Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlar ve ancak Ondan yardım dileriz.Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile âline ve ashâbına ise salât ve selâm olsun.


Bu iki risalenin iki penceresi var.. Yirminci Lem’a ile İslamiyet ve alemi İslamdaki İhlasın ehemmiyetini ve ahvali islamiyenin vaziyetini ifade eder bir muaazam derstir..ve bir çok evhamı izale etmekle birlikte gayet de ehemmiyetli sırr-ı ihlasın neticelere sağladı etkinin şerde dahi olsa cevapsız kalmayacağını ifade eder…Hem ihlas, samimiyet manasını ifade ettiğinden sadece kalp ile istemenin hissi hakimiyeti değil..Aynı zamanda şartlara müracaat etmek ve sebebleri işlemek noktasında da gösterilen önem ve itina o ihlasın düşünce niyet ve fiil olarak bir araya gelmesini sağlar..Ve kabule karin bir bütünlük temin edilir..Müsebbibül esbab ise kavanini ile cevap verir muvaffak kılar….
İkinci pencere olan Yirmi Birinci Lem'a İhlas hakkında ve güzel amellerde uhrevi hizmetlerde muvaffak olmanın sırlarını açıklar..Nur mesleğinin ihlas ile münasebetini kardeşlik dairesindeki hassasiyetin ve dayanışmanın hizmet-i imaniyeye etkisini ve istihdamının manevi kanunlarını belirler..uygulamaya davet eder..Ve Hizmetin ruhunu teşkil eden ihlası tesise kuvvet verir...Aynı dünyevi meseleler için bir araya gelen şartlar gibi..manevi hizmetlerinde kendine ait şarlarını beyan eder..Çünkü buda bir manevi niyet ve şartların bir araya gelme birlikteliğinden hasıl olan bir istihdam ve muvaffakiyettir…
İhlas kesbi bir harekete verilen bir ihsandır..yani doğruların kabul edilip uygulanması ve aynı ibadetteki ihlas noktasına nazaran.Emri Uygulamak itaatine ait bir neticedir…İslamiyet ve Kur’an hizmeti gibi kainatın en önemli meseleleri ve bu meseleleri en layık şekliyle makbul kılan samimiyet ancak ivazsız garazsız rekabetsiz bir birliktelik şahsı manevisinin teşekkülü ile mümkündür…Bunu izah ve isbat eder…
Şimdi bu hassas ve ciddi konuya bizde ihlas risalesinin ilk penceresi olan yirminci lem’anın başındaki ayet ve hadis-i şerifin ehemmiyetli dürbününden bakarak girmeye çalışacağız inşallah…
Orada demiş:

Yirminci Lem’a




İhlâs hakkında





On Yedinci Lem’anın On Yedinci Notasının Yedi Meselesinden, Beş Noktadan ibaret olan İkinci meselesinin Birinci Noktası iken, ehemmiyetine binaen Yirminci Lem’a oldu.



“Muhakkak ki Biz sana kitabı hak ile indirdik. İbadetini ihlâs ile Ona yönelterek sadece Allah’a kulluk et. Bilin ki, şirkten ve riyadan uzak hâlis din Allah’a mahsustur.” Zümer Sûresi, 39:2-3.

“İnsanlar helâk oldu-âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu-ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu-ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince,onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” bk. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 3:414.

Şimdi bu hadis-i şerifi maddelere ayırıp o gayet nazik ve mühim ifadelere bakalım;

İnsanlar helâk oldu-âlimler müstesna.
Âlimler de helâk oldu-ilmiyle amel edenler müstesna.
Amel edenler de helâk oldu-ihlâs sahipleri müstesna.
İhlâs sahiplerine gelince,onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”

Hem bu yirminci lem’a penceresinde demiş;
Cenâb-ı Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır;

Hem İbadet bahsini ders verirken demiş;

İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.
Biz şimdi ikinci pencereye yaklaşıyor ve Üstadımızın en sonda zikrettiği duayı evvelen de zikrederek dersimize başlıyoruz İnşallah…


Allahım! İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.

Yirmi Birinci Lem’a

İhlâs hakkında



On Yedinci Lem’anın On Yedinci Notasının Yedi Meselesinden Dördüncü Meselesi iken, ihlâs münasebetiyle Yirminci Lem’anın İkinci Noktası oldu. Nuraniyetine binaen Yirmi Birinci Lem’a olarak Lemeâta girdi.

Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.

Burası hemen hemen her okuyanın dikkatini çeker bir yerdir..Nasıl İmanın tecdit edilmesi yenilenmesi emredilmiş..Burada da bu makamda o manaya uygun bir tarz ile okunması teklif edilmiş..Ki; hadiseler İnsanları hırpalayabilir nazarları mahiyetten kalkabilir..fikir ve amellerine maniler çıkabilir..Düşünceler başkalaşabilir vs vs..Bir nevi yenilenmek manasında bu lem’a laakal (en az,hiç olmazsa) on beş günde bir okunsun denilmiş…


1 : “İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider.” Enfâl Sûresi, 8:46.
2 : “Allah için kıyamda bulunup Ona kulluk edin.” Bakara Sûresi, 2:238.
3 : “Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:9-10.
4 : “Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” Bakara Sûresi, 2:41.


EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:

Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-i hakikat, en makbul bir dua-yı mânevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.

Cümle cümle ayırıp bir daha bakalım…

Bu dünyada,
hususan uhrevî hizmetlerde;
en mühim bir esas,
en büyük bir kuvvet,
en makbul bir şefaatçi,
en metin bir nokta-i istinad,
en kısa bir tarîk-i hakikat,
en makbul bir dua-yı mânevî,
en kerametli bir vesile-i makasıd,
en yüksek bir haslet,
en sâfi bir ubudiyet,
ihlâstır.

Demek ki..Hem uhrevi hizmetler..hem o hizmetlerin neticeleri ve o hizmetin işçileri için bütün lazım olan şeyler ancak İhlasın içinde derc edilmiş…”En”lerle uhrevi hizmetlerin en aslı esası..hem en büyük kuvvet..hem en büyük bir şefaatçi hem en büyük bir dayanak noktası..hem en önemli ve hakikat bir yol…Hem manevi bir dua..hem kerametli kerem dolu inayet ve ikram ile cihazlanmış maksada ulaştıran bir vesile..Hem yüksek bir haslet bir güzel huy bir âli karakter..makbul bir özellik…Hem en net katışıksız bir kulluk..İhlastır…

Çünkü emri işlemek haddi zatında bu mizacı istihdam eden ve onu kemalâta taşıyan bir ihsanın celbine vesiledir…İhlasın ruhunda olan,demek ki..Rızaya gerekçeleriyle beraber götüren ve tanzim edilmiş yolunda, doğru pasaport ve en yerinde bir bilet ve berat ancak ihlas iledir…İhlasın mahiyeti; memnuniyet-i Rabbaniye ile Rıza-i İlahiyyenin kabul ettiği fiil ve niyet ve hikmetin gözetildiği ve neticenin tevekkül ile istendiği bir keyfiyettir…

Kaliteli ve faziletli bir duruştur…Ve hakikatlerin teşekkül ve yaşanmasında ve devamında lazım olan şartların tamamı ihlasın kendindedir…Ve başarmak ..hedefe ulaşmak demek ki;İhlas ile çalışmak ve istemekledir…

Yukarıda konuya girerken söz etmiştik;bir şeyin vücuda gelmesi için gereken her şeyi yerine getirmek samimiyetle istemenin en net göstergesidir…Bu vazifedarlığı gösteren her davranış karşılık görecektir..Kim olursa olsun ücretlendirilir…

Kısaca;Hedefe ulaşmanın..evvel ve ahirinde lüzumlu olan maddi ve manevi şeraitin bir araya getirilmesiyle elde edilen karşılığın gerçekçi yapılanmasıdır...
İlahi kanunların maddi ve manevi işleyişini lehine çeviren mutlak gerekçedir… Menfi ve müspet neticeler dahi bu tedbirin eksik veya tam olarak, ağırlık gösterdiği noktaya verilen cevaptır… Bu nokta, hadisenin ameliyesine göre ortaya koyulan samimiyettir…

Evet..Üstadımız demişti ki;

Bu dünyada,
hususan uhrevî hizmetlerde;
en mühim bir esas,
en büyük bir kuvvet,
en makbul bir şefaatçi,
en metin bir nokta-i istinad,
en kısa bir tarîk-i hakikat,
en makbul bir dua-yı mânevî,
en kerametli bir vesile-i makasıd,
en yüksek bir haslet,
en sâfi bir ubudiyet,
ihlâstır.

