+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 12
Like Tree8Beğeni

Konu: Yolcu

  1. #1
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart Yolcu

    Evet bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârane bir ziyafetgâh ve gayet san'atkârane bir teşhirgâh ve gayet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayretkârane ve şevk-engizane bir seyrangâh ve temaşagâh ve gayet manidarane ve hikmet-perverane bir mütalaagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab-ı kebirin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: "Bana bak, aradığını sana bildireceğim!" der. O da bakar görür ki:
    ---------------------------
    Keremkârane: Keremlicesine, iyilik ve cömertlik sahibi imişcesine.
    Ziyafetgâh: Ziyafet yeri.
    San'atkârane: Ustaca, sanatkara yakışır şekilde.
    Teşhirgâh: Sergi yeri, gösterme yeri, sergileme yeri.
    Haşmetkârane: Haşmetli şekilde, büyük ve gösterişli olarak.
    Ordugâh: Ordunun konakladığı yer, ordunun bulunduğu yer.
    Talimgâh: Talim yeri, eğitim yeri.
    Hayretkârane: Haret edercesine.
    Şevk-engizane: Şevk verircesine, isteklendirircesine, coşku verircesine.
    Seyrangâh: Seyir yeri, gezi yeri, gezinti yeri, gezme ve eğlenme yeri.
    Temaşagâh: Gezip seyredilecek yer, ibretle bakılan yer.
    Manidarane: Manalıca, anlamlıca, manalı şekilde, anlamlı şekilde.
    Hikmet-perverane: Gayeleri ve faydaları çok sevip aşırı düşkünlük gösterircesine.
    Mütalaagâh: Mütalaa yeri, okuma yeri, inceleme yeri.
    Misafirhane: Müsafir konaklama yeri, misafir evi, konuk evi.
    Kitab-ı kebir: Büyük kitab, yaratıcısını ve sahibini tanıtan büyük kitap.
    Müellif: Telif eden, kitap yazan, yazar.

    Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür'atli yüzbinler ecram-ı semaviyeyi direksiz düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren, yağsız söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve Güneş ve Kamer'in vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlukları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlukatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkeb bir hakikat, bu azameti ve ihatatıyle o semavat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti semavatın mevcudiyetinden daha zahir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder...
    ----------------------------------
    Ecram-ı semaviye: Gök cisimleri, gökyüzündeki yıldızlar, gezegenler vs.
    Fevkalhad: Sınırsız, hudutsuz, sınırını aşmış.
    Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
    İhtilâl: Ayaklanma, karışıklık, isyan.
    Nihayetsiz: Sonsuz.
    Kamer: Ay.
    Mahluk: Yaratılmış varlık.
    Sikke-i fıtrat: Yaratılış damgası.
    Mütecaviz: Hücum eden, saldıran, sataşan.
    Arz: Dünya, yeryüzü.
    Hakikî: Gerçek.
    Tezahür-ü rububiyet: Allah’ın(cc) her şeyin sahibi ve terbiyecisi oluşunun meydana çıkması ve görünmesi.
    Teshir: Emir altına alma, itaat ettirme, dizginleme.
    Tedvir: Döndürmek, çevirmek. *İdare etmek, yönetmek.
    Tanzif: Temizleme.
    Tavzif: Vazifelendirme, görevlendirme.
    Mürekkeb: Terkib edilmiş, birkaç maddeden yapılmış.
    Azamet: Büyüklük.
    İhatat: Kuşatıcılık, kapsayıcılık.
    Semavat: Gökler.
    Hâlık: Yaratıcı Allah(cc).
    Vücub-u vücud: Varlığının zorunlu olması, olmaması imkansız olan varlık.
    Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a(cc) ait birlik.
    Mevcudiyet: Var olmaklık, varlık durumunda olma.
    Zahir: Açık, görünür, görünen.
    Bilmüşahede: Gözle görüldüğü gibi, göz önünde olarak.

    Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahşer-i acaib olan feza gürültü ile konuşarak bağırıyor: "Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin." der. O misafir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müdhiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:
    ------------------------
    Feza: Uzay, gökyüzü.

    Zemin ile âsuman ortasında muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmane ve rahîmane bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta'dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi; birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahata çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra "Yağmur başına arş!" emrini aldığı anda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.
    -----------------------------
    Âsuman: Sema, gökyüzü.
    Hakîmane: Hikmetli olarak, her şeyde faydalar ve gayeler gözetircesine.
    Rahîmane: Çok merhametlice, çok acıyan ve şefkat eden şekilde.
    Âb-ı hayat: Hayat suyu.
    Ta'dil: Hafifletmek, yumuşatmak, normal hale getirmek.
    Cevv: Atmosfer, yer ile gök arası.
    Ecza: Kısımlar, parçalar. *Maddeler.


    Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmane ve kerimane istihdam olunur ki, güya o camid havanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi; bu kâinat sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle; zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziya ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârane ve alîmane ve hayatperverane istihdam olunuyor.
    -----------------------------------------
    Kerimane: Kerimce, cömertçe.
    İstihdam: Hizmet ettirme, çalıştırma.
    Camid: Cansız. *Donuk.
    Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
    Ziya: Işık.
    Nebatat: Bitkiler.
    Telkîh: Aşılama, dölleme, üremesini sağlama.
    Dest-i gaybî: Gizli görünmez el.
    Şuurkârane: Şuurlucasına, bilinçli şekilde, bilinçlicesine.
    Alîmane: Alimce, âlimlere(bilenlere) yakışır şekilde.
    Hayatperverane: Hayatı çok severcesine.


    Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar rahmanî hediyeler ve vazifeler var ki; güya rahmet tecessüm ederek katreler suretinde hazine-i Rabbaniyeden akıyor manasında olduğundan, yağmura "rahmet" namı verilmiştir.
    ---------------------------------------------------------------------
    Gaybî: Görünmeyenle ilgili, görünmeyen, hazırda olmayan.
    Katre: Damla.
    Rahmanî: Rahmana ait, sayısız nimetlerin sahibi ve vericisine ait.
    Tecessüm: Cisimlenmek, cisimleşmek, cisim durumuna gelmek, görünür hale gelmek.
    Hazine-i Rabbaniye: her şeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah’a(cc) ait hazine.


    Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acib ve garib hizmetlerde çalıştırılıyorlar.

    Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: "Atılmış pamuk gibi bu camid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def'aten meydana çıkar, iş başına geçer ve gayet faal ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyen hikmetle yazar ve paydosla bozar tahtasına ve mahv ve isbat levhasına ve haşir ve kıyamet suretine çevirir ve gayet lütufkâr ve ihsanperver ve gayet keremkâr ve rububiyetperver bir hâkim-i müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak göz yaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler."

    ----------------------------
    Camid: Cansız. *Donuk.
    Kadîr: Sonsuz güç ve kuvvet.
    Rahîm: Çok merhametli.
    Def'aten: Birden bire, hemen, aniden.
    Müteâl: Âlî, büyük.
    Vakit be-vakit: Zaman zaman.
    Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
    Lütufkâr: İyilik ve yardımda bulunan.
    İhsanperver: İyilik yapmayı çok seven.
    Keremkâr: Keremli, ikram sahibi.
    Rububiyetperver: Besleyip yetiştirmeyi ve terbiye etmeyi seven.
    Hâkim-i müdebbir: Her şey için gereken bütün önlemleri alan ve her şeyi emri altına alıp idare eden Allah(cc).


    Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu camid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zahirî suretiyle vücuda gelen yüzbinler hakîmane ve rahîmane ve san'atkârane işler ve ihsanlar ve imdadlar bilbedahe isbat eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet Kadîr ve Alîm ve gayet Hakîm ve Kerim bir âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr-i Rabbanîyi dinler, itaat eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ü idaresine ve ateşsiz sefinelerin seyr ü seyahatına ve bilhâssa seslerin ve bilhâssa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken, zemin yüzünde yüzbinler tarzda bulunan Rabbanî san'atlarda kemal-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.
    ------------------------------------------------
    Dağdağalı: Gürültülü.
    Sebat: Yerinden oynamama, devam etme, kararlı olma.
    Zahirî: Görünen, görünüşde olan.
    Rahîmane: Çok aycıyan ve şefkat eder şekilde.
    San'atkârane: Ustaca, sanatkara yakışır şekilde.
    İmdat: Yardım.
    Bilbedahe: Apaçık, açık olarak, besbelli.
    Cevval: Çok hareketli, sürekli hareketli.
    Belki: Kat'iyetle, şüphesiz. *Hatta. *İhtimal. Olabilir.
    Kadîr: Sonsuz güç ve kuvvet.
    Alîm: Sonsuz ilim sahibi.
    Nefer: Asker.
    Cereyan: Meydana gelme, olup bitme. *Gidiş, hareket eden.
    Emr-i Rabbanî: Rabbani emr, her şeyin sahibi ve terbiye edicisi olan Allah’ın(cc) emri.
    Hayvanat: Hayvanlar.
    Nebatat: Bitkiler.
    Telkîh: Aşılama, dölleme, üremesini sağlama.
    Sevk ü idare: Gönderme ve yönetme.
    Sefine: Gemi.
    Seyr ü seyahat: Seyir ve seyahat.
    Bilhâssa: Özellikle.
    Îsal: Ulaştırma, kavuşturma.
    Misl: Benzer, eş.
    Rabbanî: Rabbe ait, her şeyin sahibi ve terbiyecisiyle ilgili.
    Kemal-i intizam: Mükemmel kusursuz düzgünlük.
    Dest-i hikmet: Gaye ve faydaları gözeten el(ilim ve güç).


    Demek

    ﻭَﺗَﺼْﺮِﻳﻒِ ﺍﻟﺮِّﻳَﺎﺡِ ﻭَﺍﻟﺴَّﺤَﺎﺏِ ﺍﻟْﻤُﺴَﺨَّﺮِ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀِ ﻭَﺍْﻻ َﺭْﺽِ
    âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbanî hizmetlerde istimal ve bulutların teshiriyle hadsiz Rahmanî işlerde istihdam ve havayı o surette icad eden, ancak Vâcib-ül Vücud ve Kadir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey, bir Rabb-i Zülcelali Ve-l İkram'dır der, hükmeder.

    -----------------------------
    Tasrih: Açıklama, belirtme, açıkça anlatma, açık açık söyleme.
    Tasrif: İstediği şekilde idare etmek, yönetmek.
    İstimal: Kullanma.
    Vâcib-ül Vücud: Varlığı zorunlu olup olmaması imkansız olan Allah(cc).
    Kadir-i Külli Şey: Her şeye kudreti(gücü) yeten Allah(cc).


    Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalarla çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların müvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhâssa zîhayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidülma' ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm'in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzulüyle

    ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺚَ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَﺎ ﻗَﻨَﻄُﻮﺍ ﻭَﻳَﻨْﺸُﺮُ ﺭَﺣْﻤَﺘَﻪُ
    âyetini maddeten tefsir ediyor.

