Risâle-i Nurları okurken müdakkik bir gözle bakabilmek çok önemli. Bakmasını bilen bir göze birçok pencere açılabilir. Bu pencereleri açabilmenin yolu ise okumaktan geçiyor.

Asrımızda Risâle-i Nur, mânevî bir petrol hükmünde. Günümüzde kullandığımız birçok eşyanın ham maddesi petrolden oluşuyor. Plastikler, yakıtlar, asfaltlar vs. Önemli olan bu zengin muhtevâlı maddeleri işleyebilmek. Yani rafineri dediğimiz fabrikalarda yüksek enerjili bu maddeleri günlük hayatın ihtiyaçlarına göre sunmak. Aslında bir "Nur Talebesi" rafineri gibi hareket etmeli. Onun için Bediüzzaman Hazretleri "Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay verir" diyor.

Bu anlamda, okurken Zübeyir ağabeyin "satır satır, kelime kelime okumak" sözünü iyi anlamamız gerekiyor. Meselâ, Batı da "Thesaurus" adı verilen kitaplar mevcut. Bu kitapların amacı kelimeler arası nüansları bulup, birinin diğerine ne için tercih edileceğini açıklamaktır. Meselâ "eski", "bayat" ve "köhne" kelimeleri kullanılacağı zaman eskiyi "yeninin tersi", bayatı "tazenin zıttı" ve köhneyi "çağdaşın karşıtı" şeklinde açıklar.<!--more-->

Peki biz, Kur'ânî anlamları ayırt edebilmeyi nasıl öğreneceğiz? İşte okumuş olduğumuz Nurlar, bu noktada bize Kur'ânî bir dilin ipuçlarını veriyor. Nurlarla tanıştıktan sonra hayatınızda değişen kelimelere bir göz atın. "felâketin yerine musîbet", "yaratıyor yerine oluşturuyor", "tesadüfün yerine tevafuk", "varlığın yerine mevcut" gibi birçok değişikliğin olduğunu göreceksiniz.

Nurları okurken sürekli karşılaştığımız hikâyecikler vardır. Ve ne hikmetse bunlar anlatılırken sürekli olarak "iki adam" üzerinde durulur. Bu adamların sıfatlarına dikkat edilecek olunursa, o konunun anlaşılması için anahtar rolünde olduğunu görebiliriz. Sürekli olarak birisi "mağrur", diğeri "mütevazı" olarak nitelenir. Bu böylece birinci sözden on ikinci söze kadar devam eder. Yirmi ikinci sözde "bir havuzda yıkandıktan" sonra tekrar başlar.

Nur mesleği, ‘tefekkür' üzerine inşâ edilmiştir. Nakkaş-ı Ezelî'nin el yazmasından ibaret olan kâinat kitabını "Hâlıkını soran (arayan) bir seyyah" gibi müşahade etmektir. Yani, tevhidin cilvelerini yakîn bir tarzda hissedebilmektir.

Ve gelelim Tevhid'e... Tevhid iki kısımda inceleniyor. "Âmiyâne tevhid"den ibaret olan toptancı bir bakış açısıyla "Bu olsa olsa O'na aittir" anlayışı veya "hakikî tevhid"e götürecek olan eşyanın üzerindeki sikkeleri, hatemleri, turraları ve mühürleri fark edebilmektir. Öyle ise bize düşen, bu mühürlerin çeşitlerini karıştırmadan okuyabilmektir.

Peki nedir bu sikke, hatem, turra, mühür kavramları?

Aslında çoğu zaman "mühür işte!" veya "aynı anlamları ihtivâ ediyor" der geçeriz. Ama mahiyetini anlayabilirsek bizi çok farklı âlemlere götürecektir. Mikroskopla bakılacak bir hücreye teleskopla baktığımızda bir şey göremeyiz. Cenâb-ı Hakk'ın "rahmet eserleri"nin hangilerinde hangi mühürlerin olduğunu bilmek zorundayız. Rabbimizin "nazîrı (bakanı)" olmak istiyorsak rahmet eserlerini okumalıyız.