Evet,zamanı tefsir ederek hizmetimize bakan vecihleri zikrederek diyor ki;

Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş.

Hem ağır…
Hem büyük…
Hem umumi…
Hem kudsi bir iman vazifesi…
Hem Kur’an hizmeti…

Omuzlarımıza İHSAN-I İLÂHİ TARAFINDAN KOYULMUŞ…

Zamanın zorluğu hadisenin azameti hem bu yüksek görevin bir inayetle ihsan edilmesi ihlasın kazanılmasını ve samimiyetle çalışılmasını iktiza ediyor..Yine üstadımızın dediği meyanında;kısa zamanda büyük kazançlar…uzun medrese hayatlarında elde edilecek ilimlerin hayat alanındaki kullanılış pratiği..hem kendine hususi kalmayıp ümmetin istifade etmesi niteliği..On beş seneye mukabil ,On beş haftada yaratma ve yaratılmışlıktan maksad nedir?...muammasını özüyle kavratan dersi..dört adımlık “acz fakr şefkat tefekkür”ile kısa ve selametli yolu…Hem İmanla kabre girmek gibi kainatın en büyük ve daimi saadetini temin eden neticesi itibariyle..Hem İman ve Kur’an hizmetinde vazifelendirilmişlik ile …………………………….

Evet demiş;

Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ul oluruz.

(“Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” Bakara Sûresi, 2:41.)

âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

Evet..Bunu ifade ettiği noktada.. hizmetin şeref ve neticesi..ciddiyet ve ihatası..hem görevlendirilmişlik vazife-i âliyesi..iktiza ediyor ki..Bu çalışmalar ve gayretler ve amaçlar yüksek kıymette olsunlar..bunda en net istikameti..Allah için işlemektir..Onun için çalışmaktır…

Eğer onun için olmasa zıddı itibariyle bulunacaktır..Kendi nefsine bakan cihetle her şey madum geçicidir ve zaildi kıymetsizdir..mesuliyetlidir..çünkü mahiyetleri bir itaat üzerine inkıyaddır..Onu oradan ayıran bir vehim kendi başına musallat eder…

İhlâs harici kalmakla saydığı zararlar içinde demiş;

hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.”

Diye söyleyerek

Yani, mutlak fayda istidadında olabilecek olan işler aleyhine çevirerek çok kâr edebilecekken zararlı hale döndürülmesine dikkat çekmiş…


Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm

( “Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o müstesna.” Yusuf Sûresi, 12:53.)

demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.

Evet,Mühim..Büyük..Hayırlı işlerin muzır zararlı manileri çok olur…Şeytan o hizmetin hizmetkarları ile çok uğraşır…On üçüncü lem’ada şeytan-ı istiaze bahsinde :

Onuncu işaret: İblis'in en mühim bir desisesi olarak kendine tâbi olanlara kendini inkâr ettirdiğinden, dört misalle izah suretiyle bahis; ehl-i imana, cin ve ins şeytanlarının şerlerinden, Allah'a iltica etmekle selâmete kavuşulacağını;

“Kovulmuş olan şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım ”

Ve İsrâ suresi 65. Ayette Rabbimiz demiş;Doğrusu benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.

Diyerek sığınılacak bir tevekkül ve istiaze kalesini gösterir..Ve Allah’ın CC İhlaslı kullarıyla inayeti ve kereminin tezahürleriyle beraber olduğunu beyan eder bir müjdedir…

Üstadımızın ifade ettiği ve ihlası kazanmak ve muhafaza etmek hakkında gelecek hakikatleri emre,terbiyeye ve istifadeye istihdama inayete İHLASA açarken dersinde dediği:


İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.

Buyurduğu;



BİRİNCİ DÜSTURUNUZ

Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.
Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
Mesnevi-i Nuriyede geçen bir bölümü atfen ekleyelim inşallah..Orada demiş,

İ'lem eyyühe'l-aziz! Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salihle Halıkını razı ettiysen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kafidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. şayet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi aciz kullardır. Maahaza, ikinci şıkkı takip etmekte şirk-i hafi olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam sultanı irza etmişse, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih, yine sultanın izni lazımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.
Evet,takva ve Salih amel ile Yaratan halikımızı razı ettikten sonra halkın rızasını kazanmaya gerek yoktur…Onun rızası yeter ve her şeye bedeldir..Hiç bir şey onun teveccühünün yerini tutamaz..hatta gelen nimetler hakkında sebeb ve hakiki gerekçeleri zikrederken şöyle diyor,
O halde, hem veren Bismillâh demeli, hem alan Bismillâh demeli. Eğer o Bismillâh demiyor, fakat sen de almaya muhtaçsan, sen Bismillâh de, onun başı üstünde rahmet-i İlâhiyenin elini gör, şükürle öp, ondan al. Yani, nimetten in'âma bak, in'amdan Mün'im-i Hakikîyi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zâhirî
vasıtaya istersen dua et;çünkü o nimet onun eliyle size gönderildi.”

Hem diyor,halkın rızasını tahsil etmeye çalışmak gizli bir şirk olduğu gibi hem kazanılması da mümkün değildir…Böyle bir karşılık bekleyen düşünceyi tatmin etmek değildir..İhtimal o daha çok istifade eder haysiyet ve şerefi rüşvet alır hatta dişinin de kirasını ister…
Böyle mesuliyetli ağırlıklar altına girmek ..hem maksadı uhreviyeye hem hizmeti diniye de muvaffakiyeti kaybettirecek, başkaların memnuniyeti aramak çok hatarlı ve neticenin ölümü hükmünde olmasından demiş;

1-Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
2-Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.
3-Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.
4-O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.
5-Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.


Evet,İkinci düsturla,hizmet içindeki ihlaslı yapıyı..mümin müminin kardeşidir emrini vicdanlarda tesis etmek..hem hizmetim yüksekliğindeki hazinedarlığa bir birine muin, yardımcı hedefleri koymak..hen de ünsiyeti tesis etmek dahilinde,muhalefetin zararlarını insafa göstererek ,meselenin içerisinde tahlil ve teşhis ve tedaviye hazırlayan bir zaviye açarak devam etmiş;

İKİNCİ DÜSTURUNUZ
Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.

Evet, HİZMET-İ KUR’ANİYEDE BULUNAN KARDEŞLERİ TENKİD ETMEMEK, ELEŞTİREREK ONLARIN ÜZERİNDE KENDİNİ FAZİLETLİ GÖSTERMEYE ÇALIŞMAMAK..VE İMRENME HİSSİYATINI UYANDIRMAMAK GEREKMEKTEDİR…

Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.


Neden;

Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez,

bir gözü bir gözünü tenkit etmez,

dili kulağına itiraz etmez,

kalb ruhun ayıbını görmez.

Belki birbirinin noksanını ikmal eder,

kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder.


Eğer bu uyum olmazsa anlamında demiş;

Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Evet,

Var edilen yapılan fabrikanın maksadı ondan bir üretim bir gelir temin etmektir..Bunun için ise bütün parçaların uyumu ve uygun çalışması gerekmektedir..harika bir misali burada vermiş;


Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne (Rakip olarak. Rekâbet ederek.) uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm (Önüne geçerek) edip tahakküm(Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı)etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye (çalışmaya)şevkini kırıp atâlete(Tembelliğe)uğratmaz.

