1-) Namaz Kılmak Ve Büyük Günahları Işlememenin Hakiki Bir Vazife-I Insaniye Ve Bir Netice-I Hilkat-I Beşeriye Olduğu Meselesi.
İlk önce “Netice-i hilkat” kavramının manasını öğrenelim:
Netice-i hilkat: Yaratılışının gayesi, sebebi ve neticesi demektir. Mesela Güneş’in netice-i hilkati, ısı vermek ve aydınlatmaktır. Güneş’in yaratılışının sebebi budur. Tavuğun netice-i hilkati ise yumurtadır. Tavuğa yüklenen vazife de budur. Bal arısının netice-i hilkati ise bal yapmaktır. Onun yaratılışının gayesi de baldır. Tabi bunların daha birçok yaratılış sebepleri vardır. Bizler örnek olması için sadece birini zikrettik.
Yine mesela bir saatin netice-i hilkati, zamanı göstermesidir. Saati yapan usta, saatten bu neticeyi murad etmiştir. Televizyonun netice-i hilkati ise görüntüleri nakletmesidir. Televizyonu yapan usta da ondan böyle bir neticeyi kastetmiştir. Radyonun netice-i hilkati ise seslerin naklidir. Radyo da bu netice için yapılmıştır.
Etrafımıza baktığımızda canlı ve cansız, ilahî ya da beşerî her eşyada bir yaratılış ve yapılış sebebi görmekteyiz. İşte bu sebeplere o mahlukun netice-i hilkati denilmektedir. İşte Kur’an’da geçen: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56) fermanıyla Rabbimiz bu hakikate işaret etmektedir.
Bulutların netice-i hilkati yağmurlar, ipek böceğinin netice-i hilkati ipek, ağaçların netice-i hilkati meyve olduğu gibi -tabi bu mahlukların daha birçok netice-i hilkatleri vardır- insanın da netice-i hilkati namaz kılmak, dua ve ibadet etmek, büyük günahları işlememek ve nefis ve şeytanla cihad etmektir. İnsanın yaratılışının gayesi ve sebebi budur.
Ufacık bir zehirli böceği yaratırken ondan bal gibi bir neticeyi murad eden Cenab-ı Mevla, elbette insan gibi bir mahlukunu başıboş bırakmaz ve onu vazifesiz ve neticesiz olarak yaratmaz.


2-) Diğeri, Rezzak-I Hakikiyi Itham Etmek Derecesinde Derd-I Maişete Dalıp Feraizi Terk Eden Ve Maişet Yolunda Rastgele Günahları Işleyen Fâsık-I Hâsirdir.
Bir kimsenin, namazı ve diğer farz ibadetleri terk ederek günahlara dalması ve buna bahane olarak da geçim derdini öne sürmesi, belki de o ibadeti terk etmesinden daha büyük bir suçtur. Zira bu sözde, Cenab-ı Hakk’ın rahmetini itham etmek vardır. Yani bu sözün sahibine göre, eğer çalışmazsa aç kalacak, perişan olacak, sefalete düşecek ve Allah ona yardım etmeyecektir… O kişi, bu yanlış itikadı ve zanları sebebiyle ibadeti terk etmektedir.
İşte onun bu sözü ve bu itikadı, namazı terk etmesi kadar büyük bir suçtur. Çünkü bu sözde, Cenab-ı Hakk’ın rahmetini itham etmek, O’na güvenmemek, O’nun rızık veren olduğuna inanmamak, kendi rızkını bizzat kendisinin kazandığına inanmak ve kendisini besleyenin Allah olduğunu inkâr etmek gibi birçok manalar vardır.
