ğ?na “amenna” demekle beraber, insan?n iradî fiillerinin de Allah’a verilmesi durumunda insan?n sorumluluğunun temelinin ortadan kalkm?ş olacağ?n? savunur.
    Düşünür insan?n sorumluluğuna anlam kazand?racak bir temel araşt?rmaya çal?ş?r. Ona göre iradi fiilleri insana vermememiz durumunda Cebriye’nin yaklaş?m?n? kabul etmemiz gerekecektir, bu da bizi doğrudan “Cebr-i Mahz”a zorlayacakt?r.
    “Cebr-i Mahz”dan kurtulmak için düşünürün önerdiği ç?k?ş yolu Kur’an’da geçen ve her şeyin yarat?lmas?n? Allah’a isnad eden âyetlerin “tahsis” edilerek, bunlardan sadece insan fiillerinden iradî olan?n?n insan?n kudretine verilmesidir. Çünkü âyetler “umum” olduğu için tahsis edilmeleri mümkündür. Düşünüre göre bizi böyle bir yola zorlayan şey aklî zorunluluklard?r. Ona göre aklî gerçeklik insan?n kendi fiillerini kendi kudreti ile icad edememesi durumunda yapt?klar?ndan da sorumlu olmamas?n? gerektirir. ?nsan?n kendi fiilini yaratamamas? durumunda Cenab-? Hakk?n insan? çeşitli sorumluluk alt?na almas?, yapt?ğ? kötü şeyler karş?l?ğ?nda cezaland?rmas? adaletine uymaz. (Kemal ?bni Hümam, 1979, ?stanbul, s. 106 vd.)
    ?bn-i Hümam’?n bu yaklaş?m? Maturidî alimler taraf?ndan kabul edilmemiş, daha sonra gelen kelamc?lar isim vermeden bu yaklaş?m? geniş ölçüde eleştirmiştir. (Ramazan Efendi, Ramazan Efendi Ala Şerhi’l Akaid)
    Bediüzzaman’da insan hürriyeti
    Maturîdî’nin insan sorumluluğunu vurgulayan yaklaş?m?n? çağ?m?zda çarp?c? bir üslupla yeniden dirilten Bediüzzaman olmuştur. Bediüzzaman özellikle ilim-malum ilişkisi, ?lahi ilmin mahiyeti, insan iradesinin mahluk olmay?p bir emr-i nisbi olduğundan insana verilebilir olmas?, masdar-has?l-? bilmasdar ay?r?m?, has?l-? bilmasdardan ism-i fail yap?lamayacağ?ndan katilin insan olup Allah olmayacağ? gibi konular? net ve anlaş?labilir bir bütünlük içerisinde gündeme getirerek önemli bir Maturidî izleyicisi olmuştur. Düşünür, sadece Maturidî veya Nesefî’nin kelamî sistemiyle yetinmemiş, ?bn-i Sina’n?n doktrininden, ?bn-i Rüşd’ün doktrinine, Eşari’nin kelam?ndan Gazali, ?bn-i Arabi ve Sirhindî’nin yaklaş?mlar?na kadar tüm ?slamî birikimi harmanlam?ş, çağ?m?z?n anlay?ş?na uygun orijinal yeni bir düşünce sistemi inşa etmiştir.
    Öte yandan Bediüzzaman’?n fonksiyonu Maturidî’nin fonksiyonundan farkl?d?r. Bediüzzaman ayn? zamanda bir ahlakç?, mutasavv?f, âriftir. Bu cephesiyle Eş’arî ve Maturidî’den ziyade Gazali’ye benzer. Gazalî’den de çağ?n?n dayatmalar? gereği eylemci yönüyle ayr?l?r.
    Bediüzzaman insan hürriyetiyle ilgili yaklaş?m?n?; ?lahi kudret ve hallak?yet, insan?n fonksiyonu ve konumu, insan?n iç ve d?ş hürriyeti bağlam?nda temellendirir. Hemen belirtelim ki ?lahi ?lim, ?lahî ?rade ve ?lahi Kudretin hakimiyeti konusunda Bediüzzaman’?n en ufak bir şüphesi olmad?ğ? gibi aksine tüm çabas? insanlara bu gerçeklikleri hissettirme yönünde yoğunlaş?r. ?lahi hallak?yet her şeyi derinliğine kuşatt?ysa insan hürriyeti nas?l garanti alt?na al?nacakt?r? Bediüzzaman bu konuda ilginç say?labilecek “mülk-melekut” ay?r?m?n? yapar ve yaklaş?m?n? bunlar üzerine bina eder. Mülk alemi fizik ve organik alemi, melekut alemi ise fizik ötesi olan alem-i gayb?, alem-i misali ifade eder. Mülk âleminde hikmet, melekut âleminde ise kudret hakimdir. Mülk âlemi sebeplerin, tabiat kanunlar?n?n, z?tlar?n bulunduğu alemdir. Melekut âlemi ise şeffaft?r ve doğrudan ?lahi kudrete muhatapt?r. Sebepler ve fizik âleme ait kanunlar orada geçerli değildir. (Nursi, 1994, s. 236)
