+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 ve 8
Like Tree5Beğeni
  • 1 tarafından fanidünya...
  • 1 tarafından fanidünya...
  • 1 tarafından fanidünya...
  • 1 tarafından fanidünya...
  • 1 tarafından fanidünya...

Konu: Mektubat

  1. #1
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart Mektubat

    Birinci Mektub / 1.Sual'den

    Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
    ------------------------------

    Hazret-i Hızır Aleyhisselâm: Hz. Hızır (a.s.), Hz. Musa (a.s.) döneminde yaşayan, Kur'ân-ı Kerim'in Kehf Suresinde bahsi edilen kendisine İlahi bilgi ve hikmet öğretilen kişidir. Peygamber olup olmadığı konusunda değişik görüşler bulunmasına rağmen velayeti konusunda ittifak edilmektedir. Otsuz ve çorak bir mekana oturduğunda ansızın o otsuz yerin yeşillenmesi sebebiyle, yeşillik manasına gelen Hızır namıyla yad edilmiştir. Hz. Hızır'ın halen hayatta olduğunu ve hayatın beş tabakasından ikincisinde yaşadığını Bediüzzaman Hazretleri Mektubat adlı eserinde ifade etmektedir. Bu hayat tabakasının kendine özel şartları, bizim yaşadığımız hayattan çok daha farklıdır. Mesela, mecbur kalmadan istedikleri zaman yemek içmek, bir vakitte birçok yerlerde bulunabilmek gibi bir derece serbest hayat mertebesidir. Hz. Hızır, başta Buhârî ve Müslim olmak üzere pek çok hadis kitaplarında çeşitli bölümlerde geçmektedir. İkinci tabaka-i hayat mertebesinde yaşayan ve Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen meşhur peygamber.
    Mühim: Önemli.
    Ülema: Alimler, yüksek ilim sahipleri, din bilginleri, ulema.


    Elcevab:
    Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
    ------------------

    Elcevab: Cevabı şu.
    Meratib-i hayat: Hayat mertebeleri(dereceleri).


    Birinci Tabaka-i Hayat:
    Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
    Mukayyed: Bağlı, bağlanmış.
    Tabaka-i Hayat: Hayat tabakası, hayat derecesi.


    İkinci Tabaka-i Hayat:
    Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm'ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
    --------------------------------

    Hz. İlyas (a.s.) Beni İsrâil peygamberlerindendir. Kur'ân-ı Kerim'de iki defa adı geçmektedir. Soyu Hz. Harun'a (a.s.) dayandırılan Hz. İlyas m.ö. 9. asırda yaşamıştır. İsrailoğulları Ba'l putuna tapmaya başladıktan sonra, Cenab-ı Allah Hz. İlyas'ı (a.s.) bunlara peygamber olarak gönderdi. Hz. İlyas pek çok mucizeler göstermesine rağmen İsrailoğulları onu yalanladılar. Hz. İlyas'ın Hz. Hızır'la buluştuğu rivayet edilmektedir. Bu buluşmanın anısına buluşma zamanı 6 Mayıs halk tarafından baharın başlangıcı sayılır.
    Beşeriyet: İnsanlık.
    Levazımat: Lüzumlu şeyler, gerekenler, gerekli şeyler, gerekliler.
    Tevatür: Yalan ihtimali olmayan kuvvetli haber.
    Ehl-i şuhud: İman edilenleri, varlıkların ve olayların içyüzlerini, manevi âlemleri görüp seyreden başta peygamberler ve ermiş kişiler.
    Evliya: Allah(cc) dostu ermiş kimseler.
    Tenvir: Aydınlatma, ışıklandırma.
    Makamat-ı velayet: Velilik makamları, ermişlik makamları.
    Ayn-ı Hızır: Hz.Hızır'ın(as) kendisi.
    Telakki: Kabul etmek.


    Üçüncü Tabaka-i Hayat:
    Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm'ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.
    -----------------------------------

