+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 2 Sayfa var 1 2 SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 17

Konu: İnsana Hakim Olan Madde midir Mana mıdır? Ruhmudur, Bedenmidir?

  1. #1
    MuM
    MuM isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Guest MuM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Mesajlar
    3.600

    Standart İnsana Hakim Olan Madde midir Mana mıdır? Ruhmudur, Bedenmidir?

    Ruh ile beden, madde ile mana...iç içe... girift...

    Ancak hangisi hangisi üzerinde hakim...

    Hakim olan ruhtur diyeceğiz fakat yenilen bir maddi haram bir lokmanın ruh üzerindeki etkisini nasıl izah edeceğiz.

    Maddi günaha müptela olan bedenin ruhu manen etkisi altına alması...

    maddenin manaya olan etkisi...

    ve mananın maddeye olan etkisi....

    bedenin,cismaniyetin ruhaniyete etkisi...

    ruhun bedene etkisi...

    hangisi asıl...hangisi tebei...

    selam ve dua ile.

  2. #2
    MuM
    MuM isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Guest MuM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Mesajlar
    3.600

    Standart

    ÜÇÜNCÜ REMİZ:


    Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:


    Bazen dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.


    Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ Bazen söner ve ölür.


    Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder....




    sual, maddi bir lokma, maddi bir kelime, maddi bir dane, maddi bir öpme manevi latifeyi nasıl batırır? nasıl hakim olur?

  3. #3
    Pürheves Semanur - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Bulunduğu yer
    İstanbul
    Mesajlar
    263

    Standart

    Mum kardeş, çok iyi risale-i nur bildiğimden değil sadece yeni okuduğum bir mevzu olduğu için bir şeyler yazıcam..
    Üstad sünühatta buna benzer bir yorum yapmış
    ama ne kadar denk düşer soruna bilemem
    Kezalik kainata serpilmiş katarat ve lemeaat-ı hayatın dahi muhassalı bir hayat-ı umumiye var olmak gerektir. Hayat varsa ruh da vardır. Öteki gibi münteha-ı ruh bir mebde-i ruhun cilve-i feyzidir. O mebde-i ruh dahi, hayat-ı ezeliyenin tecellisidir ki, lisan-ı tasavvufta hayat-ı sariye tesmiye ederler. işte ehl-i istiğrakın iştibahının sebebi ve şatahatın menşei, şu zılli asla iltibas etmeleridir.
    Ne anladığını bana da izah edersen sevinirim, Ben çok net bir yorum yapamadım açıkçası

  4. #4
    Dost akif44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    28

    Standart

    "Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona müsahhar kalsın ve tâbi olsun. Belki madde, bir mâna ile kaimdir. İşte o mâna, hayattır, ruhtur. Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki, herşey ona irca' edilsin. Belki hâdimdir; bir hakikatın tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatın esâsı da ruhtur. Bilbedâhe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, Kemâlât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esâsın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esâs; hayattır, ruhtur, şuurdur. Hem bizzarure madde lüb değil, esâs değil, müstekar değil ki, işler ve Kemâlât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir Sûrettir. Görülmüyor mu ki: Gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gâyet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nûr-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuûr âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor. İşte hiç mümkün müdür ki: Bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuûr ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuûrlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki: Şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mânanın ve ruhun ve hayatın ve hakikatın şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaât ve semeratının menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine irca' edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat'â ve aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaât gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.