    ---------------------
    Katre: Damla.
    Reşha: Su damlacıkları, su sızıntıları.
    Hususan: Bilhassa, özellikle, ayrıca.
    Müvazene: Ölçmek, tartmak.
    Hakîmane: Herşeyde faydalar ve gayeler gözetircesine.
    Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
    Camid: Cansız. *Donuk.
    Terekküb: Birleşme, birleşerek meydana gelme.
    Tecessüm: Cisimlenmek, cisimleşmek, cisim durumuna gelmek, görünür hale gelmek.
    Ayn-ı rahmet: Rahmetin ta kendisi.
    Rahman-ı Rahîm: Çok acıyan ve şefkatli olup sayısız nimetlerin sahibi ve vericisi olan Allah(cc).


    Sonra ra'dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acibe-i cevviye tamtamına

    ﻭَﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺍﻟﺮَّﻋْﺪُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ

    Ve

    ﻳَﻜَﺎﺩُ ﺳَﻨَﺎ ﺑَﺮْﻗِﻪِ ﻳَﺬْﻫَﺐُ ﺑِﺎْﻻ َﺑْﺼَﺎﺭِ
    âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.

    Evet hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvari pamuk-misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle başaşağı gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor: "Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar." diye ihtar ediyorlar.

    ------------------
    Cevv: Atmosfer, yer ile gök arası.
    Nur: Işık, aydınlık, parıltı.
    Nar: Ateş.
    Zulmet: Karanlık. *Sıkıntı.
    Dağvari: Dağ gibi.
    Pamuk-misal: Pamuk gibi.
    Garabet: Gariplik, şaşırtıcılık.
    Gafil: Düşüncesiz, ilgisiz ve habersiz.
    Kudret: Güç.
    Hâdise: Olay.
    Vazife: Görev, yapılması gereken iş.
    Müdebbir-i Hakîm: Her şeyi gayeli ve faydalı şekilde her türlü önlemleri alarak yapan Allah(cc).
    İstihdam: Hizmet ettirme, çalıştırma.
    İhtar: Hatırlatma, dikkat çekme, uyarma.


    İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde bulutu teshirden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzilden ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatın yüksek ve aşikâr şehadetini işitir, "Âmentü billah" der.
    …
    ---------------------------
    Teshir: İtaat ettirme, dizginleme.
    Tasrif: İstediği şekilde idare etmek, yönetmek.
    Tenzil: İndirme, aşağı indirme.
    Hâdisat-ı cevviye: Hava olayları, atmosfere ait olaylar.
    Terekküb: Birleşme, birleşerek meydana gelme.
    Hakikat: Gerçek.
    Aşikâr: Açık, belli, meydanda.
    Âmentü billah: Allah’a(cc) iman ettim.


    Asa-yı Musa
    *SAHRA* ve Dânişcu bunu beğendi.

  2. #2
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra o seyahat-ı fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, küre-i arz lisan-ı haliyle diyor ki: "Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!" O da bakar görür ki: Arz meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, haşr-i a'zamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüzbin enva'ını bütün erzak ve levazımatlarıyla içine alıp feza denizinde kemal-i müvazene ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve müsahhar bir sefine-i Rabbaniyedir.

    Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bâblarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki: Yüzbin enva'ın hadsiz efradlarının suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmane terbiye ediliyor ve gayet mu'cizane bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirane idare olunuyor ve gayet müşfikane iaşe ve it'am ediliyor ve gayet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahar bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüzbin nevi et'ime ve levazımat, kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhâssa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahman-ı Rahîm'in gayet müşfikane ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu isbat eder.

    Elhasıl:
    Bu sahife-i hayatiye-i bahariye, haşr-i a'zamın yüzbin nümunelerini ve misallerini göstermekle
    ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟَٓﻰ ﺍَﺛَﺎﺭِ ﺭَﺣْﻤَﺖِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻛَﻴْﻒَ ﻳُﺤْﻴِﻰ ﺍْﻻ َﺭْﺽَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻮْﺗِﻬَﺎ ﺍِﻥَّ ﺫَﻟِﻚَ ﻟَﻤُﺤْﻴِﻰ ﺍﻟْﻤَﻮْﺗَﻰ ﻭَﻫُﻮَ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪِﻳﺮٌ Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir." Rûm Sûresi, 30:50.)

    âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin manalarını mu'cizane ifade eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde "Lâ ilahe illâ Hû" dediğini anladı.


    Asa-yı Musa
    Dânişcu bunu beğendi.

  3. #3
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve manevî terakkiyatın miftahı olan marifeti ziyadeleşip ve bütün kemalâtın esası ve madeni olan iman-ı billah hakikatı bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; sema, cevv ve arzın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği halde ﻫَﻞْ ﻣِﻦْ ﻣَﺰِﻳﺪٍ Daha yok mu? Daha olmayacak mı?)deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârane cûş u huruşla zikirlerini ve hazîn ve leziz seslerini işitir. Lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile: "Bize de bak, bizi de oku!" derler. O da bakar, görür ki: Hayatdarane mütemadiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istila etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir surette bir senede yirmibeş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

    Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelal'in, bir Rahîm-i Zülcemal'in idare ve iaşesiyle olduğunu isbat eder.

    Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve vâridat ve sarfiyatları o kadar hakîmane ve rahîmanedir; bilbedahe isbat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahman-ı Zülcelali Ve-l İkram'ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, "Dört nehir Cennet'ten geliyorlar." diye rivayet edilmiş. Yani; zahirî esbabın pek fevkinde olduklarından, manevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ: Mısır'ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i Mübarek; cenub tarafından, "Cebel-i Kamer" denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Vâridatı ise; o mıntıka-i harrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o müvazene-i vasiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i Mübarek âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti, gayet manidar ve güzel bir hakikatı ifade ediyor.

    İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlarının ve şehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil'icma' denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle "Lâ ilahe illâ Hû" der ve bu şehadete denizler mahlukatı adedince şahidler gösterir diye anladı.

    Asa-yı Musa

    *SAHRA* ve Dânişcu bunu beğendi.

  4. #4
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra dağlar ve sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar, "Sahifelerimizi de oku!" diyorlar. O da bakar, görür ki: Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ: Dağların zeminden emr-i Rabbanî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş'et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarını bozmuyor. Demek nasılki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve müvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyanﻭَ ﺍﻟْﺠِﺒَﺎﻝَ ﺍَﻭْﺗَﺎﺩًﺍ ٭ ﻭَﺍَﻟْﻘَﻴْﻨَﺎ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺭَﻭَﺍﺳِﻰَ ٭ ﻭَﺍﻟْﺠِﺒَﺎﻝَ ﺍَﺭْﺳَﻴﻬَﺎ Dağları direk (yapmadık mı?) Nebe’ Sûresi, 78:7. , Yeryüzünde sâbit dağlar diktik. Hicr Sûresi, 15:19. , Dağları sapa sağlam dikti. Nâziât Sûresi, 79:32.) gibi çok âyetlerle ferman ediyor.

    Hem meselâ, dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi menba'lar, sular, madenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmane ve müdebbirane ve kerimane ve ihtiyatkârane iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedahe kudreti nihayetsiz bir Kadîr'in ve hikmeti nihayetsiz bir Hakîm'in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler, diye anlar. Ve sahra ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas edip, dağların ve sahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri "Lâ ilahe illâ Hû" tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, "Âmentü Billah" der.

    Said Nursi

    Dânişcu bunu beğendi.

  5. #5
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra, o yolcu dağda ve sahrada fikriyle gezerken, eşcar ve nebatat âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar. "Gel dairemizde de gez, yazılarımızı da oku!" dediler. O da girdi, gördü ki: Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın enva'ları bil'icma' beraber "Lâ ilahe illallah" diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünki bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mizanlı ve fesahatlı yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâgatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihane şehadet getirdiklerine ve "Lâ ilahe illâ Hû" dediklerine delalet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikatı gördü:
    Eşcar: Ağaçlar.
    Nebatat: Bitkiler.
    Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
    Meclis-i tehlil: "La ilahe illallah" sözünü söyleyen topluluk.
    Tevhid: Birleme, birlik, bir tek Allah'tan(cc) başka ilah olmadığına inanmak.
    Halka-i zikir: Zikir dairesi.
    Teşkil: Meydana getirmek, oluşturmak, var etmek.
    Enva'ları: Türleri, çeşitleri.
    Bil'icma': Toplu olarak.
    Lisan-ı hal: Hal dili, durum dili, durum ve görünüş konuşması.
    Meyvedar: Meyveli.
    Nebat: Bitki.
    Mizanlı: Ölçülü, dengeli.
    Fesahat: Açık, düzgün ve güzel söz söyleme.
    Cezalet: Kelimelerin konuya, gayeye ve birbirlerine uygunluk içinde dizilişi.
    Belâgat: Durum ve şartların geregine uygunluk, gaye ve dinleyicilerin durumuna tam uygun olarak doğru ve güzel söz söyleme.
    Müsebbihane: Tesbih edercesine, Allah'ın(cc) her türlü kusurlardan ve noksanlıklardan uzak olduğunu belirtir şekilde.
    Lâ ilahe illa Hû: O'ndan (Allah'tan(cc)) başka ilah yoktur.
    Delalet: Delil olma, yol gösterme.
    Küllî: Kapsamlı, genel.
    Hakikat: Gerçek.

    Birincisi:
    Pek zahir bir surette kasdî bir in'am ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan ve imtinan manası ve hakikatı her birisinde hissedildiği gibi; mecmuunda ise, güneşin zuhurundaki ziyası gibi görünüyor.

    Zahir: Açık, görünür, görünen, belli. *Dış yüz, görünüş.
    Kasdî: Kasıtlı.
    İn'am: Nimetlendirme.
    İhtiyarî: İsteğe bağlı, istekle ilgili.
    İhsan: İyilik, lütuf, bağışlama, cömertlik.
    Mecmuunda: Toplamında, bütününde.
    Zuhur: Meydana çıkma, ortaya çıkma, görünme.
    Ziya: Işık.

    İkincisi:
    Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan kasdî ve hakîmane bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmane bir tezyin ve tasvir manası ve hakikatı, o hadsiz enva' ve efradda gündüz gibi aşikâre görünüyor ve bir Sâni'-i Hakîm'in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.

    Cihet-i imkân: Olabilirlik yönü.
    Hakîmane: Herşeyde faydalar ve gayeler gözetircesine, hikmetli olarak.
    Temyiz: Ayırmak, ayırt etmek, seçmek.
    Rahîmane: Çok merhametlice, çok acıyan ve şefkat eden şekilde.
    Tezyin: Süsleme.
    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
    Enva': Türler, çeşitler.
    Efrad: Fertler, kişiler.
    Aşikâre: Açık, belli, meydanda.
    Sâni'-i Hakîm: Hiçbir şeyi gayesiz ve faydasız bırakmayıp herşeyde sayısız gayeler ve faydalar gözeten sanatkar yaratıcı.