    Bu yaklaş?ma göre bizim muhatap olduğumuz cihet varl?klar?n mülk cihetidir. Her şey belli sebeplere bağlanm?ş ve belli kanunlarla işlemektedir. Çünkü ilahî âdet böyle istemektedir. Başka bir aç?dan varl?k aleminin mülk ciheti insan eylemlerinin bağ?ms?zca gerçekleştiği cihettir. ?nsan iradesi bu alanda etkili olmakta, serbestçe seçebilmekte, insan kudreti insan?n fiillerini üretebilmekte ve bundan dolay? insan yapt?ğ?ndan da sorumlu olabilmektedir. Başka bir ifade ile varl?k aleminin mülk ciheti “daire-i muamelat”t?r. Ahlakî ve hukukî eylemlerin cari olduğu âlemdir. Burada insanlarca gerçekleştirilen tüm akitler, eylemler, objektif olarak değerlendirilir. ?nsan bireyinin yapt?ğ? her şey kanun önünde anlaml?d?r ve insan onlardan sorumludur. Melekut ciheti ise “daire-i itikat”t?r. ?lahi kudret bu daireye tecelli eder. Mülk dairesi, Hallak?yet dairesi için bir “sebeb-i âdi”dir, mülk dairesinde seçilen fiiller hallak?yet dairesinde yarat?lmaktad?r. Dolay?s?yla insan kendi akl?yla ve iradesiyle en iyi ve en yararl?lar? seçmek ve yapmak durumundad?r.
    Öte yandan Bediüzzaman’a göre insan iradesi mahluk değildir, sadece bir “emr-i nisbi”dir. Dolay?s?yla insana verilmesinde bir sak?nca yoktur. Ancak bir “emr-i nisbi” olan bu irade, insan?n faaliyetleri ve sorumluluğunun da kaynağ?d?r. Basit ve nisbi olsa da insan?n “halife-i arz” makam?na yükselmesine, sema ve arz?n yüklenmekten çekindikleri “emanet”i yüklenmesine temel olmuştur.
    Bediüzzaman’?n ifadesiyle “tel gibi ince” nitelikte olan “irade-i cüz’iye” olumsuz ve ademî şeylerin ortaya konulmas?nda son derece etkili ve fonksiyoneldir. Düşünüre göre günah, küfür, zulüm, dalalet gibi şeyler olumsuz ve ademî olduklar?ndan çok basit bir “terk” ve “ihmalle” gerçekleştirilebilirler. Dolay?s?yla son derece basit bir olgu olan insan iradesi bunlar?n gerçekleştirilmesi için bir temel olabilir ve insan? yapt?klar?ndan sorumlu k?labilir. Düşünüre göre insan iradesi, içinde çok say?da personelin çal?şt?ğ? mükemmel bir bahçenin sadece su kanallar?na bakan işçisi veya koca bir gemide basit bir göreve bakan bir tayfa gibidir. Bu bahçenin hayatiyetini ayn? mükemmellikte devam ettirebilmesi için o işçinin görevlerini aksatmadan yapmas?na bağl?d?r. Bu konuda göstereceği en ufak bir aksakl?k bahçenin tahrip olmas?na yol açabilir. Ayn? şekilde büyük bir geminin rotas?na uygun olarak batmadan yoluna devam edebilmesi için tüm personelle birlikte o tayfan?n da görevini aksatmadan en iyi şe-kilde yapmas? gerekir. Basit bir ihmal geminin su almas? veya rotas?n? şaş?rarak kayaya toslamas?na yol açabilir.
    Bu iki örnekten hareketle Bediüzzaman insan iradesinin ne kadar varl?kla yokluk aras?nda bir olgu olsa da insan? yapt?ğ? şeylerle şeytandan daha aşağ? veya meleklerden daha yukar? mertebelere ç?kartabilir.
    Bu metafizik yaklaş?mdan hareketle Bediüzzaman sosyal ve siyasal alana yönelir ve bu bağlamda insan hürriyetini temellendirir. ?nsanl?ğ?n hem psikolojik, hem de sosyo-ekonomik aç?dan gelişebilmesinin ancak hür bir ortamda olabileceğini vurgular.
    Ancak hemen vurgulayal?m ki, Bediüzzaman insan?n hür olmas? olgusunu sadece siyasal veya toplumsal alanlarda hür ve bağ?ms?z olma anlam?nda kullanmaz. Onun kavrad?ğ? hürriyet daha geniş anlamdad?r. Hürriyet anlay?ş?n?n biri “?ç Hürriyet”, diğeri “D?ş Hürriyet” olmak üzere iki boyutu olduğu söylenebilir.
    ?ç hürriyet
    Genel olarak hürriyet, insan?n her türlü insan? kendine bağ?ml? hale getiren ve köleleştiren olgudan bağ?ms?zlaşma olduğuna göre insan?n da içsel duygular, ihtiraslar ve tutkulardan kurtulmas?, bağ?ms?z hale gelmesi de bir hürriyet durumudur. ?nsan nefsine, hevas?na, şehvetine, servetine, makam ve mans?b?na, gençliğine… bağ?ml? hale gelmesi onun hürriyet alan?n?n giderek daralmas?, hatta zamanla tamamen ortadan kalkmas? anlam?na gelir. Aş?r? ölçülere varan bir hazc?l?k, tüketim köleliği, servet edinme veya elde ettiği serveti elde tutma veya artt?rma tutkusu, aş?r? bencillik, hakimiyet tutkusu, eroin, alkol bağ?ml?l?ğ?… gibi unsurlar insanlar? kendisine tutsak eden olgular olmal?d?r.