    (Sözler/ 29. Söz./Orjinal Sayfa:539)

  5. #5
    Dost akif44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    28

    Standart

    "
    İnce remizli bir mesele: Nasıl ki su, kendi zararına olarak incimad eder. Buz, buzun zararına temeyyu eder. Lüb, kışrın zararına kuvvetleşir. Lâfız, mânâ zararına kalınlaşır. Ruh, ceset hesabına zayıflaşır. Ceset, ruh hesabına inceleşir. Öyle de, âlem-i kesif olan dünya, âlem-i lâtif olan âhiret hesabına, hayat makinesinin işlemesiyle şeffaflaşır, lâtifleşir. Kudret-i fâtıra, gayet hayret verici bir faaliyetle, kesif, câmid, sönmüş, ölmüş eczalarda nur-u hayatı serpmesi bir remz-i kudrettir ki, âlem-i lâtif hesabına şu âlem-i kesifi nur-u hayatla eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor, hakikatini kuvvetleştiriyor.
    Evet, hakikat ne kadar zayıfsa da, ölmez, suret gibi mahvolmaz. Belki teşahhuslarda, suretlerde seyrüsefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gittikçe genişlenir. Kışır ve suret ise eskileşir, inceleşir, parçalanır; sabit ve büyümüş hakikatin kametine yakışmak için, daha güzel olarak tazeleşir. Ziyade ve noksan noktasında, hakikat ile suret mâkûsen mütenasiptirler. Yani suret kalınlaştıkça hakikat inceleşir. Suret inceleştikce, hakikat o nisbette kuvvet bulur.
    İşte, şu kanun, kanun-u tekâmüle dahil olan bütün eşyaya şamildir. Demek, herhalde bir zaman gelecek ki, kâinat hakikat-i uzmâsının kışır ve sureti olan âlem-i şehadet, Fâtır-ı Zülcelâlin izniyle parçalanacak, sonra daha güzel bir surette tazelenecektir. "

    29.Söz / İkinci Maksat Dördüncü Esas.

  6. #6
    Dost akif44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    28

    Standart

    Değerli Kardeşim Haram lokma örneği mananın maddeye hakim olduğunu gösterir ..Haram Lokmanın menfi tesiri onun haramiyetine dair olan emr-i ilahi nedeni iledir..Yoksa madde aynı maddedir..

    Dünya darul hikmet olduğundan ruh bedene tabi olmuştur..ancak bu bedenin ruha hakim olduğu anlamında değildir..Tabi olmakla hakim olmak aynı şeyler değildir.. Hakim olmada hakim olunan üzerinde tam bir tasarruf vardır..Tabi olmak ise bir emir ve irade üzerine boyun eğmektir..Yoksa tabi olanın hususiyetleri itibariyle inkişaf ederek tebaiyetten çıkması her zaman mümkündür...

  7. #7
    Vefakar Üye muhayrık - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2008
    Mesajlar
    351

    Standart

    Alıntı MuM Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster


    sual, maddi bir lokma, maddi bir kelime, maddi bir dane, maddi bir öpme manevi latifeyi nasıl batırır? nasıl hakim olur?
    ben nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum insanda oyle latifeler var ki bi yanlış yönde istimal edildi mi bir daha eski haline dönmesi zor hatta imkansız yani ölüyo, , mesela haya duygusu insanda olan bi latife ve bu bir perde gibidir, insan bu perdeyi bi yırttı mı o perdeyi artık eski safvetini bulması zor bazen imkansız oluyo. süt bozulsa yenir ama yağ bozulsa yenmez gibi birşey diyebiliriz. bazı latifeler ölebiliyor onun için dikkatli olmak lazım heralde

  8. #8
    Dost akif44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    28

    Standart

    Biraz konu dağılacak ama bakış açısını yakalamak önemli olduğundan aşağıdaki bölüm ve izahın da bu meseleyi aydınlatacağını düşünüyorum...
    -----------
    "Güzellik Ve Doğruluk Da "Ol" Emrine Tabidir


    “Ammâ mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: ‘Cenâb-ı Hakk bir şeye emreder, sonra hasen olur; nehyeder, sonra kabih olur.’ Demek, emir ile, güzellik; nehiy ile, çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh, mükellefin ıttılâına bakar ve ona göre takarrür eder. Şu hüsün ve kubh ise, sûrî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ, sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki, namazını ve abdestini fesada verecek bir sebep, nefsü’l-emirde varmış lâkin, sen ona hiç muttalî olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mûtezile der: ‘Hakikatte kabih ve fâsiddir. Lâkin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin ve özrün var.’ Öyle ise Ehl-i Sünnet mezhebine göre, zâhir-i şeriata muvâfık olarak işlediğin ameline, ‘Acaba sahih olmuş mu?’ deyip, vesvese etme. Fakat, ‘Kabul olmuş mu?’ de; gururlanma, ucb’a girme.” (21.Sözün ikinci Makamı.Dödüncü Vecih)

