Rifat OKYAY




“Muhterem, sevgili, mübarek kardeşlerim Risâle-i Nur Talebelerine beyan ediyorum ki:
Risâle-i Nur bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir.
Risâle-i Nur ahize ve nakile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’âniyedir ki, onun tel ve lambaları, ayna, tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane ve icazdarane bast edilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek sahipleri, ilim ve iktidarları miktarında âlem-i gayb ve âlem-i şehadetten ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hadisattan haberdar olabilir.
Risâle-i Nur mü'minlere; Kur’ân’dan hedaya-yı hidayet, kevneyn-i saadet, mazhar-ı şefaat ve feyz-i Rahmandır.
Risâle-i Nur, kâinata baharın feyzini veren bir ab-ı hayat ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakikat ve bir gülzar-ı gülistandır.
Risâle-i Nur lütf-ü Yezdan, kemal-i iman, tefsir-i Kur’ân ve bereket-i ihsandır.
Risâle-i Nur, kâfire hazan, münkire tufan; dalâlete düşmandır.
Risâle-i Nur bir kenz-i mahfi ve bir sandukça-i cevher ve menba-ı envardır.”1

Risâle-i Nur’ların Kur’ân’ın
malı olduğunu daima gözler
önüne koyuyordu!
“Madem ben öyle biliyorum. Ve madem ben fâniyim, gideceğim. Elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir. Elbette, semâ-yı Kur’ân’ın yıldızlarıyla bağlanan risâleler, benim gibi çok itirazâta ve tenkidâta medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direkle bağlanmamalı.
Hem madem örf-ü nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menbaı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor. Ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevâhir-i galiyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için, risâleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak, Kur’ân’ın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum.” 2

Kitabın birinci ve yedinci
kısımlarını okuduktan sonra.
Bizleri manen müdafaa edecek kusurlarımızı affettirecek bir hizmetin içinde olmanın önemi,
“Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen, cevabı bir parça izah edeceğim. Ve “Ne için izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzuda çok ileri gidiyorum, ekser mektuplar o keramete bakıyor?” diye sual edildi.
Elcevap: Risâle-i Nur’un, hizmet-i imaniyede bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüz binler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakal yüzer kâtip ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i idare ile ve teşvik ile yardım ve temas etmek zarurî iken ve o hizmet-i imaniye hayat-ı bakiyeye baktığı için, hayat-ı faniyenin meşgalelerine ve faidelerine tercih etmek ehl-i imana vacip iken-kendimi misal alarak derim ki-beni her şeyden ve temastan ve yardımcılardan menetmekle beraber, aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risâle-i Nur’dan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaif, garip, kimsesiz, biça-reye binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek ve bu tecrid ve tazyiklerde-maddî bir hastalık nev'înde-insanlarla temas ve ihtilâttan çekilmeye mecbur olmak, hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmekle kuvve-i manevîyeyi kırmak cihetleriyle ve sebepleriyle ihtiyarım haricinde ve bütün o manilere karşı Risâle-i Nur Şakirdlerinin kuvve-i manevîyelerinin takviyesine medar ikramat-ı İlâhiyeyi beyan ederek Risâle-i Nur etrafında manevî bir tahşidat yaptırmak ve Risâle-i Nur, kendi kendine, tek başıyla başkalarına muhtaç olmayarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle, bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa, haşa, kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek ve hodfüruşluk etmek ise, Risâle-i Nurun ehemmiyetli bir esası olan ihlâs sırrını bozmaktır. İnşaallah, Risâle-i Nur, kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı affettirmeye vesile olacaktır.” 3

Bediüzzaman’ın hücumlara
karşı şeklen ve
hakikaten dik duruşu,
“Sonra, o zalim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: “Sen, yirmi senedir birtek defa takkemizi başına koymadın, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetinle bulundun. Halbuki, on yedi mil-yon bu kıyafete girdi.”
Ben de dedim: “On yedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızasıyla ve kalben ka-bulüyle ancak yedi bin Avrupaperest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şeriye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense, azimet-i şeriye ve takva cihetiyle, yedi milyar zatların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmi beş seneden beri hayat-ı içtimaîyeyi terk eden adama, `İnat ediyor, bize muhaliftir denilmez. Haydi inat dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilayetin hükümetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükümetin zararına, o inadın kırılmasına çabalıyorsunuz? Haydi siyasî muhalif de olsa, madem tasdikı-nızla yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve manen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, faidesiz, kendine çok zararlı olarak hayat-ı siyasîyeye girerek sizinle uğraşmaz. Bu halde, onun muhalefetinden tevehhüm etmek, divaneliktir. Divanelerle ciddî konuşmak dahi bir nev'î divanelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terk edi-yorum. Ne yaparsanız, minnet çekmem” dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu.” 4