Bu bölümü, 28. Lem’ada geçen şu bölüm ile beraber mütalaa etmek faydalı olacaktır:
“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum ve beni yedirmelerini de istemiyorum. Şüphesiz ki rızık veren, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır.” (Zariyat 56-57-58)
“İnsan rızka çok müptela olduğu için, rızka çalışmak bahanesi ubudiyete mâni tevehhüm edip kendine bir özür bulmamak için, ayet-i kerime diyor ki: “Siz ubudiyet için halk olunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubudiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlahî noktasında bir nevi ubudiyettir. Benim mahlukatım ve rızıklarını deruhte ettiğim nefisleriniz ve iyaliniz ve hayvanatınızın rızkını tedarik etmek, âdeta bana ait rızık ve it’âmı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünkü Rezzak benim. Sizin müteallikatınız olan ibadımın rızkını ben veriyorum. Siz bunu bahane edip ubudiyeti terk etmeyiniz.” (28. Lem’a)
Bu makamda bir ayet-i kerime ile birkaç hadis-i şerifi de nakletmek istiyoruz. Bu sayede derd-i maişete dalıp feraizi terk etmenin ne derece büyük bir hata olduğu Kur’an’ın ve Efendimiz (s.a.v.)’in lisanıyla da anlaşılmış olacaktır.
“Nice Allah erleri vardır ki ne ticaret ne de alış veriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur 37)
İbn-i Ömer (r.a.)’den nakledilmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle dedi: “Kim bütün dertleri tek bir dert yaparsa (Yani derdi sadece Allah’ı razı etmek olursa) Cenab-ı Hak, onun dünya ve ahiret işlerinden dert ettiği her şeyine kâfi olur. Kim de dertlerini çoğaltırsa, Allah-u Teâlâ onun dünya vadilerinden hangi vadide helak olduğuna bakmaz.”
Ebu Hureyre (r.a.)’den nakledilmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kimde üç şey varsa imanı kemal bulmuştur. Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmaz; amelinden hiçbir şey ile gösteriş yapmaz;biri dünya diğeri de ahiret ile ilgili iki şey ona aynı anda arz edilse, o ahiret işini dünya işine tercih eder.” (Hakem-‘l Müstedrik, 4/328 )


3-) Evet, En Parlak Bir Mucize-I Sanat-I Samedaniye Ve Bir Harika-I Hikmet-I Rabbaniye Olan Hayatı Kim Vermiş; Yapmış Ise, Rızıkla O Hayatı Besleyen Ve Idame Eden De O’dur.
Hayatın en parlak bir mucize-i sanat ve harika-i hikmet olması meselesi üzerinde biraz tefekkür edelim ve “Sûbhanallah “diyelim:
Olması mümkün değildir, ama faraza eğer olsaydı. Bir kimsenin, ölmüş bir kuşu gözümüzün önünde dirilttiğini görseydik, ne kadar şaşırır hatta gözümüzü yalanlardık. Bu olayı da ölünceye kadar asla unutmazdık. Zira hayat verme hakikati, bu kadar etkileyici ve şaşırtıcı bir hakikattir.
Hâlbuki bizi şaşırtan, gözümüzü yalanlamamıza sebep olan ve ölünceye kadar da aklımızdan çıkmayan şey, ölmüş bir kuşun gözümüz önünde diriltilmesinden başka bir şey değildir.
Acaba ölen bir kuşu diriltmek mi daha hayret vericidir? Yoksa ölü yumurtalardan hayat sahibi kuşları çıkartmak mı?
Ya da ölü bir kuşu diriltmek mi daha şaşırtıcıdır? Yoksa nutfe denilen su damlacıklarından hayat sahibi mahlukları yaratmak mı?
Ya da ölü bir kuşu diriltmek mi daha acayiptir? Yoksa çekirdek ve tohumlardan, hayat sahibi olan bitki ve ağaçları yaratmak mı?
Acaba bu şaşkınlığı ve hayreti niçin Allah-u Teâlâ hakkında yapmıyoruz. Hâlbuki Allah-u Teâlâ çok daha hayret verici diriltmeleri her vakit gözümüz önünde yapmaktadır. Şöyle ki:
Gözümüz önünde görüyoruz ki: Hayata son derece muhalif olan maddelerden hayat fışkırmakta ve yeryüzü hayat sahipleriyle dolup taşmaktadır. Hayatı olmayan tohumlardan, çekirdeklerden, yumurtalardan ve nutfe denilen su damlacıklarından yaratılan mahluklar hayat sahibi olmakta ve bir kısmının da ruhu bulunmaktadır. Hayatı olmayan bu maddelerin, kendilerinde olmayan hayatı başkasına vermesi elbette düşünülemez. O hâlde gözümüz önündeki bu hayat, ancak ve ancak Hayy-u Kayyum olan Allah’ın yaratmasıyla olabilir. Demek Allah’ın varlığına en büyük delillerden biri de hayat verme hakikatidir.
