+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 ve 7
Like Tree1Beğeni
  • 1 tarafından elifnuray

Konu: Dua ve Ubudiyet

  1. #1
    Gayyur elifnuray - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    66

    Question Dua ve Ubudiyet

    yirmi üçüncü sözde dört ve beşinci noktalarda değinilen insanın dünyaya geliş amacı, dua ve ubudiyet konularını açıklarmısınız allah razı olsun.
    Ararad bunu beğendi.

  2. #2
    Ehil Üye Abdulbaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    56
    Mesajlar
    3.610

    Standart

    İnsanın Vazîfe-i Fıtratı

    İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Halık-ı Kainat'ı
    tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir.

    Ve o insanın vazife-i fıtratı ve fariza-i zimmeti, marifetullah ve iman-ı billahtır ve iz'an ve yakin ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.(Yedinci Şua)

    İnsanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'amlar lisanıyla, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sânii hamd ü senâ etmektir.(Mesnevî-i Nuriye - Onuncu Risale)
    Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.(Mesnevî-i Nuriye - Onuncu Risale)

    İnsanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envâına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur.(Onuncu Söz)

    İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyleyse, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
    Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir. Yani, "Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?" bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu'l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubudiyete uçmaktır.

    Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü'l-esası da iman-ı billâhtır.

    Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise esas-ı ubudiyettir.(Yirmi Üçüncü Söz)

    Evet, Allah'a abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur. Bu da, herşey Allah'ın mülk ve malı olduğunu iman ve iz'an ile olur.

    Evet, kudret, insanı çok dairelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakir bir dairede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten Arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır.

    Evet, ""De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?" (Furkan Sûresi, 25:77.)"âyet-i kerîmesi, bu hakikatı tenvir ve isbata kâfidir. Öyleyse, çocuğun, eli yetişemediği birşeyi peder ve validesinden istediği gibi, abd de, acz ve fakriyle Rabbine iltica eder ve Hâlıkından ister.(Mesnevî-i Nuriye - Hubâb )

    Cenâb-ı Hak, celîl ulûhiyetiyle, cemil rahmetiyle, kebîr rububiyetiyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, lâtif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyatla, bu derece cevârih ve cihazatla ve muhtelif âzâ ve âlâtla ve mütenevvi letâif ve mâneviyatla teçhiz ve tezyin etmiştir ki, tâ mütenevvi ve pek çok âlât ile, hadsiz envâ-ı nimetini, aksâm-ı ihsânâtını, tabakat-ı rahmetini o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ bin bir esmâsının hadsiz envâ-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin.

    Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihâzâtın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubudiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır. Meselâ, göz, suretlerdeki güzelliklerini ve âlem-i mubsıratta güzel mucizât-ı kudretin envâını temâşâ eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem malûmdur, tarife hacet yok.

    Meselâ, kulak, sadâların envâlarını, lâtif nağmelerini ve mesmuat âleminde Cenâb-ı Hakkın letâif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubudiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfâtı var.

    Meselâ, kuvve-i şâmme, kokular taifesindeki letâif-i rahmeti hisseder. Kendine mahsus bir vazife-i şükrâniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfâtı dahi vardır.
    Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, bütün mat'ûmâtın ezvâkını anlamakla, gayet mütenevvi bir şükr-ü mânevî ile vazife görür.
    Ve hâkezâ, bütün cihâzât-ı insaniyenin ve kalb ve akıl ve ruh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır.(Otuz İkinci Söz )

    Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Hâlık-ı Kâinat'ın, arz ve semâvatın, dünya ve âhiretin, mâzi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebahis-i külliyelerini cem'etmekle beraber nutfeden halketmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından tut, tâ kaza ve kader mebhaslerine kadar; altı gün hilkat-i âlemden tut tâ وَاْلمُرْسَلاَتِ .. وَالذَّارِيَاتِ
    (Yemin olsun. meleklere. (Mürselât Sûresi: 1.); Yemin olsun esip savuran rüzgâra. (Zâriyat Sûresi: 1)