    İnsanoğlu mülk alemine geldikten sonra beyin ve algıların gelişimi ile varlık aleminin işleyiş kurallarına muhatap olmaktadır. Bu çerçevede iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi tanımlamaları öğrenmektedir. Bu şekilde mülk alemi tanımlanmakta, insanın bu aleme muhatap oluşunun çerçevesi çizilmekte ve bu çerçeve içinde yaratılışın asıl gayesi olan Halık-ı Alem’i tanıyıp, O’na muhatap olma ve sevgiyle, samimiyetle yönelme sonucu hedeflenmektedir. Bu sonun gerçekleşmesi yolunda kâinat denen zemin, insanın idrakine göre hazırlanmış ve mülk onun sınırlı algılarına mana ifade edecek tarzda şekillenmiştir. Bu durumda, eşyadan esmaya ulaşma konumunda olan insan, alemin tamamını kendi algılarına münhasır olarak algılama ve kabul etme zaafı ile yüz yüzedir. İşin daha da kötü olan yönü, kulun Alemlerin Yaratıcısı’nı da kendi algılarının sınırlılığında algılaması ve o Zat-ı Mukaddes’in de varlık aleminin tanımlarıyla sınırlı kalması gerektiği gibi bir vehme kapılmasıdır. Mülk aleminin bütün doğru-yanlış, iyi-kötü gibi tanımlamaları hiçbir şekilde Halık-ı Kâinat’ı bağlamamakta, sadece varlık lisanı ile kulların O’nu tanıması için konmuş kurallar şeklinde karşımıza çıkmaktadırlar. Aslında O’nun yapmamızı emrettiği şeyler, yasakladığı şeyler çirkindir. Yoksa, O’nun dışında tanımlanmış bir kısım doğru ve yanlışlar, güzel ve çirkinlere O tabi olmak ve o tanımlara göre hüküm vermek durumunda değildir. İnsanlar genellikle esbab aleminin sınırlılığında ve darlığında varlıkları anlamak konumunda oldukları için, Halık-ı Kâinat’ı da bu yapı içerisinde idrak etmeye çalışmanın doğurduğu problemleri sıklıkla yaşamaktadırlar. Zaman ve mekândan münezzeh, dolayısıyla zaman ve mekân içinde yapılmış tanımların dışında olan O Zat-ı Mukaddes’i maddi boyutun değer yargıları ile anlamaya çalışmak, O’nu maddi alemin darlığında görmeye çalışmak ve sebep sonuç ilişkileri içinde anlamaya çalışmak gibi büyük bir yanlışlıktır. Varlık aleminin başlangıcında iyiyi ve kötüyü tanımlayan kudret, zamanın her bir anında, aynı tanımlamalara devam ediyor ve tanımlar O’nun istekleri doğrultusunda şekilleniyor olmalıdır. Başlangıçta her şey nasıl O’nun ilmi, iradesi ve isteği doğrultusunda bir değer almış ve kıymet ifade eder hale gelmişse; aynı şey zamanın en küçük dilimlerinde de geçerlidir. Her şey genel bir değerlendirmenin yanında anda, yani zamanın en küçük dilimlerinde de ezeli irade doğrultusunda yeniden kıymet almakta ve bir değer ifade etmektedir. Bu değerlendirmeyi yapan Adil-i Mutlak herhangi bir şeyin bağlayıcılığı ve sınırlılığı altında değildir. Maddi boyutta çirkin olarak gözüken bir şey O’nun güzel demesi ile güzelleşir; aynı şekilde maddi alemin en güzeli sadece O’nun çirkin demesi ile çirkinleşir. Eşyanın asli değerlerini ve esas kıymet-i harbiyesini belirleyecek olan yalnızca İlahi hükümdür. Çünki, bütün vasıfları her anda ve zamanın bütününde tanımlayan, değer atfeden ve kıymet veren O’dur. Nefsülemiri de esas olarak belirleyen o irade ve Rabbü’l-Alemin’in kabulleri ve yüklediği değerlerdir. İbadetlerin kabul olup olmadığı söz konusu olduğunda da yukarıdaki ölçüler dikkate alınmazsa, tanımlanmış bir alanda karşılıkları belli olan ibadetler ve sevaplar ile hüküm vermek durumunda bir yaratıcı düşüncesi hakim olur ve o yaratıcının tanımlanmış ibadetlere belirlenmiş karşılıklar vermek durumunda olduğu zannedilir. Bu durumda bütün gayret, yapılan ibadeti tanımlanmış olan ibadet şekline eksiksiz