Şimdi, yukarıda bahsettiğim kavramları inceleyelim. Kelime mânâsı olarak sikke, "para üstüne vurulan ve paranın basıldığı yeri gösteren damga", hatem "üzerinde sahibine ait yazı olup, mühür yerine kullanılan yüzük", turra "padişah imzası" ve mühür ise "imza yerine basılan yazılı damga" demektir.

Bu mânâları Risâle-i Nurlardaki tevhid bahisleriyle birleştirecek olursak, "sikke" kelimesi bizi "Kaf-Nun" fabrikasına götürecektir. Bu fabrikanın çalışması ise şüphesiz bizi "vâhidiyete" ve zorunlu olarak "Vahidiyetin arkasındaki Ehadiyet"e götürecektir. Ezeliyette çalışan bir fabrikada zaman kavramı olmayacağından dolayı kâinat iki kelimenin arasında inşâ edilmektedir.

Bir çiçeği ele alacak olursak; hava, su, ziya (ışık), toprak gibi çeşitli maddeler çiçek için çalışmasa, dünya bir çiçek için dönmese, hücreler bir çiçeği beslemese elbette bu çiçeğin meydana gelmesi imkânsız olacaktır. Bir çiçekte bu muazzam düzeni görebildiğimiz zaman "Bu eser kâinat fabrikasında yapılmıştır" yaklaşımını sergileyerek Rabbimizin koyduğu sikkeleri okuyacağız. Şimdi, Turra kavramını tefekkür mesleğiyle mezcedelim. Eşya âleminde bulunan her bir eser, Allah'ın esmâlarına bir ayna olması, onları göstermesi, onları okutturması yönüyle İlâhî bir turradır. Yani Cenâb-ı Hakk'ın direkt olarak esmasına dayanmakla taklit edilemeyeceğini vurgular. Bu bakış açısıyla rüzgârı dinlemeye çalışırsak "Celâl olan Allah, Celîl olan Allah" lâfızlarını, bir kedinin mırmırlarına kulak verirsek "ya Rahîm, ya Rahim" iniltilerini duyacağız. Bir meyvede ise "Hâlık, Lâtif, Rezzak, Hayy" gibi isimleri okuyabileceğiz. Böylece bir eşya bize İlâhî bir turra gibi O'nu okutmuş olacak.

Hatem ile mühür kavramları ise birbirine çok yakındır. Buradaki fark sadece basılan damganın değişik şekillerde olmasıdır. Meselâ Osmanlı'da resmî evraklarda en son olarak padişahın hatemine ihtiyaç vardır. Şimdi ise aynı şey farklı bir şekilde resmî dairelerde mühür olarak kullanılmaktadır. Genel olarak işleyiş şöyledir; yazı, dilekçe gibi bir evrak gelir mühür bu yazının sonuna vurulur. Tabiî olarak yazının sahibi olan, yazıyı yazan kim ise mührü vuran da O olacaktır. (Dünya cephesinde bu işleyişte şerikler vardır, fakat Cenâb-ı Hakk'ın işleyişinde (rububiyetinde) şeriki olmadığından "kudret kalemiyle" yazan da, mührü vuran da zatından başkası değildir.)

Buna göre şöyle bir çıkarım yapabiliriz: Kâinatta en son olarak insan yaratılmıştır. İnsan bu aşamada kâinata bir mühür, bir hatem olacaktır. Bu çerçevede her bir yaratılan masnu için bu kural geçerlidir. Meselâ, bir meyve bir ağacın mührüdür. Ağacı yazan, programlayan kim ise meyveyi de yapan O'dur. İşin ilginç kısmı bu öyle bir mühürdür ki, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin model yenileme gibi bir işlem gerçekleşmiyor (Nitekim günümüz teknolojisinde sürekli olarak icad edilen âletlerde, sonra çıkan bir önce çıkandan daha iyi oluyor). Meselâ, bir buğday tanesi yüz yıl önce de aynıydı; yüz yıl sonra da aynı olacaktır.

İnsan örneğine geri dönecek olursak, "Kâinatı kim yaratmışsa, elbette insanı onun sonuna bir mühür gibi vuran da O'dur" sonucuna ulaşabiliriz.