    Hz. İdris (a.s.): Hz. şit'in (a.s.) torunlarından olup ondan sonra peygamber olarak görevlendirilmiştir. Adı Kur'ân-ı Kerim'de dört yerde geçmektedir. Kendisine otuz sahifelik suhuf indirilmiş ve onu okuyarak insanları hakka ve hidayete davet etmiştir. Hz. İdris (a.s.) , Hz. İsa (a.s.) gibi semaya çekilmiştir ve onun gibi hayatı bir sema tabakasında devam etmektedir. Bediüzzaman, Mektubat adlı eserinde Hz. İdris (a.s.) ile Hz. İsa'nın (a.s.) üçüncü hayat tabakasında yaşadıklarını ifade etmiştir. Dünyaya ait cisimleriyle birlikte, fakat beşeri ihtiyaçlardan uzaklaşarak nuranileşmiş bir halde, melek hayatı gibi bir hayata mazhar olmuşlardır. Hz. İdris (a.s.) ilk olarak yazı yazan ve terzilik yapan bir insan olma şerefine sahiptir.
    Hz. İsa (a.s.): Ulu'l-Azm olan peygamberlerdendir. Hakîkî Hıristiyanlık dininin peygamberi olan Hz. İsa'ya dört büyük kitabın üçüncüsü olan İncil-i şerif nazil edilmiştir. Hz. Meryem'in oğlu olan Hz İsa, Allah'ın yaratıcı kudretinin bir nişanesi olarak doğmuştur. Hz. İsa'nın (a.s.) bir ünvanı ve sıfatı Mesih'tir. Kur'ân-ı Kerim'de onun meziyetlerinden bahsedilmekte ve gösterdiği mu'cizelerden haber verilmektedir. Dört büyük kitaptan biri olan İncil, kendisinden sonra Havariler tarafından yazılmış, ancak sonraları tahrif edilmiş ve asliyetini koruyamamıştır. Hz. İsa ümmetine ümmî peygamberin geleceğini müjdelemiş ve Peygamber Efendimizden bahsetmiştir. İncil'in çeşitli bölümlerinde de Hz. Peygamberden haber verilmektedir. Düşmanları ve kendisine inanmayanlar tarafından öldürülmek istenen Hz. İsa, Cenab-ı Hak tarafından göğe yükseltilmiş, kendisini öldürmek isteyenler ise yanlışlıkla Hz. İsa'ya çok benzeyen birini çarmıha germişlerdir.
    Beşeriyet: İnsanlık.
    Levazımat: Lüzumlu şeyler, gerekenler, gerekli şeyler, gerekliler.
    Tecerrüd: Sıyrılmak, kurtulmak, ayrılmak.
    Letafet: Latiflik, hoşluk, sevimlilik, güzellik.
    Cesed-i necmî: Parlayan bir yıldız gibi akıp giden; nurâni ceset.
    Cism-i dünyevî: Dünyaya ait vücut, maddi beden.
    Semavat: Gökler.
    Âhirzaman: Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayâtının kıyâmete yakın son devri. *Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı devirden kıyamete kadar olan zaman.
    Şeriat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed'in (a.s.m.) şeriatı; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) tarif ettiği, getirdiği ve bildirdiği Allah'ın(cc) emir ve yasaklarından oluşan kanun düzeni; İslâm dini.
    Amel: İş, çalışma, görevi yerine getirme.
    Meal: Mana, anlam.
    Hadîs: Hz. Muhammed'e (a.s.m.) ait söz, emir, fiil veya Hz. Peygamber'in onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış. *Şeriat örfüne göre; Hz. Muhammed'e (a.s.m.) ait olduğu kesin olan şeyler.
    Felsefe-i tabiiye: Herşeyi tabiata dayandıran felsefe.
    Cereyan-ı küfrîye: Küfre ait cereyan, küfrü yayan cereyanlar ve fikrî akımlar.
    İnkâr-ı uluhiyet: Allah'ı(cc) inkar.
    İsevîlik: Hıristiyanlık.
    Tasaffi: Temizlenmek, arınmak, saflaşmak.
    Hurafat: Asılsız uydurma düşünce ve inançlar.
    Şahs-ı manevî: Manevî şahıs; belli bir şahıs olmayıp, kendisine bir şahıs gibi muâmele edilen şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar; belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs.
    Vahy-i semavî: Allah tarafından melekler vasıtasıyla peygambere gelen vahiy, semavî vahiy.


    Dördüncü Tabaka-i Hayat:
    Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda ettikleri için, Cenab-ı Hak kemal-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor. Hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur.
    ------------------

    Şüheda: şehitler.
    Nass-ı Kur'an: Kur'ân-ı Kerîm'in kesin, şüpheye ihtimal bırakmayan hükmü. Kur'ân'ın delilliği.
    Ehl-i kubur: Mezardaki ölüler.
    Fevk: Üst.
    Fevkinde: Üstünde.
    Tabaka-i Hayat: Hayat tabakası, hayat derecesi.
    Hayat-ı dünyevî: Dünyadaki yaşantı, dünyaya ait hayat.
    Tarîk-ı hakt: Hak yol, doğru ve gerçek yol, din yolu.
    Kemal-i kerem: Mükemmel ikram ve iyilik.
    Âlem-i Berzah: Ölmüşlerin ruhlarının kıyamet kopuncaya kadar bulunduğu âlem.
    Kemal-i saadet: Mükemmel bir mutluluk.
    Mütelezziz: Lezzet alan, zevk duyan, zevklenen.
    Firak: Ayrılık, ayrılma.
    Mazhar: Sahip olma, ulaşma, kazanma, nail olma, erişme.


