Onüçüncü Sözün İkinci Makamı
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
(Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında "Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız" diye, Risale-i Nur'dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi namına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.
Cazibedar: Çekici, beğenilen, hoş.
Fitne: Saptırıcı, zarara düşürücü hadise.
Muhavere: Konuşma, görüşüp konuşma, karşılıklı konuşma.
Lehviyat: Eğlenceler, oyunlar, kadınlı erkekli günah eğlenceler ve oyunlar.
Hevesat: Hevesler, gelip geçici istekler.
Âhiret: Ölümsüz olan öbür dünya.
Suret: Biçim, tarz, görüş şekil.
Risale-i Nur: Nur risalesi. Bediüzzaman Said Nursinin(ra) Kur’anın imanla ilgili ayetlerini kaynak alarak imanın bütün şartlarını açıklayıp delillerle ispat ettiği çok değerli eserlerinin hepsine birden verilen isim.
Meded: Yardım.
Şahs-ı manevî: Manevi şahış, manevi kişi, aynı gayeyi ve düşünceyi paylaşanların oluşturduğu topluluk, topluluğun taşıdığı manevi kuvvet ve özellikler. Düşünce hareketi, çığır.
Namına: Adına.


Birinci yol:
O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
Kabir: Mezar.
Ehl-i iman: İman edenler, inananlar.


İkinci yol:
Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Âhiret: Ölümsüz olan öbür dünya.
Sefahet: Günah olan zevk ve eğlencelere düşkünlük, dinin yasakladığı zevk ve eğlencelerle hayat geçirmek.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve İslam yolundan sapmak.
Haps-i ebedî: Ebedi hapis, sürekli hapis.
Tecrid: Yalnız başına bırakma, tek başına hapsetmek, uzak tutma.
Haps-i münferid: Tek başına hücre hapsi.
İtikad: İnanmak, inanç.
Muamele: Hareket, işlem, davranış.

Üçüncü yol:
Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir i'dam-ı ebedî kapısı... Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i'dam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür.
Âhiret: Ölümsüz olan öbür dünya.
Ehl-i inkâr: İnkarcılar, inkar edenler.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve İslam yolundan sapmak.
İ'dam-ı ebedî: Ebedi idam, sonsuz yok etme.
Bedihî: Açık, belli.


Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes'ele karşısında bîçare insan; o i'dam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir. Bu kat'î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat'î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde
{(*): Onlardan birisi Risale-i Nur'dur. Meydandadır.}
isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'î ile "İ'dam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir." diye ittifaken haber veriyorlar.
Bîçare: Çaresiz.
İ'dam-ı ebedî: Ebedi idam, sonsuz yok etme.
Haps-i münferid: Tek başına hücre hapsi.
Kabir kapısı: Mezar kapısı.
Âlem-i bâki: Baki alem, sürekli olan öbür dünya, ölümsüz dünya.
Saadet-i ebediye: Ebedi saadet, bitmez ve tükenmez sonsuz mutluluk.
Hâdise: Olay.
Mes'ele: Konu, çözümü gereken iş, önemli iş.
Kat'î: Kesin
Hakikat: Gerçek.
Mezkûr: Zikredilmiş, bahsedilmiş, anılmış, anlatılmış ve bahsedilmiş.
Muhbir-i sadık: Sadık muhbir, doğru haber veren, doğru haberci.
Nişane-i tasdik: Tasdik nişanesi, doğrulama işareti, doğruluğunu gösteren işaret.
Enbiya: Peygamberler.
Keşf: Açmak, ortaya çıkarmak, gizli gerçekleri açığa çıkarma, bilinmeyeni bulma.
Şuhud: Görme, şahit olma.
Evliya: Veliler, ermişler, Allah(cc) dostu ermiş kimseler.
Hadd ü hesab: Sınır ve sayı.
Muhakkik: Araştırmacı, gerçekleri derinlemesine inceleyip anlamaya çalışan.
İlmelyakîn: İim yoluyla varılan kesin bilgi, görünenlerden ve bilinenlerden hareketle varılan kesin bilgi.
Risale-i Nur: Nur risalesi. Bediüzzaman Said Nursinin(ra) Kur’anın imanla ilgili ayetlerini kaynak alarak imanın bütün şartlarını açıklayıp delillerle ispat ettiği çok değerli eserlerinin hepsine birden verilen isim.
İhtimal-i kat'î: Kesin ihtimal, kesin olabilme.
İttifaken: İttifak ederek, birleşerek, birlik olarak.


Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebeb olduğunu ve iman, ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes'ele karşısında bulunan bîçare insan ve bahusus müslüman eğer iman ve ubudiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
İhtimal-i helâket: Ölüm veya felaket ihtimali.
Muhbir: Haber veren, haberci.
Endişe-i helâket: Mahvolma ve belaya uğrama endişesi.
Elem-i manevî: Manevi acı.
Sefahet: Günah olan zevk ve eğlencelere düşkünlük, dinin yasakladığı zevk ve eğlencelerle hayat geçirmek.
Dalalet: Sapıtma, doğru yoldan ayrılma, iman ve İslam yolundan sapmak.
Haps-i münferid: Tek başına hücre hapsi.
Kat'î: Kesin.
Ubudiyet: Kulluk, Allah’ın(cc) emir ve yasaklarına uymak.
Hazine-i ebediye: Sonsuz hazine, bitmez tükenmez zenginlikler.
Saray-ı saadet: Saadet sarayı, mutluluk sarayı.
Emare: Belirti, ipucu.
Âsâr: Eserler, işaretler.
Azamet: Büyüklük.
Bîçare: Çaresiz.
Bahusus: Özellikle.
Elîm: Acı veren.
Elem: Acı, dert, kaygı.


Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Vefiyat: Vefatlar, ölümler.
Sefahet: Günah olan zevk ve eğlencelere düşkünlük, dinin yasakladığı zevk ve eğlencelerle hayat geçirmek.
Gaflet: Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma.
Muvakkaten: Geçici olarak.


Madem ehl-i iman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altun ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi iman vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit "Gel biletini al!" diye beklemesinden derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki; eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihane ve heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah'ı tanıyabilirler. Allah'ı bilmeseler de kemalâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman; hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemalâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve Allah'ı da tanımaz. Ve ruhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev'-i beşere baktığı için ve mu'cizatça ve dince umuma faik ve bütün nev'-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip, ondört asırda parlak bir surette isbat eden ve nev'-i beşerin medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini terkeden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemal bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.
Ehl-i iman: İman edenler, inananlar.
Taat: İbadet etme, itaat etme, emirlere uyma, Allah’ın(cc) emirlerini yerine getirme.
Kabr: Mezar.
Hazine-i ebediye: Ebedi hazine, sonsuz hazine, bitmez tükenmez zenginlikler.
Saadet-i lâyezalîye: Zeval bulmaz saadet, sone ermez mutluluk, sonsuz mutluluk.
Ezelî: Başlangıcı olmayana ait ve alakalı.
Mukadderat: Takdir edilmiş olanlar, belirlenenler, kader.
Vesika: Belge.
Zevk-i manevî: Manevi zevk.
Tecessüm: Cisim şekline girmek, Maddeleşmek. Göz önüne gelmek.
Hususî: Özel.
Lezzet-i azîme: Büyük lezzet.
Saika: Sürükleyici sebep, götürücü sebep, sevkeden sebep. *Sevkedip götüren altıncı his.
Hadsiz: Sınırsız, sayısız.
Elem: Acı, dert, kaygı.
Âlûde: Karışık, karışmış, bulaşmış.
Sefihane: İslam dinine aykırı zevk ve eğlence hayatına düşkün şekilde.
Heveskârane: Heveslicesine, istekli olarak, çok arzulu şekilde.
Muvakkat: Geçici, az bir zaman için.
Lezzet-i gayr-ı meşrua: İslam dinine aykırı olup yasaklanmış lezzet. Meşru olmayan lezzet.
Ecnebi: Yabancı, başka milletten olan.
Kemalât: Kemaller, mükemmellikler, olgunluklar, üstünlükler.
Haslet: Ahlak, huy.
Enbiya: Peygamberler, nebiler.
Rabb: Terbiye eden, besleyen, yetiştiren, sahip. *Herşeyin sahibi ve terbiye edicisi, besleyip yetiştiricisi olan Allah(cc)
Esasat: Esaslar, temeller, kökler.
Âhir: En son, son, sonraki.
Nev'-i beşer: Beşer nevi, insan türü, insan cinsi, insanlar.
Mu'cizatça: Mucizelerce, mucizeler bakımından.
Faik: Üstün, yüksek.
Hakaik: Hakikatlar, gerçekler ve doğrular.
Terbiye-i esasiye: Esasla alakalı terbiye, asıl ve temel oluşturan terbiye(eğitim).
Usûl-ü din: Dinin temelleri, dinin temel kuralları.
Kemal: Mükemmellik, kusursuzluk, olgunluk, üstün sıfat.
Sukut-u mutlak: Tam düşüş, tam alçalış, sınırsız alçalış.

İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtela ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi; istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
Hayat-ı dünyeviye: Dünyaya ait hayat, dünyadaki yaşantı.
Mübtela: Tutkun, düşkün, hasta, dertli.
Endişe-i istikbal: İstikbal endişesi, geleceğini sağlama alma kaygısı.
İstikbal: Gelecek, gelecek zaman. * Karşılama.
Bîçareler: Çaresizler.
Meşru: Şeriatın kabul ettiği, İslam dinine uygun.
Gayr-ı meşru: Meşru olmayan, helal olmayan, dine aykırı.
Kâfi: Yeter.
Elem: Acı, dert, kaygı.
Sâbık: Geçmiş, önceki.
Beyanat: Beyanlar, izahlar, açıklamalar.
Hâdisat: Hadiseler, olaylar.
Ahval: Haller, vaziyetler.
Ehl-i sefahet: Günahlı zevk ve eğlence hayatı yaşayanlar.
Nefrin: Lanet, beddua.
Ebedî: Sonsuz, sonsuzlukla ilgili.
Sürur: Sevinç, neşe.
Terbiye-i Muhammediye: Hz. Muhammedin(asm) getirdiği terbiye(eğitim).


Sözler