    Gerçekten Bediüzzaman’a göre çağ?m?zda modern kapitalist ideoloji insanlara belki zahiri bir hürriyet vermiş, fakat onlar? ayn? zamanda çeşitli tanr?lar?n kulu haline de getirmiştir. ?nsan?n köle olmaya yatk?n baz? duygular?n? k?şk?rtarak bu duygular?n nefsi ve akl?na egemen olmas?n? sağlam?ş ve insan?n bir otomat haline dönüşmesine zemin haz?rlam?şt?r. Tüketim ç?lg?nl?ğ?, şehvet, şöhret ve şatafat düşkünlüğü çağ?m?zda insanlar? esir alan, hürriyetini gasp eden olgular olmuştur. (Nursi, Sünuhat, s. 44) Üstad?n rafine ifadesiyle: “Sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. [Aksine] Şeytan?n istibdad?d?r. Nefs-i emmareye esir olmakt?r.” (Nursî, 1991, Münazarat, s. 55).
    Spinoza’dan Kant’a, Weber’e, Marx’a, Ivan Illich’den Eric Fromm’a çok say?da Bat?l? düşünür de ayn? olguya parmak basmaktad?r. Ünlü filozof Spinoza’ya göre ruhumuz sadece kendi doğas?yla uyumlu şeyler yapt?ğ?nda huzurlu ve mutludur, ama doğas?na ters baz? davran?şlara yöneldiğinde ac? çeker, hatta hasta olur. Düşünüre göre aklî melekelerin değil de ak?l-d?ş? melekelerin motive ettiği eylemler insan ruhunun dengesini bozan ve hasta eden eylemlerdir. Ona göre “açgözlü kişinin kazanç ve paradan, ihtirasl? birinin şöhretten başka bir şey düşünmemesi bir delilik göstergesidir.” Bundan dolay? düşünüre göre Bat? toplumlar? hasta ve tutkular?n?n esiri durumundad?r. (Fromm, 1995, s. 30)
    Benzer şekilde Kant da insan fiillerinin Teorik Ak?l’?n gerekli gördüğü ilkeler doğrultusunda değil de Pratik Teknik Ak?l dediği bir melekenin arzu ve tutkular?n?n bask?s? alt?nda belirlenirse insan?n evrensel ilkelere göre davranmad?ğ?, dolay?s?yla insan?n özgür olamayacağ?n? vurgular.
    Eric Fromm da Bat? insan?n?n üç temel özelliğinin “radikal hedonizm”, bencillik ve açgözlülük olduğunu vurgulayarak bu iç hürriyet kayb?na işaret eder. (Fromm, 1995, s. 3 0)
    Sürekli daha fazla şeye sahip olma ihtiras?n?n insan?n ruhunu ifsat edip hasta edeceğini Spinoza ve Fromm gibi Bediüzzaman da dünyan?n bütün sefahat, lezzet ve sefalar?yla bir yük olduğunu, bu yükün alt?na ancak ruhu fasit ve kalbi hasta olanlar?n girebileceğini ifade eder. (Nursi, Mesnevi, s. 61) Oysa insan?n bu dünyada bir misafir olduğunu, misafir olan kimsenin beraberinde götüremeyeceği şeye kalben bağlanmas?n?n doğru olmad?ğ? söyler. (Nursi, Mesnevi, s. 109)
    Bediüzzaman, bencillik, radikal hedonizm tutkusu ve aş?r? mal ve servet ihtiras?ndan insan?n kurtulabilmesinin ancak Allah’a imanla mümkün olduğunu vurgular. Bediüzzaman’a göre dünya ve dünyal?klar? kesben değil kalben terk etmek gerekmektedir. Çünkü, dünya zevklerinin ömrü k?sa olduğu için süratle insan?n elinden ç?kmakta ve yok olmaktad?r. ?nsana ise sadece bunlar?n elemiyle ac? çekmek kalmaktad?r. Ayn? şekilde, dünyadaki zevkler zehirli bir bala benzemekte, çok k?sa bir zevkten sonra insan? derin sanc?lar içine sürüklemektedir. Üstada göre ebed’i isteyen ve ebedî bir hayat için yarat?lan insan ruhunun özgür b?rak?lmas?, geçici ve elem verici dünyan?n zevklerine bağ?ml? hale getirilmemesi gerekir. (Nursi, Mesnevi, s. 114)
    D?ş hürriyet
    Genel olarak “hürriyet” kavram?ndan kastedilen mana d?ş hürriyettir. ?nsan?n; inanc?n?n, düşündüğünü ifade edebilmesinin, ibadetinin, istediği tarzda kendi ve neslini eğitmesinin, istediği şekilde kazanma ve harcamas?n?n, kendi kültürel normlar?n? serbestçe icra etmesinin, bizzat kendi seçtiği vekillerle yönetilmesinin, kendisinin de seçme ve seçilebilme imkan?na sahip olmas?n?n, istediği zaman ve istediği mekanda seyahat edebilmesinin… herhangi bir kurum veya organizasyon taraf?ndan s?n?rland?r?lmamas?, engellenmemesi d?ş hürriyeti ifade eder. Bediüzzaman’?n “ekmeksiz yaşar?m fakat hürriyetsiz yaşayamam” ifadesinde vurgulad?ğ? hürriyet bu tip hürriyettir.