    )kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar; وَمَاتَشَآؤُنَاِلآَّاَنْيَشَآءَاللَّهُ .. يَحُولُبَيْنَاْلمَرْءِوَقَلْبِهِ
    (Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz. (İnsan Sûresi: 30.) • Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer. (Enfâl Sûresi: 24)) işaratıyla, insanın kalbine ve iradesine müdahalesinden tut, tâ وَالسَّموَاتُمَطْوِيَّاتٌبِيَمِينِهِ
    (Gökler de Onun kudretiyle dürülmüştür. (Zâriyât Sûresi: 67))yâni, bütün semâvatı bir kabzasında tutmasına kadar; وَجَعَلْنَافِيهَاجَنَّاتٍمِنْنَخِيلٍوَاَعْنَا بٍ
    (Biz o ölmüş yeryüzünde hurma ve üzüm bahçeleri yarattık. (Yâsin Sûresi: 34))zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ اِذَازُلْزِلَتِاْلاَرْضُزِلْزَالَهَا
    (Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. (Zilzâl Sûresi: 1))ile ifade ettiği hakikat-ı acibeye kadar; ve semânın ثُمَّاسْتَوَىاِلَىالسَّمَاءِوَهِىَدُخَانٌ
    (Sonra İlâhî irâdesini, buhar halindeki dünya semâsına yöneltti. (Fussılet Sûresi: 11))hâletindeki vaziyetinden tut, tâ duhanla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezâda dağılmasına kadar ve dünyanın imtihan için açılmasından-, tâ kapanmasına kadar ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennet'e, tâ saadet-i ebediyeye kadar; mâzi zamanının vukuatından, Hazret-i Âdem'in hilkat-ı cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ Tufana, tâ kavm-i Firavunun garkına, tâ ekser enbiyanın mühim hâdisâtına kadar ve اَلَسْتُبِرَبِّكُمْ
    (Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (A’râf Sûresi: 172))işaret ettiği hâdise-i ezeliyeden tut, tâ وُجُوهٌيَوْمَئِذٍنَاضِرَةٌاِلَىرَبِّهَانَاظِر َةٌ (Yüzler var, o gün ışıl ışıldır, Rabbine bakar. (Kıyâmet Sûresi: 22-23))ifade ettiği vakıa-i ebediyeye kadar bütün mebahis-i esâsiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda Beyân eder ki, o Beyân, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin bir bahçe ve semâ, misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mâzi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hâzır iki sahife hükmünde temaşa eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir Sûrette bir zaman-ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâl'e yakışır bir tarz-ı Beyândır.

    Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki hâneden bahseder. Proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur'an dahi, şu kâinatı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini -tâbir caiz ise- proğramını yazan, gösteren bir zâtın Beyânına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu' ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şaibe-i taklid veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emâresi olmadığı gibi bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulusuyla safî, berrak, parlak Beyânı, nasıl gündüzün ziyası «Güneş'ten geldim» der. Kur'an dahi, «Ben, Hâlık-ı Âlem'in Beyânıyım ve kelâmıyım» der.
    Evet şu dünyayı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san'atperverane ve nimetperverane şu derece san'atının acibeleriyle, şu derece kıymetdar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıra-vari tanzîm eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ü şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhane, bir mescid, bir temaşagâh-ı san'at-ı İlahiyeye çeviren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sahib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, Güneş'ten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran Beyân-ı Kur'an, Şems-i Ezelî'den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki, ona nazîre getirsin, onun taklidini yapsın? Evet, bu dünyayı san'atlarıyla zînetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Mâdem ki, yapar ve bilir; elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'andır. Bir çiçeğin tanzîminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?

    Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede, herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.(11.Şua)

    İnsan çendan fânidir. Fakat beka için halkedilmiş ve bâki bir zâtın âyinesi olarak yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir zâtın, bâki esmasının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret verilmiştir.

    Öyle ise böyle bir insanın hakikî vazifesi ve saadeti: Bütün cihazatı ve bütün istidadatıyla o Bâki-i Sermedî'nin daire-i marziyatında esmasına yapışıp, ebed yolunda o Bâki'ye müteveccih olup gitmektir.
    Lisanı يَابَاقِىاَنْتَالْبَاقِى dediği gibi; kalbi, ruhu, aklı, bütün letaifi "Hüve-l Bâki, Hüve-l Ezeliyy-ül Ebedî, Hüve-s Sermedî, Hüve-d Daim, Hüve-l Matlub, Hüve-l Mahbub, Hüve-l Maksud, Hüve-l Mabud" demeli.(Üçüncü Lem'a )

    Senin hayatının gâyesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının sûretini, hem hayatının sırrı-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak; senin hayatının gâyelerinin icmâli dokuz emirdir.

    • Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazînelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.
    • İkincisi: Senin fıtratında vaz' edilen cihazâtın anahtarlarıyla, esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli defînelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile tanımaktır.
    • Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san'atlarını ve latîf cilvelerini bilerek, hayatınla teşhir ve izhâr etmektir.
    • Dördüncüsü: Lisân-ı hal ve kâlinle Hâlıkının dergâh-ı Rubûbiyetine ubûdiyetini ilân etmektir.
    • Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp, padişahın nazarında görünmekle onun iltifatât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi, esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla bilerek süslenip, o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.
    • Altıncısı: Zevi'l-hayat olanların tezâhürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumuzât-ı hayatiye denilen, Sâni'lerine tesbihâtları; ve semerât ve gâyât-ı hayatiye denilen, Vâhibü'l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini bilerek müşâhede etmek, tefekkür ile görüp, şehâdetle göstermektir.
    • Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irâde gibi sıfat ve hallerinden küçük numunelerini vâhid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfat-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçüler ile bilmektir. Meselâ, sen, cüz'î iktidarın ve cüz'î ilmin ve cüz'î irâden ile bu hâneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hânenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.
    • Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudâtın her biri, kendine mahsus bir dil ile Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin Rubûbiyetine dâir mânevî sözlerini fehmetmektir.
    • Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle, kudret-i İlâhiye ve gınâ-i Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca, taamın lezzeti ve derecâtı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-i İlâhiyenin derecâtını fehmetmelisin.
    İşte senin hayatının gâyeleri, icmâlen, bunlar gibi emirlerdir."( On Birinci Söz)

    http://www.feyzinur.tr.gg/%26%23304%...6%23305%3B.htm

    Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. (Bediüzzaman)


  3. #3
    Gayyur elifnuray - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2009
    Mesajlar
    66

    Unhappy yirmiüçüncü söz dördücü nokta. dua ve ububiyet

    öncelikle cevabınız ve emeğiniz için allah razı olsun. ancak ben yeni risale okuyucularındanım ve bu derin hazineyi sizlerin yüzde bürü kadar bile görerek ve idrak ederek okuyamıyorum. sözler kitabını aldım. ancak okuduğum yerlerdeki derin anlamları anlamak için yardım ve bilgilerinize ihtiyacım var. cevabınızı sözlük eşliğinde okudum, ancak yine aynı noktalarda altındaki hususları anlamayan yetmeyren bilgi dağacığımın hezimetine uğradım. bana daha anlayabileceğim bi cevap yollarmısınız. allah razı olsun. rabbim emeklerinizin karşılığını misliyle versin. hakkınızı helal edin.

  4. #4
    Müdakkik Üye aczmendi reşha - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    652

    Standart

    Ve Bihi Nesteinu

    Mahiyet ve istidat itibarı ile her şey ilme bağlıdır..

    İlim'de malume tabidir.Malum ilme tabi değildir.

    Terakkiler ,inkişaflar, ilerlemeler, Yaradılışta her canlının, hem maddi, hemde manevi vechelerine yerleştirilmişlerdir. Maddi iştigaller her iştigalin ilmi ve usulu ve fıtratın gerekleri ile yapılırken manevi olan tohumlar ve kuvvelerde inkişaf ederek parlarlar ve kamellerine ilerlerler.

    İnsan kainata bir misali musağğar olması hasebi ile tüm alemlerden alınarak insan RUHUNA VE KALBİNE ve manevi vechesine ekilen o tohumlar, derc edilmiştir ve manevi alemlerin hususiyetlerine görede GIDA İSTERLER,iştigal isterler, zevkleri ve lezzetleri terakkilerindedir, vazifelerini ifalarındadır. işte bu MADDİ VE MANEVİ cihazat ve letaifler işledikçe parlarlar bir nevi vazifeleri gıdaları kemallerine sevkleri onların fıtrı olan ubudiyetleridirde.

    Aslında her faaliyyet faal olan letaifin hem ubudiyyetidir hemde gıdalanmasıdır.

    Bu ve emsali her şey Allah'ın helal diyehudud çizdiği alanda olanıdır. Helaller faideleri ve GEREKLİLİKLERİ zaruretleri NİSBETİNDE hüküm alıp farz ve vacib ve sünnet gibi dairelere ayrıldığı gibi HELAL DAİRESİ KEYFE KAFİ GELECEK DERECEDE GENİŞTİR. ihtiyaçta olan neki varsa helal dairesinde vardır.

    Bu ve emsali her şeyde Allah'ın haram ve yasak kıldığı hududlar ise o letaiflere cihazatlara maddeten veya manen zarar veren işlerdir. Bunlarda verdikleri zarar nisbetinde derecelendirilip,KEBAİRLER, haramlar, haram li aynihi ,haram li gayrihiler,gibi dairelere taksim edilmişlerdir.

