Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münafî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatler; o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faidesi bulunan Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî'yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzât niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip; evradı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından; çoklar, aktabdan ve selef-i sâlihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkâr da eder.

LEMALAR(17. Lem’a / 13. Nota’dan)
------------
Ubudiyet: Kulluk Allah’ın(cc) emir ve yasaklarına uymak.
Emr-i İlahî: Allah’ın(cc) emri.
Rıza-yı İlahî: Allah’ın(cc) memnunluğu ve hoşnutluğu.
Dâî: Sebep olan, davet eden.
Rıza-yı Hak: Hakkın rızası, Allah’ın(cc) memnunluğu ve hoşnutluğu.
Semerat: Meyveler, neticeler, sonuçlar.
Fevaid: Faydalar.
Uhreviye: Ahirete ait, öbür dünya ile ilgili.
İlle-i gaiye: Göreve bağlı faydalar ve sonuçlar.
Kasden: Kasıtlı olarak, bilerek ve isteyerek. *Özellikle.
Faide: Fayda, yarar.
Terettüb: Bağlı orarak meydana gelme, bağlı olarak ortaya çıkma.
Semere: Meyve, netice, sonuç.
Münafî: Zıt, ters, aykırı.
Belki: Umulur, ihtimal. *Hattâ. *Kat’iyyetle. Dahi. Şüpesiz.
Zaîf: Zayıf, güçsüz, kuvvetsiz.
Müşevvik: Teşvik edici, ilgi ve istek arttırıcı, coşturucu.
Müreccih: Tercih eden, üstün tutan.
Vird: Devamlı okunan dua.
Zikr: Allah’ı(cc) isimleriyle ve sıfatlarıyla(nitelikleriyle) anma, hatırlama.
İllet: Asıl sebep, temel sebep.
Cüz': Kısım, parça.
İbtal: Geçersiz yapma, çürütme, iptal.
Hâsiyet: Özellik, te’sir, etkileyicilik, fayda ve kuvvet.
Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibend: Şeyh Bahaüddin Nakşibendi(ra) Hazretlerinin devamlı okuduğu bir duası.
Cevşen-ül Kebir: Peygamberimize(asm) vahiy olarak gelmiş çok değerli ve çok önemli büyük bir dua.
Maksud-u bizzât: Asıl istenen, asıl gaye.
Evrad: Virdler, devamlı yapılan ve okunan dualar.
Fazlî: İkram, iyilik ve yardım olarak.
Makbul: Kabul edilen, beğenilen, kabul gören.
Aktab: Kutuplar, ermiş kişi olan velilerin başları.
Selef-i sâlihîn: Geçmişteki Sâlih Müslümanlar.
Mervî: Rivayet edilen, anlatılan, aktarılan, nakledilen.