    İşte Âlem-i Berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir. Hattâ Seyyid-üş şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hattâ -ben kendim- Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sadıkada, taht-el Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus'un istilasından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rü'ya, bazı şerait ve emaratla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.
    -----------------

    Emvat: Ölüler.
    Şüheda: Şehitler.
    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
    Vakıat: Olaylar, vakıalar, hadiseler.
    Rivayat: Rivayetler, aktarılanlar, bildirilenler, iletilenler.
    Tarz-ı hayat: Hayat tarzı.
    Mazhariyet: Mazhar olma, nail olma, şereflenme.
    Kat'î: Kesin.
    Seyyid-üş şüheda: Şehidlerin efendisi.
    Hz. Hamza (r.a.): Hz. Peygamber'in amcasıdır. Uhud şehidlerinden olan Hz. Hamza, 569 veya 570 yılında Mekke'de doğdu. Hz. Peygamber ile süt kardeşi aynı zamanda çocukluk ve gençlik yıllarının arkadaşı ve dostudur. Bi'setin 2 veya 6. yılında müslüman olduğu rivayet edilmektedir. Bedir ve Uhud savaşında büyük kahramanlıklar gösteren Hz. Hamza, Uhud Savaşında Vahşi tarafından mızrakla şehid edilmiştir. Hz. Peygamber, Hz. Hamza'nın Allah ve Resulünün aslanı ve şehidlerin efendisi olduğunu bildirmiş ve bundan sonra "Seyyidüşşüheda" ve "Esedullah" unvanlarıyla anıla gelmiştir.
    Radıyallahü Anh: Allah(cc) ondan razı olsun.
    Mükerrer: Tekrarlı, tekrar edilmiş.
    İltica: Sığınma.
    Tenvir: Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.
    Mahall-i defnini: Gömülme yerini.
    Rü'ya-yı sadıka: Doğru rüya, makbul ve muteber kimselerin gördükleri şekilde, dünyada hakikatları çıkan sadık rüya.
    Taht-el Arz: Yerin altı.
    Menzil: Yer.
    Şerait: Şartlar.
    Emarat: Belirtiler, ipuçları.
    Hakikat: Gerçek.
    Şuhud: Görme, şahit olma.


    Beşinci Tabaka-i Hayat:
    Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İ'dam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vakıatla ervah-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menamen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delail, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Zâten beka-i ruha dair "Yirmidokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayatı delail-i kat'iyye ile isbat etmiştir.
    -----------------------------

    Ehl-i kubur: Mezardaki ölüler.
    Hayat-ı ruhanî: Ruhla ilgili hayat.
    Mevt: Ölüm.
    Tebdil-i mekân: Yer değişikliği.
    Itlak-ı ruh: Ruhun serbestliği ve sınırsızlığı.
    Adem: Yokluk, hiçlik.
    Ervah-ı evliya: Velilerin ruhları, ermiş kimselerin ruhları.
    Temessül: Bir şekil ve surete girme, cisimlenme. Başka bir kişi veya şeye benzeme, benzeşme. *Yansıyarak görünür duruma gelme.
    Ehl-i keşf: Keşif sahipleri, dış duygularla bilinmeyen manevi alemleri ve içindekileri Allah'ın(cc) izni ile görüp bilenler.
    Sair: Diğer, başka.
    Yakazaten: Uyanık olarak, uyanıkken, uyanıklıkta.
    Menamen: Uykuda olarak.
    Vakıa: Hadise, olay. *Olmuş olay.
    Mutabık: Uygun.
    İhbarat: Haberler, haber vermeler.
    Delail: Deliller.
    Beka-i Ruh: Ruhun devamlılığı, ruhun ölümsüzlüğü.
    Delail-i kat'iyye: Kesin deliller.


    Mektubat

    *SAHRA* bunu beğendi.

  2. #2
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Birinci Mektub / 2.Sual'den

    Furkan-ı Hakîm'de
    ﺍَﻟَّﺬِﻯ ﺧَﻠَﻖَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕَ ﻭَﺍﻟْﺤَﻴَﻮﺓَ ﻟِﻴَﺒْﻠُﻮَﻛُﻢْ ﺍَﻳُّﻜُﻢْ ﺍَﺣْﺴَﻦُ ﻋَﻤَﻼ ً"Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da yaratan Odur." Mülk Sûresi, 67:2.)
    gibi âyetlerde "Mevt dahi, hayat gibi mahluktur, hem bir nimettir." diye ifham ediliyor. Halbuki zahiren mevt; inhilaldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdim-ül lezzattır.. nasıl mahluk ve nimet olabilir?

    Elcevab:
    "Birinci Sual"in cevabının âhirinde denildiği gibi: Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebde'dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san'at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahluk ve muntazamdır.

    Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe' olduğundan; "o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk" denilir.

    İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt; elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzah'ta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.

    Amma mevt, nimet olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan dört vechine işaret ederiz:

    Birincisi:
    Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzad edip, yüzde doksandokuz ahbabına kavuşmak için, Âlem-i Berzah'ta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.