    D?ş hürriyete s?n?rlama ve engelleme sadece sivil ve askeri elit ve bürokrasiden gelmez, ayn? zamanda dini organizasyonlardan, s?n?f yap?lar?ndan, sosyal kurumlardan, ilmî teşekküller ve ekollerden de gelebilir. Bu gerçeği dikkate alarak Bediüzzaman ?srarla “ilmî istibdattan”, “içtimaî istibdattan” ve “siyasî istibdattan” yak?n?r ve bunlar?n nas?l aş?labileceği yolunda kafa yorar.
    Mesela din büyüklerinden gelebilecek bir istibdat ve bask?ya karş? insanlar? uyararak böyle bir bask? karş?s?nda direnmeleri gerektiğini tavsiye eder. Baz? insanlar?n: “Büyük alimlere, şeyhlere, velilere karş? nas?l hür olacağ?z? Onlar?n bize tahakküm etme haklar? yok mu? Biz onlar?n faziletlerinin esiriyiz” sözlerine karş? Bediüzzaman, “velayetin, şeyhliğin büyüklüğün şe’ni tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir; demek tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir (çocuklaşm?ş şeyh); siz de (Onu) büyük tan?may?n?z” (Nursi, Münazarat, 1991, s. 59-60) diyerek insanlar?n iradesine ve hürriyetine ipotek koyan dini şah?slar? eleştirir. Çünkü Ona göre iman rab?tas?yla Allah’a bağlanan bir insan?n başkas?na zillet göstermesi ve başkas?n?n tahakküm ve istibdad? alt?na girmesi doğru değildir, böyle bir zillete izzet-i imaniyesi müsaade etmez.”(Nursi, Münazarat, 1991, s. 59)
    Bu ifadelerden anlaş?ld?ğ?na göre Bediüzzaman dini teşkilat ve cemaatlar?n hürriyet ve hukuka sayg? zemini üzerinde teşkilatlanmalar? gerektiğini önerir. Önder şahsiyetlerin bireylerin haysiyet ve şeref-lerini, kimlik ve onurlar?n? ezerek, hürriyetlerini bast?rarak, onlar? birer motomat haline getirerek eğitmeye çal?şmas?n?n iman?n izzetine yak?şmad?ğ?n? vurgular.
    Bediüzzaman bireye, devlet ve devlet bürokrasisinden yönelebilecek hürriyeti engelleyici bask? ve dayatmalara da şiddetle karş? ç?kar. Bu tip otoriter politikalar?n insanl?ğ?n normal gelişmesini önleyeceğini, insanl?ğa menfaat yerine zarar vereceğini savunur. Bekleneceği gibi devletten bireye yönelen bask? ve dayatma; insan?n asgari hak ve hürriyetinin s?n?rlanmas?ndan, farkl? etnik kimliğe sahip olan bireylerin hakim etnik yap? içinde asimile edilmesine, farkl? mezhep mensuplar?n?n belli bir mezhebi kabule zorlanmas?na, her türlü farkl? yaklaş?mlar?n bast?r?larak hakim yaklaş?m?n tek geçerli yaklaş?m olarak benimsenmesinin dayat?lmas?na, hatta devletin belirlediği ideoloji istikametinde yeniden bir insan tipi üretilmeye çal?ş?lmas?na kadar uzanabilir.
    Bu tip dayatmalar bazan otoriter ve despotik politikalarla yürürlüğe konduğu gibi bazan da demokratik ve çoğulcu yöntemlerle yürürlüğe konulabilir. Moderni-tenin genel olarak insan bireyini asimile etme teşebbüsü demokratik usullerle gerçekleştirilen bir yöntemdir. Gerçekten modern kapitalist toplumlarda görünüşte insanlar hür ve bağ?ms?z iken asl?nda çok say?da zincirlerle devlete veya devlet ideolojisine bağ?ml? hale getirilmişlerdir.
    Ünlü siyaset bilimci Tocqueville’in ifade ettiği gibi, çağdaş modern devletlerin toplumsal projeleriyle insanlar birer birer özgürlük alanlar?n? kaybetmekte, fark?na varmadan modern ulus devletlerin kölesi durumuna sokulmaktad?rlar. Çağdaş hayatta devlet, elleri ve gözleri ile gündelik hayat?n en küçük ayr?nt?lar?na bile giderek her şeye kar?şmaktad?r. Demokratik eşitlik ad? alt?nda, toplumsal hayat?n tüm alanlar?n? düzenlemekte, teftiş etmekte, her konuda öneri getirmekte, küçük yaştan çocuklar? alarak zorla istediği tarzda eğitmekte ve istediğini istediği şekilde cezaland?rmaktad?r. Dolay?s?yla, daha önce devlet denetiminin d?ş?nda bulunan sivil hayat alanlar?, şimdi-lerde devletin gözetleyici ve yönlendirici güçlerine tabi hale gelmektedir.