Risâle-i Nurların omuzladığı
ve yaptığı büyük ve küllî vazife
“(Bugünlerde manevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyan edeyim.)
Biri dedi: “Risâle-i Nur’un iman ve Tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?”
Ona cevaben dediler: “Risâle-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslâha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarük ve teraküm edilen müfsid aletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı ammeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü'mininin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyi, Kur’ân’ın icazıyla ve geniş yaralarını Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde ve dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hasiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur’ân-ı Mû'cizü’l Beyanın i’caz-ı manevîsinden çıkan Risâle-i Nur, o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır” diye, uzun bir mükaleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim.
Bu hadise münasebetiyle, yine bu günlerde hatırıma gelen bir vakıayı beyan ediyorum:
Ben namaz tesbihatının ahirinde otuz üç defa kelime-i Tevhid zikrederken, birden kalbime geldi ki: Hadis-i şerifte, “Bazan bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer.” “Risâletü’n-Nur’da o saat var; çalış, o saati bul!” ihtar edildi. Adeta ihtiyarsız bir surette Kur’ân’ın Ayetü’l-Kübrasının iki tefsiri olan iki Âyetü’l Kübra Risâlelerinden muhlis, tefekkürî bir tekellüm tam bir saat devam etti.
Baktım, size gönderdiğim Ayetü’l Kübra Risâlesinin birinci makamının hülâsasından müntehab güzel bir sırrını hülâsa ile Yirmi Dokuzuncu Lema-i Arabiyeden müstahreç nurlu, tatlı fıkralardan terekküb ediyor. Ben kemal-i lezzetle hergün tefekkür ile okumaya başladım. Birkaç gün sonra hatırıma geldi ki: Madem Risâle-i Nur bu zamanın bir mürşididir; talebelerine bir vird-i ekber olabilir diye kaleme aldım ve bütün risâlelerin hususî menbaları, madenleri olan binden ziyade ayat-ı Kur'âniyeyi kendi Kur’ânımda evvelce işaretler koyup bir Hizb-i Azam-i Kur’ânî yapmak niyet ettim; şimdi bu “Hizb-i Azam” ve bu “Vird-i Ekber” Risâle-i Nur mensuplarına, bazı eyyam-ı mübarekede okunması için, bir zaman size de göndermek hakkınız var.”5

İman hizmetinde mesaî
arkadaşlarına güveni tamdı
“Ben sizlere bütün kanaatimle itimad edip istirahat-i kalble kabre girmek ve Nurların selâmetini size bırakmak bekliyordum ve hiçbir şey sizi birbirinden ayırmayacak biliyordum. Şimdi dehşetli bir plânla, Nurun erkânlarını birbirinden soğutmak için resmen bir iş’ar var. Madem sizler lüzum olsa birbirinize hayatınızı, kuvvet-i sadakatiniz ve Nurlara şiddetli alâkanızın muktezası olarak feda edersiniz. Elbette gayet cüz’î ve geçici ve ehemmiyetsiz hissiyatınızı feda etmeye mükellefsiniz. Yoksa, kat’iyen bizlere bu sırada büyük zararlar olacağı gibi, Nur dairesinden ayrılmak ihtimali var diye titriyorum. Üç günden beri hiç görmediğim bir sıkıntı beni tekrar sarsı-yordu. Şimdi kat’iyen bildim ki, göze bir saç düşmek gibi az bir nazlanmak, sizin gibilerin mâbeyninde hayat-ı Nuriyemize bir bomba olur. Hattâ size bunu da haber vereyim: Geçen fırtına ile bizi alâkadar göstermeye çok çalışılmış. Şimdi, mâbeyninizde az bir yabanîlik atmaya çabalıyorlar. Ben sizin hatırınız için herbirinizden on derece ziyade zahmet çektiğim halde, sizden hiç birinizin kusuruna bakmamaya karar verdim. Siz dahi, haklı ve haksız olsa benlik yapmamak, üstadımız olan şakirtlerin şahs-ı mânevîsi namına istiyorum. Eğer o acîp yerde beraber bulunmaktan gizli parmaklar karışıyorlar, biriniz Tahirî’nin koğuşuna gidiniz.” 6

Dipnot:
1. Emirdağ Lâhikası I, S. 85
2. Barla Lâhikası, S. 12
3. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, S. 12-13
4. Emirdağ Lâhikası, S. 13
5. Sikke-i Tasdik-i Gaybi 31 6. Şuâlar, S. 433

05.04.2009

E-Posta: rifatokyay@hotmail.com