Evet, yumurta, çekirdek, tohum ve su damlacıkları gibi en basit maddelerden hayat sahibi varlıkları yaratan ve bu maddelerden hayatı fışkırtan Allah’tan başkası olamaz ve kimse bu hikmetli fiile faillik iddiasında bulunamaz
Acaba her şeyiyle güzel ve sevimli olan bu hayatın devamı için neler gerekli olduğunu hiç düşündük mü? Şüphesiz bunun için binlerce sebebin bir araya gelmesi gerekli. Bunlardan birinin azlığı veya çokluğu hayatı felç edebilir.
Mesela, sıcaklık ve soğukluk dengesindeki ufacık bir aksaklık her şeyi yok edebilir. Isı öyle ayarlanmalıdır ki canlılar hayatlarını devam ettirebilsinler. Sıcaklığın 60 dereceyi geçmesi canlılar için ölüm çanının çalması demektir.
Hayatın başka bir önemli şartı da atmosferin hayata elverişli tarzda hazırlanmasıdır. Gazların bugünkü hâlleriyle bir arada bulunmaları ihtimali, aslından hesap rakamlarına girmeyecek kadar küçüktür. Gazların belirli bir kaçış hızı vardır. Kafesteki kuş misali… Bu hızda azalma veya çoğalma olsa denge bozulur. Fakat onları kaçmaya zorlayan hızla, atmosferde tutan yerçekimi öylesine dengelenmiştir ki kaçıp dağılmaları söz konusu değildir.
Hayat için su da şarttır. Suyun kaynağı ise okyanus ve denizlerdir. Dünyamızda saniyede 16 milyon ton, senede 505 milyon kere milyon ton su buharlaşır ve rüzgârlarla dört bir yere dağılır. İhtiyaç olan bölgelere bırakılır. Sonra tekrar buharlaşıp yeryüzünden gökyüzüne çıkar. Ta ki hayat devam edebilsin. Bunca suyu buharlaştırmak için 300 bin milyar kere milyar kaloriye ihtiyaç vardır. Bunu kömürle karşılamaya kalksak 4.1016 ton kömüre ve Türkiye bütçesinin yüz milyarca misli paraya ihtiyaç vardır.
İşte hayat, böyle parlak bir mucize-i sanat-ı Samedaniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbaniyedir. Elbette bu hayatı kim vermiş ve yapmış ise, rızıkla bu hayatı beslemek ve idame etmek vazifesi de O’na aittir.
Üstadımızın ilk önce “Hayatın bir mucize-i sanat ve harika-i hikmet olmasından” bahsetmesi ve daha sonra “Rızıkla hayatı beslemek ve idame etmek” vazifesinin Cenab-ı Hakk’a ait olduğunu beyan etmesi çok manidardır. Üstadımız bu tertip ile herhâlde şu manayı vurgulamak istemiştir:
“Ey insan! Yoksa sen hayatın devamı için sadece rızkın kâfi olduğunu mu zannediyorsun? Hâlbuki hakikat böyle değildir! Hayatın icadı ve devamı için onlarca sebebin bir araya gelmesi şarttır. Bu sebeplerden bir tanesi olmasa hayat söner, devam etmez. Rızık ise bu sebeplerden sadece bir tanesidir. Sen zannediyor musun ki, rızkını tedarik ettiğinde hayatın devam edecek? Hayır, asla öyle değil! Mesela bir an nefes alamasan ölürsün, başına bir taş düşse ölürsün, bulut orduları ile yağmurlar gönderilmezse ölürsün, güneş üstünde lamba gibi doğmazsa ölürsün ve hakeza… O hâlde bırak beyhude bir şekilde hayatın devamı için manasız çabalamayı, çünkü hayatı devam ettirmek ve rızıkla hayatı süslemek vazifesi Allah’a aittir.”