    Düşünüre göre, yeni modern devlet despotizminin tarihte benzeri yoktur; ne Romal?lar döneminde, ne de feodal dönemde Bat? insan? çağdaş dönemde gördüğü dayatmalar? görmemiştir. Her geçen gün, kendi bireysel bağ?ms?zl?klar?n?n daha da büyük k?s?mlar?n? fark?nda olmadan devletin kamu yönetimine teslim etmektedirler. Ancak bu dayatmalar son derece inceltilmiş rafine usullerle gerçekleştirildiği için insanlar taraf?ndan fark edilmemektedir. (Keane, 1988, s. 75)
    Nitekim modernitenin bu bask?c?, presleyici ve asimile edici cephesini yak?ndan kavrayan baz? Bat?l? düşünürler son on y?llarda yeni aray?şlara girmişler, toplumsal hayattan her türlü modern bask?y? ar?nd?rmay? öngören Postmodernizmi geliştirmeye çal?şmaktad?rlar. Bunlar?n önde gelen bilginlerinden olan Lyotard, insan?n “dil”inden hareketle modernitenin tek gerçek ve tek doğru yaklaş?m?n? eleştirerek heterojen bir çoğulculuğu önermektedir. Aksi durumda düşünüre göre “dil”in farkl?l?ğ?ndan kaynaklanan çeşitli anlamland?rmadan sadece bir anlamland?rma hakim pozisyonda olacak, geri kalanlar? bask? ve terör uygulayarak sindirmeye çal?şacakt?r. (Şaylan, 1996, s. 29 vd) Bu durum ise Ona göre insan haysiyetine uygun değildir.
    Seçkinci elitin ideolojisi ve değerleri doğrultusunda yeniden bir insan tipi üretilmesi projesi faşist ve komünist uygulamalar?n trajik ve patolojik sonuçlar?yla dünya ölçeğinde son bulmuştur. Bu projeyi akl? selim sahibi hiç kimse savunmamaktad?r art?k. Çünkü toplumlar?n doğal gelişme seyrine bir d?şsal müdahale toplumlar?n dengesini bozacağ?ndan beklenmedik patolojik ve trajik sonuçlar doğurabilmektedir. Sonunda bu projeyi uygulamaya koyanlar da ac? çekmekte, fakat iş işten geçmektedir. O zaman en sağl?kl? yol, insanlar?n önündeki engelleri kald?rarak hür bir zeminde kendi doğal gelişmelerine imkan sağlamakt?r.
    Benzer yaklaş?m? Bediüzzaman da seslendirir: Ona göre devlet ve tüm devlet üniteleri sadece bir “hizmet” birimidir. Esas olan, toplumun bireyleri veya onlar?n kendi özgür iradeleriyle oluşturduğu sivil organizasyonlard?r. Devlet bir hizmet birimi olarak daha aşağ?da yer al?r. Bediüzzaman’?n ilginç benzetmesiyle fertler veya cemaatlar p?nar, devlet ve üniteleri havuzdur. Devletin önceden belirlenmiş bir ideolojisi olmad?ğ?na ve sadece bir entegre hizmet üniteler organizasyonu olduğuna göre onun hangi biriminde görevli olursa olsun tüm memurlar? da bir hizmetkard?r. Dolay?s?yla Bediüzzaman’a göre o memurlar?n başka dinler veya mezheplerden olmas? önemli değildir. “Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali” olu-yor; nas?l olur?” diye soran hemşehrilerine karş? “saatçi, makineci ve süpürgeci olduklar? gibi” cevab?n? verir. (Nursî, 1994, 1945). Dolay?s?yla süpürgeci ve saatçinin sanat?n?n d?ş?nda herhangi bir ideoloji be-nimseyerek müşterilerine bu ideolojiyi dayatmas? nas?l saçma bir şeyse devlet bürokrasisinin de vatandaş?n temel ihtiyaçlar?n? karş?lama d?ş?nda belli düşünce veya yaşay?ş kal?plar?n? dayatmas? ayn? seviyede saçmad?r.
    Bu yaklaş?ma göre hangi kaynaktan kaynaklan?rsa kaynaklans?n insana yönelen bask? ve istibdat Bediüzzaman’a göre; her türlü su-i istimale ortam haz?rlayan, çeşitli zulüm ve bask?lara imkan tan?yan, toplumlar?n sosyo-ekonomik gelişmelerini önleye-rek sefalet ve cehalete mahkum olmalar?n? doğuran, fertler aras?nda gerekli olan sevgi ve sayg? duygular?n? dinamitleyerek kin ve nefret duygular?n?n yayg?nlaşmas?na neden olan bir sosyal felakettir. Bu bak?mdan mutlaka karş? ç?k?lmas? gerekir. Nitekim Bediüzzaman’?n hayat? tepeden t?rnağa bir hürriyet mücadelesi şeklinde geçmiştir. “Hürriyet makine-i hayat?n buhar?d?r” (Nursi, Divan-? Harb-i Örfî, s. 59) diyerek hürriyetsiz hayat?n hayat olmayacağ?n? söyler. “Ben hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla tahdit ettirmem” (Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 39) diyerek de bu konuya verdiği önemi vurgular. Hatta daha da ileri gidererek “Ben ekmeksiz yaşar?m, (fakat) hürriyetsiz yaşayamam.” (Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 408) “Akl?m? fedâ ettim, hürriyetimi fedâ etmedim.” Divan-? Harb-i Örfi, s. 36) diyerek hürriyetin insan?n vazgeçemeyeceği bir hakk? olduğunu ortaya koyar.