olarak uydurmaya yönelir. Şekle verilen bu büyük önem zaman zaman rıza-yı İlahiyi kazanma çabasının önüne geçer. Sebep-sonuç bağlantılarının eksiksiz yerine getirilmesi ile tanımlanan güzel ya da doğru tanımının ortaya çıkacağı düşünülür. Bundan sonra yapılan ibadetin tanımlanmış ibadetle uyumlu olup olamdığı noktasında endişeler, şüpheler ortaya çıkar. Bunun da doğru cevabını bulabilmek mümkün olmayacağı için endişeler ve sıkıntılar zaman zaman hayatı yaşanmaz hale getirebilir. Aslında her şey gibi ibadetlerin de güzeli, onu emreden Zat-ı Mukaddes’in güzel algılaması iledir. Asli güzeli belirleyen ise varlıkların maddi alemdeki görüntüleri değil, uhrevi alemlere olan yansımalarıdır. Bu güzelliğin belirlenmesinde İlahi irade, kulun yaptıklarıyla ilgili bilgisini ve niyetini önemli bir faktör olarak dikkate almaktadır. Maddi boyutun bir parçası olan ibadetin şekli pek çok noktadan önemli olmakla birlikte, hükmü veren için temel faktör değildir. Yani esas olan şekil değil, rızadır. Her varlığın, her işleyişin, her unsurun kıymetini belirleyen Rabb-ı Kerim’i, Halık-ı Kâinat’ı razı edebilme derecesidir. O Zat-ı Mukaddes şeklen en kötü ibadeti niyete göre ve samimiyet ölçüsünde en makbul ibadet olarak kabul edebilir. Kasıt ve bilgi dışındaki eksiklikler ibadetlerin bu güzellik ve doğruluk tanımını hiç etkilememektedir. Unutularak yeme içmenin orucu bozmaması gibi abdest veya namaz gibi ibadetlerde de farkında olunmadan yapılan yanlışlar ve eksiklikler ihlas ve samimiyet ölçüsünde eksiksiz ve güzel kabul edilecektir ve bunların uhrevi alemlere her şeyin hakikatini kaydedildiği nefsülemire eksiksiz ve güzel olarak yansıyacaktır. Bu noktada Mu’tezile mezhebi ibadetin aslında kabahatli ve eksik olduğunu ancak, bilmemenin bir özür olarak kabul edilmesi nedeni ile ibadetin yapılmış hükmünü alabileceğini ifade eder. Ehl-i sünnet itikadına göre kulun samimi ifadesi karşılığında bilmediği bir eksik var olsa bile, İlahi irade öyle kabul ederse bu ibadet aslında ve özünde hem de nefsülemirde noksansızdır. Bütün bunlardan sonra kula düşen Halık-ı Kâinat’a, Rabb-ı Kerim’e samimiyetle yönelip ibadetleri şekli boyutuyla da eksiksiz yerine getirme noktasında üzerine düşeni yaptıktan sonra “acaba!”larla uğraşmamak, eksiklikler ve noksanlıklar üzerinde durmamaktır. Namazı ya da abdesti bozacak herhangi bir durumun belirgin emaresi yoksa her ikisini de eksiksiz ve noksansız yerine getirdiğini kabul etmektir. Bilgi dışında varlığı muhtemel olan eksiklik ve noksanlıklar yok kabul edilir. Kişi abdestini bozduğunu hatırlamıyorsa abdesti var demektir, namazı bozan herhangi bir uygulamanın belirgin emaresi yoksa namaz makbuliyete şayan ve sahih kabul edilmelidir. Bilgi dışındaki eksiklikler ve noksanlıklar kasıt ve irade olmamak şartıyla yok farz edilir. Bütün bunlardan sonra kul en son hükmü İrade-i Mutlaka’nın vereceğini bilmeli ve ibadetinin kabul edilmesi noktasında O’na yönelmelidir. Aksi takdirde, şeklen eksiksiz yerine getirdiği ibadeti Rabb-ı Kerim’in kabul etmesi gerektiğini düşünmek ve bundan emin olmak edebe aykırı olduğu gibi, büyük günahlardan olan “ucb”u doğuracaktır. Kul hiç bir zaman yaptıklarının kesin sonuç getireceği ve mutlaka kabul edilmesi gerektiği duygusuna kapılmamalıdır. Belirli ölçüde kalmak şartıyla ve gurura engel olacak ölçüde “kabul oldu mu?” şüphesi kulluk açısından ve samimiyetle Sultan-ı Kâinat’a hakkıyla yönelebilmek noktasında daima faydalıdır ve teyakkuzda olmaya vesiledir.

