Meslek-i velayet çok kolay olmakla beraber çok müşkilâtlıdır, çok kısa olmakla beraber çok uzundur, çok kıymetdar olmakla beraber çok hatarlıdır, çok geniş olmakla beraber çok dardır.
Meslek-i velayet: Velilik mesleği, ermişlik yolu.
Müşkilât: Zorluklar, güçlükler, çetinlikler.
Kıymetdar: Kıymetli, değerli.
Hatar: Tehlike.


İşte bu sırlar içindir ki; o yolda sülûk edenler bazan boğulur, bazan zararlı düşer, bazan döner başkalarını yoldan çıkarır.
Sülûk: Girip izleme. *Manevi olarak ilerleyip yükselme.

Ezcümle: Tarîkatta "seyr-i enfüsî" ve "seyr-i âfâkî" tabirleri altında iki meşreb var.
Birinci meşreb, enfüsî meşrebidir; nefisten başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nuranî görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsî dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.

Tarîkat: Yol, manevi terbiye yolu.
Seyr-i enfüsî: Enfüsi seyr, Allah’ı(cc) tanıma ve bilmek için insanın manevi yapısında ve taşıdığı özellikler üzerinde yapılan manevi inceleme ve gezinti.
Seyr-i âfâkî: Afaki seyr, Allah’ı(cc) tanıma ve bilmek için kainatın geniş alanlarında varlıklar üzerinde yapılan manevi gezinti ve yürüyüş.
Meşreb: Gidiş şekli, anlayış tarzı, anlayış ve hareket biçimi.
Enfüsî: İnsanın manevi yapısıyla ilgili, insanın manevi donanımlarıyla ilgili.
Hariç: Dış.
Enaniyet: Benlik, kendine güvenmek ve kendine dayanmak. Kişinin üzerinde görünen iyi ve güzel sıfatları kendinden bilmesi.
Hakikatı: Gerçeği.
Âfâk: Ufuklar, görünen bütün varlık dairesi, gözün varabildiği her taraf.
Nuranî: Nurlu.
Seyr: Yürüyüş, yolculuk. *Seyretme, ders çıkarmak için bakmak.
Mikyas: Ölçü, ölçek, ölçü aleti.
Turuk-u hafiye: Gizli tarikler, gizli ve sessiz zikir yapan tarikatlar.
Mühim: Önemli.
Heva: Boş istek, gelip geçici heves, zararlı ve günaha iten istek ve özenti.


İkinci meşreb; âfâktan başlar, o daire-i kübranın mezahirinde cilve-i esma ve sıfâtı seyredip, sonra daire-i enfüsiyeye girer. Küçük bir mikyasta, daire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb, âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.
Meşreb: Gidiş şekli, anlayış tarzı, anlayış ve hareket biçimi.
Âfâk: Ufuklar, görünen bütün varlık dairesi, gözün varabildiği her taraf.
Daire-i kübra: Büyük daire, en büyük daire.
Mezahirinde: Mazharlarında, aynalarında.
Cilve-i esma: İsimlerin cilvesi, isimlerin kendini belli edip göstermesi.
Sıfât: Nitelik, sahip olunan özellik, vasıf.
Daire-i enfüsiye: Enfüsi daire, kendi iç dünya sahası.
Mikyas: Ölçü, ölçek, ölçü aleti.
Daire-i kalb: Kalb dairesi.
Envâr: Nurlar, aydınlıklar, ışıklar.
Müşahede: Görme, seyretme, gözle görme.
Âyine-i Samed: Samed aynası, Allah’ın(cc) hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin ona muhtaç olduğunu gösteren ayna.
Maksad: Gaye, amaç.
Vâsıl: Ulaşan, erişen, kavuşan.