    Üçüncüsü:
    O hadsiz masnuatın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri, gayet muntazam, mizanlı, zînetli olarak, mahdud ve ma'dud ve birbirinin misli ve basit ve camid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüzbin nevilerin farikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, müvazeneli, hayatdar, hikmetli, yanlışsız, hatasız bir vaziyette umum efradının suretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattır ki; güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı isbat eden şahidler var diye, bildi. "Elhamdülillahi alâ nimet-il iman" dedi.

    Masnuat: Sanatlı eserler, sanatlı yaratılmış varlıklar.
    Zînet: Süs, güzellik.
    Camid: Cansız. *Donuk.
    Habbe: Tane, tohum.
    Nevi: Çeşit, tür.
    Farika: Ayırıcı özellik, fark ettiren.
    Hayatdar: Hayatlı, canlı.
    Feth: Açmak, çözmek.



    Asa-yı Musa

    Dânişcu bunu beğendi.

  6. #6
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra, seyahat-ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve iman alıp gelirken; hayvanat ve tuyur âleminin kapısı hakikat-bîn olan aklına ve marifet-aşina olan fikrine açıldı. Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, "Buyurun" dediler. O da girdi ve gördü ki: Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bil'ittifak lisan-ı kal ve lisan-ı halleriyle "Lâ ilahe illâ Hû" deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; herbiri bizzât birer kaside-i Rabbanî, birer kelime-i Sübhanî ve manidar birer harf-i Rahmanî hükmünde sâni'lerini tavsif edip hamd ü sena ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvaları ve cihazları ve a'zâları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallak ve Rezzaklarına şükür ve vahdaniyetine şehadet getirdiklerine kat'î delalet eden üç muazzam ve muhit hakikatları müşahede etti.
    ----------------------------------------
    Seyahat-ı fikriye: Düşünceyle ile ilgili yolculuk.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    Güldeste-i marifet: Mefiret demeti, Allah'ı(cc) tanıtan ve bildiren bilgi demeti.
    Hayvanat: Hayvanlar.
    Tuyur: Kuşlar.
    Hakikat-bîn: Gerçeği gören.
    Marifet-aşina: Tanımaya ve bilmeye alışık, tanımada hünerli ve bilgili.
    Nevileri: Türleri.
    Bil'ittifak: İttifakla, beraberce, birlikte.
    Lisan-ı kal: Konuşma dili.
    Lisan-ı hal: Hal dili, durum dili, durum ve görünüş konuşması.
    Lâ ilahe illa Hû: O'ndan (Allah'tan(cc)) başka ilah yoktur.
    Zikirhane: Allah'ın(cc) zikredildiği(anıldığı) yer.
    Meclis-i tehlil: "La ilahe illallah" sözünü söyleyen topluluk.
    Kaside-i Rabbanî: Herşeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah'a(cc) ait şiir gibi eser.
    Kelime-i Sübhanî: Allah'ın(cc) kusursuzluğu ve bütün noksanlıklardan uzak olması ile ilgili söz.
    Manidar: Manalı, anlamlı.
    Harf-i Rahmanî: Çok merhametli ve nimetlendirici olan Allah'ı(cc) tanıttıran harf.
    Sâni'lerini: Sanatkar yaratıcılarını.
    Tavsif: Niteleme, özelliklerini belirtme.
    Hamd ü sena: Şükretme ve övme.
    Kuva: Hisler. *Kuvvetler.
    Manzum: Düzenli, tertipli, nizamlı.
    Mevzun: Ölçülü.
    Hallak: Yaradan, herşeyi yaratıcı Allah(cc).
    Rezzak: Rızık verici, Vütün varlıkların rızıklandırıcısı olan Allah(cc).
    Vahdaniyet: Birlik, Allah'ın(cc) birliği.
    Kat'î delalet eden: Kesin delil olan.
    Muhit: İhata eden, kuşatan, çevreleyen.

    Birincisi:
    Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan hiçten hakîmane icad ve san'at-perverane ibda' ve ihtiyarkârane ve alîmane halk ve inşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihya etmek hakikatıdır ki; zîruhlar adedince şahidleri bulunan bir bürhan-ı bahir olarak, Zât-ı Hayy-u Kayyum'un vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb'asına ve vahdetine şehadet eder.
    ------------------
    Hakîmane: Hikmetli olarak.
    San'at-perverane: Sanatkarcasına.
    İbda': Yoktan yaratma.
    İhtiyarkârane: Seçercesine, istediği şekilde.
    Alîmane: Âlimlere (bilenlere) yakışır şekilde.
    İhya: Hayatlandırma.
    Zîruh: Ruh sahibi.
    Bürhan-ı bahir: Açık delil.
    Zât-ı Hayy-u Kayyum: Hayy ve kayyum olan zat, sonsuz hayat sahibi olan ve varlığının başlangıcı ve sonu olmayıp sürekli var olan ve her varlığa varlık verip devamını sağlayan Allah(cc).
    Vücub-u vücud: Varlığının zorunlu olması, olmaması ikansız olan varlık.
    Sıfât-ı seb'a: Yedi sıfat, Allah'ın(cc) yedi sıfatı. Bunlar; "Hayat, ilim, irade, kudret, sem, basar, kelam" dır.


