+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 3 ve 3

Konu: Hadsiz Kesret İçinde Vahidiyet Tecellisi

  1. #1
    Ehil Üye BiKeS_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    2.770

    Standart Hadsiz Kesret İçinde Vahidiyet Tecellisi

    Dördüncü Sır: Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsi, hitâb-ı "İyyake na'büdü" -1- demekle herkese kâfi gelmiyor; fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyeti mülâhaza edip, "İyyake na'büdü ve iyyake nesteıyn" -2- demeye küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor.


    Cümlesinin izahı....
    ________________


    Bu meseleyi bir temsil ile akla yaklaştıralım; Büyük bir okyanus üstüne, okyanusu ihata edecek kadar büyük harflerle kelime-i tevhit yazıldığını düşünelim. Bu tevhit yazısını okuyabilmek için, ya dünya büyüklüğünde gözler olması lazım, ya da yıldızlara kadar yükselip oradan kuş bakışı ihata etmek lazımdır. Bu iki seçenek de çok zor ve müşkülatlıdır. Bu yüzden, bu yazıyı huzuru nazara almak herkese müessir değildir. Bazılarını bir harf boğar, bazılarını bir kelime boğar, bazılarını bir cümle boğar, bazılarını da yazının bütünü boğar. Çok az kişi, yazıyı bütünü ile okuyup tümünü nazarına alabilir.

    İkinci seçenek ise, okyanusun her bir damlasına, aynı yazıyı küçük ve okunaklı bir şekilde yazmaktır. Her bir damla üstünde cüziyet sırrı ile aynı mana yazılıdır. O zaman bütün nazarlar o yazıyı rahatlıkla okuyup, okyanus üstündeki o büyük ve külli yazıya intikal edebilirler.Yani okyanusun bütünü üstünde dağılan nazarlar, damla üstünde temerküz edip huzuru bulabilirler.

    İşte bu misaldeki okyanus, kesret ve kainatı temsil ediyor. Okyanusun üstündeki büyük ve azametli tevhit yazısı ise, Allah’ın isim ve sıfatlarının kesret ve kainat üstündeki azametli ve umumiyetli tecellilerini temsil ediyor. Nazarların büyük yazıyı ihata edememesi ise, insanların ekserisinin basit ve avam nazarlı olmasından, kainatın umumunda Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini okuyup görememesine işarettir. Damladaki tevhit yazısı ise, insan ve insan gibi cüzi varlıklar üstündeki Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerine işarettir. Yani Allah, kainatın umumunda ne yazmış ise, aynı yazıyı insanın cephesine ve fıtratına da yazmıştır. Bu yüzden basit ve avam nazarlı insanlar bile bu yazıyı rahatlıkla okuyabilirler.

    İşte okyanus ve kainat üzerindeki azametli ve büyük tecelli, Vahidiyeti temsil eder. Damla ve insan üzerindeki mütevazı tecelli ise Ehadiyeti temsil eder. Vahidiyette nazarlar ve fikirler dağılır, Ehadiyette ise merceğin ışığı toplaması gibi, nazar ve fikirler temerküz ile toplanır.

    Vahidiyetin hüküm sürdüğü kesret ve kainat arkasında Allah’ın Zat-ı Akdesini mülahaza etmek, yani fikir ile görmek çok zordur. Bu yüzden Allah’ı mülahaza etmek için Ehadiyete ihtiyaç vardır.

    Selam ve dua ile...
    Sorularla Risale-i Nur Editör

    Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,


    Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!




  2. #2
    Ehil Üye BiKeS_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesajlar
    2.770

    Standart Bu konu ile lgili araştırma yaparken bulduğum bir izah daha...