İşte birinci meşrebde sülûk eden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevayı terkedip enaniyeti kırmazsa; şükür makamından, fahr makamına düşer.. fahrden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabdan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, "şatahat" namıyla haddinden çok fazla davalar ondan sudûr eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur. Meselâ: Nasılki bir mülazım, kendinde bulunan kumandanlık zevkiyle ve neş'esiyle gururlansa, kendini bir müşir zanneder. Küçücük dairesini, o küllî daire ile iltibas eder. Ve bir küçük âyinede görünen bir güneşi, denizin yüzünde haşmetiyle cilvesi görünen güneşle bir cihet-i müşabehetle iltibasa sebeb olur; öyle de: Çok ehl-i velayet var ki; bir sineğin bir tavus kuşuna nisbeti gibi, kendinden o derece büyük olanlardan kendini büyük görür ve öyle de müşahede ediyor, kendini haklı buluyor. Hattâ ben gördüm ki: Yalnız kalbi intibaha gelmiş, uzaktan uzağa velayetin sırrını kendinde hissetmiş, kendini kutb-u a'zam telakki edip o tavrı takınıyordu. Ben dedim: "Kardeşim! Nasılki kanun-u saltanatın, sadrazam dairesinden tâ nahiye müdürü dairesine kadar bir tarzda cüz'î-küllî cilveleri var; öyle de velayetin ve kutbiyetin dahi, öyle muhtelif daire ve cilveleri var. Herbir makamın çok zılleri ve gölgeleri var. Sen, sadrazam-misal kutbiyetin a'zam cilvesini, bir müdür dairesi hükmünde olan kendi dairende o cilveyi görmüşsün, aldanmışsın. Gördüğün doğrudur, fakat hükmün yanlıştır. Bir sineğe bir kap su, bir küçük denizdir." O zât şu cevabımdan inşâallah ayıldı ve o vartadan kurtuldu.
Meşreb: Gidiş şekli, anlayış tarzı, anlayış ve hareket biçimi.
Sülûk: Girip izleme. *Manevi olarak ilerleyip yükselme.
Nefs-i emare: Emare olan nefis, kötü istek ve düşünceleri uyandırıp yapmaya kuvvetli şekilde zorlayan nefis.
Muvaffak: Başarılı, başarmış.
Heva: Boş istek, gelip geçici heves, zararlı ve günaha iten istek ve özenti.
Enaniyet: Benlik, kendine güvenmek ve kendine dayanmak. Kişinin üzerinde görünen iyi ve güzel sıfatları kendinden bilmesi.
Fahr: Övünme, şeref duyma.
Gurur: Kibir, kendine güvenme ve dayanma, büyüklük taslama.
Sukut: Düşme, alçalma, inme.
Muhabbet: Sevgi, sevme.
İncizab: Cezp edilme, çekilme, kapılma.
Nevi: Çeşit, tür.
Sekir: Sarhoşluk, kendinden geçme, kendini kaybetme.
Şatahat: Manevi sarhoşluk(kendinden geçme) anında söylenen ölçüsüz sözler.
Sudûr: Çıkma, meydana gelme, kaynaklanma.
Mülazım: Yüzbaşı rütbesi altındaki subaylık rütbeleri. *Bağlı, ayrılmaz.
Müşir: Mareşal, askeriyede en üst rütbe.
Küllî: Kapsamlı genel, bütünün özelliğini taşıyan parçalardan meydana gelen.
İltibas: Birbirine karıştırma, birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma.
Haşmet: Büyüklük, heybet, gösterişlilik, üstünlük, parlaklık.
Cilve: Belirti, eseriyle kendini belli etme.
Cihet-i müşabehet: Benzerlik yönü.
Ehl-i velayet: Evliyalar, ermişler.
Nisbet: Bağ, bağlılık, bağlantı, ilişki, ilgi. *Karşılaştırma, oranlama.
Müşahede: Görme, seyretme, gözle görme.
İntibah: Uyanıklık, uyanma.
Velayet: Velilik, ermişlik.
Kutb-u a'zam: En büyük kutub, zamanın en büyük velisi.
Telakki: Kabul etmek, karşılamak. Kişisel anlayış ve görüş.
Kanun-u saltanat: Saltanat kanunu, hükümranlık ve idarecilik kanunu.
Sadrazam: Başvekil, başbakan.
Nahiye: Kazadan küçük, köyden büyük yerleşim yeri.
Velayet: Velilik, ermişlik, dinde üstün derecede manivi olgunluk.
Kutbiyet: Kutubluk, büyük evliyalık.
Muhtelif: Çeşitli, farklı, ayrı ayrı.
Cilve: Belirti, eseriyle kendini belli etme.
Zıll: Gölge, perde.
Sadrazam-misal: Başbakan gibi.
A'zam: En büyük, daha büyük, çok büyük.
Hükm: Hüküm, karar.
Varta: Uçurum, kurtuluşun zor olduğu yer, tehlike.