Belki bütün istidatlarıyla (kabiliyet ve yetenekleriyle)birbirinin hareketini umumî maksada (genel hedefe)tevcih (çevirmek) etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd,(dayanışma) bir ittifakla (birliktelikle) gaye-i hilkatlerine (Yaratılış gayesi, maksadı.)yürürler.

Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.

Evet maksadına uygun çalışmadığından ondan beklenilen netice ve üretimi vermediğinden..devamlı bir çatışma rekabet iç karışıklık olduğundan fabrika sahibi bu meydana getirdiği fabrikanın bu perişan verimsizliği sebebiyle onu kapalır lav eder…

İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları!

Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız.

Şahs-ı manevi bir birliktelik ve gaye hareketinin bütünlüğünden hasıl olan bir nurani ve hayattar bir sembol bir merkezi nuranidir..Nur hizmetinden başka bu ifade kullanılmaz..Üstadımız bunu şahs-ı manevi ve şirket-imaneviye olarak isimlendirir ve ittihad ve ittifakın ..vahdet-i kulub denilen kalp birliğinden hasıl olan sağlıklı ve ruhlu bir hakikattir..Hizmet feyz ve sevkini bu birlik hareket merkezinden alır…Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye ve Esasat-ı İslamiyenin zuhuruna ve Sünnet-i Nebeviyenin ASM ihyasına say eden bir amel ve niyetin şuurudur denilebilir..Burada üstadımız bu meyanda biz o MÜKEMMEL İNSAN İSMİNE LAYIK BİR ŞAHS-I MANEVİNİN AZALARIYIZ..YANİ UZUVLARIYIZ…demiş..yani nasıl cismani bir vücudu meydana getiren hücreler gibi..eller ayaklar gibi..Bu manevi şahsiyetin azaları..ilim şuur niyet maksad ittifak ittihad tesanüd teavün gibi aza-i maneviyenin çimentosu İhlas ve Rıza-i ilahiyi maksaddır…

Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz.

Ebedi hayat içinde ebedi mutluluğu verecek bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz..Çünkü İman hizmetinin neticesi Allahın rızasını kazanarak saadeti ebediyeye nail olmaktır…

Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz.

İşte burada da Hizmetin yüksekliği ve alakadar olduğu dairenin bütün ümmeti içerdiği ile gayesinin genişliğini beyan buyurmuş…

Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.

Ve ihlas ile elde edilen bir kuvvetin böyle âli bir maksad da dayanışması için hakiki bir birlikteliğe muhtacız ve mecburuz demiş…

Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse,(yan yana birleşse) yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet (Kardeşlik sırrı)ve ittihad-ı maksat(bir amaç gaye de Birleşmek, aynı fikirde olmak.) ve ittifak-ı vazife( aynı vazifede birleşip söz birliği ederek) ile tevafuk edip (Uygunlukluk içinde)bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi,
Evet,bir arada netice verimliliğe ulaşacak ve büyük netice verebilecek istidatlı şeyler tek başlarına ne kadar güçlü de olsalar, bütün kuvvetleri teklikleri kadardır.Ve kendilerine karşı birleşmiş hiçbir düzeneğe maddi ve manevi dayanamazlar…Kendi başına bir vahada büyük bir ağaç olmaktansa ormanda çalı olmak iyidir..O envaın bir arada olması Rahmetin celbine vesiledir…
Manevi olarak ..Hayatın asıl maksadları olan..iman ve tanımak ve sevmek ve imana hizmet ve tanıttırmak ve sevdirmek gibi hayatın hayat olan gayelerinde cemaat olmak, manevi o nur sağnaklarından sırıl sıklam olmakla..arınmak safileşmek durulaşmak gibi neticelere haizdir..İhlas ile hareket etmek aynı ihlasta muhlas olarak..yani Allahın kendini ihlaslı kılmasıyla mustakim bir ömrü isabet içinde istikametle yaşar hem yaşanmasına hizmet eder…İttihat ittifak hizmeti imaniye ve Kur’aniyenin dairesinin şuurla tanzimidir..Hizmet ruhunun cesedidir…İman İle insanları bir arada tutan Allah sevgisidir..Çünkü daimidir…Gaye ise bütün bu maddi ve manevi ittihadı taşıyan lokomotiftir..
Zıddı düşünülürse;
Üstadımız demiş;
“gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.”
Yani bir ideali olmazsa veya unutmakla veya unutmuş gibi yapmak lakayt kalmakla zihinler benliklere döner ve kendini düşünen bencillikler içinde verimsiz gezerler…
Evet,devamında demiş;
hakikî sırr-ı ihlâs ile,on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
O hakiki samimiyete sahip olanların kıymeti ve manevi kuvvetleri sayıca az olmalarına rağmen o ihlasın, yani amaç birlikteliği ile bir araya gelme dayanışma fedakar olma..şahsi meziyetlerini gizleyerek cemaat içinde bir ve birlikte hareket uyumunda olarak Himmetinin yüksekliği şuur ve ruhu ile birleşmeleri neticesinde ayrı ayrı dört dörtlerin on altı ederine mukabil o ittifakla dört binden fazla bir değere ulaştıkları gerçeğine geçmişte tarih içerisinde bir çok hadise şahittir…İslam ordularının zaferleri hem sosyal fetihler buna en net misaldir…


Bu sırrın sırrı şudur ki:
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert,
sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (HAŞİYE)

(HAŞİYE) :

HAŞİYE Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır.

Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır.

Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse,

“Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum”

diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve

“O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum”

der, rahatla yatar.

Burada bir gayede bulunanların hedef ittifakı davalarının yüksekliği ile kendini düşünmekten kurtulmuş fikirler hak ve hakikatperestlik adına hizmetkâr ruhların o hizmetlerini birleşen yağmur damlaları gibi bir manzara teşkil ederek bir biri içlerinde fani olup sadece gaye-i hayalin görünmesini temin ederler…Burada işlemini bitirmiş bir cismani aza ruhen o hizmetin içinde mukimdir..çünkü ruhu diğer ruhlarla imtizaç etmiş ve baki bir maksada çalışmış baki bir özellik kazanmış..Ve diyor;

“Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve



“O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum”

der, rahatla yatar.



ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.

Kuvvetin iki cihette anlatımı var malum..birisi kuvvete dayalı güç..diğeri haktan gelen hakiki kuvvettir...Kuvvete dayalı hak iddiasından zulüm çıkmış..hakka dayalı kuvvetten de adalet kendini göstermiş..dersimizde hizmetimize bakan cihette kuvvet merkezi olarak ihlas ve hakta olduğunu ifade etmektedir…

Devamla izah edip demiş;

Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.

Bu da entersan bir sırdır… Yirminci lem’a geçen bu hakikat ifadeyi buraya ekleyelim;


İKİNCİ SEBEP
Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifakları; ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilâfları. Yani, ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet, hak ve hakikate istinad etmedikleri için, zayıf ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hattâ, meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Adeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassup ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir..

Hakiki kuvvetin hak ve ihlâsta olduğunu Risale-i nur hizmetinden getirdiği bir netice ile şöyle ifade etmiş;

Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi.

Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında,(gözlemleri ve baskıları altında) yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat’iyen şüphem kalmadı.

Müşterek gayenin kalp birliği ve o şartlara münasip hareketinin ihlasın manevi istihdamı ve uhrevi neticesi..nitelikli kabiliyetlerin inkişafına sebep olur..Samimiyetin şerde dahi olan kısmına verilen netice olur da..bir hakikatte ebedi bir mana, daimi bir saadet ve rıza-i ilahiyeyi esas alan birhareket elbette gayet geniş bir istifade ve muvaffakiyeti sonuç olarak alır…Burada makbuliyet ve kazançta teşekkül etmiş şahs-ı manevinin hizmetini göstermiş..Kendi hizmetindeki istihdama sebeb yine o şahs-ı maneviyi söylemiş…

Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.