    İkincisi:
    Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp; vüs'atli, sürurlu, ızdırabsız, bâki bir hayata mazhariyetle.. Mahbub-u Bâki'nin daire-i rahmetine girmektir.

    Üçüncüsü:
    İhtiyarlık gibi şerait-i hayatiyeyi ağırlaştıran bir çok esbab vardır ki; mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ: Sana ızdırab veren pek ihtiyar olmuş peder ve vâliden ile beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı; hayat ne kadar nıkmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ: Güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedaidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

    Dördüncüsü:
    Nevm nasılki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için.. öyle de: Nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevkeden belalarla mübtela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalalet için müteaddid Sözlerde kat'î isbat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azab içinde azabdır. O, bahisten hariçtir.



    Mektubat

    *SAHRA* bunu beğendi.

  3. #3
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Birinci Mektub / 3.Sual'den
    Cehennem nerededir?

    Elcevab:

    ﻗُﻞْ ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢُ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠَّﻪِ ٭ ﻻ َ ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐَ ﺍِﻻ َّ ﺍﻟﻠَّﻪُ"Gaybı Allah’tan başkası bilmez."
    "De ki: İlim ancak Allah katındadır." Mülk Sûresi, 67:26.)

    Cehennemin yeri, bazı rivayatla "Taht-el Arz" denilmiştir. Başka yerlerde beyan ettiğimiz gibi; Küre-i Arz, hareket-i seneviyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise, Arz'ın o medar-ı senevîsi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arz'ın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlukat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.
    Rivayat: Rivayetler, aktarılanlar, bildirilenler, iletilenler.
    Taht-el Arz: Yerin altı.
    Küre-i Arz: Yerküre, dünya.
    Hareket-i seneviye: Senelik hareket.
    Mecma-ı haşir: Yeniden diriliş ile toplanılacak yer.
    Medar-ı senevî: Senelik yörünge, bir senede güneşin etrafındaki dönüş dairesi.
    Mesafe-i azîme: Büyük mesafe.
    Mahlukat: Yaratılmış varlıklar.
    Kamer: Ay.

    Cehennem ikidir: Biri suğra, biri kübradır. İleride suğra, kübraya inkılab edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğra yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakat-ül Arz'ca malûmdur ki: Ekseriya her otuzüç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz, altıbin küsur kilometre olduğundan, ikiyüz bin derece-i harareti câmi', yani ikiyüz defa ateş-i dünyevîden şedid ve rivayet-i hadîse muvafık bir ateş bulunuyor. Şu Cehennem-i Suğra, Cehennem-i Kübra'ya ait çok vezaifi, dünyada ve Âlem-i Berzah'ta görmüş ve ehadîslerle işaret edilmiştir. Âlem-i Âhiret'te, Küre-i Arz nasılki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğra'yı dahi Cehennem-i Kübra'ya emr-i İlahî ile teslim eder. Ehl-i İtizal'in bazı imamları "Cehennem sonradan halkedilecektir" demeleri, hâl-i hazırda tamamıyla inbisat etmediğinden ve sekenelerine tam münasib bir tarzda inkişaf etmediğinden, galattır ve gabavettir. Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilayet derecesine getirmeli veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki yerlerini görüp tayin edelim. ﻭَﺍﻟْﻌِﻠْﻢُ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠَّﻪِ Gerçek bilgi Allah katındadır.)
    Suğra: Pek küçük.
    Kübra: En büyük.
    İnkılab: Kökten değişiklik, özünden değişme, başka hale geçme.
    Menzil: Yer.
    Cehennem-i Suğra: Küçük cehennem (Yerin altında, dünyanın merkezindeki ateş tabakası).
    İlm-i Tabakat-ül Arz: Yer katmanları ilmi (jeoloji).
    Malûm: Bilinen, belli olan.
    Ekseriya: Çoğunlukla çoğu zaman.
    Hafriyat: Yeri kazıp derinleştirmeler. Kazılar.
    Derece-i hararet: Sıcaklık derecesi.
    Tezayüd: Artma, çoğalma.
    Nısf-ı kutr-u Arz: Arzın çapının yarısı, yerin(dünyanın) yarı çapı. Yani; dünyanın yüzeyinden merkeze olan mesafe.
    Câmi': Kendinde toplayan, çok özellikli, toplayıcı.
    Ateş-i dünyevî: Dünyadaki ateş.
    Şedid: Şiddetli, kuvvetli, sert.
    Rivayet-i hadîs: Peygamberimizin (asm) bize iletilen sözleri.
    Muvafık: Uygun, yerinde.
    Cehennem-i Kübra: Büyük cehennem, âhiretteki cehennem.
    Vezaif: Vazifeler, görevler, çalışmalar.
    Âlem-i Berzah: Ölmüşlerin ruhlarının kıyamet kopuncaya kadar bulunduğu âlem.
    Âlem-i Âhiret: Âhiret alemi, öbür dünya.
    Sekene: Oturanlar, yaşayanlar.
    Meydan-ı haşr: Yeniden diriliş meydanı.
    Emr-i İlahî: Allah'ın(cc) emri.
    İtizal: Mutezile mezhebi. insana gerçek tesir gücü veren ve işlerinde ve hareketlerinde yaratıcı kabul eden sapmış bir mezhep.
    Ehl-i İtizal: Mutezile mezhebinden olanlar.
    Hâl-i hazır: Şimdiki durum, şu anki durum.
    İnbisat: Genişleme, yayılma.
    İnkişaf: Açılma, meydana çıkma, gelişme, ilerleme.
    Galat: Hata, yanlış, yayılma.
    Gabavet: Ahmaklık, akıl noksanlığı, anlayışsızlık.
    Perde-i gayb: Gayb perdesi, görünmeyi engelleyen perde, görünmezlik perdesi.
    Tayin: Belirlemek, belirtmek. *Ayırmak.