    İkincisi:
    O hadsiz masnu'lar birbirinden sîmaca farikalı ve şekilce zînetli ve mikdarca mizanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki; Kàdir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey'den başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hârikaları ve hikmetleri gösteren ihatalı fiile sahib olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimal yok.
    -----------------------------
    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
    Masnu'lar: Sanatlı yaratılmış varlıklar.
    Farika: Ayırıcı özellik, fark ettiren.
    Zînet: Süs, güzellik.
    Temyiz: Ayırmak, ayırt etmek, seçmek.
    Tezyin: Süsleme.
    Azamet: Büyüklük.
    Kàdir-i Külli Şey: Her şeye kudreti (gücü) yeten Allah(cc).

    Üçüncüsü:
    Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdud yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve birer mu'cize-i hikmet mahiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve müvazeneli ve hatasız bir heyette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikatı tenvir eder.
    ---------------
    Mahsur: Hudutlanmış, sınırlanmış, çevrilmiş, kuşatılmış.
    Mahdud: Sınırlı, az sayılı.
    Nutfe: Döllenmiş yumurta.
    Tenvir: Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.

    İşte bu üç hakikatın ittifakıyla, hayvanların bütün enva'ı, beraber öyle bir "Lâ ilahe illâ Hû" deyip şehadet getiriyorlar ki; güya zemin büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde "Lâ ilahe illâ Hû" diyerek semavat ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı.

    Asa-yı Musa

    Dânişcu bunu beğendi.

  7. #7
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i İlahiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvakında ve envârında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki: Nev'-i beşerin en nurani ve en mükemmeli olan umum peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil'icma' beraber "Lâ ilahe illâ Hû" deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları iman-ı billaha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nurani medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:
    ------------------------------------
    Mütefekkir: Tefekkür eden, düşünen, düşünce sahibi, düşünür.
    Marifet-i İlahiye: Allah'ı(cc) bilme ve tanıma.
    Ezvak: Zevkler.
    Envâr: Nurlar, aydınlıklar, ışıklar.
    Beşer: İnsan.
    Enbiya: Peygamberler.
    Menzil: Yer.
    Nev'-i beşer: İnsan türü, insanlar.
    Aleyhimüsselâm: Selâm onların üzerine olsun.
    Bil'icma': Toplu olarak.
    Lâ ilahe illa Hû: O'ndan (Allah'tan(cc)) başka ilah yoktur.
    Musaddak: Doğrulanmış, doğruluğu kabul edilmiş.
    Mu'cizatlarının: Mu'cizelerinin.
    Tevhid: Birleme, birlik, bir tek Allah'tan(cc) başka ilah olmadığına inanmak.
    Hayvaniyet: Hayvanlık.
    Melekiyet: Meleklik.
    İman-ı billah: Allah'a(cc) inanmak.

    Meşahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı Kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı ile beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüzbin ciddî ve doğru zâtların icma' ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakikatı inkâr eden ehl-i dalalet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak olduklarını anladı ve onları tasdik edip iman getirenler ne kadar haklı ve hakikatlı olduklarını bildi; iman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.
    -------------------
    Meşahir-i insaniye: İnsanlığın ünlüleri.
    Namdar: Namlı, ünlü, şöhretli.
    Hâlık-ı Kâinat: Kainatın yaratıcısı.
    Nişane-i tasdik: Doğruluğunu gösteren işaret.
    Taife-i azîme: Büyük topluluk.
    Kat'î: Kesin.
    Muhbir-i sadık: Doğru haber veren.
    Ehl-i dalalet: Kur'anın gösterdiği yoldan ayrılanlar, iman ve islâm yolundan sapanlar.
    Müstehak: Hak etmiş.
    Kudsiyet: Kutsallık, mukaddeslik.

    Evet enbiyayı (Aleyhimüsselâm), Cenab-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizatlarından ve hakkaniyetlerini gösteren muarızlarına gelen semavî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delalet eden şahsî kemalâtlarından ve hakikatlı talimatlarından ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i imanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittiba'larıyla hakikata, kemalâta, nura vâsıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmaı ve ittifakı ve tevatürü ve isbatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz. Ve imanın erkânında umum enbiyayı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz-i imanî aldı.
    ------------------------------------
    Hakkaniyet: Doğruluk, haklılık, gerçeklik.
    Muarız: Karşı çıkan, karşı gelen.
    Semavî: Semaya ait, gökle ilgili. *Allah(cc) katına ait.
    Delalet: Delil olma, yol gösterme.
    Kemalât: Mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
    Kuvvet-i iman: İman kuvveti, inanç gücü.
    Kudsî: Kutsal.
    Suhuf: Sayfalar.
    İttiba: Uyma.
    Tilmiz: Talebe, öğrenci.
    Tevatür: Kuvvetli haber.
    Tevafuk: Birbirine uygunluk, birbirine uygun gelme.
    Tesanüd: Dayanışma.
    Hüccet: Delil, ispatlayıcı söz, belge vs.
    Erkân: Esaslar, temeller.
    Menbaı: Kaynağı.
    Feyz-i imanî: İmana ait feyz, imanın bereketi ve bolluğu.

    Asa-yı Musa


  8. #8
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra imanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talib, Enbiya Aleyhimüsselâm'ın meclisinden gelirken, ülemanın ilmelyakîn suretinde kat'î ve kuvvetli delillerle, Enbiyaların (Aleyhimüsselâm) davalarını isbat eden ve asfiya ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhî ve yüzbinlerle müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkikat-ı amikalarıyla, başta vücub-u vücud ve vahdet olarak müsbet mesail-i imaniyeyi isbat ediyorlar. Evet, istidadları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usûl ve erkân-ı imaniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî bürhanlarına istinadları öyle bir hüccettir ki; onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve bürhanlarının umumu kadar bir bürhan bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmayan menfî mes'elelerde inad ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. -Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.- Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.