Bir arada olmak cemaat olmak demektir..Rahmeti celb eden cemaattir..İnsanlardaki oto kontrol mekanizmasını harekete geçiren cemaattir…Külliyen gelen nimetlerin kesret ve bereketine mazhar olan cemaattir..Cemaatin ruhunda insibağ..renklenmek,birbirinden hallenmek vardır..Dikkat ve itina nefsi gemlemek manasının tezahür alanıdır..velhasıl güzel hasletlerin kendini gösterdiği feragat ve fedakarlıkla güven ve emniyeti tesis etmesi ile basiret ve ferasetli bir fiilin şuurunu da tanzim eder..Cemaat kadar bir terbiyeyi latifane temin eder…Dikkat edilen hususlar ahlaki meleke halini alır..Ve güzellikler ve güzel amaçlar o tesanüd içerisinde daimi kalır…Baki meyveler verir…

Hem demiş;Samimiyetin dahi kerameti vardır…

Evet,Samimiyet,çok inayet ve ikramlara mazhardır…Gaye-i hayalde İttihad bir vahdettir..İttifak bir vahdettir..Himmeti bir olanların Bir’e ettiği hizmet Bir’indir..Binler milyonlar kıymetindedir..Çünkü ebediyete bakan bir mahsulat verir, bakidir…,
Evet,İslamiyet denilen marziyatı Rabbaniyenin okunduğu bu geniş ve hayattar haliçedeki hizmet..insanların kendi kemallerine ait bir uygulamadır..Fıtri olan yaratılışına koyulan hilkat maksadı ona verilen cihazları ustası namına ve onun gösterdiği cihet ile kullanarak bir hoşnutluk teminine vesile hem de güzel işleyişiyle razı olunmaktır..Ebeden de Razı olunmak istemektir..Amelin güzelliğine ihtiyacı olan insanın kendisidir..Hakka hizmetkar olmak hak yolcusunu kıymetlendirir..İhya etmek fikri bir mefkuredir..neticesi ise o amaç içinde ihya edilmektir…O nedenle bu kainatın fıtratı ile insanın fıtratındaki tenasüp kainatla ünsiyet ve her şeyle alış verişini gerektirir..Çünkü insan her şeyle alakadar bir yaratılış üzerinedir…Evet hilkati alemden maksad islamiyettir..İslamiyet Ahlak-ı Âliye’nin ruhunu taşıyan nurani bir müessesedir…Tabileri, o sarayın sakinleri hem de vazifeli memurlarıdır..Fiillerin kıymeti ise ona münasip davranışlarda samimi olmaktadır..Ve İnsan bu konumunda İnayet-i İlahiye ve daha bir çok nurani nazar altında izlenmektedir..Bizim mesleğimizde ise gayet latif ve emniyet veren bir hakikati şöyle ifade etmiş;

Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mucizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar.

Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.

Evet,bu himayet ve inayet; gerek Hazret-i Ali (r.a.) gerek Hazret-i Gavs-ı Âzam şah-ı Geylani (k.s) nun Risale-i nur Ve Hizmeti ile alakaları..Kerameti Aliviyye ve Gaysiye diye İşaret ve remizleriyle ilgili meseleler Nurlar içinde vardır..bu hakiki münasebetin tezahür ettiği eserler..Cedleri olan Efendimiz A.S.M ders ve talimiyle ahir zamanda Kur’an hizmetinde fetret asrıyla ayniyet gösteren ahvale, bütün ve Kur’an nazarıyla bakmak ve onunla bağlı bütün bir nurani silsilenin nazar bütünlüğü ile bulunmak anlamındadır…Meslek ve meşrebimizin imam ve üstadları ve himayatkar nazırlarının eserlerle kendi ilgileri göründüğü gibi..çok latif hoş münasebet ve hıfz ve imdatları ve iltifatları da çeşitli şekillerde tezahür etmektedir…Üstadımız dikkate vermiş..Onların bu ilgi ve yakınlıkları hakkında demiş;
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mucizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar.

Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar.Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir.

Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.

Diye karşısındaki hareketin menfi neticelerine dikkat çekmiş…

Ve demiş;

Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz,

( “Başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.” Haşir Sûresi, 59:9.)

sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız.

Bu haslet adı geçen İsar hasletidir..Bir emri Kur’aniyenin idrake ve itaate davet edip teklife açtığı emirdir…Kendi nefsine karşılık kardeşinin nefsini tercih etmek Ümmet-i Muhammediyenin A.S.M gayet ehemmiyetli ve yüksek Ahlaki yapısıdır…

İhlası kazanınız diyor..İhlası kazanmak çok mühimdir diyor..Az bir amel çok hükmümdedir söylüyor..İhlasın ise yapılanın emir için yapılmasının adıdır buyuruyor..Bu emir meselesi ve emre itaat ile yerine getirmek, demek ki ;ihlasın kazanılmasına vesiledir…
Emir makamının yüksekliği..ve emri verenin iktidar ve kuvveti muti,itaatkar neferin taltif edilmesi demektir…Bu uhrevi neticeye bakan hizmette ise dünyada muvaffakiyet ile nişana mazhar olduğu gibi manen ise İhlas ile nimetlendirilmesi, nimetleri nimet yapan bir sırla ikramlanması anlamı da gelir…

Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.

Mutlak bir hükümle emretmiş.Evet,belki bunlar insan nefsine zor gelir hallerdir..fakat akıl ve kalbin nurlanması..ve doğru olanı takdir etmesi ve yaşamak şevki ile mazhar olacağı inayet lem’alarıyla ve devam etmek ve sadık kalmak gibi manevi değerleri korumakla da yüksek hasletleri kazanır ve meleke haline getirir..Yoksa insan kendini terbiyeden acizdir..Niyetleri ile gayesini yükselttiği gibi sığınma ve istiğfarları ve şükür ile hakkında bir mazhariyet ve inkişaf edecek hakikatlerin intibah lutuflarını kendine celbeder…
Ve Himmetin ulviyeti ile kendi de kıymetlenir...

Evet,Kalpleri bir birine çok ünsiyetli kılacak bir hareket tarzını latifane ifade ederek,Şöyle demiş;

Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık(yalnız kendini düşünmek) gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin.

Diğer arkadaşını da şevklendirmek, hem kıymetli hizmet hazinesine elini uzatmasına yardımcı olmak gibi bir manada, hoşnutluğunu aramaya bir yol göstermiş…

Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki (Aranızdaki)sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.

Bu ileri atılmalar kendini göstermek gibi anlaşılacağından..uslubun nefse kapı açamamak şeklinde kullanılmasına dikkat ile ihlasın muhafazasında da özenli olunmasını ifade etmiş…

Sözler kitabı lemaat kısmında geçen bir bahiste demiş;


Meziyetin varsa hafâ türâbında kalsın; tâ neşv ü nemâ bulsun

Yani;iyi ve doğru hareket ve üstünlük gibi vasıfların varsa,gizlilik toprağı altında kalsın;tâ büyüsün genişlesin…Toprağı göstermesi bütün tohumların o perde altındaki nemalanması için harika bir misaldir..Sanki bütün gözlerden saklı o çekirdeğin kendi kabiliyet ve istidadının bütün inkişafına sahip yapılanmasından sonra cinsiyle omuz omuza bir manayla mükemmelliğe sürgün verir..Başını o çürümekle yeşermek filizinden çıkardığında o geniş manzaranın içinde rengiyle kokusuyla görüntüsüyle kendine mahsus bir donanımla yer aldırıldığını köklerininse aslına bağlılık noktasında herkesle aynı olduğunu müşahade eder..haliçe içinde yerini alır..Ve tâ meyve verene,manası kalıp cismi gidene kadar o semerader vaziyetiyle istihdam olur…