Hem ben müteaddid insanları gördüm ki, bir nevi Mehdi kendilerini biliyorlardı ve "Mehdi olacağım" diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esma-i İlahînin nasılki tecelliyatı, Arş-ı A'zam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmaya mazhariyet de, o nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmadan ibaret olan meratib-i velayet dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:
Müteaddid: Çok sayıda, birçok, çeşitli.
Nevi: Çeşit tür.
Mehdi: Hidayete vesile olan, irşad edici, doğru yolu gösterici. Ahirzamanda müslüman toplumun sarsılan imanlarını ve bozulan yaşantılarını kuvvetli sarsılmaz delillerle İslam dinine uygun şekilde yeniden canlandırıp kuvvetlendiren ve her türlü inkarcılığın ve anarşistliğin önüne set çeken Allah(cc) tarafından görevlendirilmiş kişi.
Hakikat: Gerçek.
Esma-i İlahî: Allah’ın(cc) isimleri.
Tecelliyat: Tecelliler, görünmeler, bilinmeler, kendini belli edip göstermeler.
Arş-ı A'zam: En büyük arş, Allah’ın(cc) bütün isim ve sıfatlarını, güç ve hakimiyetini doğrudan en üstün derecede gösterdiği en yüce makam.
Zerre: Maddenin en küçük parçacığı.
Cilve: Belirti, eseriyle kendini belli etme.
Esma: İsimler.
Mazhariyet: Mazhar olma, nail olma, şereflenme.
Nisbet: Bağ, bağlılık, bağlantı, ilişki, ilgi. *Karşılaştırma, oranlama.
Tefavüt: Farklılık, farklı farklı olma, ayrılık.
Mazhariyet-i esma: Esmaya mazhar olma, Allah’ın(cc) isimleriyle şereflenme, Allah’ın(cc) isimlerinin manevi feyizlerine erişme.
İbaret: Meydana gelmiş.
Meratib-i velayet: Velilik mertebeleri, ermişlik dereceleri.
Mütefavit: Birbirinden farklı, çeşitli.
İltibas: Birbirine karıştırma, birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma.

Makamat-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdi vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u a'zama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır'ın bir münasebet-i hâssası olduğu gibi, bazı meşahirle münasebetdar bazı makamat var. Hattâ o makamlara "Makam-ı Hızır", "Makam-ı Üveys", "Makam-ı Mehdiyet" tabir edilir.
Makamat-ı evliya: Evliya(velilerin) makamları, ermiş insanların makamları.
Mehdi: Hidayete vesile olan, irşad edici, doğru yolu gösterici. Ahirzamanda müslüman toplumun sarsılan imanlarını ve bozulan yaşantılarını kuvvetli sarsılmaz delillerle İslam dinine uygun şekilde yeniden canlandırıp kuvvetlendiren ve her türlü inkarcılığın ve anarşistliğin önüne set çeken Allah(cc) tarafından görevlendirilmiş kişi.