4-) Demek Derd-I Maişet Için Namazını Terk Eden O Nefere Benzer Ki, Talimi Ve Siperini Bırakıp Çarşıda Dilencilik Eder.
Misaldeki askerin, talimi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik etmesinin sebebi nedir?
Devlete karşı olan güvensizliği ve tevekkülsüzlüğü…
Peki, derd-i maişet için namazını terk eden kimsenin hastalığı nedir?
Aynı hastalık; Allah’a karşı güvensizlik ve tevekkülsüzlük…
Demek asıl problem tevekkülsüzlüktür. Bu makamda, tevekkülü kazandıracak bir kaç ayet ile bir iki hadisi numune olarak zikretmek istiyoruz:
“Kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse Allah ona yeter.” (Talak 2-3)
De ki: “Gerçekten Rabbim kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediği kimsenin rızkını daraltır. Her neyi hayra harcarsanız onun yerine başkasını verir. Muhakkak ki O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe 39)
İbn-i Abbas (r.a.) rivayet etmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşlar gibi rızıklanırdınız. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları hâlde akşam kursakları dolu olarak dönerler.” (Tirmizi Zühd 33. / İbni Mâce, Zühd 14)
Hz. Enes (r.a.) şöyle dedi: “Nebi (s.a.v.) zamanında iki kardeş vardı. Bunlardan biri ilim öğrenmek için Peygamberimize (s.a.v.)’e gelir, diğeri de geçimlerini temin için çalışırdı. Bir gün çalışan kardeş, ötekini Nebi (s.a.v.)’e şikâyet etti. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Belki de sen, onun yüzünden iş buluyor ve rızıklandırılıyorsun!” (Tirmizi, Zühd 33)
Muaz b. Cebel (r.a.) rivayet etmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Eğer kişi ölümden kaçtığı gibi rızkından kaçar*sa rızkı ona gelir, ölümün ona geldiği gibi.” (Ebu Ya’la, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalib-u Aliye)
Ebu Derda (r.a.) rivayet etmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kulun rızkı, ecelinin kendisini aradığından daha fazla arar.” (Taberânî’nin Kebîr / İbni Adiyy’in el-Kâmiti)
Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kimin arzusu ahiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (Tirmizî, Kıyamet 31, 2467)


5-) Rezzak-I Kerim’in Matbaha-I Rahmetinden Tayinatını Aramak, Başkalara Bâr Olmamak Için Kendisi Bizzat Gitmek Güzeldir, Mertliktir, O Dahi Bir Ibadettir.
Bu makamda, çalışmanın ibadet olduğu ile ilgili bir ayet-i kerime ile bir hadis-i şerif nakledeceğiz:
“Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma 10)
Ebu Said Hazretleri (r.a.) rivayet etmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Güvenilir ve dürüst tüccar; peygamberler, sıddıklar ve şehidlerle beraber olacaktır.” (Tirmizi)
İbn-i Abbas (r.a.) rivayet etmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim el işinde yorulursa bağışlanmış olarak akşama kavuşur.”
İbn-i Abbas (r.a.) rivayet etmiştir. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah sanatkâr mümini sever.”(Taberani)


6-) Hem Insan Ibadet Için Halk Olunduğunu, Fıtratı Ve Cihazat-I Maneviyesi Gösteriyor. Zira Hayat-I Dünyeviyesine Lazım Olan Amel Ve Iktidar Cihetinde En Edna Bir Serçe Kuşuna Yetişmez. Fakat Hayat-I Maneviye Ve Uhreviyesine Lazım Olan Ilim Ve Iftikar Ile Tazarru Ve Ibadet Cihetinde Hayvanatın Sultanı Ve Kumandanı Hükmündedir.
Bu ifade, insanın ibadet için yaratıldığına bir delildir. Şöyle ki: Mesela bir sinek dünyaya gelir gelmez uçmaya ve vur-kaç tekniğini kullanmaya başlar. Bir balık hemen yüzmeye, bal arısı hemen bal yapmaya ve ipek böceği de hemen ipek dokumaya başlar. Bunlar gibi her bir varlık, bu âleme gelir gelmez hayat şartlarına uyum gösterir ve hayatına lazım olan maddeleri kolayca temin eder. Âdeta her biri başka bir âlemde terbiye edilmiş ve buraya öyle gönderilmiş gibidir.