ve İnsan içinde bulunduğu dairede ve hizmete taalluk eden mevkiinde ise bu meziyetin tevazu ile gizlilik toprağında saklanması..Ciddiyet ile başka istidat ve kabiliyetlerin de kendini o türaba sarmasına hizmet olmakla birlikte neticesiyle de bir ahangin meydana çıkmasına vesile olmaktır…Düşünce hürriyeti ve kendi kabiliyetleri keşf etmede bu hareket hem makbul bir hizmet hem de gelişmek ve geliştirmeye yardımcı bir muavenettir…İnsan fıtratında olan atalet üstün gördüğü faziletler karşısında ulaşılmaz bir mefkure kanaatiyle kendini özürlü addederek himmetini engeller…Doğrulukta doğru olan bir yolculuk yalnızlık olmadığından ve bir yol gösterici inayet de yol arkadaşlığı yaptığından..bu nikaplanmak o vusule vesiledir..gayreti şevklendiren bir vasıtadır…Hem güneşin hararet ve ışığının kemal vaktinde başını eğmek gibi bir hal kesbetmektir..Çünkü asıl kemalatın Şemsi O dur..Meziyet O nundur…Onun ziyasından istifade etmek onun varlık nurunun şiddet-i zuhurunda usaresini buharlaştırmakla bir vucud bulmaktır…Cismi bir manayı nesc ederken ruhu ile hadsiz bir vucudu bulnakla kalp ve ruhun derece-i hayatına çıkmaktır…

devam ettiği yerde bazı yakın mana ve kelime anlamlarıyla devam edelim..

Demiş;
Ey zîhassa-i meşhure! Taayyünle zulmetme. Ger perde-i hafânın altında sen kalırsan, ihvânına verirsin ihsan ve bereketi.
Ey kendinde özellik bulunan meşhur zat!Ortaya çıkmakla zulm etme.Eğer gizlilik perdesi altında kalırsan,kardeşlerine iyilik ve bereket verirsin…
Herbir ihvânın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimâli, herbirine celb eder bir nazar-ı hürmeti.
Her bir kardeşinin şahsiyet ve meziyetlerinin altında görünmen,ve senin özelliklerinle, o mahviyette bulunman onların her birinde bir hürmeti celbeder…
Eğer taayyün edip, perde altından çıksan, mükerrem iken altında, üstünde zâlim olursun. Güneş iken orada, burada gölge edersin,
Eğer kendini o perdenin altından çıkarıp göstersen,o gizlilik altına hürmetle anılırken,üstünde zalim olursun..O tevazu ve mahviyet ve kardeşlerinin meziyetlerinde fani olmakla güneş gibiyken,o ortaya çıkmakla bütün o güzelliğe gölge edersin…
İhvânını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zâlim birer emirdir. Sahih doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.
Kardeşlerini hürmet nazarından düşürerek, kendini öne çıkarıp şahsiyetini göstermekle zulüm etmiş olursun… Hem bu netice ve görünüşün zulüm hükmü senin hakkında doğrudur hem de öyle zulmeder görünürsün…
Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riyâ ile kisb-i teşahhus, şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki hikmet-i İlâhî, hem o nizâm-ı ahsen.
Kendini beğendirmek için girilen riya ve şahsı için şöhret kazanmak nerede.., İşte,büyük bir hikmet sırrı ile tertip edilmişlik içinde, nizamın güzelliği nerede …
Bir ferd-i fevkalâde, kendi nevi içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.
Bir mükemmel ferd,kendini kendi nevi içinde setreder gizler..Bununla kıymet verdirir hem de beğenilir…
İşte sana misâli: İnsan içinde velî, ömür içinde ecel, olmuş meçhul ve mühmel. Cumada müstetirdir bir saat, kabul olur duâ edersen.
Mesela;İnsanlar içinde evliyalar..Ömrün içinde ecel gizlenmiş..Bilinmeyen olarak bırakılmış..Cuma gününde ise duanın kabul olduğu saat gizli eğer o vakti icabette dua edersen kabul olur…
Ramazan'da münteşir bir leyle-i zû-kadir. Esmâü'l-Hüsnâda muzmer iksir-i İsm-i âzam. Bu misâllerin haşmeti, hem de o sırr-ı hasen,
Hem,Ramazan ayında iştihar etmiş kadir gecesi gizlenmiş..Hem Esmâ’l- Hüsnâ denilen Allahın CC güzel isimleri içinde İsm-i Azam gizlenmiş…İşte bu misallerin büyüklüğü, gizlilikte olan o güzel sırrı gösterir..
İbhamda izhâr eder, ihfâda ispat eder. Meselâ, ecelin ibhamında bir muvâzene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.
Üstü kapalı olmakta gösterir,gizlenmek içinde doğru olanı ispat eder..Mesela ecelin gizlenmesinde bir ölçü ve denge vardır..Eğer belli olsa hayatın büyük bir kısmını gaflet içinde kalan yanınıda her vakit ölüme yaklaşmak içinde ömrü ızdırap ve elemler içinde bırakır..Gizlenmesiyle her vakit ecel gelebilir ile müsbet manada yaşamaya bir ciddiyet kazandırmakla birlikte gizli olmasıyla da hayata ait vazifeleri ihtimamla itinayla yapmaya vesiledir…Böylece de iki dünyaya ait görev yerine getirilmiş olur…
Aşağıda bu manayı ifade ederek demiş;
Kefeteyn-i havf ü recâ, hizmet-i ukbâ-dünya tevehhüm-ü bekâî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene müphem bir ömür olsa ahsen.
Gizlilik, hayata bakan yönün de ise ;Korku ve ümid dengesini tesis eden bir manadır , âhiret-dünya hizmeti sonsuza kadar yaşayacağını sanmak ancak ömre yirmi yıl kadar saklı bir güzellik verebilir.
Nihayeti muayyen bin senelik bir ömre. Zîrâ nısfı geçerse, her saati geldikçe güyâ adım atarak darağacına gidersin.
Bin sene bir hayat da olsa, biteceği zamanı bilinen bir ömürün,yarısı geçildiğinde her saat ölüme yaklaştıkça,güya adım adım asılmaya giden bir adam gibi dar ağacına yürürsün…
Şey'en şey'en üzülmek ve hem de teselli vermez; sen de rahat etmezsin.
Yavaş yavaş üzülmekte teselli etmez;sende rahat etmezsin…demiş…
Evet,meziyetlerin kardeşler içindeki setri,gizlenmesi nasıl cemaatteki birlik ve uyumu verimli bir şekilde istihdam ediyor..Kabiliyetleri bir terbiye ve ahlak içinde olgunlaştırıp istikamet veriyor…Hayatta olan gizlilikler..mesela hatalar olsa..istiğfar ile kabule en yakın olanlar,pişmanlıklarla daha kalplerdeki üzüntüyle mazhar olunan af lar gibi netice veriyor..Ömre taalluk ettiğinde korku ve ümid dengesini tesis ederek hayatı besliyor ve yaşamaya anlam katıyor…
Yukarıda söylediği hassasiyetler..yetenek ve gayret ve şevklerin önünde kendini ortaya atıp..yapılanmaya meyyal istifadelerin mecrasını değiştirerek bir nevi kişilik baskısıyla şevkleri verimsizliğe taşımak demek olacağı gibi..aynı yerde özelliklerini hizmette mahviyet içinde bir meziyet ile Rıza-i İlahiyeyi esas alır vakar içinde..hakkın hatırını yüksek tutmakla elde edilen bir şahsiyetin kıymeti de takdire şayan,iftihar edilecek bir mahiyettir..Ki; öylede denilmiş..Kardeşlerin meziyetleriyle iftihar etmekle ,müftehirane bir büyük kimlik kazanmak demektir…



DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.


Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh,( Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak,şeyhinde fani olmak) fenâ fi’r-resul (Bütün varlığını Hz. Peygamberin şahsiyetine fedâ etmek, fenâ etmek) ıstılahatı (kullanılan sözler terimler)var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân (Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.)suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.

