+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 ve 2

Konu: Kaf Dağı Nedir? Gerçekten varmıdır? Varsa Hani Dağ Nerede?

  1. #1
    Ehil Üye zeet06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    1.023

    Post Kaf Dağı Nedir? Gerçekten varmıdır? Varsa Hani Dağ Nerede?

    Kaf DAĞI ve İsrailiyat

    -KAF ve Kuran azametli, şerefli, galiptir. -
    Elbetteki Kaftan sonra kurandaki azamete, şerefe ve galibiyetine dikkat çekildiğine göre Kaf sırrında da önemli şerefiyet galibiyet ve azamet vardır.
    El Kadir, El Kayyum, El Kavi, El Kahhar, El Kuddüs, El Kabız isimlerine dikkat çekildiği düşünülebilir. Aslında buradaki Kaf ta nesnel bir kasıt olduğu sezilmektedir.
    Alimler her ne kadar bu KAf ın misal alemindeki KAf dağı olduğunu söyleselerde bunun tam bir kesiniyeti yoktur. Fakat alimlerin Kaf dağı yorumdan başka sağlam bir yorumda bulunmamaktadır.
    Ama bildiğimiz tek bir şey var ki o da Kaf dağının ulu çok azametli olduğudur, çünki Kaf azametli şerefli galip Kuran ile anılmıştır.Kaf dağı misal aleminde bulunmaktadır. Cahil avam halkında, alimlerin Kaf dağı yorumlarını kendi kısıtlı anlayışlarını yaklaştırarak zahiri bu görünür alemde zannetmeleridir. Bunun asıl nedeninin de israiliyat diye bilinen yahudi bilgilerine sahip olan kişilerin musluman olduktan sonra da bu biliglerini halka nakletmeleridir.

    Kaf dağı anlatısı Muhyiddini Arabi Ks. ile meşhur olmuştur.

    Kaf, yerküreyi kuşatmış olan yeşil zebercedden bir dağdır ve semanın etrafı onun üzerindedir; kökleri, dünyanın üzerinde durduğu 'kaya'ya ulaşır ve zelzelenin kaynağı bu dağdır.'(Tefsirde İsrailiyyat, Doç. Dr. Abdullah Aydemir, Ankara 1979, s. 312.)

    Şimdi Kaf Dağı Anlatısını Muhakemattan Okuyalım:


    Vakta ki bu böyledir. "Kaf"a işaret eden kat'iyyü'l-metinlerden, yalnız 11 dir. Halbuki, caizdir: Kaf, Sad gibi olsun. Dünyanın şarkında değil, belki ağzın garbındadır. Şu ihtimalle delil yakiniyetten düşer. Hem de kat'îyü'ddelâlet bundan başka olmadığının bir delili, şer'in müçtehidlerinden olan Karafi'nin demesidir. Lâkin, İbn-i Abbas'a isnat olunan keyfiyet-i meşhuresi, Dördüncü Mukaddemeye bak. Veçh-i nispeti sana temessül edecektir. Halbuki, İbn-i Abbas'ın her söylediği sözü, hadis olması lâzım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbulü olmak lâzım gelmez. Zira İbn-i Abbas gençliğinde İsrailiyata, bazı hakaikin tezahürü için, hikâyet tarikiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir.

    "Kaf'ın vücuduna cezmederim, keyfiyyetini havale ederim." Bediüzzaman.