    Vahidiyet Tecellisi

    Şiddet-i zuhurundan ve hiçbir isminin, sıfatının şümulünü kayıt altına alacak, sınırlayacak bir zıddın, hiçbir yerde bulunmamasından dolayı göremediğimiz, mahiyetini bilemediğimiz şu alemlerin müdebbiri olan Allah’ın kudsi sıfatlarının ve isimlerinin şualarının yetmiş perde geçtikten sonar ancak gölgelerinin gölgeleri olan tecellilerini müşahede etmekteyiz. Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nurda vahidiyet ve ehadiyet ile alakalı yerlerde güneş misalini çokça kullanmıştır. Ondördüncü lemanın ikinci makamından alınan aşağıdaki parçada da Üstad vahidiyet ve ehadiyete ilişkin elmastan daha değerli bilgileri bizlere vermiştir. Orada şöyle demiştir:
    “Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezâhür eden vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak için, dâimâ o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ, nasıl ki güneş, ziyâsıyla hadsiz eşyayı ihâta ediyor. Mecmû-u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için, gayet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde güneşin zâtını, aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey, kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber ziyâsı, harareti gibi hâssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfatıyla, kabiliyetine göre gösterdiği gibi; güneşin ziyâ ve hararet ve ziyâdaki elvân-ı seb’a gibi keyfiyâtlarının herbirisi dahi, umum mukabilindeki şeyleri ihâta ediyor. Öyle de, (temsilde hatâ olmasın) ehadiyet ve samediyet-i İlâhiye, herbir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mahiyet-i aynasında bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcudât ile alâkadar her bir ismi, bütün mevcudâtı ihâta ediyor. İşte vâhidiyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes’i unutmamak için, dâimâ vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden “Bismillahirrahmanirrahim”dir. (Ondördüncü Lem’a nın ikinci makamından)
    Evet Zat-ı Akdes’in esmasının cilveleri, güneşin dünyadaki mevcudatı ihata ettiğinden hadsiz derecede büyük bir kuşatıcılık ile bütün kainatı müştemilâtı ile beraber ihata etmiş durumdadır.”

    Evet, güneşin cilveleri toprak altındaki karıncada tecelli etmez ama, Zat-ı Akdes’in esmasının cilveleri mahlukatın en küçük zerrelerini dahi kuşatır. Toprağın altı da, üstü de, kainatın öbür ucundaki bir zerrede Esma-i İlahiye’nin cilvelerden nasibini alır.

    Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının ve esmasının bütün kainatta birden tecellisine “vahidiyet” denmektedir. Bu kainatta müşahede edilen vahidiyet tefekkür edilirken sathi, icmali düşünmemiz gerektiğini Üstad Mesnevi-i Nuriye’de şöyle ifade etmiş: “Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilâtla tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun.” Ve ayrıca yine Ondördüncü Lem’a nın bir yerinde; “Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsi, hitâb-ı “İyyake na’büdü” demekle herkese kâfi gelmiyor; fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyeti mülâhaza edip, “İyyake na’büdü ve iyyake nesteıyn” demeye küre-i arz vüs’atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen, cüz’iyâtta zâhir bir sûrette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, her bir nev’de sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehad’ı mülâhaza ettirmek için, hâtem-i Rahmâniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ, külfetsiz, herkes her mertebede “İyyake na’büdü ve iyyake nesteıyn” deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese hitâb ederek müteveccih olsun. İşte Kur’ân-ı Hakîm bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i âzamında, meselâ semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden, en küçük bir daireden ve en dakîk bir cüz’îden bahseder; tâ ki, zâhir bir sûrette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvât ve arzdan bahsi içinde, hilkat-ı insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekâik-i nimet ve hikmetten bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh Ma’budunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ, "Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir." (Rum Sûresi, 22) âyeti mezkûr hakikati mu’cizâne bir sûrette gösteriyor.” diyerek kesret-i mahlukat içerisinde vahidiyeti tefekkür etmek için meselelerin çok derinine inilmesinin fikrin boğulmasına sebep olacağını ifade etmiş.

    Bunu biraz daha açmaya çalışalım. Örneğin bir adam güneşin cilvesinin arzın tamamında görünen tecellisini müşahede etmek için ve güneşin dünyayı nasıl nurlandırdığını görmek için ve güneşin azametini mütalaa için, ya dünyadan uzaklaşıp başka bir gezegene gidip dünyaya oradan bakacaktır, gidemiyorsa da gidip bakan birisinin çektiği fotoğrafları, edindiği kayıtları kullanarak dünyanın içindeki varlıklara olan tecellisine değil tüm dünya yüzeyindeki tecellisine bakacaktır. Ya da dünyada iken dünyanın her bir yerini dolaşıp varlıkları tek tek inceleyip varlıklardaki tecellisini görüp her bir varlıktaki tecellisini zihninde tutmalı ki, sonra bütün dünyayı gözünün önüne getirebilsin(!), güneşin azametini anlayabilsin. Varlıkları tek tek incelemenin ne kadar müşkülatlı bir iş olduğu malumdur. Böyle bir işi yaparken temel amacı unutup, teveccühünü varlıklara yöneltebilir.