    Hulasa : Allahın insanları, insanlıklarına ve yaradılışlarına en yakışan hali ile donatması ve halife-i arz kılması ona uygun her cihazat ve letaifin ve kainatta ve insanda tecelli eden ESMA VE SIFAT tecellilerinin ilim ile talimi amel ile hayatlanması ve inşası ile terakki yaşanırken hem KENDİ CEMAL VE CELAL VE KEMAL TECELLİLERİNİ kendi seyreder, hemde seyrici olan misafir mahlukatına san'atını seyrettirir.

    İşte Tüm inşalar, faaliyetler, işler ,şeyler, her canlının kainatta cari olan ADETULLAH VEYA SÜNNETULLAH diye ifade edilen kanunlara riayet ile vazifesini yani ubudiyyetini ifasıdır.

    İnsan ise insana yakışır bir hayatı sünnetullah dairesinde yaşamak istediğinde kendine ilim gereklidir bu talim ister ve bu ilmi amele dökmek gerekir ki bunların hepsi bizler için (a.s.m) Efendimiz hz.lerinin ve ashabı r.a hum ecmainlerin,maddi ve manvi faaliyetlerinde yani ubudiyyetlerinde en kemalli ve cemalli halleri numuneler olarak bizlere verilmiştir.

    İnsan bu dünyaya dua ve ilim vasıtası ile tekemmül etmek için gönderilmiştir. Tüm cihazat ve letaiflerin ubudiyyetleri DUALARIDIR. Dua ise ubudiyyetin özüdür.
    Kemalat-ı İNSANİYENİN madeni ve menba-ı SÜNNETİ SENİYYE olduğu gibi, saadeti ebediyyetin temel taşıda sünneti seniyyedir.

    Sünnetler ise çoktur ve her şeyi kuşatmıştır zira onlarESMA-İ İLAHİ'NİN tecellilerinin hududlarıdır ve MAHZA EDEBDİR.


    Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.

    dua üç nevidir:


    Birinci nevi dua: İstidad lisanıyladır ki; bütün hububat, tohumlar lisan-ı istidad ile Fâtır-ı Hakîm'e dua ederler..


    Hem şu istidad lisanıyla dua nev'inden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani: Esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer ve müsebbebi Kadîr-i Zülcelal'den dua eder, isterler.


    İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki; bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dâhilinde olmayan hacetlerini ve matlablarını ummadıkları yerden vakt-i münasibde onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîm'den bir nevi duadır.


    Üçüncü nevi dua: İhtiyaç dairesinde zîşuurların duasıdır ki, bu da iki kısımdır:

    Eğer ızdırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebetdar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmış ise veya safi, hâlis kalbin lisanıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür. Terakkiyat-ı beşeriyenin kısm-ı a'zamı ve keşfiyatları, bir nevi dua neticesidir.


    İkinci kısım: Meşhur duadır. O da iki nevidir. Biri fiilî, biri kavlî. Meselâ çift sürmek, fiilî bir duadır. Rızkı topraktan değil; belki toprak, hazine-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar.




    İKİNCİ NÜKTE: Duanın tesiri azîmdir. Hususan dua külliyet kesbederek devam etse; netice vermesi galibdir, belki daimîdir. Hattâ denilebilir ki: Sebeb-i hilkat-ı âlemin birisi de duadır. Yani, kâinatın hilkatinden sonra, başta nev'-i beşer ve onun başında âlem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muazzam olan duası, bir sebeb-i hilkat-ı âlemdir. Yani: Hâlık-ı Âlem istikbalde o zâtı, nev'-i beşer namına belki mevcudat hesabına bir saadet-i ebediye, bir mazhariyet-i esma-i İlahiye isteyecek bilmiş; o gelecek duayı kabul etmiş, kâinatı halketmiş. Madem duanın bu derece azîm ehemmiyeti ve vüs'ati vardır; hiç mümkün müdür ki: Bin üçyüz elli senede, her vakitte, nev'-i beşerden üçyüz milyon, cinn ve ins ve melek ve ruhaniyattan hadd ü hesaba gelmez mübarek zâtlar bil'ittifak Zât-ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, rahmet-i uzma-yı İlahiye ve saadet-i ebediye ve husul-ü maksud için duaları nasıl kabul olmasın? Hiçbir cihetle mümkün müdür ki, o duaları reddedilsin?

    اِهْدِنَاالصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

    aczmendi reşha


  5. #5
    Ehil Üye Abdulbaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    56
    Mesajlar
    3.610

    Standart

    Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü'l-esası da iman-ı billâhtır.

    Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise esas-ı ubudiyettir.(Yirmi Üçüncü Söz)
    İnsanın yaratılış vazifesi Allah’ı tanımak, O(cc)’na inanmak ve kulluk yapmaktır. Bu nedenle de insan bu aleme ilim ve dua vasıtasıyla mükemmelleşmek ve meleklerden de üstün bir makama çıkabilmek için gelmiştir. İnsan mahiyetine yüce Allah çok şümullü ve derin kabiliyetler koymuştur.Bu kabiliyetlerle ilim öğrenerek kulluk yapmalı ve yüce makamlara ve Allahın rızasına kavuşmalıdır.Bu nedenle de kulluk ve dua da ilim ile yani kabiliyetlerimizi geliştirerek öğrenme ile gerçekleşecektir.Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?Bu nedenledir ki her şey ilme bağlıdır.Bu ilim ise elbette ki marifetullah ilmi olmalıdır.Allahı bilme ve bütün sıfatları ile O(cc)’nu hakiki tanıma ve o’na kulluk yapmaktır.

    İnsan Allah’a iman ettikten sonra o iman-ı billah marifetullaha ulaşmalıdır. Marifetullah Allah’ı hakiki manada bilmektir. Marifetullahtan sonra da muhabbetullah makamına ulaşmalı ve oradan da müşahedetullah ve lezzet-i ruhaniyeye kavuşmalıdır ki iman-ı kâmil derecelerine ulaşabilsin. İşte insan kabiliyetlerini inkişaf ve inbisat ettirerek ilim ile bu makamlara ulaşabilir ve hakiki yaratılış gayesi de zaten budur.

    İnsan sonsuz aciz, nihayetsiz fakir ve belalara müpteladır. Yine düşmanları hadsizdir. Çok sıcaktan ve soğuktan korkar ve etkilenir. Gözüyle göremediği mikroptan titrer. Nihayetsiz ihtiyaçları ve düşmanları vardır. İşte bunların üstesinden gelebilmek için bir koruyucuya ve ihtiyaçlarına hem cevap verebilen hem de düşmanlarını def edebilen bir rabbe ihtiyacı vardır. Bu nedenledir ki dua ile o Rabbin kapısını çalsın ve bütün ihtiyaçları karşılansın ve düşmanları da def edilebilsin. İşte bütün bunları yapacak olan ancak ve ancak yüce Allah’tır. Bu nedenle de dua ubudiyetin ve kulluğun esası ve özüdür. Yüce Allah bizleri dua etmek için nihayetsiz aciz ve fakir yaratmıştır ki hakiki vazifemiz olan dua ve kulluğa yönelelim ve sadece ve sadece O(cc)’ndan isteyelim O(cc)’na yalvaralım.
    Konu Abdulbaki tarafından (24.11.09 Saat 21:52 ) değiştirilmiştir.

    Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. (Bediüzzaman)


  6. #6
    Ehil Üye Abdulbaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    56
    Mesajlar
    3.610

    Standart

    Yaratılışın sırları, hikmetleri ve gayesi

    Kâinatın ve insanın yaratılmasının sırları ve hikmetleri ile ilgili pek çok soru sorulabilir. Bunlar insanlığın en büyük soruları olmalıdır. Bu sorular; ”Kâinat niçin yaratıldı? İnsanın yaratılmasının sırrı ve hikmeti nedir? Ben kimim? Nereden geldim ve nereye gidiyorum? Bu dünyada vazifem nedir?”diye çoğaltılabilir. İnsanın öncelikli vazifelerinden birisi de bu sorularına aklını ve kalbini tatmin ve ikna edecek cevaplar bulmak olmalıdır.
    Yaratılışın gayesini icmalen şu iki ayet bildirmektedir. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi,56) “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı." (Mülk Suresi, 2 )

    Öyle ise insan bir yolcudur. “Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.”(Sözler,2005,s:55,Y.A.N.) .Yine Mesnevi-i Nuriye’de “İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.” denilmektedir. Yani insan uzun bir seferdedir.

    Bizler bu yolculuğun dünya safhasındayız. Bu yolculuk ya sonsuz cennette ya da sonsuz cehennemde son bulacaktır. Elbette ki, cennet ehli Allah(cc)’ın cemalini görmekle mükâfatların en zirvesini yaşayacaktır.