    Bediüzzaman, toplumlar?n sağl?kl? bir şekilde sosyo-ekonomik kalk?nmalar?n? sağlayabilmek için tüm sosyal ve siyasal mekanizmalar?n hürriyet zemini üzerine kurmalar? gerektiğini önerir. ?nsan Allah’?n halifesi ve mahlukat?n en şerefli varl?ğ? olarak kabul edildiğine göre insan bu ka-bule göre değerlendirilmelidir. Onun düşüncesi, davran?ş? ve üretici istidad? önüne konulan tüm engellerin kald?r?lmal?d?r. Çünkü bu yolla insanoğlu, ebede kadar uzanan duygu ve istidad?n? geliştirme imkan?na sahip olabilecektir. Aksi durumda çeşitli istibdat ve bask?larla insanoğlunun potansiyel enerji ve istidad? kinetik hale dönüştürülemeden israf edilecektir. Bediüzzaman’?n orijinal ifadeleriyle: “Kalplerin derinliklerine kadar nüfuz etmek, hissiyat?n en incelerini heyecana getirmek, istidatlar?n inkişaf?na yol açmak, ahlâk-? âliyeyi tesis ve alçak huylar? imha ve izale etmek, cevher-i insaniyetten perdeyi kald?r?p hakikati teşhir etmek hürriyet-i kelam (söz hürriyetine)…” ile mümkündür. (Nursî, ?şaratü’l- ?’caz, 1959, s.113; Mürsel, 1976, s. 323)
    Bunun için Bediüzzaman ?srarla “hürriyet-i şer’iye” ve bunun bir zorunlu kurumu olan “meşveret-i meşrua”y? önerir. Düşünürün bu konuda öngördüğü temel ilkeler evrensel ilkelerdir: Kuvvet yerine hakk’?n, cehalet yerine bilginin, kin ve düşmanl?k yerine sevginin, keyfilik ve şahsiyetçilik yerine objektif kanunun ve ilkelerin ikame edilmesi, sosyal ve siyasal hayat?n bu rasyolar çerçevede dizayn edilmesidir. Ayn? şekilde tüm kararlar?n, keyfî ve kişisel heva ve heveslere göre değil, kollektif bilgi ve hikmete dayal? kurum ve kurullarla istişare edilerek al?nmas? ve uygulanmal?d?r.
    Bediüzzaman’a göre bireyin, toplumun, hatta bir büyük k?tan?n sosyo-ekonomik gelişmesini sağlayabilmesi geniş ölçüde sahip bulunduğu siyasal sistemin niteliğine bağl?d?r. Bu sistem despotizme, keyfî karar ve iradelere, bilim ve hikmet d?ş? eğilimlere dayan?yorsa böyle bir toplumun sağl?kl? bir şekilde gelişmesi ve varl?ğ?n? istikrarl? bir şekilde devam ettirmesi mümkün değildir. Özellikle ?slam toplumlar?n?n sosyo-ekonomik gelişmesi her türlü, istibdat ve bask?dan uzak ?slamî hürriyet ve şurâ ile mümkündür. Gerçekten Bediüzzaman ve benzeri şahsiyetler ?slam toplumlar?n?n ve genel olarak Asya k?tas?n?n geri kalmas?n?n esas nedeninin gerekli hürriyet ve şurâ kurumlar?n? geliştirememiş olmalar?na bağlarlar: “...mânâ-i meşrutiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’n?n ve âlem-i ?slam?n istikbalde terakkisinin birinci kap?s? meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-? ?slam?n anahtar? da meşrutiyetteki şûrâd?r.” “Müslümanlar?n hayat-? içtimaiye-i ?slamiyedeki saadetlerinin anahtar?, meşveret-i şer’iyedir. Ve emruhum şura beynehüm (Şurâ Suresi, 42/38) âyet-i keri-mesi, şûrây? esas olarak emrediyor. Evet, nas?l ki, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvan? alt?nda as?rlar ve zamanlar?n tarih vas?tas?yla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyat? ve fünunun esas? olduğu gibi, en büyük k?t’a olan Asya’n?n en geri kalmas?n?n bir sebebi, o şûrâ-y? hakikiyeyi yapmamas?d?r.” (Nursî, 1994, s.1928)