    Asa-yı Musa



    Ulvî: Yüksek, yüce.
    Zevk-i hakikat: Hakikat zevki, gerçeğin ve doğrunun zevki.
    Seyyah-ı talib: Çok istekli yolcu.
    Enbiya: Peygamberler.
    Ülema: Âlimler.
    İlmelyakîn: İlim yoluyla varılan kesin bilgi.
    Asfiya: İnanç, ahlak, davranış, ilim ve düşüncede Peygamberimize (asm) tam bağlı kalarak yüksek dereceğe ulaşmış derin bilgi sahibi din âlimleri.
    Sıddıkîn: Dine doğruluk üzere samimi bağlı bulunanlar.
    Mütebahhir: Geniş ve derin bilgi sahibi.
    Müçtehid: Ayetlerden ve hadislerden dinin hükümlerini çıkarabilen çok büyük islam alimi.
    Muhakkik: Araştırmacı, gerçekleri derinlemesine inceleyip anlamaya çalışan.
    Müdakkik: İnceleyen, dikkatle araştıran.
    Tedkikat-ı amika: Amîk tetkikler.
    Mesail-i imaniye: İmana ait meseleler, imanla ilgili konular.
    İstidad: Kabiliyet, yetenek.
    Muhtelif: Çeşitli, farklı, ayrı ayrı.
    Müttefikan: İttifak ederek, anlaşarak, hep beraber olarak.
    Yakînî: Kesin ve şüphesiz bilgiyle ilgili.
    Bürhan: Kesin delil.
    İstinadları: Dayanmaları.
    Hüccet: Delil, ispatlayıcı söz.
    Mecmuu: Bütünü, toplamı.
    Zekâvet: Zekilik, keskin anlayış.
    Dirayet: Zeka, bilgi, tecrübe, beceriklilik.
    Umumu: Bütünü.
    Münkir: İnkar eden, inkarcı.
    Cehalet: Cahillik, bilgisizlik.
    Menfî: Olumsuz.
    Seyyah: Gezgin, gezip dolaşan, yolcu, seyahat eden.
    Ziyade: Fazla, çok.
    Kuvve-i maneviye: Manevi güç.
    Ehl-i inkâr: İnkarcılar, inkar edenler.

  9. #9
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra, imanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkisindeki envârı ve ezvakı görmeye çok müştak olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telahukuyla tevessü' eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve cadde-i kübra-yı Muhammedînin (A.S.M.) ve mi'rac-ı Ahmedînin (A.S.M.) gölgesinde hakikata çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
    ----------------------------------------
    İnkişaf: Açılma, meydana çıkma, ilerleme.
    İlmelyakîn: İlim yoluyla varılan kesin bilgi, görünenlerden ve bilinenlerden hareketle varılan kesin bilgi.
    Aynelyakîn: Göz ile görür gibi kesin ve şüphesiz.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    Envâr: Nurlar, aydınlıklar, ışıklar.
    Ezvak: Zevkler.
    Müştak: Çok istekli.
    Mütefekkir: Tefekkür eden, düşünen, düşünce sahibi, düşünür.
    Tekye: Zikir veya ders için toplanılan yer.
    Telahuk: Katılma, eklenme.
    Tevessü': Genişleme, yayılma.
    İrşadgâh: Doğru yolun ve gerçeğin gösterildiği yer.


    O ehl-i keşf ü keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerine istinaden bil'icma' müttefikan "Lâ ilahe illâ Hû" diyerek, vücub-u vücud ve vahdet-i Rabbaniyeyi kâinata ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki esma-i hüsna adedince, Şems-i Ezelî'nin ziyasından tecelli eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatlı tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurani âriflerin icma' ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zahir ve bahir olduğunu aynelyakîn müşahede etti ve enbiyanın (Aleyhimüsselâm) icmaı ve asfiyanın ittifakı ve evliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.
    -------------------------------------------------
    Mürşid: Doğru yolu gösteren, irşad eden.
    Keşfiyat: Keşifler, buluşlar, gizli manevî gerçekleri bulup ortaya çıkarmalar.
    İstinaden: Dayanarak.
    Bil'icma: Toplu olarak.
    Müttefikan: Birleşerek, anlaşarak, hep beraber olarak.
    Lâ ilahe illâ Hû: O'ndan (Allah'tan(cc)) başka ilah yoktur.
    Vücub-u vücud: Varlığının zorunlu olması, olmaması imkansız olan varlık.
    Vahdet-i Rabbaniye: Herşeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah'ın(cc) birliği.
    Ziya: Işık.
    Tecelli: Görünme, bilinme, kendini belli etme, ortaya çıkma, kendini bildirme.
    Levn: Renk, boya.
    Tarîkat: Manevî terbiye yolu.
    Muhtelif: Çeşitli, farklı, ayrı ayrı.
    Mütenevvi: Çeşit çeşit, çeşitli, türlü türlü.
    Meşreb: Gidiş şekli, anlayış tarzı, anlayış ve hareket biçimi.
    İcma': Fikir birliği.
    Zahir: Açık, görünür, görünen, belli. *Dış yüz, görünüş.
    Bahir: Apaçık, belirli, açık.
    Enbiya: Peygamberler.
    İcmaı: Birliği, toplanmaları.
    Asfiya: İnanç, ahlak, davranış, ilim ve düşüncede Peygamberimize (asm) tam bağlı kalarak yüksek dereceğe ulaşmış derin bilgi sahibi din âlimleri.


