(Kelime açıklamalı)
Dördüncü Vecih:
Amelin en iyi suretini taharriden neş'et eden bir vesvesedir ki, takva zannıyla teşeddüd ettikçe hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken, harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terkettiriyor. "Acaba amelim sahih oldu mu?" der, iade eder. Bu hal devam eder. Gayet ye'se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var:

------------------------
Amel: İş, çalışma, görevi yerine getirme.
Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol.
Taharri: Arama, araştırma, inceleme.
Neş’et: Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma.
Vesvese: Şüphe kuruntu.
Takva: Bütün günahlardan ve her türlü yasaklardan kendini koruma.
Zannı: Zannetmesi, sanması.
Teşeddüd: Şiddetlenme, sertleşme, kuvvet ve dayanıklılık kazanma.
Evlâ: Daha iyi, çok iyi.
Haram: Yasak ve günah, Allah’ın(cc) açık ve kesin olarak yasakladıkları.
Sünnet: Peygamberimizin(asm) sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla gösterdikleri.
Vâcib: Dindeki farz derecesine yakın farz ile sünnet arasındaki emirler.
Sahih: Doğru, tam, noksansız, şartlarına ve kurallarına uygun yapılmış.
İade: Geri verme.
Gayet: Çok, pek çok.
Ye's: Ümitsizlik.


Birinci merhem:
Bu gibi vesvese ehl-i İtizale lâyıktır. Çünki onlar derler: "Medar-ı teklif olan ef'al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibariyle ya hüsnü var; sonra o hüsne binaen emredilmiş veya kubhu var; sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlahî ona tâbi'dir." Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: "Acaba amelim nefs-ül emirdeki güzel surette yapılmış mıdır?" Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: Cenab-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur. Demek emir ile güzellik, nehy ile çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ, sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebeb, nefs-ül emirde varmış. Lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mu'tezile der: "Hakikatte kabih ve fasiddir. Lâkin senden kabul edilir. Çünki cehlin var, bilmedin ve özrün var." Öyle ise Ehl-i Sünnet mezhebine göre, zahir-i şeriata muvafık olarak işlediğin ameline: "Acaba sahih olmuş mu?" deyip vesvese etme. Fakat, "Kabul olmuş mu?" de. Gururlanma, ucbe girme.

----------------------------
Ehl-i İtizal: Mutezile mezhebinden olanlar.
Lâyık: Yakışır ve yaraşır. Uygun.
Medar-ı teklif: Sorumluluk ve yükümlülük sebebi.
Ef'al: Fiiller, işler.
Zâtında: Aslında, kendisinde, özünde.
Âhiret: Ölümsüz olan öbür dünya, ölüm ve kıyamet ile gidilen ve Cennet-Cehennemin bulunduğu ebedi alem.
Hüsn: Güzellik.
Binaen: Dayanarak, dayalı olarak.
Kubh: Çirkinlik, kötülük.
Nehy: Menetme, yasak etme, yasaklama.
Hakikat: Gerçek.
Nokta-i Nazar: Bakış açısı.
Hüsün: Güzellik.
Kubh: Çirkinlik, kötülük.
Zâtî: Zata ait, zatla alakalı, kendisiyle ilgili.
Nehy-i İlahî: Allah’ın(cc) yasaklaması.
Tâbi': Bağlı, uyan, arkası sıra giden, izleyen.
Amel: İş, çalışma, görevi yerine getirme.
Vesvese: Şüphe kuruntu.
Nefs-ül Emir: Hakikatın kendisi, gerçeğin kendisi.
Mezheb-i hak: Hak mezheb, doğru mezheb.
Ehl-i Sünnet ve Cemaat: İnanç ve yaşayışın bütün yönleriyle Kur’an ve sünnet yolundan gidenler.
Hasen: Güzel.
Nehy: Menetme, yasak etme, yasaklama.
Kabih: Çirkin, kötü, fena.
Tahakkuk: Doğruluğu meydana çıkma, gerçekleşmek, gerçeklik kazanma, ortaya çıkma.
Hüsün: Güzellik.
Kubh: Çirkinlik, kötülük.
Mükellef: Vazifeli, görevli.
Ittıla: Haberli olma, haberi bulunma, bilgisi olma.
Takarrur: Kararlaşma, yerleşme, değişmeyecek şekilde kararlı duruma gelme.
Surî: Surete ait, görünüşle ilgili, görünüşdeki. Ciddi ve samimi olmayan.
Lâkin: Ancak, fakat, amma.
Muttali: Haberli, bilgili, bilgisi olan.
Sahih: Doğru, tam, noksansız.
Cehl: Cahillik, bilgisizlik.
Zahir-i Şeriat: İslam dininin, açık ve belli olan emir ve yasakları, İslam dininin dış görünüşü.
Muvafık: Uygun, yerinde.

İkinci merhem:
1Dinde harec yoktur.
1(Dinde zorluk, sıkıntı yoktur. (Ayet ve hadislerden iktibas edilen dini bir kaide))

Madem dört mezheb haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rü'yetine -böyle vesveseli adama- müreccahtır. Yani böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır. Madem böyledir, sen vesveseyi at. Şeytana de ki: Şu hal, bir harecdir. Hakikat-ı hale muttali olmak güçtür. Dindeki yüsre münafîdir.

(Din kolaylıktır. Keşfü'l-Hafa, c1., s.414; Kenzü'l- Ummal, 3:33, 36,
47; Buhari, iman:29.
Dinde zorluk. sıkıntı yoktur.)

esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek ibadeti lâyık-ı vechile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru' ile merhamet-i İlahiyeye dehalet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilane bir niyaza vesiledir.

--------------------------
Harec: Zorluk, darlık, sıkıntı.
İstiğfar: Af dileme, Allah’tan(cc) bağışlanma isteme, tövbe etme.
Müncer: Sürüklenen, götüren, varan, son bulan, sonuçlanan.
Derk-i Kusur: Kusurunu anlamak.
Hüsn-ü amelin: İbadet ve iyi işlerin güzelliği.
Rü'yet: Görmek.
Müreccah: Üstün.
Hakikat-ı Hal: Durumun gerçek içyüzü, gerçek durum.
Yüsr: Kolaylık, rahatlık.
Münafî: Zıt, ters, aykırı.


(Bediüzzaman Said Nursi - 21.Söz'den)