    Aynen bunun gibi, vahidiyeti anlamak isteyen biri, Esma-i İlahiyeyi tefekkür ederken kainatı göz önüne getirmelidir. Fakat kainata sathi, yüzeysel bakmalıdır, tafsilata girmemelidir, derine inmemelidir ki fikirleri karışmasın. Esas gayeyi şaşırıp, yüzünü Allah’tan masivaya çevirmesin. Varlık içinde boğulup bedbaht olmasın. Sathi ve yüzeysel bakmak için kainatı zihnimize sığıştırabilmemiz gerekiyor, bunu da yapamıyorsak yapan alimlerin tefekkürlerini, birikimlerini kullanmalıyız. En başta Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ı dinlemeliyiz.

    Sual: Kesret-i mahlukata derinlemesine bakıp, tafsilata girenlerin fikirleri neden dağılabilir, kalbleri neden boğulabilir? İcmali ve sathi nasıl bakılabilir?

    Cevap: Cenab-ı Hakk’ın esmasını bütün kainatta olan tecellisini (vahidiyet) görebilmek için varlıkları ve varlıklar arasındaki münasebetleri iyice anlamak ve kainatı tek bir varlık gibi görmek, zihnimizde bütünleştirmek gerekiyor. İlk önce kainatı zihnimizde tek bir varlık gibi yapılandırmalıyız. Sonra o tek varlık üzerinde parlayan cilveyi görebilelim. Bunun iki yolu var. Ya bütün yönleriyle, derinlemesine kainatı olduğu gibi göz önüne getirmek, ya da yüzeysel bir bakışla, anahatları ile bir nevi kainatın özetini, modelini göz önüne getirmek. Biri uzun, müşkilatlı ve tehlikelidir. Bu yolda hikmetini bilemediğimiz bazı zahiri su-i halleri görmek, örneğin merhamete aykırı gibi görünen fakat ayn-ı adalet olan bir hadise bizi şeytanın da vesveseleri ile Cenab-ı Hakk’ın merhameti hakkında vehme düşürebilir. Buna binaen ise insan gurura düşer. Enaniyeti büyür. Ve nihayetinde Firavuna inkılab edebilir. Diğer yol ise selametli ve kısadır. İcmali ve sathi bakış için mecmu-u kainatın hepsine değil bir özetine veya anahatları ile bir modelin tasavur edilerek o modele nazar-ı dikkatin çevrilmesidir. Bunu şöyle bir hikayecik ile fehme takribine çalışalım.