Yukarıda ifade ettiği; fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul,gibi mahviyet merkezlerinde fani olan bir şahsın mahviyeti hususi kalır..Umumi bir cadde hükmüne geçmez..Çünkü şahsiyeti itibariyle bir fenadır..Ahlak ve fazilet noktasında bulduğu o nurlu netice onu o daire içinde mahfuz tutar..çok genişlese ondan bir tarikat nebean eder..Ve tabileri ise o adap ve esaslar içerisinde bir meslek-i hususiye bir meşrebi mahsusa olarak yürürler..Konum içerik ve mahiyet yirmi dokuzuncu mektup telvihat bahsinde vardır…Ve bu dairedeki mahviyet kolay bir mahviyettir..çünkü karşılarında ki ayineler karşısından mahviyet bulamayan bir irade ve istidat zaten noksandır..Çünkü kemal karşısında bütün noksanlıklar haddini bilir..muhabbette varsa ve bir intibah kalbe doğsa o mükemmellik karşısında aşıkane şahsi olarak fena bulur…

Fakat;Cadde-i umumiye denilen yolda;Ahkam-ı Kur’anın gösterdiği..Cehd ve mücadele ve hizmette emri İlahiyeye iktidaen ancak müminler kardeştir..Ve nefsine nefsini tercih etmek ve umum ümmetin yürüyeceği bir geniş cadde tesis etmek ancak..İslamiyetin içtimai hayatı tanzimi ve esaslarındaki emrin müşterek istifadesi ve sosyal hayat sisteminin genişliği ve hizmetinin Kur’ani ölçüler ve kaliteyle bütün insanlığa şamil..delilli ve isbatlı..kalp ve aklın müşterek meşrebinde birlikte hareket birliğinin temin edildiği alanın belirgin hale gelmesidir…Burada ise;fenâ fi’l-ihvân denilen bir ittihad ve ittifakın yukarıda söz edilen ihlas düsturları içinde bir gayenin etrafında Himmet ve hizmetiyle,veraseti nübüvvet şuuru ve velayet-i Ahmediye A.S.M Ahlâkıyla ..yani Sünneti seniyenin iki kanatlı dairesinde,hem ameli hem fikri bir yürüyüşü tefani içerisindeki ruh ile yaşamaktır…

Belki bu kadar uhuvvet ve ihlas dersleri bu manada olan zorluğu, hizmet idealinin yüksek mahiyetiyle birlikte aşmak içindir..Çarkın işleyişinde azaların uyumu esas olduğundan,tahşidat bu meyanda çoktur ..Çünkü en müşkül olan fena denginde kaybolmaktır…

Evet,

Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.

Mesleğimizin kardeşlik olduğunu..Baba oğul ve şeyh ile murid mabeyninde olan sualsiz teslimiyet,yorumsuz itaat ve direkt hürmete bağlı bir ilişki değil..Hakiki kardeşlik vasıtalarıdır..İlmi gerekçeler ile müdellel oluşmuş kanaatlerin bir gaye etrafında ittifak ettiği ittihad ile çalıştığı uhuvvet dairesidir..Bir makam münasebeti değil.Tefani hakikatiyle hizmet-i İmaniye ve Kur’aniye namına bir araya gelmenin munis ve ünsiyetli işleyişidir…Olsa olsa ortaya bir üstadlık yani o ilim ve sanatta ustalık,hocalık talim edici öğretici gibi bir mana girer…mesleğimiz samimi dostluk ve kardeşlik olduğundan,meşrebimiz.yani;yol ve usulümüz,Samimî dost, fedâkâr arkadaşlık, kahraman kardeş ve takdir edici yoldaşlıktır…Bu samimi dostluk ve civanmert kardeşliğin en temel esası samimi İhlastır…Yani;gönülden, candan olarak, Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmektir...

Samimi kıran adam,bu dostluk ve kardeşliğin çok yüksek olan kulesinden alçalarak değersizleşerek..gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var,ve otada da kalamaz tutunacak yer bulamaz…

Efendimizi bir hadis-i şerifinde buyurmuş;

Peygamberimiz (a.s.m) buyuruyor ki: "Allah'ın öyle kulları vardır ki, onlar ne peygamberdir, ne şehittirler. Ama hem peygamberler hem şehitler onlara gıpta etmektedirler. Kıyamet günü onların Allah katındaki makamları bu gıptaya sebep olmaktadır. Bunun üzerine soruldu: "O bahtiyar kişiler kimlerdir? " Cevap verdi: "Onlar aralarında akrabalık ve birbirine mal verme konusu olmaksızın Allah için birbirlerini severler.Allah'a and olsun ki, onların yüzleri nurdur, onlar nur üzerindedirler.İnsanlar korktukları zaman onlar korkmazlar, insanlar üzüldüğünde onlar üzülmezler. Haberiniz olsun ki Allah dostları üzerinde hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de...."
(Ebu Dâvud -r.a- )

Rabbimiz cümlemizi onlardan eylesin…

Üstadımız demiş;

Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.

Nur hizmetine yapılan baskılar zamanında nur talebelerine korku vermekle vaz geçirmeye yönelik çok desiseler olmuş..bir iki mektuptan bir iki yer ;


Aziz, sıddık kardeşlerim,
Bu eski ve yeni iki medrese-i Yusufiyedeki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmeyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmayan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan zatları ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkışlayacakları gibi, melâike ve ruhâniler dahi alkışlıyorlar diye kanaatim var. Fakat içinizde hastalıklı ve nazik ve fakirler bulunmasıyla, maddî sıkıntı ziyadedir. Ve buna karşı da herbiriniz herbirisine birer tesellici ve ahlâkta ve sabırda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifte birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatap ve mücîp ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer ayna olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan ziyade sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum.


Evet,

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Meyve Risalesi çok ehemmiyetli ve çok kıymetlidir. Ümit ederim, bir zaman büyük fütuhat yapacak. Sizler tam kıymetini anlamışsınız ki, bu dershaneyi derssiz bırakmadınız. Ben, kendi hesabıma derim: Bu kadar zahmet ve masrafımızın meyvesi, yalnız bu risale ve Müdafaa Risalesi ve sizlerle beraber bir yerde bulunmak dahi olsa, o masraf, o zahmeti hiçe indirir ve bu musibetin on mislini de çeksem yine ucuz düşer.

Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste katî kanaatim gelmiş ki, Risale-i Nur ile kıraeten ve kitabeten iştigal, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman o musibet tezâuf edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir eder. Bazı esbaba binaen, ben en ziyade Hüsrev'i ve Hâfız Ali (r.h.), Tahirî'yi sıkıntıda tahmin ettiğim halde, en ziyade temkin ve teslim ve rahat-ı kalb, onlarda ve beraberlerinde bulunanlarda görüyordum. "Acaba neden?" derdim. Şimdi anladım ki, onlar hakikî vazifelerini yapıyorlar; mâlâyani şeylerle iştigal etmediklerinden ve kaza ve kaderin vazifelerine karışmadıklarından ve enâniyetten gelen hodfuruşluk ve tenkit ve telâş etmediklerinden, temkinleriyle ve metanet ve itmi'nan-ı kalbleriyle Risale-i Nur şakirtlerinin yüzlerini ak ettiler, zındıkaya karşı Risale-i Nur'un mânevî kuvvetini gösterdiler. Cenâb-ı Hak, onlardaki nihayet tevazu ve mahviyette tam izzet ve kahramanlık seciyesini umum kardeşlerimize teşmil ettirsin. âmin.
Kardeşlerim,

