Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp surî zînet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünki sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünki senin başındaki akıl, meş'um bir âlet olur. Senin başını daima döğecektir. Meselâ: Nasılki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir, hırsızlar istifade edemezler.
Nefis: İnsandaki günaha itici hisler, günah ve sevab ayırmadan saldıran istekler ve duygular. * Bir kişinin kendisi, öz varlığı.
Ehl-i dünya: Dünya ehli. Yanlız dünya hayatını kabul edip onun için çalışanlar.
Ehl-i sefahet: Günahlı zevk ve eğlence hayatı yaşayanlar.
Ehl-i küfr: Kafirler, inkarcılar.
Surî: Görünüşle ilgili, görünüşteki. Gerçek olmayan. Ciddi ve samimi olmayan.
Zînet: Süs, güzellik.
Gayr-ı meşru: Meşru olmayan, helal olmayan, dine aykırı.
Sukut: Düşme, alçalma, inme.
Meş'um: Uğursuz, kötü.
Teşa'ub: Kollara ayrılma, kısımlara ayrılma.
Menzil: Yer.
Ziya: Işık.
Merbut: Bağlı.
Sair: Diğer, başka.

İşte ey nefsim! Birinci saray, bir müslümandır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el'iyazü billah kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemalâtın yeri ruhunda kalamaz, hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve latifeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup o tahribat zararını onunla tamir edersin? Halbuki ecnebiler, o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemalât-ı ahlâkiyelerine medar olacak Hazret-i Musa ve İsa Aleyhimesselâm'a bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikadları kalabilir.
El'iyazü billah: Allah(cc) korusun, Allah'a sığınırız.
Kemalât: Mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
Mahiyet: İç yüz, esas, asıl, temel özellik, temel gerçek.
Tahribat: Yıkıp bozmalar, yıkımlar.
Mukabil: Karşılık.
Ünsiyet: Alışkanlık, dostluk, tanışıklık. *Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.
Ecnebi: Yabancı, başka milletten olan.
Kemalât-ı ahlâkiye: Ahlakla ilgili olgunluklar ve üstünlükler.
Medar: Sebep, vesile.
Nevi: Çeşit, tür.
Hâlık: Yoktan en güzel şekilde yaratan Allah(cc).
İtikad: İnanmak, inanç, gönülden iman.


Ey nefs-i emmare! Eğer desen: "Ben, ecnebi değil, hayvan olmak isterim." Sana kaç defa söylemiştim: "Hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol.
Hem
ﻛَﺎْﻻ َﻧْﻌَﺎﻡِ ﺑَﻞْ ﻫُﻢْ ﺍَﺿَﻞُّ (Hayvan gibi, hatta onlardanda aşağıdırlar. (Furkan Suresi: 44.))
sille-i te'dibini gör."
Nefs-i emmare: Kötü istek ve düşünceleri uyandırıp yapmaya kuvvetli şekilde zorlayan nefis.
Zira: Çünkü.
Elem: Acı, dert, kaygı.
Evvelâ: İlk önce.
Sille-i te'dib: Terbiye edici tokat, terbiye tokadı.


SÖZLER / Yirmidördüncü Söz / Beşinci Dal / 4. Meyve.