    Asa-yı Musa


  10. #10
    Ehil Üye fanidünya... - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2013
    Yaş
    38
    Mesajlar
    4.292

    Standart

    Sonra kemalât-ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki bilcümle kemalât-ı insaniyenin menbaı ve esası, iman-ı billahtan ve marifetullahtan neş'et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letaifiyle, imanın kuvvetinde ve marifetin inkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semavata baktı. Kendi aklına dedi ki:
    -------------------------------------------------------
    Kemalât-ı insaniye: İnsanla ilgili mükemmel ahlaklar ve üstün sıfatlar.
    Menbaı: Kaynağı.
    İman-ı billah: Allah'a(cc) inanmak.
    Marifetullah: Allah'ı(cc) isim ve sıfatlarıyla bilme ve tanıma.
    Neş'et: Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma.
    Muhabbetullah: Allah(cc) sevgisi.
    Seyyah: Gezgin, yolcu.
    Marifet: Bime, tanıma.
    Terakki: İlerleme, yükselme, yükseliş.
    Semavat: Gökler.


    "Madem kâinatta en kıymetdar şey hayattır ve kâinatın mevcudatı hayata müsahhardır ve madem zîhayatın en kıymetdarı zîruhtur ve zîruhun en kıymetdarı zîşuurdur ve madem bu kıymetdarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasib ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki; huzur-u Muhammedîde (A.S.M.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail'in (A.S.) temessülü gibi melaikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakl ve rivayet ediliyor. Öyle ise keşke ben semavat ehli ile dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim; çünki Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır." diye düşünürken, birden semavî şöyle bir sesi işitti:
    --------------------------------------
    Kâinat: Yaratılan bütün varlıklar, evren.
    Kıymettar: Kıymetli, değerli.
    Mevcudât: Varlıklar.
    Musahhar: Emir ve isteğe bağlı, emir dinler, emir altına alınmış, isteneni
    Yapmaya hazır.
    Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
    Zîruh: Ruh sahibi, ruhlu.
    Zîşuur: Şuur sahibi, şuurlu, bilinçli.
    Küre-i zemin: Yerküre, dünya.
    Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
    Asır: Yüzyıl.
    Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
    Semavat: Gökler.
    Münasip: Uygun, layık, yaraşır.
    Sekene: Oturanlar, yaşayanlar.
    Huzur-u Muhammedî: Peygamberimizin huzuru(asm).
    Sahabe: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in mübarek yüzünü görmekle şereflenen ve O'nun sohbetlerine katılan mü'min kimse.
    Hazret-i Cebrail: Dört büyük melekten biri olup; vahiy getirmekle görevli olan melektir.
    Temessül: Yansıyarak görünür duruma gelme, yansıyıp görünme.
    Melâike: Melekler.
    Hadise: Olay.
    Tevatür: Kuvvetli haber, yalan ihtimali olmayan kuvvetli haber.
    Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz.
    Nakl: Bildirme, aktarma.
    Rivayet: Bildirilen, aktarılan, anlatılan, iletilen.
    Ehl: Halk, ilgililer, sahipler, oturanlar.
    Hâlık-ı Kâinat: Kainatın yaratıcısı, evreni yaratan.
    Mühim: Önemli.
    Semâvî: Semaya ait, gökle ilgili. *Allah katına ait.

    "Madem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin.. bil ki: Başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesail-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervah-ı tayyibe, bilâ-istisna ve bil'ittifak, bu kâinat hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir." dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden göklere çıktı.
    ----------------------------------
    Aleyhissalâtü Vesselâm: Salat ve selam O’nun üzerine olsun.
    Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan: Anlatma tarzı mucize olan Kur’an.
    Vasıta: Araç, aracı, sebep, vesile.
    Mesâil-i imaniye: İmana ait meseleler. İmanla ilgili konular.
    İman: İnanmak.
    Temessül: Yansıyarak görünür duruma gelme, yansıyıp görünme.
    Ervâh-ı Tayyibe: İyi ruhlar.
    Bilâ-istisna: İstisnasız, ayırt etmeden.
    Bil’ittifak: İttifakla, beraberce, birlikte.
    Hâlık: Yaratıcı Allah(cc).
    Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a(cc) ait birlik.
    Sıfât-ı kudsiye: Kudsi sıfatlar, Allah’ın(cc) kusursuz ve kutsal olan mübarek sıfatları(nitelikleri).
    Şehadet: Şahitlik, tanıklık.
    Muvafık: Uygun, yerinde.
    Mutabık: Uyan.
    İhbar: Haber verme.
    Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
    İhbarat: Haberler, haber vermeler.
    Tevafuk: Birbirine uygunluk. Düzenlenmiş gibi birbirine uygun olmak. Rast gelmek.
    Tetabuk: Uygun gelme, uyma, uygun düşme.
    Rehber: Yol gösteren, yol gösterici, kılavuz.
    Nur-u iman: İman nuru, iman ışığı.

    Asa-yı Musa


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Yolcu'dan
    By fanidünya... in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 13.01.16, 07:27
  2. Ey yolcu !
    By gamze-i_dilruzum in forum Edebiyat
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06.06.13, 21:47
  3. Ey Mütefekkir Yolcu...
    By yasemenn in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 25.03.09, 23:09
  4. Hey Yolcu Nereye!
    By Melis in forum Serbest Kürsü
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 23.01.09, 23:56
  5. Yolcu
    By aşk-ı ilahi in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 22.12.08, 14:23

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0