Gaflet ve dünyaperestlikten çıkan dehşetli bir enâniyet bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl-i hakikat-hattâ meşrû bir tarzda dahi olsa-enâniyetten, hodfuruşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risale-i Nur'un hakikî şakirtleri, buz parçası olan enâniyetlerini şahs-ı mânevîde ve havz-ı müşterekte erittiklerinden, inşaallah bu fırtınada sarsılmayacaklar.
Evet, münâfıkların ehemmiyetli ve tecrübeli bir plânı, böyle herbiri birer zâbit, birer hâkim hükmündeki eşhası, müşterek bir meselede böyle kaçınmak ve birbirini tenkit etmek asabiyetini veren sıkıntılı yerlerde toplattırır, boğuşturur, mânevî kuvvetlerini dağıttırır. Sonra, kuvvetini kaybedenleri kolayca tokatlar, vurur. Risale-i Nur şâkitleri, hıllet ve uhuvvet ve fena fi'l-ihvan mesleğinde gittiklerinden, inşaallah bu tecrübeli ve münâfıkane plânı da akîm bırakacaklar.
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Eski zamanda bir şeyhin müridleri pek çok olmasından, o memleketin hükûmeti siyasetçe telâş edip onun cemaatini dağıtmak istemiş. O zat, hükümete demiş: "Benim yalnız bir buçuk müridim var, başka yok. İsterseniz tecrübe edeceğiz."
O zat, bir yerde çadır kurdu, kendi binler müridlerini oraya toplattı. O da emretti: "Ben bir imtihan yapacağım. Her kim benim müridim ise ve emri kabul etse, Cennete gidecek."
Çadıra birer birer çağırdı. Gizli bir koyun kesti. Güya has bir müridini kesti, Cennete gönderdi! O kanı gören binler müridler, daha hiçbiri şeyhi dinlemedi, inkâra başladılar. Yalnız bir adam dedi: "Başım feda olsun." Yanına gitti. Sonra bir kadın dahi gitti; başkalar dağıldılar.

O zat, hükûmet adamlarına dedi: "İşte benim bir buçuk müridim bulunduğunu gördünüz."

Cenâb-ı Hakka yüz binler şükürler olsun ki, Risale-i Nur, Eskişehir imtihan ve mahkemesinde, şakirtlerinden yalnız bir buçuk kaybetti. O eski şeyhin aksine olarak, Isparta ve civar kahramanlarının himmetiyle, o zâyi olan bir buçuk adam yerine on bin ilâve oldu. İnşaallah, bu imtihanda dahi hem şark, hem garbın kahramanlarının himmetleriyle, çokları kaybedilmeyecek ve bir giden yerine on girecek.

Said Nursi

İnsânî zaafların îmân hizmetine mâni olmasına fırsat vermemek

Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkiniyle zayıf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâsla hizmetime zarar gelsin. En zayıf damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder, "zarûrettir, mecburiyet var" der, ruh ve kalbi susturur, doktoru müstebit bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise, fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir.Hem, gizli düşmanlarım da bu zayıf damarımdan istifâdeye çalışmışlar ve çalışıyorlar; nasıl ki korku ve tamâ ve şân ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü, insanın en zayıf damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler; îdamlarına beş para vermediğimizi anladılar.
Sonra, insanın bir zayıf damarı, derd-i maîşet ve tamâ cihetinde çok soruşturdular. Nihayetinde, o zayıf damardan birşey çıkaramadılar. Sonra, onlarca tahakkuk etti ki, onlar mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukuâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyâde resmen "Ne ile yaşıyor?" diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra, en zayıf bir damar-ı insânî olan şân ü şeref ve rütbe noktasında bana çok elîm bir tarzda o zayıf damarımı tutmak için emredilmiş. İhânetler, tahkirlerle, damara dokunduracak işkencelerle dahi hiçbir şeye muvaffak olamadılar ve katiyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünya şân ü şerefini bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfüruşluk biliyoruz, onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u câh ve şân ü şeref-i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihette dîvâne biliyoruz.
Sonra, bizim hizmetimiz îtibâriyle bizde zayıf damar sayılan, fakat hakîkat noktasında herkesin makbulü ve her şahıs onu kazanmaya müştak olan mânevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek ve o nîmet-i İlâhiyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat böyle benlik ve enaniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırrı-ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamaya binâ edilen hizmet-i îmâniye ile şahsî makâm-ı mâneviyeyi aramamak iktizâ ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîki ihlâsın sırrı bozulmasın. İşte bunun içindir ki, herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemâlât-ı ruhiyeyi Nur hizmetinin haricinde aramadığımı, zayıf damarlarımı tutmaya çalışanlar anladılar, bu noktada dahi mağlûp oldular.

Emirdağ Lâhikası


…….

Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.

Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur’ân-ı Hakîmin 1(1 : “Her nefis ölümü tadıcıdır.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.
2 : “Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” Zümer Sûresi, 39:30.)gibi âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevâidi pek çoktur. Hadiste (ev kemâ kàl) yani, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye bu rabıtayı ders veriyor.

Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı, ehl-i tarikat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki, âkıbeti düşünmek suretinde müstakbeli zaman ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.
Evet ölümün kat’iyeti..uzun emellerin dünyaya sığmayan ciheti..ve dünyanın üzerinde boğuşmaya değmeyen faniliği…Bu ciheti nazara almak ve düşünmek bir ömrü zaili baki hale getirmekteki hassasiyet ve ebedi kazanımlar..Ve bu yoldaki ciddiyet ancak akıbetteki son noktadır…Bu zaviyenin istikamete katkısı büyüktür..Mesleğimiz itibariyle ölümü tasavvur ve hayal etmek değil..Gelmesi muhakkak olan şey yakındır hükmüyle her an diye bakılabildiği gibi..Aleme yayılmış emellerde dünya ve kainatında o hükümden kurtulamayacağı hakikatiyle asıl maksad ve maslahatlarıyla istikametini bulur ve yerinde değerlendirilmeye hazır hale gelirler…

İkinci sebep, iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır.

İmanda yakin,Ancak ibadet ve tefekkürdeki devamla mümkün..Bir birini olgunlaştıran bu fiiller muhatabı olan Rahim-i Mutlak tarafından kıymetlendirilip nurlandırılır..İman ve tanınmak için yaratılmış bu alemde o manaya münasip hareket etmek hem İman ve imanın meyveleriyle nimetlenmek hem de o dairede muhafaza olunmayı netice verir..Tefekkür başka başka kapıların yakine açılmasına vesile olur..Çünkü akıldan, kuvve-i hayaliyeden maksad odur..ve onların müşahadesine alem açılmıştır..Bütün cihazların bu alemde işlemesine karşılık alemler vardır..gözden kulağa, kulaktan, kokuya..kalbe ruha ve binler latifeye münasip menziller vaz edilmiş..temaşaya açılmıştır..İmanı tahkiki ile elde edilen bir marifet ve muhabbette verdiği huzurla nazarı sahibinin dergahına yönlendirip,gayr olandan emellerini çekip,o makama münasip bir edeple her şeyini o münasebetle düşünüp Huzurda huzuru kazanıp riyadan kurtulur İhlası kazanır…

Her ne ise, bunda çok derecat, merâtip var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar kârdır. Risale-i Nur’da riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden, ona havale edip burada kısa kesiyoruz.

İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbabdan iki üçünü muhtasaran beyan edeceğiz.

BİRİNCİSİ: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.

Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir muavenet fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil onların hakikat-i ihlâslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedarikiyle meşgul olup vakitlerini zayi etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muavenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisan-ı hal ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem

(1 : “Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” Bakara Sûresi, 2:41.) âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar.

İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre, hodgâmlık cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakikî bir kardeşine ve o hususî hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir, hizmette kudsiyeti kaybeder, ehl-i hakikat nazarında sakîl bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder.

