(Kelime açıklamalı.)
"Madem kâinatta en kıymettar şey hayattır. Ve kâinatın mevcudâtı hayata musahhardır. Ve madem zîhayatın en kıymettarı zîruhtur. Ve zîruhun en kıymettarı zîşuurdur. Ve madem bu kıymettarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için, her asır, her sene dolar, boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semavatın dahi kendisine münasip ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki, huzur-u Muhammedîde (a.s.m.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail’in (a.s.) temessülü gibi, melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hadiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakil ve rivayet ediliyor. Öyleyse keşke ben semavat ehliyle dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünkü, Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır" diye düşünürken, birden semâvî şöyle bir sesi işitti:

………………………

Kâinat: Yaratılan bütün varlıklar, evren.
Kıymettar: Kıymetli, değerli.
Mevcudât: Varlıklar.
Musahhar: Emir ve isteğe bağlı, emir dinler, emir altına alınmış, isteneni
Yapmaya hazır.
Zîhayat: Hayat sahibi, canlı.
Zîruh: Ruh sahibi, ruhlu.
Zîşuur: Şuur sahibi, şuurlu, bilinçli.
Küre-i zemin: Yerküre, dünya.
Mütemadiyen: Devamlı olarak, sürekli olarak.
Asır: Yüzyıl.
Müzeyyen: Süslü, süslenmiş.
Semavat: Gökler.
Münasip: Uygun, layık, yaraşır.
Sekene: Oturanlar, yaşayanlar.
Huzur-u Muhammedî: Peygamberimizin huzuru(asm).
Sahabe: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in mübarek yüzünü görmekle şereflenen ve O'nun sohbetlerine katılan mü'min kimse.
Hazret-i Cebrail: Dört büyük melekten biri olup; vahiy getirmekle görevli olan melektir.
Temessül: Yansıyarak görünür duruma gelme, yansıyıp görünme.
Melâike: Melekler.
Hadise: Olay.
Tevatür: Kuvvetli haber, yalan ihtimali olmayan kuvvetli haber.
Suret: Biçim, görünüş, şekil, tarz.
Nakl: Bildirme, aktarma.
Rivayet: Bildirilen, aktarılan, anlatılan, iletilen.
Ehl: Halk, ilgililer, sahipler, oturanlar.
Hâlık-ı Kâinat: Kainatın yaratıcısı, evreni yaratan.
Mühim: Önemli.
Semâvî: Semaya ait, gökle ilgili. *Allah katına ait.


"Madem bizimle görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin. Bil ki, başta Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesâil-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervâh-ı tayyibe, bilâ istisna ve bil’ittifak, bu kâinat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir" dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden göklere çıktı.

ŞUALAR

----------------

Aleyhissalâtü Vesselâm: Salat ve selam O’nun üzerine olsun.
Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan: Anlatma tarzı mucize olan Kur’an.
Vasıta: Araç, aracı, sebep, vesile.
Mesâil-i imaniye: İmana ait meseleler. İmanla ilgili konular.
İman: İnanmak.
Temessül: Yansıyarak görünür duruma gelme, yansıyıp görünme.
Ervâh-ı Tayyibe: İyi ruhlar.
Bilâ-istisna: İstisnasız, ayırt etmeden.
Bil’ittifak: İttifakla, beraberce, birlikte.
Hâlık: Yaratıcı Allah(cc).
Vahdet: Birlik, teklik, Allah’a(cc) ait birlik.
Sıfât-ı kudsiye: Kudsi sıfatlar, Allah’ın(cc) kusursuz ve kutsal olan mübarek sıfatları(nitelikleri).
Şehadet: Şahitlik, tanıklık.
Muvafık: Uygun, yerinde.
Mutabık: Uyan.
İhbar: Haber verme.
Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
İhbarat: Haberler, haber vermeler.
Tevafuk: Birbirine uygunluk. Düzenlenmiş gibi birbirine uygun olmak. Rast gelmek.
Tetabuk: Uygun gelme, uyma, uygun düşme.
Rehber: Yol gösteren, yol gösterici, kılavuz.
Nur-u iman: İman nuru, iman ışığı.