    http://www.risaleinurenstitusu.org/

  9. #9
    Dost akif44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    28

    Standart

    Alıntı muhayrık Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    ben nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum insanda oyle latifeler var ki bi yanlış yönde istimal edildi mi bir daha eski haline dönmesi zor hatta imkansız yani ölüyo, , mesela haya duygusu insanda olan bi latife ve bu bir perde gibidir, insan bu perdeyi bi yırttı mı o perdeyi artık eski safvetini bulması zor bazen imkansız oluyo. süt bozulsa yenir ama yağ bozulsa yenmez gibi birşey diyebiliriz. bazı latifeler ölebiliyor onun için dikkatli olmak lazım heralde

    Değerli Muhayrik Kardeşim, latifelerin ölmesi meselesi beni çok eleme düçar etmişken Ramazının sonlarına doğru Arif Yıldız Hocamızın bir proğramını dinlerken bu konu ile ilgili müjdeli bir izah ile karşılaştım.. bunu da göz ardı etmemek lazım...Cenab-ı Hak ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır ..ihlas ve gayret ile ölen latifelerin dirilmesi Cenab-ı Hakk'a ağır gelmez..ama o ihlas ve gayreti yakalamak da kolay değildir..En iyisi latifeleri öldürmemek için elden gelen gayreti göstermek lazım..

  10. #10
    Dost akif44 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2008
    Mesajlar
    28

    Standart

    İ'lem eyyühe'l-aziz! Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefiheyle gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.

+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. İnsana olan nimet-i İlahiye, ta'dad ile bitmez, tükenmez...
    By gamze-i_dilruzum in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10.05.13, 18:02
  2. Dünyayi ve ondaki mahlukati mana-yi harfiyle sev. Mana-yi ismiyle sevme"
    By gamze-i_dilruzum in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 18.02.13, 10:57
  3. Nur Talebeleri Aşık mıdır,Şefkatli midir?
    By myd38 in forum Risale-i Nur Talebeliği
    Cevaplar: 118
    Son Mesaj: 20.12.09, 02:27
  4. Âlem-i Mânâ ile İhtilat Kesilmiş midir..?
    By tename in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 13.05.09, 20:49
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 14.01.08, 19:13

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0