    Eğer dersen, "Muhakkikîn-i sofiye, 'Kaf'a dair pek çok tasviratta bulunmuşlardır?" Buna cevaben derim:
    Meşhur olan âlem-i misal, onların cevelângâhıdır. Biz elbisemizi çıkardığımız gibi, onlar da cesetlerini çıkarıp seyr-i ruhaniyle o ma'razgâh-ı acaibe temaşa ediyorlar. "Kaf" ise, o âlemde onların târif ettikleri gibi mütemessildir. Bir parça aynada, semavat ve nücum temessül ettikleri gibi, bu âlem-i şehadette velev küçük şeyler de olsa, çekirdek gibi, âlem-i misalde tecessüm-ü maânînin tesiriyle bir büyük ağaç oluyor. Bu iki âlemin ahkâmları birbirine karıştırılmaz. Muhyiddin-i Arabî'nin mağz-ı kelâmına muttali olan, bunu tasdik eder. Amma avâmın yahut avam gibi adamların mabeynlerinde müştehir olan keyfiyeti-ki, "Kaf yere muhittir ve müteaddiddir; her ikisinin ortasında beş yüz senedir; ve zirvesi semanın ketfine mümasdır, ilâ âhiri hayalâtihim"-bunu, ne kıymette olduğunu bilmek istersen, git Üçüncü Mukaddemeden fenerini yak; sonra gel, bu zulümata gir. Belki âb-ı hayat olan belâgatini göreceksin{
    Üçüncü Mukaddeme

    İsrâiliyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyete duhul etmeleriyle, din süsüyle görünerek, efkârı ihtilâle verdiler. Şöyle ki:
    O necip kavm-i Arap, zaman-ı cahiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vakta ki içlerinden hak tecellî edip istidad-ı hissiyatları uyandı da, meydanda yol açan din-i mübîni gördüklerinden, umum rağabat ve meyilleri, yalnız dinin mârifetine inhisar eylediler. Fakat kâinata olan nazarları teşrihat-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitraden, yalnız istidlâl için idi. Onların o hassas zevk-i tabiîlerine ilham eden, yalnız onların fıtratlarına münasip olan geniş ve ulvî muhitleri ve safî ve müstaid olan fıtrat-ı asliyeleri tâlim ve terbiye eden yalnız Kur'ân idi. Bundan sonra kavm-i Arap, sair akvamı bel' ettiği gibi, milel-i sairenin malûmatları dahi Müslüman olmaya başladığından, muharrefe olan İsrailiyat ise, Vehb, Kâ'b gibi ulema-i ehl-i kitabın İslâmiyetlerinin cihetiyle Arapların hazain-i hayalâtına bir mecrâ ve menfez bularak o efkâr-ı safiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zira ulema-i ehl-i kitaptan İslâmiyete gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celâlet ve tekemmül ettiklerinden, malûmat-ı müzahrefe-i sabıkaları makbule ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünkü İslâmiyetin usulüne musadim olmadığından, hikâyat gibi rivayet olunurken, ehemmiyetsizliği için tenkitsiz dinlenirlerdi. Fakat-hayfâ!-sonra hak olarak kabul edildiler, çok şübeh ve şükûkâta sebebiyet verdiler.
    Hem de, vakta ki şu İsrailiyat, kitap ve sünnetin bazı imaatlarına merci ve bazı mefahimlerine bir münasebetle me'haz olabilirlerdi-fakat âyât ve hadîsin mânâları değil. Belki, faraza doğru olsalardı, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan, su-i ihtiyarlarıyla başka bir me'hazı bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zahirperestler, bazı âyât ve ehâdîsi o hikâyat-ı İsrailiyeye tatbik ederek tefsir eylediler. Halbuki, Kur'ân'ı tefsir edecek, yine Kur'ân ve hadis-i sahihtir. Yoksa, ahkâmı mensuh olduğu gibi, kasası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir.
    Evet, mâsadakla mânâ ayrıdırlar. Halbuki, mâsadak olmaya mümkün olan şey, mânâ yerine ikame olundu. Çok da imkânât vukuata karıştırıldı.
    Hem de, vaktâ hikmet-i Yunaniyeyi Müslüman etmek için Me'mun'un asrında tercüme olundu.
    }

