Kemalât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki bilcümle kemalât-ı insaniyenin menbaı ve esası, iman-ı billahtan ve marifetullahtan neş'et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, imanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı. Kendi aklına dedi ki:
-------------------------------------------------------
Kemalât-ı insaniye: İnsanla ilgili mükemmel ahlaklar ve üstün sıfatlar.
Menbaı: Kaynağı.
İman-ı billah: Allah'a(cc) inanmak.
Marifetullah: Allah'ı(cc) isim ve sıfatlarıyla bilme ve tanıma.
Neş'et: Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma.
Muhabbetullah: Allah(cc) sevgisi.
Seyyah: Gezgin, yolcu.
Marifet: Bime, tanıma.
Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
Semavat: Gökler.


"Madem kâinatta en kıymetdar şey hayattır ve kâinatın mevcudatı hayata müsahhardır ve madem zîhayatın en kıymetdarı zîruhtur ve zîruhun en kıymetdarı zîşuurdur ve madem bu kıymetdarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasib ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail'in (A.S.) temessülü gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakl ve rivayet ediliyor. Öyle ise keşke ben semavat ehli ile dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim; çünki Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır." diye düşünürken, birden semavî şöyle bir sesi işitti:
--------------------------------------
Kâinat: Yaratılan bütün varlıklar, evren.
Kıymettar: Kıymetli, değerli.
Mevcudât: Varlıklar.
Musahhar: Emir ve isteğe bağlı, emir dinler, emir altına alınmış, isteneni
Yapmaya hazır.
Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
Zîruh: Ruh sahibi, ruhlu.
Zîşuur: Şuur sahibi, şuurlu, bilinçli.
Küre-i zemin: Yerküre, dünya.
Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
Asır: Yüzyıl.
Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
Semavat: Gökler.
Münasip: Uygun, layık, yaraşır.
Sekene: Oturanlar, yaşayanlar.
Huzur-u Muhammedî: Peygamberimizin huzuru(asm).
Sahabe: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in mübarek yüzünü görmekle şereflenen ve O'nun sohbetlerine katılan mü'min kimse.
Hazret-i Cebrail: Dört büyük melekten biri olup; vahiy getirmekle görevli olan melektir.
Temessül: Yansıyarak görünür duruma gelme, yansıyıp görünme.
Melâike: Melekler.
Hadise: Olay.
Tevatür: Kuvvetli haber, yalan ihtimali olmayan kuvvetli haber.
Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz.
Nakl: Bildirme, aktarma.
Rivayet: Bildirilen, aktarılan, anlatılan, iletilen.
Ehl: Halk, ilgililer, sahipler, oturanlar.
Hâlık-ı Kâinat: Kainatın yaratıcısı, evreni yaratan.
Mühim: Önemli.
Semâvî: Semaya ait, gökle ilgili. *Allah katına ait.

"Madem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin.. bil ki: Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervah-ı tayyibe, bilâ-istisna ve bil'ittifak, bu kâinat hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir." dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden göklere çıktı.
----------------------------------
Aleyhissalâtü Vesselâm: Salat ve selam O’nun üzerine olsun.
Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan: Anlatma tarzı mucize olan Kur’an.
Vasıta: Araç, aracı, sebep, vesile.
Mesâil-i imaniye: İmana ait meseleler. İmanla ilgili konular.
İman: İnanmak.
Temessül: Yansıyarak görünür duruma gelme, yansıyıp görünme.
Ervâh-ı Tayyibe: İyi ruhlar.
Bilâ-istisna: İstisnasız, ayırt etmeden.
Bil’ittifak: İttifakla, beraberce, birlikte.
Hâlık: Yaratıcı Allah(cc).
Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a(cc) ait birlik.
Sıfât-ı kudsiye: Kudsi sıfatlar, Allah’ın(cc) kusursuz ve kutsal olan mübarek sıfatları(nitelikleri).
Şehadet: Şahitlik, tanıklık.
Muvafık: Uygun, yerinde.
Mutabık: Uyan.
İhbar: Haber verme.
Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
İhbarat: Haberler, haber vermeler.
Tevafuk: Birbirine uygunluk. Düzenlenmiş gibi birbirine uygun olmak. Rast gelmek.
Tetabuk: Uygun gelme, uyma, uygun düşme.
Rehber: Yol gösteren, yol gösterici, kılavuz.
Nur-u iman: İman nuru, iman ışığı.

Said Nursî