Hususiyet: Hususilik, özellik, özel olma.
Kutb-u a'zam: En büyük kutub, zamanın en büyük velisi.
Nisbet: Bağ, bağlılık, bağlantı, ilişki, ilgi. *Karşılaştırma, oranlama.
Münasebet-i hâssa: Hususi münasebet, özel ilişki ve alaka.
Meşahir: Meşhurlar, ünlüler, bilinenler, tanınanlar.
Münasebetdar: Münasebetli, alakalı, ilişkili, ilgili.
Makamat: Makamlar, yerler.
Tabir: İfade, söz, deyim.


İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz'î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebetdar meşhur zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır telakki eder veya Mehdi itikad eder veya kutb-u a'zam tahayyül eder. Eğer hubb-u câha talib enaniyeti yoksa, o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla davaları, şatahat sayılır. Onunla belki mes'ul olmaz. Eğer enaniyeti perde ardında hubb-u câha müteveccih ise; o zât enaniyete mağlub olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahrden gitgide gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarîk-ı haktan sapar. Çünki büyük evliyayı, kendi gibi telakki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derkeder. O büyükleri de kendine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır.
Sırr: Gizli gerçek, derin ve gizli mana, anlaşılması zor olan derin gerçek.
Binaen: Dayanarak, dayalı olarak.
Cüz'î: Küçük, sınırlı. Küllinin bir parçası.
Nümune: Örnek.
Münasebetdar: Münasebetli, alakalı, ilişkili, ilgili.
Telakki: Kabul etmek, karşılamak. Kişisel anlayış ve görüş.
Tahayyül: Hayale getirmek, hayalde canlandırmak.
Hubb-u câh: Makam sevgisi.
Talib: İsteyen, istekli.
Enaniyet: Benlik, kendine güvenmek ve kendine dayanmak. Kşinin üzerinde görünen iyi ve güzel sıfatları kendinden bilmesi.
Dava: İddia. *Benimseyip ortaya konulan fikir.
Şatahat: Manevi sarhoşluk(kendinden geçme) anında söylenen ölçüsüz sözler.
Müteveccih: Yönelmiş, dönmüş, bakan, dönük.
Fahr: Övünme, şeref duyma.
Gurur: Kibir, kendine güvenme ve dayanma, büyüklük taslama.
Sukut: Düşme, alçalma, inme.
Divane: Deli.
Telakki: Kabul etmek, karşılamak. Kişisel anlayış ve görüş.
Hüsn-ü zan: İyi ve güzel zan beslemek, iyi ve güzel düşünce kanaat.
Zira: Çünkü.
Mağrur: Gururlu, kibirli, kendini beğenen, kendine güvenen.
Derk: Anlamak.
Tevehhüm: Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma.


İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve Usûl-üd Din ülemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir. Bu meşrebdeki şatahat, hubb-u nefisten neş'et ediyor. Çünki muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsız bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hata şudur ki; kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz'î manaları "Kelâmullah" tahayyül edip, âyet tabir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulya-yı akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet bal arısının ve hayvanatın ilhamatından tut, tâ avam-ı nâsın ve havass-ı beşeriyenin ilhamatına kadar ve avam-ı melaikenin ilhamatından, tâ havass-ı kerrûbiyyunun ilhamatına kadar bütün ilhamat, bir nevi kelimat-ı Rabbaniyedir. Fakat mazharların ve makamların kabiliyetine göre kelâm-ı Rabbanî; yetmiş bin perdede telemmu' eden ayrı ayrı cilve-i hitab-ı Rabbanîdir.
Giriftar: Tutulan, yakalanan.
Mizan-ı şeriat: Şeriat mizanı, İslam dininin ölçüsü ve terazisi.
Usûl-üd Din: Dinin usulü, dinin esaslarını inceleyen ilmin temel kuralları.
Ülema: Ulema, alimler, yüksek ilim sahipleri, din bilginleri.
Düstur: Umumi kaide, genel kural, temel prensip.
İttihaz: Edinme, kabul etme.
Muhakkikîn-i evliya: Evliya muhakkikleri, velilerin araştırmacıları, ermişlik derecesine ulaşmış ve derinlemesine inceleyerek gerçekleri ortaya koymuş büyük alimler.
İttiham: Suçlama.
Acz: Güçsüzlük, kuvetsizlik.
Fakr: Fakirlik, yoksulluk, sayısız ihtiyaçlarını elde edecek imkanı ve gücü olmayan.
Meşreb: Gidiş şekli, anlayış tarzı, anlayış ve hareket biçimi.
Şatahat: Manevi sarhoşluk(kendinden geçme) anında söylenen ölçüsüz sözler.
Hubb-u nefis: Nefsini sevmek, kendini sevmek, benlik sevgisi.
Neş'et: Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma.
Muhabbet: Sevgi, sevme.
Kusur: Eksiklik, noksanlık, kabahat, ihmal.
Liyakat: Layık olma, hak etme.
Nefs: Kendisi, kendi, öz varlık. *Günahlara itici hisler. Sonucunu düşünmeden ve dinin kurallarına aldırış etmeden her türlü günahlara itici duygular ve istekler.
Nevi: Çeşit, tür.
Cüz'î: Küçük sınırlı.
Kelâmullah: Allah’ın(cc) sözü.
Tahayyül: Hayale getirmek, hayalde canlandırmak.
Mertebe-i ulya-yı akdes: En mukaddes yüce mertebe, en kutsal ve kusursuz yüksek derece.
Hürmet: saygı.
Hayvanat: hayvanlar.
İlhamat: İlhamlar, kalbe gelen manalar.
Avam-ı nâs: İnsanların halk tabakası.
Avam-ı melaike: Meleklerin en alt tabakası.
Havass-ı kerrûbiyyun: Allah’a(cc) en yakın olan meleklerin en yüksek kısmı.
Kelimat-ı Rabbaniye: Her şeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah’ın sözleri.
Mazhar: Sahip olma, ulaşma, kazanma, nail olma, erişme. *Görünüp ortaya çıktığı yer, ayna.
Telemmu': Parıldama, ışıldama.
Cilve-i hitab-ı Rabbanî: Her şeyin sahibi ve terbiyecisi olan Allah’ın(cc) hitabının(konuşmasının) kendini belli edip göstermesi.


Amma vahiy ve kelâmullahın ism-i hâssı ve onun en bahir misal-i müşahhası olan Kur'anın necimlerine ism-i has olan "âyet" namı öyle ilhamata verilmesi, hata-yı mahzdır. Onikinci ve Yirmibeşinci ve Otuzbirinci Sözlerde beyan ve isbat edildiği gibi, elimizdeki boyalı âyinede görünen küçük ve sönük ve perdeli güneşin misali, semadaki güneşe ne nisbeti varsa; öyle de o müddeilerin kalbindeki ilham dahi, doğrudan doğruya kelâm-ı İlahî olan Kur'an güneşinin âyetlerine nisbeti, o derecededir. Evet herbir âyinede görünen güneşin misalleri, güneşindir ve onunla münasebetdardır denilse, haktır; fakat o güneşçiklerin âyinesine Küre-i Arz takılmaz ve onun cazibesiyle bağlanmaz!
Vahiy: Allah(cc) tarafından peygamberlere bildirilenler.
Kelâmullah: Allah’ın(cc) sözü.
Bahir: Apaçık, belirli, açık.
Misal-i müşahhas: Müşahhas misal, belirip görünür duruma gelmiş örnek.
Hata-yı mahz: Tam hata, tamamıyla yanlış.
Beyan: İzah, açıklama, anlatma.
Âyine: Ayna.
Misal: Örnek.
Nisbet: Bağ, bağlılık, bağlantı, ilişki, ilgi. * Karşılaştırma, oranlama.
Münasebetdar: Münasebetli, alakalı, ilişkili, ilgili.
Küre-i Arz: Yer küre, dünya.


Mektubat