    Âhiret âlemine ait menziller, bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat bazı rivayatın işaratıyla, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münasebetdardır. Yaz'ın şiddet-i hararetine ﻣِﻦْ ﻓَﻴْﺢِ ﺟَﻬَﻨَّﻢَ Cehennem sıcağındandır. Hadis-i şerif. Keşfü’l Hafa, 29, Buharî,1:142,162.)
    denilmiştir. Demek bu dünyevî küçücük ve sönük akıl gözüyle, o büyük Cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîm'in nuruyla bakabiliriz. Şöyle ki:
    Âhiret: Ölümsüz olan öbür dünya.
    Menzil: Yer.
    Dünyevî: Dünya hayatına ait.
    Rivayat: Rivayetler, aktarılanlar, bildirilenler, iletilenler.
    İşarat: İşaretler.
    Münasebetdar: Alakalı, ilişkili, ilgili.
    Şiddet-i hararet: Sıcaklık şiddeti, kuvvetli sıcaklık.
    İsm-i Hakîm: Allah'ın(cc) herşeyi gayelere ve faydalara uygun düzenleyen manasına gelen Hakîm ismi.

    Arzın medar-ı senevîsi altında bulunan Cehennem-i Kübra, yerin merkezindeki Cehennem-i Suğra'yı güya tevkil ederek bazı vezaifini gördürmüş. Kadîr-i Zülcelal'in mülkü pek çok geniştir. Hikmet-i İlahiye nereyi göstermiş ise Cehennem-i Kübra oraya yerleşir. Evet bir Kadîr-i Zülcelal ve emr-i ﻛُﻦْ ﻓَﻴَﻜُﻮﻥُ e mâlik bir Hakîm-i Zülkemal, gözümüzün önünde kemal-i hikmet ve intizam ile Kamer'i Arz'a bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile Arz'ı Güneş'e rabtetmiş ve Güneş'i seyyaratıyla beraber Arz'ın sür'at-i seneviyesine yakın bir sür'at ile ve haşmet-i rububiyetiyle, bir ihtimale göre Şemsüşşümus tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları, saltanat-ı rububiyetine nuranî şahidler yapmış; onunla saltanat-ı rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelal'in kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübra'yı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın yıldızlarını onunla iş'al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennet'ten yıldızlara nur verip, Cehennem'den nâr ve hararet göndersin. Aynı halde o Cehennem'in bir kısmını ehl-i azaba mesken ve mahbes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakîm ki; dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zât-ı Zülcelal'in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki; Küre-i Arz'ın kalbindeki Cehennem-i Suğra çekirdeğinde Cehennem-i Kübra'yı saklasın.
    Medar-ı senevî: Senelik yörünge, bir senede güneşin etrafındaki dönüş dairesi.
    Cehennem-i Kübra: Büyük cehennem, âhiretteki cehennem.
    Cehennem-i Suğra: Küçük cehennem (Yerin altında, dünyanın merkezindeki ateş tabakası).
    Tevkil: İşlerini yürütmek için birisini kendi yerine görevlendirmek.
    Vezaif: Vazifeler, görevler, çalışmalar.
    Kadîr-i Zülcelal: Sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi ve her şeye kudreti(gücü) yeten Allah(cc).
    Hikmet-i İlahiye: Allah'ın(cc) gözettiği gaye ve fayda.
    Mâlik: Sahip.
    Hakîm-i Zülkemal: Kusursuz üstün sıfatların sahibi olan ve herşeyi gayelerle ve faydalarla düzenleyen Allah(cc).
    Kemal-i hikmet: Kusursuz ve mükemmel olarak gayeleri ve faydaları gözetmek.
    Kamer: Ay.
    Arz: Yeryüzü, dünya.
    Azamet-i kudret: Güç ve kuvvetin büyüklüğü.
    Rabt: Bitiştirmek.
    Seyyarat: Gezegenler.
    Sür'at-i seneviye: Dünyanın güneş etrafındaki dönüş hızı.
    Haşmet-i rububiyet: Allah'ın(cc) herşeyin sahibi ve terbiyecisi olmaklığının sonsuz büyüklüğü.
    Şemsüşşümus: Çok gezegenlerin etrafında döndüğü en büyük yıldız; Yani en büyük güneş.
    Saltanat-ı rububiyet: Sahiplik ve terbiyeciliğin hakimiyeti.
    Zât-ı Zülcelal: Sonsuz yücelik ve gücün sahibi olan Allah(cc).
    Sema: Gök, gök yüzü.
    İş'al: Alevlendirme.
    Nâr: Ateş.
    Ehl-i azab: Ceza çekecek olanlar, azab ehli.
    Mahbes: Cezaevi.

