+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 ve 6

Konu: Otuzüçüncü Söz

  1. #1
    Ehil Üye Ahmet.Ramazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2017
    Mesajlar
    1.209

    Standart Otuzüçüncü Söz

    Otuzüç Penceredir

    [Bir cihette Otuzüçüncü Mektub ve bir cihette Otuzüçüncü Söz]

    ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
    ﺳَﻨُﺮِﻳﻬِﻢْ ﺍَﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﻓَﺎﻕِ ﻭَﻓِٓﻰ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﺣَﺘَّﻰ ﻳَﺘَﺒَﻴَّﻦَ ﻟَﻬُﻢْ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﺍَﻭَﻟَﻢْ ﻳَﻜْﻒِ ﺑِﺮَﺑِّﻚَ ﺍَﻧَّﻪُ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺷَﻬِﻴﺪٌ
    "Onlara, gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz tâ ki Kur'ân'ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. Rabbinin herşeye şahit olması yetmez mi?" Fussılet Sûresi, 41:53)

    Sual: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdaniyet-i İlahiye ve evsaf ve şuunat-ı Rabbaniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delaletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünki münkirler pek ileri gittiler. Ne vakte kadar ﻭَ ﻫُﻮَ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪِﻳﺮٌ "O herşeye kâdirdir." Hûd Sûresi, 11:4; Rûm Sûresi, 30:50; Şûrâ Sûresi, 42:9; Mülk Sûresi, 67:1.) deyip, elimizi kaldıracağız? diyorlar.

    Elcevab: Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehatına işaret nev'inden şöyle deriz ki:

    Meselâ: Nasılki bir zât-ı mu'ciznüma, büyük bir saray yapmak istese: Evvelâ temellerini, esaslarını muntazaman hikmetle vaz'eder ve ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda tertib eder. Sonra menzillere, kısımlara maharetle tefrik ve tafsil ediyor. Sonra o menzilleri tanzim ve tertib ediyor. Sonra nukuşlarla tezyin ediyor. Sonra elektrik lâmbalarıyla tenvir ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen sarayda maharetini, ihsanatını tecdid etmek için herbir tabakada yeni yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor. Sonra herbir menzilde kendi makamına merbut bir telefon rabtedip birer pencere açarak, herbirinden onun makamı görünür.

    Aynen öyle de:
    ﻭَ ﻟِﻠَّﻪِ ﺍﻟْﻤَﺜَﻞُ ﺍﻟْﺎَﻋْﻠَﻰ "En yüce sıfatlar Allah'a aittir." Nahl Sûresi, 16:60.)Sâni'-i Zülcelal, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve binbir esma-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisal, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti. Altı günde o sarayın, o şecerenin esasatını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz'etti. Sonra ulvî ve süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile tafsil ve tasvir etti. Sonra her mahlukatın her taifesini ve her tabakasını sun' ve inayet düsturu ile tanzim etti. Sonra herşeyi, herbir âlemi ona lâyık bir tarzda, meselâ semayı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin ettiği gibi, süslendirip tezyin etti. Sonra o kavanin-i külliye ve desatir-i umumiye meydanlarında esmalarını tecelli ettirip tenvir etti. Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman-ı Rahîm isimlerini hususî bir surette imdada yetiştirdi. Demek o küllî ve umumî desatiri içinde hususî ihsanatı, hususî imdadları, hususî cilveleri var ki: Herşey, her vakit, her hâceti için ondan istimdad eder, ona bakabilir.

    Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yani vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon bırakmış.

    Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde olarak bahse girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlahîye havale edip, yalnız âyât-ı Kur'aniyenin lemaatı olan otuzüç pencereyi Otuzüçüncü Söz'ün Otuzüçüncü Mektubunun namazdan sonraki tesbihatın otuzüç aded-i mübarekine muvafık olmak için otuzüç pencereye icmalî ve muhtasar bir surette işaret edip, izahını sair Sözler'e havale ederiz...