    “İki adam yaşadıkları ülkenin padişahını tanımak ve ülkesinde ne ölçüde muktedir olduğunu ve ülkesinin bütününde tecelli eden kudretini, adaletini, merhametini vesaire hasiyetlerini görmek için araştırma yapmaya koyulurlar. Onlardan birisi der ki “Ben padişah hakkında tam bir kanaat sahibi olmak için ülkenin tamamını gezeceğim, tek tek her yeri, herkesi göreceğim, ahvalini soracağım.” Diğeri der, “Bu senin dediğin hem uzun, hem müşkilatlı hem de tehlikelidir. Ben her yeri karış karış dolaşmayacağım, her vilayetteki beş farklı yere gidip oralardan birer kişiyi görüp o kişilere soracağım. Şüphesiz bu daha kısa ve tehlikesiz bir yoldur.” Anlaşamayıp ikisi de aklına uyan yöntemi denemek için yola koyulurlar. Bütün ülkeyi dolaşacağım diyen adam daha bir iki vilayeti tamamen gezip durumu öğrenmeden diğeri bütün ülkeyi dolaşıp işini bitirir, amacına ulaşır. Görür ki padişah bütün ülkeyi mükemmel idare ediyor. Padişaha hürmeti artar, intisabı ziyadeleşir. Onun kapıkulu neferi olabilmek için var gücü ile çalışır. Diğeri ise birkaç vilayet dolaştıktan sonra bir vilayete varır. Sonra git gide vilayetin bir kazasına gelir. Burada bir takım insanların zindanda olduklarını ve başlarında ise devletin askerleri bulunduğunu görür. Askerlere durumu sorar. Askerler bir şey söylemezler. Sonra yanına önceden tanımadığı eşkıya gibi bir adam yanaşır. “Görmüyor musun padişahın insanlara zulüm ediyor” der. Zindandaki insanların zulüm gördükleri zannına kapılır. “Padişahın merhameti bu mu? İnsanlara azab ediyor.” der. Bilmez ki işin gerçeği insanlar suç işlemiş, adalet gereği cezalarını çekiyorlar, o eşkıya gibi adam onu kandırıyor. Sonra bir köye varır. Bakar ki devletin bir kısım memurları köy halkının evlerine tek tek gidip, evlerinden çuvallara doldurulmuş tahılları topluyorlar. Yanına yine o eşkıyaya benzeyen adam sokulur. “Bak padişahın insanların elindeki erzakları zorla gaspediyor” der. Bu iftiraya inanan o zavallı adam, memurlara, “Siz bu insanların elindeki yiyeceklerini ne için alıyorsunuz, gaspediyorsunuz? Bu insanlar ne yiyip ne içecek” diye sorar. Onlar da cevaben “Bizi bu gibi hezeyanlarınla uğraştırma. Bizim işimiz gücümüz var. Haydi defol git!” diyerek azarlayıp kovarlar. Bunun üzerine iyice su-i zanna kapılır. Sanır ki, padişah bu köy halkının erzaklarını vermediği gibi, ellerinde olup biteni de alıyor, gaspediyor. O insanlara zulmediyor. Ama bilemez ki işin gerçeği, o memurlar insanların tahıllarını devlet namına satın alıyorlar. Hem de padişahın emriyle hakkı olan fiyatının iki üç misli fiyat veriyorlar. Fakat ücretlerini ertesi günü verecekler. Padişah halkın geçimini sağlamasına fazlası ile yardım ediyor. Ve bunun gibi gittiği bazı yerlerde gördüğü bazı zahiri su-i halleri padişahın iktidarının noksanlığına verir. Hem de Padişahın muktedir olduğu yerlerde insanlara zulmettiğine inanır. Padişaha intisabı azalır. Gurura yenik düşer. Padişahın gücünün yeterli olmadığını düşündükçe kendinde bir güç tevehüm eder. Enaniyeti kalınlaşır ve bir süre sonra enaniyet onu bedbaht bir firavuna kalbeder. Sonra git gide bir çöle gelir. Çölde devlet ve padişah düşmanı muzır bir eşkıya taifesine rast gelir. “Siz ne için böyle eşkıyalık yapıyorsunuz?” diye sorar. Onlar da derler ki: “Biz aslında eşkıya değiliz. Padişaha ve onun devletine düşmanız. Halkı onun zulmünden kurtaracağız. Bizim yaptığımız şu soygunlar, gasplar kuvvetimizi artırmak içindir. Bizler devletin başına gelince bu ülkeyi kurtaracağız” diye o zavallıyı kandırırlar. Fikri bozulan zavallı bedbaht o eşkıyalar taifesine dahil olur. İnsi şeytana dönüşür. Artık padişah düşmanı bir anarşiste dönüşen o biçare adam yaptığı eşkıyalıklardan dolayı suçlu durumuna düşer. Bir gün tüm arkadaşları ile beraber yakalanırlar. Padişah adaleti gereği o bedbaht anarşisti zindana attırır. Padişahı tanımak için çıktığı yolda kapıldığı şüphe ve evhamlarla padişah düşmanı olmuş, şeytan gibi eşkıyalara katılmış ve hayatını mahvetmiştir.”

    Hikayedeki temsilatı hikayeden önceki paragrafta zikredilen hakikatlere uyarlarsanız mesele daha iyi anlaşılacaktı, İnşallah.

    Sual: “Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur.” sözü ile Üstad neyi kasdetmiştir.