Hâlbuki insan ancak bir-iki yaşına geldiğinde yürüyebilmekte, yedi-sekiz yaşlarında zararı ve menfaati ayırt edebilmekte ve ölünceye kadar da öğrenmeye muhtaç olmaktadır.
İşte insan, şu dünya hayatına lazım olan maddeleri tahsil etme cihetinde en edna bir serçe kuşuna yetişemez. Ne onun gibi uçabilir, ne onun gibi zahmetsiz rızkını bulabilir ve ne de onun gibi hayatına lazım olan maddeleri kolayca temin edebilir.
Ancak hayat-ı uhreviyenin levazımatı olan ilim, tefekkür, iftikar, dua ve ibadet hususunda insan hayvanatın sultanıdır. Hiç bir mahluk insan gibi ilim tahsil edemez, dua ve ibadet yapamaz, tefekkür edemez ve iftikar dediğimiz fakrını ilan ile Rezzak-ı Kerim’in kapısını çalamaz.
O hâlde insan bu âleme sadece rızkını temin etmesi için gönderilmemiştir. Eğer öyle olsaydı, serçe kuşu gibi hayat şartlarına kolayca uyum gösterir ve hayatına lazım olan maddeleri kolayca temin ederdi. Ama öyle değil!
Demek insanı yaratan zat, ondan hayvan gibi yaşamasını istemiyor. Ondan ilim istiyor, tefekkür istiyor, dua ve ibadet istiyor ve âczini ve fakrını derk ederek kudret-i İlahiyye ve rahmet-i Rabbaniyenin önünde secde etmesini istiyor.
Bu hakikate şu misalle de bakılabilir:
Ferrari marka bir arabayı satın alabilmek için büyük miktarda bir parayı gözden çıkar*manız gerekir. Bir traktörü ise daha ucuza satın alabilirsiniz. Ferrari arabası, traktörden her cihetle üstün ve daha konforlu olmakla birlikte; eğer ikisi bir dağda veya tarlada yarışsaydı, elbette Ferrari arabası traktöre mağlup olurdu.
Evet, Ferrari traktörden daha mükemmel ve daha hızlıdır. Ama iş tarlada yarışa geldiğinde traktör galip gelir. Bunun sebebi, Ferrari arabasını tasarlayan mü*hendislerin bu arabayı asfalt şartlarına uygun olarak tasarlaması ve tarla şartlarına uygun yapmamasıdır.
Aynen bunu gibi, insan da hayvandan cihazat olarak yüz derece daha üstündür. Sadece insana verilen akıl nimeti terazinin bir kefesine, hayvanı diğer kefesine koysak insan yine galip gelir.
Ancak iş, lezzet dağında ve sefahat tarlasında lezzet alma yarı*şına gelirse, hayvan insanı yüz defa geçer. Çünkü hayvan bu dünyaya gelir gelmez hayatın bütün şartlarını öğrenir ve rızkını hemen tahsile başlar. Aklı olmadığı için de geçmişin hüzünleri ve geleceğin korkuları onun hazır lezzetini bozmaz. Bulunduğu andan tam lezzet alır. Fakat insan, akıl itibariyle geçmiş ve gelecek ile alakadardır. Geçmişte yaşadığı hüzün*ler ve geleceğin korkuları onun hazır lezzetini yok ederler. Hayvan ise kesilmeye giderken bile ölümü düşünmez.
Bu kı*yastan anlaşılır ki, insanı yapan zat onu bu dünyaya lezzet almak için göndermemiştir. Onun vazifesi ibadet ve takvadır.
Ayrıca Üstadımızın Mesnevi-i Nuriye’deki şu izahını mütalaa etmeniz de faydalı olacaktır:
İ’lem eyyühe’l-aziz! Aslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, mesela, letafetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezalik, insanın da istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin ubudiyet olduğu anlaşıldığı gibi, ruhani ulviyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insan bu âlemden daha latif bir âlemde ruhen yaratılmış da teçhizat almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır. (Mesnevi-i Nuriye)