Şimdi bütün bu anlatılanları bir örnekle biraz daha toparlayayım. Meselâ, bir elmayı ele alalım. Ve Mesnevî-i Nuriye'de geçen Birinci Lem'a'yı o şekilde beraber okuyalım: "Her bir san'atlı elmanın yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halk eden Hâlık'a mahsustur. Ve her bir elmanın cephesinde öyle bir hatem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni'den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği elmalardan her bir elmanın âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed'e hastır."

Bir elmayı nerede olursak olalım tanırız. "Bu elmadır" diyebiliriz. O zaman "Bir elmayı ve bütün kâinattaki elmaları yaratan aynı san'atkârdır" dememiz sikke olur. Bir elmayı incelediğimizde ise, tadı, kokusu, şekli ona hastır. O zaman o elmanın fizikî ve kimyasal yapısına vurulan hatem ve mühür tek olan bir Zât'a aittir. Ve o elmanın evvelini (geçmişteki elmaları) ve ahirini (gelecekteki elmaları) yaratan ve bilen de O'dur. Bu itibarla hatem vurulmuştur. Bu elmaların zaman boyunca taklidinin mümkün olamaması ise turrasıdır. Yani, Cenâb-ı Hakk'ın esmâsını hiçbir zaman taklit edemeyeceklerdir (çeşitli ülkelerde yapılan deneylerde süt ve pirinç gibi maddelerin her türlü kimyasal maddesi aynı oranda birleştirilerek üretilmeye çalışılmış fakat Rezzak, Hayy gibi isimler taklit edilemediğinden dolayı başarılı olamamışlardır). Veya şu sonuca da ulaşabiliriz; esmâlar, "Ezel ve Ebed" özelliğine sahiptir, kullarda böyle bir özellik yoktur.

Aslında bunun daha farklı ve daha güzelini, başka bir açıdan Bediüzzaman Hazretleri yazının devamında açıklıyor: "O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i'câz'a bakınız ki, hayatla bir şeyden pek çok şeyler husûle gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vahide emr-i Rabbaniyle inkilâb ederler. Meselâ, su, bir şey-i vahid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah'ın izniyle menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husûle getirir."

Tabi yukarıda anlatılanlar, bu kavramlara bir yönden bakışla ortaya çıktı. Değişik bakış açılarıyla bakmak da mümkün. Risâle-i Nur'da sikkenin cüzlerde (küçük şeylerde) görüneceği, hatemin küllerde (büyük şeylerde) görüneceği de izah ediliyor.1 Bir başka açıdan ise, sikkenin hayat, hatemin zîhayat, turranın ihyâ kavramlarına karşılık geldiği söyleniyor.2 Buradaki nüansları kavrayabilmek için ise "hayat, zîhayat, ihya" kavramlarını tetkik etmek gerekiyor.

Sonuç olarak, bu mühürleri her eserde görebilmemiz için "Huzurî bir tevhid melekesine mâlik"3 olmamız gerekiyor. Bu ise bir anda mümkün görünmüyor. Nitekim böyle bir melekeyi kazanmamız için yapmamız gereken çok şey var (meselâ, otuz üç defa "Lâ İlahe İllallah" derken her bir "Lâ ilâhe illallah" kelimesinde farklı bir şeyi tefekkür etmemiz gerektiği gibi). Yalnız bunu araba sürmeye benzetecek olursak, yeni öğrenen birisi fren, gaz, vites gibi âletlerin yerlerini sürekli olarak karıştırır. Ancak bir müddet sonra meleke hâline gelerek artık her şeyi otomatik olarak yapmaya başlar.

Ne dersiniz? Bu araba sürmekten daha önemli olduğuna göre, bu melekeyi kazanmaya çalışmalı değil miyiz?

Bütün bu anlatılanlardan sonra ilk âyet olan "Oku" emrini tekrar tefekkür edelim. Üçüncü âyette tekrar edilen "Oku" emrini de dinleyerek insanlara okuduklarımızı anlatıp, tebliğ vazifemizi yerine getirelim İnşaallah.

"Şimdi oku! Kabirde okuyamazsın."4

Dipnotlar:

1- M. N. 6. Lem'a s. 16.

2- Sözler s. 266.

3- M. N. s. 13.

4- Zübeyir Gündüzalp.

Furkan DEMİR/ Yeni Asya