    Cevap: Bu soruya vereceğim cevap bir tevilden ibarettir. Benim kanaatimdir. Kanaate itiraz edilmez. Örneğin gözümüz elimizde bulunan bir elmanın üzerinde gezen mikroskobik canlıları görebilecek kadar teferruatlı bir görüş kabiliyetinde olsa idi elma ne kadar güzel olursa olsun iştahımızı kabartmazdı. O küçük canlılara dikkat ederek elmanın bütünündeki güzelliği göremezdik. Veya gece, dolunay var iken aya güneşin ışığının ayın tamamındaki tecellisini müşahede için baktığımızda ay üzerindeki bir kısım dağlık ve çukurluk alanları birer karaltı gibi görürüz. Eğer gözümüz normalden daha keskin görse idi bir kaç yerinde karaltı görmektense onlarca yerinde karaltılar görecektik. Bu ise karaltıların mahiyetini bilemeyen ilimde eksik insanların, güneşin tecellisinin oralara ulaşmadığı zannına kapılmasına vesile olabilir yada tecelliyi görmek maksadıyla bakanların dikkatini karaltılara yöneltebilirdi. Fakat dolunaya gözünü kısarak biraz bulanıklaştırarak, teferruatı izale ederek bakan bir zat ise karaltıların hiçbirini görmez. Pasparlak tam bir tecelliyi müşahede eder. Bütünlüğü yakalar. Veya bundan önceki suale ilişkin verilen cevaptaki hikaye çok fazla tafsilata girilse idi bir kaç ciltlik bir kitap dahi olabilirdi. Çünkü tafsilatı ile o iki adamın hayat hikayeleri, giydikleri, yiyip içtikleri, gittikleri yerlerin tasviri, karşılaştıkları insanların tasviri, karılaştıkları insanların hayat hikayeleri gibi derinlere inilse idi hikayeyi okuyan birisinin hikayedeki bütünlüğü yakalaması gayet zor olurdu. Hikaye şu hali ile vermesi gereken dersi veriyor. Ne kadar tafsilata inilirse hikayenin verdiği derse ulaşması güç olur. Çünkü okuyan birisi ya adamlardan birinin ya da karşılaştıkları insanların hayat hikayelerine önem verecek, ya giysilerini, yiyip içtiklerini, hikayedeki insanların günlük işlerini düşünecek ve bütünde verilen mesaja ulaşması bir hayli güçleşecekti. Fakat tafsilatlandırmak yerine hikaye biraz daha icmalen (özetlenerek) yazılsa idi, hikayeyi okuyan birisi, hikayeden alması gereken dersi daha kısa bir zamanda alacaktı. Demek ki hikayenin tafsilatlı olması, hikayeden alınacak dersi geciktirdiği gibi, dikkatı dağıtıp dersin alınamamasına da yol açabilir. Özetlenmesi ise gözü ayrıntılardan ana temaya baktırır. Hem zamandan kazanılır, hem de bütünlük yakalanır.

    Alıntı...

    Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,


    Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!




  3. #3
    Vefakar Üye .zemzemi. - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2008
    Bulunduğu yer
    Berzahistan
    Mesajlar
    405

    Standart

    Hadsiz kesrete muhtaç olan insan eğer bu kesretten medet beklerse zindan içinde zindandadır.
    Eğer o kesreti kendine uygun şekilde yönlendiren Zat'a muhatap olup O'nun dizaynı ile bu etkileşimin olduğunu bilirse vahdet içindeki ehadiyetemuhatap olup saadet-i dareyne mazhar olacaktır.
    Allah (c.c) hep 12'den vurur.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Vahidiyet ve Ehadiyet Kavramlarının Tefekküre Katkısı
    By enes71 in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 27
    Son Mesaj: 20.03.09, 17:43
  2. Vahdaniyet, Vahidiyet, Ehadiyet, Vahit Kelimeleri ???
    By Abı-Hayat in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 13.10.08, 08:34
  3. Vahidiyet-Ehadiyet-Vahdaniyete Dair
    By elff in forum Bediüzzaman ve Risale-i Nur Çalışmaları
    Cevaplar: 21
    Son Mesaj: 15.05.08, 22:21
  4. İnsan'ın Kesret İçinde Vahdeti
    By karatoprak1975 in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 24.06.07, 14:47
  5. Kesret Alemi
    By nâme-i nur in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 55
    Son Mesaj: 19.03.07, 13:32

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0