    Elhasıl:
    Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehasındadır. Hem şu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakili aşağı tarafında; nuranîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem şu seyl-i şuunatın ve mahsulât-ı maneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nev'ine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyalenin iki havzıdır. Havzın yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu' ettiği yerdedir. Yani habîsatı ve müzahrefatı esfelde, tayyibatı ve safiyatı a'lâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecelligâhıdır. Tecelligâhın yeri ise, heryerde olabilir. Rahman-ı Zülcemal ve Kahhar-ı Zülcelal nerede isterse tecelligâhını açar.
    Elhasıl: Kısacası, özetle, sözün kısası ve özü.
    Şecere-i hilkat: Yaratılış ağacı.
    Ebed: Sonu olmamak, sonsuzluk, ebedilik.
    Müntehasındadır: Sonundadır.
    Silsile-i kâinat: Kâinat zinciri, kâinat dizisi.
    Mahal: Yer.
    Süflî: Bayağı, aşağı, adi, alçak.
    Sakil: Ağır, can sıkıcı, çirkin.
    Nuranî: Nurlu.
    Ulvî: Yüksek, yüce.
    Seyl-i şuunat: Kâinattaki işler ve olaylar seli.
    Mahsulât-ı maneviye-i arziye: Dünyanın manevi ürünleri.
    Mahzen: Depo.
    Nev': Tür, çeşit.
    Cereyan: Akan, hareket eden.
    Mevcudat-ı seyyale: Akıp giden varlıklar, göçüp giden varlıklar.
    Havz: Havuz.
    Seyl: Sel.
    Tecemmu': Toplanma, birikme.
    Habîsat: Pislikler, kötülükler, alçaklıklar.
    Müzahrefat: Çöpler, süprüntüler. *Sahtelikler, yalancılıklar.
    Esfel: En alçak, en ağağı.
    Tayyibat: İyilikler, güzellikler, iyi ve güzel sözler ve manalar.
    Safiyat: Tertemiz olanlar.
    A'lâ: En yüksek, en iyi.
    Lütuf: İyilik ve yardımda bulunmak, iyi ve güzel karşılık vermek.
    Kahr: Mahvetme.
    Rahmet: Merhamet, acıma, şefkat etme.
    Azamet: Büyüklük.
    Tecelligâh: Görünme yeri, kendini belli edip gösterme yeri.
    Rahman-ı Zülcemal: Sonsuz güzelliklerin sahibi olup bütün varlıkların her türlü ihtiyaçlarını karşılayan Allah(cc).
    Kahhar-ı Zülcelal: Sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi olan ve dilediği şeyi çok şiddetli cezalandıran Allah(cc).


    Mektubat

    *SAHRA* bunu beğendi.

  4. #4
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    DÖRDÜNCÜ SUAL:
    Mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılab ettiği gibi, acaba ekser nâsda bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikîye inkılab edebilir mi?
    -------------------------

    Mahbub: Sevilen, sevgili.
    Aşk-ı mecazî: Geçici ve ölümlü varlıklara karşı Allah(cc) adına olmayan sevgi.
    Aşk-ı hakikî: Gerçek aşk, Allah'a(cc) ve Allah(cc) adına olan sevgi.
    İnkılab: Kökten değişiklik, özünden değişme, başka hale geçme.
    Ekser: Çoğunluk, çoğu.
    Nâsda: İnsanlarda.

    Elcevab:
    Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fena çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbub arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esma-i İlahiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa, o gayr-ı meşru mecazî aşk, o vakit, aşk-ı hakikîye inkılaba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalalet ve gaflet gibi kendini unutup âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer boğulur. Meğer ki hârika olarak bir dest-i inayet onu kurtarsın. Şu hakikatı tenvir için şu temsile bak. Meselâ:
    -------------