    Âyet-i câmia: Çok çeşitli manaları kendinde toplayan âyet.
    Vahdaniyet-i İlahiye: Allah'ın (cc) birliği.
    Evsaf: Vasıflar, sıfatlar, özellikler.
    Şuunat-ı Rabbaniye: Herşeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah'ın (cc) kusursuz kabiliyetleri ve işleri.
    Âlem-i asgar: En küçük âlem, en küçük dünya.
    Ekber: En büyük, daha büyük.
    Vech-i delalet: Delil olma yönü, delillik yönü.
    Mücmel: Kısa, öz, özet.
    Münkir: İnkar eden, inkarcı.
    İfaza: Feyizlendirme, feyiz verme, bolca dağıtma ve akıtma, bereketlendirme.
    Bahr: Deniz.
    Katre: Damla.
    Reşehat: Reşhalar: sızıntılar.
    Zât-ı mu'ciznüma: Mücizeler gösteren zât (Allah (cc)).
    Muntazaman: Düzenli olarak.
    Vaz': Koyma.
    Tefrik: Ayırmak, seçmek, arıyt etmek.
    Tezyin: Süsleme, bezemek.
    Tenvir: Nurlandırma, aydınlatma.
    Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
    İhsanat: İhsanlar, iyilikler, bağışlar.
    Tecdid: Yenilemek, tazelemek.
    Tebdil: Değiştirmek.
    Merbut: Bağlı.
    Sâni'-i Zülcelal: Sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi sanatkar yaratıcı.
    Hâkim-i Hakîm: Herşeyde sayısız faydalar ve gayeler gözeterek emir ve idaresi altına alan Allah (cc).
    Adl-i Hakem: Haklıyı ve haksızı ayıran ve sonsuz adalet sahibi olan Allah (cc).
    Esma-yı kudsiye: Allah'ın (cc) mübarek kutsal isimleri.
    Fâtır-ı Bîmisal: Misilsiz (benzeri olmayan) yaratıcı.
    Hilkat: Yaratılış.
    Esasat: Esaslar, temeller, kökler.
    Desatir-i hikmet: Hikmet düsturları, gayeli ve faydalı kurallar.
    Kavanin-i ilm-i ezelî: Ezelî ilmin kanunları, başlangıcı ve sonu olmayan sonsuz ilmin kanunları.
    Süflî: Alçak, aşagı, bayağı, adi.
    Kaza: Kaderde yazılanın gerçeklesmesi. *Yerine getirme, gerçekleştirme.
    Desatir: Düsturlar, kaideler, prensipler, genel kurallar.
    Tafsil: Açıklama, geniş şekilde açıklama, ayrıntılı bilgi verme.
    Sun': Yapma, güzel yapma, sanatlı yapma.
    İnayet: İyilik, yardım, lütuf.
    Kavanin-i külliye: Her yer ve herkesle ilgisi olan kanunlar, genel kurallar.
    Desatir-i umumiye: Umumî düsturlar, genel kurallar.
    Rahman-ı Rahîm: Rahîm olan Rahman, çok acıyıcı ve şefkatli olup sayısız nimetlerin sahibi ve vericisi olan Allah (cc).
    İstimdad: Medet isteme, yardım isteme.
    Vahdet: Birlik, teklik, Allah'a (cc) ait birlik.
    İlm-i muhit-i İlahî: Allah'ın (cc) herşeyi kuşatan sonsuz ilmi.
    Lemaat: Parıltılar, lem'alar.
    İcmalî: Kısaca, kabaca, özet halinde.

  2. #2
    Ehil Üye Ahmet.Ramazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2017
    Mesajlar
    1.209

    Standart Birinci Pencere

    Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat olanların pekçok muhtelif hâcatı ve pekçok mütenevvi metalibi vardır. O matlabları, o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden münasib ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz.

    Sen kendine bak: Zahirî ve bâtınî hâsselerin ve onların levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u Vâcib'e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcibü'l-Vücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gayet Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir unvanları içinde akla gösterir.

    Şimdi ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmaneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz camid esbabla mı izah edebilirsin?...