    On Birinci Söz bağlamında yaratılış sırları ve gayesini anlamaya çalışırsak;
    Bir hadisi kudside,” Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım” buyurulur. (Acluni, II, 132)


    Çünkü her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek, göstermek ister. Bu sır gereğince Allah (cc), kendi kemal ve cemalinin tecellilerini görmek ve göstermek istemesi sırrınca bu kâinatı yaratmıştır.

    Allah bu kâinatı bir sayar suretinde yaratmış ve bu sarayın bütün ihtiyaçlarını tanzim etmiş ve konaklamak için gelecek olan misafirlerine hazır hale getirmiştir. Bu sarayın bütün sırlarını ve hikmetlerini Ezeli bir hutbe ile kâinatın en şereflisi olan Zata (sav) bildirmiş ve O Zatta (sav) sayara giren ahaliye bu Ezeli hutbeyi okumuş ve umumi daveti yapmıştır.

    Bu saraya giren ahali de iki gruba ayrılmıştır. Birisi bu sarayın bir sahibi ve hâkimi olmalıdır diyerek saray sahibinin vazifelendirdiği Zatın (sav) okuduğu hutbeye icebet etmiş, diğer grup ise ne sarayın sahibini ne de okunan hutbeyi dinlemiş, sadece sarayda hazırlanan yiyeceklere hayvancasına dalıp yiyip içmişler ve yasak yiyeceklerden de yiyerek saray sahibinin izni olmayan davranışları yapmışlardır.
    Hâlbuki o saray ve saraydaki hazırlanan yiyecekler saray sahibini tanımak ve ona teşekkür etmek için hazırlanmıştır.

    Evet âdemoğlu, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen, süslü bağlarına yönelerek kafile kafile silsile halinde yürümektedir.
    "Şu garib ve acib mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?" diye her akıl sahibi hikmet adına sormalıdır.

    Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir? Gibi sorularla yaratılışın gayesine yönelik sualleri sormaktadır.
    Buna cevaben, bu suale, âdemoğlu namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, insanlığa vekâleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:
    Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re's-ül malımız olan istidatlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî'nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur'an-ı Azîmüşşân elimdedir. Şüphen varsa al, oku! (İşaratü’l İ’caz,2006,s:29,Y.A.N.)

    Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın verdiği şu cevablar, Kur'andan alınan ve Kur'an lisanıyla söylenildiğinden; Kur'anın esas maksadının şu dört gayede toplandığı anlaşılıyor.Tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ubudiyet.İşte bu dört maksat Kur’an’ın takip ettiği hakiki maksatlar olduğu malumdur.

    Tevhid; Allah’ı bir kabul etmek demektir. Allah’a iman, Allah’ı bir kabul etmek ile hakiki manasına kavuşur. Yoksa Allah vardır deyip bütün mevcudatı sebeplere ve tabiata havale etmek demek, O Allah’a imandan nasibi olmadığına delildir. Allah bu tür imandan ve Tevhid inancından razı da değildir. Allah’a imanımızın tezahürü şöyle olmalıdır. "Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara dalkavukluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme. Çünki Sultan-ı Kâinat birdir, herşey'in anahtarı onun yanında, her şey'in dizgini onun elindedir; herşey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun."(Mektubat-s:224)

    Nübüvvet; Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (cc) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak.
    Haşir; ölümden sonra tekrar diriliş ve ahiret yurdunda bir mahkeme-i kübradan sonra insanların zerre kadar hayır ve günahlarının muhasebelerinin yapılacağı ve hesabının görüleceği o büyük hesap günü.
    Adalet; zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek.

    Ve ubudiyet; Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek. Allah'a teslim olup, Kur'an ve Peygamber (sav) vasıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.

    Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. (Bediüzzaman)


  7. #7
    Ehil Üye Ararad - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2013
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    2.215

    Standart

    Soruya konu olan pasaj ; Ayetin tefsiri.
    “ Wema heleknel insana fi ahseni tekwim.”
    Hak ile iştigal etmezsen
    batıl seni istila eder...

    İ. Şafii.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Ubudiyet
    By Ararad in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01.07.14, 13:09
  2. En safi bir ubudiyet ihlastır
    By YİĞİDO in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02.10.11, 18:36
  3. Ubudiyet-i Külliye
    By gulsah in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 76
    Son Mesaj: 15.11.08, 14:54
  4. Ubudiyet ve Hizmet
    By Şahide in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12.10.08, 12:10
  5. Rububiyet - Ubudiyet Denklemi
    By nur_hadimi in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 13.05.08, 16:06

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0