    Şurâ kurumunun devreye sokulmas? ile sosyo-ekonomik gelişme aras?ndaki müspet korelasyon, toplumun önemli bir kesiminin potansiyel enerji birikiminin toplum kalk?nmas?nda harekete geçirilmesi nedeniyledir. Her insan kendi dünyas?nda tek baş?na bir “kâinat” olduğundan potansiyel enerjisi de o ölçüde büyüktür. Sosyal, siyasal ve ekonomik gelişme sürecinde toplumun büyük bir kesiminin kararlara ortak edilmesi, onlar?n da bu yolda düşünmesi, kafa yormas? sağlan?rsa gelişme yolunda büyük bir enerji kaynağ? harekete geçirilmiş olur. Bu kaynaklar?n organizeli bir şekilde bir “havuz”da toplanmas? ve değerlendirilmesi durumunda toplumun gelişme trendi kat kat artm?ş olur. Tersi durumda sadece belli personelin kafa yormas? söz konusu olacak, o da son derece girift ve karmaş?k olan gelişme sürecini yavaşlatacak, hatta geri-letecektir. Ayn? şekilde sosyo-kültürel gelişme sürecinin istikrarl? bir şekilde sürdürülebilmesi için de binlerce “parlak zeka”n?n bu konuda kafa yormas? ve geliştirdiği düşünceleri serbest ve hür bir ortamda ifade etmesi gerekir. Aksi taktirde toplumun sosyo-kültürel hayat?nda son derece patolojik gelişmeler söz konusu olabilir. Bu incelikleri derinden hissettiği ve kavrad?ğ? için ?srarla Bediüzzaman, yöneticileri toplumun her kesimiyle sürekli “istişare” etmeye çağ?r?r. Hatta daha da ileri giderek devletlerin, k?talar?n geliştirecekleri istişare kurumlar?yla her meseleyi birbirleriyle istişare etmeleri gerektiğini önerir: “...Asya k?t’as?n?n ve istikbalinin keşşaf? ve miftah? şûrâd?r. Yani, nas?l fertler birbiriyle meşveret eder; taifeler, k?t’alar dahi o şûrây? yapmalar? lâz?md?r...” (Nursî, 1994, s. 1970)
    Bediüzzaman’?n gelişmeci ve hürriyetçi yaklaş?m?n? en çarp?c? bir şekilde yans?tan ünlü “Hürriyet’e Hitap” nutkundan bir pa-ragrafla noktalayal?m: “Demek, şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-? millet ve meşrutiyet ile rahm-? madere geçtik, neşvünema bulacağ?z. Yüz bu kadar sene geri kald?ğ?m?z mesafe-i te-rakkiden, inşaallah mucize-i Peybamberî (a.s.m.) ile, şimendifer-i kanun-u şer’iye-i esasiyeye (anayasa trenine) amelen ve burak-? meşveret-i şer’iyeye (meşveret şimşeğine) fikren bineceğiz. Bu vahşetengiz sahra-y? kebiri (korkunç büyük sahray?) zaman-? kas?rada (k?sa zamanda) tekemmül-i mebadi (teknolojiler) cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine (ekonomik aç?dan gelişmiş toplumlar) ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar kah öküz arabas?na binmişler, yola gitmişler; biz birden bire şimendifer ve balon gibi mebadiye (teknolojik araçlara) bineceğiz (onlar?) fersah fersah geçeceğiz. Nas?l ki vaktiyle geçmiştik.” (Nursî, 1994, s. 1934)
    Kaynaklar
    Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyat?, c. I, Yeni Asya Yay?nlar?, ?stanbul, 1994.
    Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyat?, c. II, Yeni Asya Yay?nlar?, ?stanbul, 1994.
    Ebu’l Muîn Nesefi, Tabs?ra,
    Eric Fromm, Olmak veya Sahip Olmak, 1995.
    Fahreddin-i Razî, Tefsir-i Kebir, c. 4, Beyrut, 1995.
    Fazlurrahman, ?slam, çev. A. Aç?kgenç, ?stanbul, 1980.
    Gencay Şaylan, Çağdaş Düşünce Ak?mlar?: Postmodernizm, TOA?E, 1996.
    ?mam-? Gazalî, Faysalu’t-Tefrika Beyne’l-?slam ve’z-Zendeka, düz: Süleyman Dünya, ç. Ahmet T. Alkan, 1992.
    ?mam-? Gazâlî, ?hya-u-Ulumiddin, c. II, 1993.
    ?mam-? Maturidî, Kitab’üd-Tevhîd, yay?na haz?r: Fethullah Huleyf, çev. H. Sudi Erdoğan, 1981.
    Kemal ?bni Hümam, Müsayere, ?stanbul, 1979.
    Macit Fahri, ?slam Felsefesi Tarihi, ç. Kas?m Turan, 1987.
    Ramazan Efendi, Ramazan Efendi Ala Şerhi’l Akaid, ty.
    Sadeddin-i Taftazanî, Şerhu’l-Mekas?d, c. I, II, III, IV, Beyrut, 1989.
    Sadeddin-i Taftazanî, Şerhu’l Akaid, ?stanbul, 1289.
    Bünyamin Duran-Köprü Dergisi ,Say?:64
    Konu MuhammedSaid tarafından (03.06.07 Saat 02:31 ) değiştirilmiştir.

    Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. (Bediüzzaman)


  3. #3
    Ehil Üye ademyakup - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2006
    Mesajlar
    8.211

    Standart

    Baki Abi,bana icmali bir tarzda izah yapsan?z.sizin dilinizden kolay anl?yorum.
    yukarda al?nt?lad?ğ?n?z? anlamak mümkün değil.kafan kar?şt?.

    al?nt?s?n? yapt?ğ?m yeri biraz aç?l?m?n? yap?n,gerisi kolay.

    bana sadece ?ş?ğ? göster,nas?l faydalanacağ?n? gösterme.

    bekliyorum.
    Konu MuhammedSaid tarafından (03.06.07 Saat 02:32 ) değiştirilmiştir.
    iman insanı insan eder, belki sultan eder..

  4. #4
    Ehil Üye Abdulbaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    56
    Mesajlar
    3.610

    Standart

    Orjinalini yazan: yunusum

    Baki Abi,bana icmali bir tarzda izah yapsan?z.sizin dilinizden kolay anl?yorum.
    yukarda al?nt?lad?ğ?n?z? anlamak mümkün değil.kafan kar?şt?.

    al?nt?s?n? yapt?ğ?m yeri biraz aç?l?m?n? yap?n,gerisi kolay.

    bana sadece ?ş?ğ? göster,nas?l faydalanacağ?n? gösterme.

    bekliyorum.



    yunusum kardeş,belki k?saca aşağ?daki cevap ip ucu olabilir.
    Kader Risâlesinde, kader ile cüz’î irâdenin, bir kulun irâdî fiillerinde nas?l birleştikleri sorusuna yedi vecihle cevap verilir. Bu vecihlerden alt?nc?s?nda, îtikâdî mezheplerin cüz’î irâdeye bak?ş? ele al?n?r. Buna göre, cüz’î irâdenin özü “meyelân”dan ibarettir. Yani cüz’î irâde, fiillerimiz öncesinde bilincimizde meydana gelen bir ön meyildir. Biz bir şeye meylederiz; bizim meylimizden, niyet ve yönelişimizden hemen sonra Cenâb-? Hak yöneldiğimiz fiili yarat?r. Ancak meyil ve yöneliş bize ait olduğundan sorumluluk bize aittir; Yarat?c? sorumlu değildir.
    Bu konuda Ehl-i Sünnet akaidinde ihtilâf yoktur. Fakat Mâtüridî ve Eş’ârîler kulun yönelişinin özünde yatan “meyelân”?n, yani ön meylin statüsünü ve kime ait olduğunu tart?şm?şlard?r. Mâtüridîlere göre meyelân îtibârî bir emirdir, yani farazî bir varsay?mdan ibârettir; kula verilebilir. Fakat bu meyelân Eş’ârî’lere göre farazî değil, mevcuttur. Dolay?s?yla kula ait değildir. Bu meyelân? yaratan Cenâb-? Hak’t?r. Eş’ârî mezhebine göre farazî olduğu için kula ait olan ise, bu meyelandaki “tasarruf”tur.
    Bedîüzzaman Hazretleri burada her iki mezhebi birleştirir. O’na göre ister meyelan olsun, ister meyelandaki tasarruf olsun; her ikisi de nisbî bir emirdir, yani farazî bir semboldür, yani varsay?lan bir hatt?r; hakîkî bir vücudu yoktur. Yani bu meyelan veya bu meyelandaki tasarruf bir varsay?mdan ibârettir. Varsay?m ise, tam bir illet istemez. Dolay?s?yla küllî irâde, yani Cenâb-? Hakk’?n irâdesi kulun ihtiyâr?n? ve irâdesini ortadan kald?rmaz.
    Öyleyse, o farazî emir nas?l bir hareket yapar ki, hemen arkas?ndan dilediği şey ?lâhî kudret taraf?ndan yarat?l?r ve sorumluluk kula ait olur?
    Saîd Nursî Hazretlerine göre, meyelan denilen bu farazî emir içimizde binlerce tercihler içinden bir tercih olarak doğsa ve diğer tercihlere nazaran üstünlük kazansa, onu fiiliyâta geçirebiliriz. O anda onu terk edebilir veya yapabiliriz. (al?nt?)
    Konu MuhammedSaid tarafından (03.06.07 Saat 02:32 ) değiştirilmiştir.

    Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. (Bediüzzaman)


  5. #5
    Yasaklı Üye halenur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2008
    Mesajlar
    2.932

    Standart

    Cok enteresan bir konu, Allah razi olsun...

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Kur’ân, Herkese İnanç, Hatta İnançsızlık Hürriyeti Tanır
    By Şahide in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 23.04.09, 08:21
  2. Din Hürriyeti ve Laiklik
    By BiKeS_ in forum İnanca ve Düşünceye Özgürlük Platformu
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 01.11.08, 20:31
  3. Üstün İnsan İnsan-ı Kamile Karşı
    By slim in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 19.10.08, 13:57
  4. Nerde Kaldı Fikir Hürriyeti
    By NurTalebesi in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 25.11.06, 18:24

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0