    Bilmüşahede: Gözle görüldüğü gibi, gözönünde olarak.
    Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
    Mütenevvi: Çeşitli, çeşit çeşit, türlü türlü.
    Matlab: İstek, arzu.
    Zahirî: Zahirle alakalı, dış görünüşle ilgili.
    Bâtınî: İçteki, görünmez içle ilgili.
    Hâsse: Duyu organı.
    Levazımat: Lüzumlu şeyler, gerekenler, gerekli şeyler.
    Vücud-u Vâcib: Varlığı zorunlu olan ve olmaması imkansız ve düşünülemez olan Allah'ın (cc) varlığı.
    Heyet-i mecmua: Bütünündeki durum, toplamının durumu.
    Perde-i gayb: Görünmeyi engelleyen perde, gayb perdesi.
    Vâhid-i Ehad: Her bir varlıkta ve bütün kainatta birliğini gösteren Allah (cc).
    Rahîm: Çok merhametli, çok acıyan, çok şefkatli.
    Mürebbi: Terbiyeci, terbiye eden.
    Münkir-i cahil: Cahil münkir, bilgisiz inkarcı.
    Fâsık-ı gafil: Dinin emir ve yasaklarına aldırmazlık içinde olan günahkâr.
    Faaliyet-i hakîmane: Gayeli ve faydalı şekilde sürekli yapılan çalışma ve işler.
    Basîrane: Görerek, bilerek.
    Camid: Cansız. *Donuk.

  3. #3
    Ehil Üye Ahmet.Ramazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2017
    Mesajlar
    1.209

    Standart İkinci Pencere

    Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken, birdenbire gayet muntazam, hakîmane öyle bir teşahhus-u vechî veriliyor ki; meselâ herbir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i farika, o küçük yüzde bulunduğu ve zahir ve bâtın duygularıyla kemal-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu isbat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni'-i Hakîm'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.

    Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale edebilirsin?...



    Teşahhusat: Şahıslanmalar belirlenmeler, anlatılabilir ve tarif edilebilir duruma gelmeler.
    Mütereddid: Tereddüdlü, kararsız.
    Mütehayyir: Hayrette kalmış, şaşmış.
    Hakîmane: Hikmetli olarak, herşeyde faydalar ve gayeler gözetircesine.
    Teşahhus-u vechî: Yüze ait belirlenme, yüz bakımından belirli şekil ve özellik.
    Ebna-yı cins: Aynı cinsten (türden) olanlar.
    Alâmet-i farika: Ayırt edici işaret.
    Zahir: Açık, görünür, görünen, belli. *Dış yüz, görünüş.
    Sikke-i ehadiyet: Allah'ın (cc) birlik damgası, herbir varlığın üstünde birtek Allah'a ait olduğunu gösteren damga (özellik).
    Heyet-i mecmua: Bütünündeki durum, toplamının durumu.
    Hâtem: Mühür.
    Münkir: İnkar eden, inkarcı.
    Kabil-i taklid: Taklid edilebilir.
    Sikke-i Samediyet: Allah'ın (cc) hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin her an kendisine muhtaç olduğunu gösteren damga (işarert).

  4. #4
    Ehil Üye Ahmet.Ramazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2017
    Mesajlar
    1.209

    Standart Üçüncü Pencere

    Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif taifeden

    {(Haşiye): Hattâ o taifelerden bir kısım var ki; bir senedeki efradı, zaman-ı Âdem'den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından ziyadedir.}

    ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat enva'ının ordusu; bilmüşahede ayrı ayrı erzakları, suretleri, silâhları, libasları, talimatları, terhisatları kemal-i mizan ve intizamla hiçbir şey unutulmayarak, hiçbirini şaşırmayarak bir surette tedbir ve terbiye etmek öyle bir sikkedir ki; -hiçbir şübhe kabul etmez- güneş gibi parlak bir sikke-i Vâhid-i Ehad'dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika olan şu idareye karışsın.

    Çünki şu birbiri içinde girift olan enva'ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki
    ﻓَﺎﺭْﺟِﻊِ ﺍﻟْﺒَﺼَﺮَ ﻫَﻞْ ﺗَﺮَﻯ ﻣِﻦْ ﻓُﻄُﻮﺭٍ
    "Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun?" Mülk Sûresi, 67:3.) sırrıyla, hiçbir karışık alâmeti yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.


    Zaman-ı Âdem: Hz. Adem (as) zamanından.
    Efrad: Fertler, kişiler, erler.
    Hayvanat: Hayvanlar.
    Nebatat: Bitkiler.
    Enva': Nevler, türler, çeşitler.
    Bilmüşahede: Gözle görüldüğü gibi, gözönünde olarak.
    Kemal-i mizan: Tam ölçü, mükemmel ölçü.
    Sikke-i Vâhid-i Ehad: Allah'ın (cc) eşi ve benzeri olmadığını ve bir tek olduğunu gösteren damga (işaret).
    Muhit: İhata eden, kuşatan, çevreleyen.
    Girift: Dolaşık, karışık, içiçe girmiş.