    Eğer bizim bu meselede olan itikadımızı anlamak istersen, bil ki, ben "Kaf"ın vücuduna cezmederim; fakat keyfiyeti ise havale ederim. Eğer bir hadis-i sahih ve mütevatir, keyfiyetin beyanında sabit olursa, iman ederim ki, murad-ı Nebî sadık ve doğru ve haktır. Fakat murad-ı Nebevî üzerine! Yoksa, nâsın mütehayyelleri üzerine değildir. Zira bazan fehmolunan şey, muradın gayrısıdır. Bu meselede malûmumuz budur:
    Kaf Dağı, ekser şarkı ihata eden ve eski zamanda bedevî medenîlerin aralarında fâsıl olan ve âzam-ı cibal-i dünya olan Çamularının annesi olan Himalaya silsilesidir. Bu silsilenin ırkından cibal-i dünyanın ekserisi teşaub eyledikleri denilir. Bu hal öyle gösteriyor ki, "Kaf"ın dünyaya meşhur olan ihatanın fikir ve hayali bu asl-ı teşaubdan neş'et etmiş olmak gerektir.
    Ve saniyen, âlem-i şehadete, suretiyle ve âlem-i gayba mânâsıyla müşabih ve ikisinin mabeyninde bir berzah olan âlem-i misal, o muammâyı halleder. Kim isterse, keşf-i sadık penceresiyle veya rüya-yı sadık menfeziyle veya şeffaf şeyler dürbünüyle ve hiç olmazsa, hayalin verâ-i perdesiyle o âleme bir derece seyirci olabilir. Bu âlem-i misalin vücuduna ve onda maânînin tecessüm etmelerine pek çok delâil vardır. Binaenaleyh, bu kürede olan Kaf, o âlemde zi'l-acaip olan Kaf'ın çekirdeği olabilir.
    Hem de Sâniin mülkü geniştir; bu sefil küreye münhasır değildir. Feza ise, gayet vâsi, Allah'ın dünyası gayet azîm olduğundan, zü'l-acaip olan Kaf'ı istiab edebilir. Fakat eyyâm-ı İlâhiye ile beş yüz sene bizim küreden uzak olmakla beraber, mevc-i mekfuf olan semaya temas etmek, imkân-ı aklîden hâriç değildir. Zira "Kaf" sema gibi şeffaf ve gayr-ı mer'î olmak caizdir.
    Ve rabian: Neden caiz olmasın ki, Kaf, daire-i ufuktan tecellî eden silsile-i azamdan ibaret ola? Nasıl ufkun ismi de Kaf'a me'haz olabilir. Zira devair-i mütedahile gibi nereye bakılırsa, silsilelerden bir daire görülür. Gide gide nazar kalır, hayale teslim eder. En nihayet hayal ise, selâsil-i cibalden bir daire-i muhiti tahayyül eder ki, semânın etrafına temas ediyor. Küreviyet sırrıyla, beş yüz sene de uzak olursa, yine muttasıl görünür.

    Demekki Kaf Dağı bu dünyada misal aleminde bile olsa ahiretteki birçok maksatlar için bu dünyada bir çekirdek hükmündedir. Ne dersiniz?

  2. #2
    Ehil Üye zeet06 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2008
    Mesajlar
    1.023

    Standart

    Derler ki Kaf Dağı'nı görenlerin sayısı dörttür. Adem'den sonra ikincisi Süleyman'dır. Tahtını yel götürür, bir günde bir aylık yol giderdi... Üçüncüsü Süleyman'dan üç yüz sonra yaşayan İskender'i Zülkarneyn'dir, rivayete göre onun tahtını bulut götürdü..
    "Dürr-i Meknûn" Şeyhil Ekber Muhyiddini arabi K.s.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 09.01.13, 15:44
  2. Cennette Toprak Varmıdır?
    By muhibbülkurra in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06.10.09, 07:20
  3. Kadının Kocasından Kısas Hakkı Varmıdır…?
    By Beste-i Rana in forum İslam'a Göre Kadın ve Aile
    Cevaplar: 5
    Son Mesaj: 31.03.09, 22:25
  4. Gerçekten Kürt Sorunu Var mı? Varsa, Çözmeye Çalışalım...
    By adaletin_kılıcı in forum İnanca ve Düşünceye Özgürlük Platformu
    Cevaplar: 75
    Son Mesaj: 05.05.08, 18:50
  5. Acaba Nerede Hamd, Nerede Şükür Etmeliyiz?
    By delailinnur in forum İslami Konular ve İman Hakikatleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 04.11.07, 11:53

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0