    Fâni: Geçici, gelip geçici, kaybolan.
    Zeval: Sona erme, son bulma.
    Fena: Yokluk, yok olma. *Kötü.
    Bâki: Sonsuz, ölümsüz olan.
    Mahbub: Sevilen, sevgili.
    Âyine-i esma-i İlahiye: Allah'ın(cc) isimlerinin aynası.
    Mezraa-i âhiret: Ahiret tarlası.
    Muvaffak: Başarılı, başarmış.
    Gayr-ı meşru: Helal olmayan, meşru olmayan, dine aykırı.
    Mecazî: Gerçek olmayan.
    Zâil: Geçen, geçici, tükenen, sürekli olmayan, devam etmeyen.
    İltibas: Birbirine karıştırma, birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma.
    Ehl-i dalalet: Kur'anın gösterdiği yoldan ayrılanlar.
    Gaflet: Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma.
    Âfâk: Görünen bütün varlık dairesi.
    Umumî: Herkesle ilgili, genel.
    Hususî: Özel.
    Dest-i inayet: Allah'ın(cc) iyilik ve yardım eli.
    Hakikat: Gerçek.
    Tenvir: Nurlandırma.
    Temsil: Örnek gösterme, benzetme.

    Şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî... Herbirimiz kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkeza.. âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatta birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harab edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
    ---------------------

    Zînet: Süs, güzellik.
    Endam: Boy, beden.
    Âyine: Ayna.
    Hâkeza: Bunlar gibi, bunun gibi.
    Tasarruf: İdare etmek, yönetmek, kullanmak. *İdareli kullanma.
    Ahkâm: Kanunlar, emir ve yasaklar.

    İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a'malimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlahiyeye döner; ondan, cilve-i esmaya intikal eder. Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet'in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedid hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevaidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılab eder.
    -------------

    Menzil: Yer.
    Sahife: Sayfa.
    Sahife-i a'mal: Yapılanların yazıldığı sayfa, işlenenlerin kayıt edildiği sayfa.
    Nukuş-u esma-i İlahiye: Allah'ın(cc) isimlerinin san'atlı süslemeleri ve işlemeleri.
    Cilve-i esma: İsimlerin kendini belli edip göstermesi.
    İntikal: Geçme, ulaşma, varma.
    Muvakkat: Geçici, az bir zaman için.
    Derkedip: Anlayıp.
    Şedid: Şiddetli, kuvvetli, sert.
    Muhabbet: Sevgi, sevme.
    Hissiyat: Hisler, duygular.
    Semere: Meyve, netice, sonuç.
    Uhrevî: Ahirete ait, öbür dünya ile ilgili.
    Fevaid: Faydalar.

    Yoksa ﻧَﺴُﻮﺍ ﺍﻟﻠَّﻪَ ﻓَﺎَﻧْﺴَﻴﻬُﻢْ ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻔَﺎﺳِﻘُﻮﻥَ "Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onlara kendi âkıbetlerini unutturdu. Onlar yoldan çıkmış kimselerin tâ kendisidir." Haşir Sûresi, 59:19.)
    sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek, hususî kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip, kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz bela ve azabdır. Çünki o muhabbetten yetimane bir şefkat, me'yusane bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır; hattâ güzel ve zevale maruz bütün mahlukata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedid şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryak bulur ki; acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevalinde bir Zât-ı Bâki'nin bâki esmasının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati, bir sürura inkılab eder. Hem zeval ve fenaya maruz bütün güzel mahlukatın arkasında bir cemal-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddesi ihsas eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i daimîyi görür. O zeval ve fenayı tezyid-i hüsn ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir.
    --------------------
    Sırr: Derin ve gizli mana, gizli gerçek, anlaşılması zor olan derin gerçek.
    Mazhar: Sahip olma, ulaşma, kazanma, nail olma, erişme.
    Zeval: Sona erme, son bulma, güçüp gitme, gitme.
    Hususî: Özel.
    Umumî: Herkesle ilgili, genel.
    Lâyemut: Ölümsüz, son bulmaz, sona ermez.
    Yetimane: Yetimce, yetim gibi, kimsesiz şekilde.
    Me'yusane: Ümitsizce, ümitsiz şekilde.
    Rikkat: Acıma, yufka yüreklilik.
    Tevellüd: Doğma, meydana gelme, doğum.
    Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
    Mahlukat: Yaratılmış varlıklar.
    Firkat: Ayrılık, ayrılış.
    Ye's-i mutlak: Tam ümitsizlik.
    Elem: Acı, dert, kaygı.
    Gaflet: Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma.
    Ulvî: Yüksek, yüce.
    Tiryak: Hemen şifa verici kuvvetli ilaç.
    Mevt: Ölüm.
    Zât-ı Bâki: Baki zat, ölümsüz ve sonsuz olan Allah(cc).
    Bâki: Sonsuz, ölümsüz olan.
    Esma: İsimler.
    Cilve: Belirti, eseriyle kendini belli etme.
    Âyine-i ervah: Ruhların aynası.
    Sürur: Sevinç, neşe.
    İnkılab: Kökten değişiklik, özünden değişme, başka hale geçme.
    Hüsn-ü mukaddes: Mukaddes güzellik, kutsal güzellik.
    İhsas: Hissettirme.
    Tahsin: Güzelleştirme, süsleme.
    Tezyin: Bezemek. Süslemek. Donatmak.
    İhsan: İyilik, bağışlama, cömertlik.
    Tenvir-i daimî: Devamlı nurlandırma, sürekli aydınlatma.
    Tezyid-i hüsn: Güzelliği artırmak, güzelliğin çoğaltılması.
    Tecdid-i lezzet: Lezzeti yenileme.
    Teşhir-i san'at: Sanatın sergilenmesi.


    ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
    Said Nursi

    *SAHRA* bunu beğendi.

  5. #5
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    İkinci Mektub
    (O mezkûr ve malûm talebesinin hediyesine karşı cevabdan bir parçadır.)

    Sâlisen:
    Bana bir hediye gönderdin. Gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki "Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahman'dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem." Çünki sen onlardan daha ileri ve ruhuma daha yakın olduğundan, herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir defaya mahsus olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münasebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim. Şöyle ki:

    Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense, ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde, kaidesini bozmadı. Eski Said'in senin bu bîçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun'î bir istiğna değil, belki dört-beş ciddî esbaba istinad eder.

    Birincisi:
    Ehl-i dalalet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cerr etmekle ittiham ediyorlar. "İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar" deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzib lâzımdır.

    İkincisi:
    Neşr-i hak için Enbiyaya ittiba' etmekle mükellefiz. Kur'an-ı Hakîm'de, hakkı neşredenler:
    ﺍِﻥْ ﺍَﺟْﺮِﻯَ ﺍِﻻ*َّ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪِ ٭ ﺍِﻥْ ﺍَﺟْﺮِﻯَ ﺍِﻻ*َّ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪِ "Benim mükâfâtımı vermek ancak Allah’a aittir." Yunus Sûresi: 72; Hûd Sûresi: 29.) diyerek, insanlardan istiğna göstermişler. Sure-i Yâsin'de ﺍِﺗَّﺒِﻌُﻮﺍ ﻣَﻦْ ﻻ*َ ﻳَﺴْﺌَﻠُﻜُﻢْ ﺍَﺟْﺮًﺍ ﻭَﻫُﻢْ ﻣُﻬْﺘَﺪُﻭﻥَ "Doğru yolda olan ve sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere tâbi olun." Yâsin Sûresi:21.) cümlesi, mes'elemiz hakkında çok manidardır.

    Üçüncüsü:

    Birinci Söz'de beyan edildiği gibi: Allah namına vermek, Allah namına almak lâzımdır. Halbuki ekseriya ya veren gafildir; kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün'im-i Hakikî'ye ait şükrü, senayı, zahirî esbaba verir, hata eder.

    Dördüncüsü:
    Tevekkül, kanaat ve iktisad öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şey ile değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzak-ı Zülcelal'e yüzbinler şükrediyorum ki, küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiyye-i ömrümü de o kaide ile geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.

    Beşincisi:
    Bir-iki senedir çok emareler ve tecrübelerle kat'î kanaatım oldu ki; halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almağa me'zun değilim. Bazıları bana dokunuyor.. belki dokunduruluyor, yedirilmiyor. Bazan bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamağa manen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir. Hem bende bir tevahhuş var; herkesi, her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lâzım geliyor.. o da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu' ve temelluktan beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en a'lâ baklavasını yemek, en murassa' libasını giymek ve onların hatırını saymağa mecbur olmak, bana nâhoş geliyor.

    Altıncısı:
    Ve istiğna sebebinin en mühimmi; mezhebimizce en mu'teber olan İbn-i Hacer diyor ki: "Salahat niyetiyle sana verilen bir şeyi, sâlih olmazsan kabul etmek haramdır."

    İşte şu zamanın insanları hırs ve tama' yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir bîçareyi, sâlih veya veli tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer hâşâ ben kendimi sâlih bilsem; o alâmet-i gururdur, salahatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem âhirete müteveccih a'male mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.

    ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
    Said Nursi

    *SAHRA* bunu beğendi.

  6. #6
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Güneş varken mumların ışığı altına girmeye ihtiyaç yok. Mektûbat

  7. #7
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Ecel gizli olduğundan, herbir günde ölmek ihtimali var. Mektûbat

  8. #8
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Mektûbat

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Mektubat | İşârât-ı Gaybiye Hakkında bir Takriz
    By mucasoz in forum Sesli ve Görüntülü Risale-i Nur Sohbetleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 13.01.13, 14:34
  2. Mektubat 12 Mektup 2. Sual (Tereddütler) Halk-ı Şer Şer Değil Kesbi Şer Şerdir.
    By ayseguL in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11.07.08, 20:34
  3. Mektubat-ı Samedaniye ve Şe'n-i Rububiyet
    By samuelboils in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 16
    Son Mesaj: 29.11.07, 11:14
  4. Mektubat-ı Samedaniye
    By EnVaR in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 28.06.06, 23:40

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0