  5. #5
    Ehil Üye Ahmet.Ramazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2017
    Mesajlar
    1.209

    Standart Dördüncü Pencere

    İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ızdırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir.

    İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabul ve icabeti, herbiri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük bir mikyasta bilbedahe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb'e delalet eder ve baktırır.


    İstidad: Kabiliyet, yetenek.
    İhtiyac-ı fıtrî: Yaratılışa ait ihtiyaç, fıtri ihtiyaç.
    lisan-ı ızdırarî: Mecburiyet ve çaresizliğin dili.
    Muztar: Çaresiz, çaresiz kalmış, zord kalmış.
    Bilmüşahede: Gözle görüldüğü gibi. gözönünde olarak.
    İcabet: Cevap verme, karşılık verme.
    Vücub: Zorunlu olmak, olmaması imkansız olmak, yaratılma ve yok olma hakkında düşünülemez olmak.
    Vahdet: Birlik, teklik, Allah'a (cc) ait birlik.
    Mecmuu: Bütünü, toplamı.
    Bilbedahe: Apaçık, açık olarak, besbelli.
    Hâlık-ı Rahîm: Çok merhametli ve şefkatli yaratıcı.
    Kerim: Kerem sahibi, bağış, iyilik, lütuf ve cömertlik sahibi.
    Mücîb: Cevap veren, duaya cevap veren.

  6. #6
    Ehil Üye Ahmet.Ramazan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2017
    Mesajlar
    1.209

    Standart Beşinci Pencere

    Görüyoruz ki: Eşya hususan zîhayat olanlar, def'î gibi âni bir zamanda vücuda gelir. Halbuki def'î ve âni bir surette basit bir maddeden çıkan şeyler, gayet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım gelirken; çok maharete muhtaç bir hüsn-ü san'atta, çok zamana muhtaç ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib san'atlarla müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir surette halk olunuyorlar.

    İşte bu def'î ve âni bir surette bu hârika san'at ve güzel heyet, herbiri bir Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i rububiyetine işaret ettikleri gibi mecmuu gayet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr, nihayetsiz Hakîm bir Vâcibü'l-Vücud'u gösterir.

    Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin? Senin gibi sersem, âciz, cahil tabiatla mı? Veyahut hadsiz derece hata ederek o Sâni'-i Mukaddes'e "Tabiat" ismini verip onun mu'cizat-ı kudretini, o tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip, bin derece muhali birden irtikâb etmek mi istersin?



    Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
    Hüsn-ü san'at: Sanat güzelliği.
    İhtimamkârane: Özenircesine, özen gösterir şekilde, çok dikkat edercesine.
    Münakkaş: Nakışlı, süslü, işlemeli.
    Âlât: Aletler.
    Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
    Sâni'-i Hakîm: Hiçbir şeyi gayesiz ve faydasız barakmayıp herşeyde sayısız gayeler ve faydalar gözeten sanatkar yaratıcı.
    Vücub-u vücud: Varlığının zorunlu olması, olmaması imkansız olan varlık.
    Vahdet-i rububiyet: Herşeyin sahibi ve terbiyecisinin bir tek oluşu.
    Mecmuu: Bütünü, toplamı.
    Münkir: İnkar eden, inkarcı.
    Sâni'-i Mukaddes: Kutsal ve kusursuz sanatkar yaratıcı.
    Mu'cizat-ı kudret: Allah'ın (cc) sonsuz gücünün mucizeleri (harika eserleri).
    Muhal: İmkansız, mümkün olmayan, olamaz.
    İrtikâb: İşlemek, yapmak, çirkin ve kötü iş işlemek.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Otuzüçüncü Söz / 10. Pencere
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 28.01.16, 11:31
  2. Otuzüçüncü Söz 'den
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 17.01.16, 16:33
  3. Otuzüçüncü Söz / 8. Pencere
    By fanidünya... in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 31.10.15, 16:42

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0