Şefkat tokatları risalesinden gayet ehemmiyetli bir bölüm;


YEDİNCİSİ
Şamlı Hafız Tevfik'tir. O kendisi diyor:
Evet, itiraf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek hizmet-i Kur'âniyede fütur verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şüphem de kalmadı ki, bu tokat o cihetten geldi.
BİRİNCİSİ: Lillâhilhamd, benim hatt-ı Arabiyem Kur'ân'a bir derece uygun bir tarzda ihsan edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sair arkadaşlarıma taksim etti. Kur'ân yazmak iştiyakı, risalelerin tebyiz ve tesvidindeki hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sair arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârâne bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, "Bu iş bana aittir," o vakit dedim. "Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur" gibi mağrurâne söyledim. İşte bu hatama göre, fevkalâde, hiç hatıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Hüsrev'e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki, o bir tokattır.
İKİNCİSİ: Ben itiraf ediyorum ki, hizmet-i Kur'âniyedeki kemâl-i ihlâs ve sırf livechillâh için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim.
Çünkü ben bu memlekette garip hükmündeyim, garibim. Hem, şekvâ olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanaate riayet etmediğimden, fakr-ı hale mâruzum. Hodbin, mağrur insanlarla ihtilâta mecbur olduğumdan-Cenâb-ı Hak affetsin-mürüvvetkârâne bir surette riyâya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni ikaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Halbuki, Kur'ân-ı Hakîmin ruh-u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan-ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber, hizmetimize de bir soğukluk, bir fütur veriyordu.
İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli-fakat inşaallah şefkatli-bir tokat yedim. Şüphemiz kalmadı ki, bu tokat, o kusura binaen gelmiş. O tokad da şudur:
Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhatabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum halde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hale hayret ettik. Ben de ve Üstadım da, "Bu neden böyle oluyor?" diye esbab arıyorduk. Şimdi kat'î kanaatimiz geldi ki, o hakaik-i Kur'âniye nurdur, ziyadır. Tasannu, temellük, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nurların hakikatlerinin meâli benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabanî görünüyor, yabanî kalıyordu. Cenâb-ı Haktan niyaz ediyorum ki, bundan sonra Cenâb-ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsan etsin, ehl-i dünyaya tasannu ve riyâdan kurtarsın. Başta Üstadım olarak kardeşlerimden dua rica ediyorum.
Pür kusur Şamlı Hafız Tevfik


Her ne ise, bu hamur çok su götürür. Kısa kesip, yalnız, hakikî kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samimî ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.

Birinci misal: Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hattâ bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirak-i emval (Mal ve şirket ortaklığı, hissedarlık.)düsturunu kendilerine rehber etmişler.

Bütün sû-i istimâlât ve zararlarıyla beraber, harika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar.

Halbuki, iştirak-i emvâlin, çok zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez. Herbirisi umuma gerçi bir cihette ve nezarette mâlik hükmündedir; fakat istifade edemez.

Bir mana;
Ehl-i dünya diyerek;Sermayenin geniş katılımlı yani hissedarlık hükmündeki iştiraki gösterir bir misal olarak değerlendirmiş… Kişisel katılım olarak bakıldığında, sermaye bir hisse alımı olarak bir ortaklığa aktarılır..O sermayenin kişinin elinde olduğundaki kuvveti, ortaklık alanında olduğundan kişi için yaptırımı daha çoktur..Ve ne kadar katılım olursa olsun katılımcı çokluğu karlılık gelirinin artmaması noktasında marj düşer..karlılık azalır…O hissenin hisse mahiyet değişmez…Bütün hissedarlar o yatırımın hisselerine sahiptirler ama fakat istifade edemezler…Mesela bir köprünün hisseleri diyelim..alınan hisse senedindeki hareketin getirisi ve sahiplerine olan kâr marjları onların köprü üzerinden geçerken ücret vermemesini temin etmez…Hem üretime bir katkı olmadığından kağıt üzeri bir iştirak ile harici çok etkilerin tesiriyle zarar etmek iflasa varan ekonominin evhamlarıyla zarar ederek, müflis duruma düşmenim kolay ve mümkün olduğu gerçeği ile birlikte..yinede iştirak etmekle elde edilen güç bütün entrikalara rağmen ve genişleyen hacimle ortaya çıkan netice onların kazanmasına sebeb olabiliyor..Ve o birliktelikten bir kuvvet elde ediyorlar..Komiteler teşkilatlar kurarak o birliktelik potansiyelini menfaatleri doğrultusunda suret ve şekil değiştiren kazanımlarla çıkarlarına hizmet ettirebiliyorlar…….

Her ne ise, bu iştirak-i emval düsturu a’mâl-i uhreviyeye girse, zararsız azîm menfaate medardır.

Çünkü bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor.

Çünkü, nasıl ki dört beş adamdan, iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor.

O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan, birer lâmba, oda ile beraber âyinesine girer.

Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede(Âhirete ait mal ve servet.)sırr-ı ihlâs ile iştirak(ortak olma katılma) ve sırr-ı uhuvvet(kardeşlik sırrıyla) ile tesanüd(dayanışma bir birini destekleme) ve sırr-ı ittihad(Bir fikirde birleşerek) ile teşrikü’l-mesâi, ( Ortak beraber çalışma. Birlikte çalışmak.) o iştirak-i a’mâlden hâsıl (Aynı işe, çalışmaya iştirak etmekten)olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i a’mâline(amel defterlerine)bitamâmihâ(bütün olarak) gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir.(Görülmüş ve gerçektir olmuştur)Ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır.

Allah`ın rahmetinin büyüklüğü ve genişliğinin lutuf ve ikram sahibi olmasının vermekte ihsan etmekte ki lazımıdır…


İşte, ey kardeşlerim! Sizleri inşaallah menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevap nerede, mezkûr misal hükmündeki iştirak-i a’mâl noktasında tezahür eden sevap ve nur nerede?

İkinci misal: Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar.

Sanat ve Üretmek adına olan iştirakler, iştirak-i emvalin hisse katılımından daha somut bir ameli ortaklıktır..gerçek istifade ortakların fikri ve fiili katılımlarıdır…

Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla on adam birleşmişler.

Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ... Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler. her birisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.

İşte, ey kardeşlerim! Madem umur-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir.

Acaba, uhrevî ve nuranî ve tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî ile herbirisinin âyinesine umum nur in’ikâs etmek ve herbiri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz!

İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.

“Şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi. Rütbe hırsı.(İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ü şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya içinde gayet dağdağalıdır; çok ahlak-ı seyyienin de menşeidir; ve insanların da en zaif damarıdır. Yâni: Bir insanı yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar; hem onun ile onu mağlub eder.(mektubat)”

Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip (HAŞİYE) onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi hubb u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir.



Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i mânevîyi şahsî, hodfuruşâne, rekabetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek, Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.

Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez.

Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmünü kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra eder.

Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum.

Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim bazan aldatıyorlar. Onun için bazan şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.

Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıptakârâne bir hodgâmlık olabilirdi.

Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz.

Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.

Pederâne, mürşidâne mesleklerdeki gıptakârâne hırs-ı sevap ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda geldiğine delil, ehl-i tarikatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.

(HAŞİYE) : HAŞİYE Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.

Üstadımız meseleyi burada sona yaklaştırırken Risale-i nur mesleğindeki hususiyetleri nazara verip..Temkinli olunması ifade eder..hem bir mühim nokta ifade etmiş demiş ki; Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Demek, Risale-i nurlarla olan mesaimiz ve hizmetle olan iştigalimiz bizleri İhlasın en hakikatli ve kazanımlı dairesine idhal eder..Çünkü emrin içeriğini ve rıza-i İlahiyenin gereğini tahkiki iman dersleriyle yakine getirip o kanaat ve itminanla hareket edebilmeyi kolaylaştır bir mahiyettedir…Neden ve niçinleri bilinen fıtri bir hareket iradelere şevk verici bir niteliğe haizdir...



Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü bâki, uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır; Bâkî-i Hakikînin yoluna sarf ediniz. Çünkü Bâkîye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur.
Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır. Ve madem bu fâni ömrü bâki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek.
İşte o çare budur: Allah için işleyiniz.Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.
Üçüncü lem’a



ÜÇÜNCÜ MÂNİ: Korku ve tamâdır. Bu mâni diğer bir kısım mânilerle beraber Hücumât-ı Sittede tamamıyla izah edildiğinden, ona havale edip, Cenâb-ı Erhamürrâhimînden bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmma muvaffak eylesin. Âmin.



Allahım! İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.



“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.


El Fatiha…