+ Konu Cevaplama Paneli
1. Sayfa - Toplam 4 Sayfa var 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 ve 35

Konu: Nefsim Derken Ne Kastolunur? Ben ile Nefsim Ayrı Ayrı Varlıklar mıdır?

  1. #1
    MuM
    MuM isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Guest MuM - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2006
    Mesajlar
    3.600

    Standart Nefsim Derken Ne Kastolunur? Ben ile Nefsim Ayrı Ayrı Varlıklar mıdır?

    Nefsim Derken Ne Kastolunur? Ben ile Nefsim Ayrı Ayrı Varlıklar mıdır?

    Misal bir günah işlediğimizde nefsime uydum deriz...

    Uyduğumuz nefs ise...

    Bizdeki hakikat ne?


    Nefse Uyan ne?Nefse uyan varlık ne

    Nefs ile Nefse Uyan ben farklı şeyler değil midir?

    Nefse Uyan varlığımızın adı nedir?

    Ayrı Ayrımıyız...?

    Madem nefsimiz yaptırıyor ve sebeb oluyor tüm kötülüklere Nefse uyanın bunda ceza görmesi neden? Hem nefs vazifesini yapıyor ise? Nefs ile birlikte yanan ben neyim o cezada... Nefs hep kötülüğü istiyor ise ve böyle bir hakikati varsa nefsimle beraber benim yanmam niçin

    Nefsimizi terbiye etmek diyoruz?

    Bozuk bir halde mi verilmiştir ki terbiye olunsun?


    Nefsimizi terbiye eden varlık ne bizdeki... Adı nedir?

    Nefs ile ben ayrı ayrımıyız?

    Bir de şeytan var tabi ki...

    Nefs, şeytan? hangisi hangisinden ders alır, hangisi şer cihetinde üstündür...ve bunların dışında kalan ben...

    yoksa bizim yunusun dediği mana bu mu?

    Bir ben var benden içerü...

    ?

    Gerçekten merak ettim...

    Hakkınızı helal ediniz..



    MuM


  2. #2
    Biz
    Biz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Yasaklı Üye Biz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    1.668

    Standart

    Cenab-ı Hak, insana, kendi isim, sıfat ve şuunatını tanıtmak ve kavratmak için insanı, çok değişik ve geniş hissiyat, cihaz, ölçü ve kıyaslarla donatmıştır. İnsanın bu kıyasları yapabilmesi için, çeşitli ölçü ve mizanlar vermiştir.

    İnsanda, akıl, kalb ve vicdan gibi latif ve nurani hissiyat ve cihazlar olduğu gibi, kesif ve maddi cihazlar ve duygular da vardır. İşte, insandaki bir takım kabiliyet ve yetenekleri geliştirmek ve inkişaf ettirmek için mücahede ve mücadele için nefis ve şeytan yaratılmıştır. Bazı tabirleri izah etmeye çalışalım.

    Nefis; Burada nefisten kasıt, insanın hayra da şerre de gidebilecek hissiyatın ve bedendeki cihazların tümüne verilen genel bir tabirdir. Nefis dediğimiz hissiyatlar, İslami bir terbiye ile terbiye edilirse sahibini en yüksek makamlara çıkarır. Batıl ve sapkın yollarda işlettirilirse, en aşağı derecelere düşürür.

    Nefs-i Emmare; İnsanı kötülüğe sevk eden ve terbiye edilmeye müsait bir cihazdır. Nefis genel hissiyattır, nefs-i emmare ise bu nefisten bir şubedir.

    Ene, benlik ve enaniyet anlamında kullanılmaktadır. Bu da Nefis diye isimlendirdiğimiz, genel hissiyat ve ölçülerden, bir cüz ve bir cihazdır. Gayesi ise, vahid-i kıyas dır. Yani Allah’ın mutlak sıfat ve isimlerini anlamakta kullanılan bir kıyas vasıtası ve aracıdır. Bu vasıta ve aracı, gayesinin dışında kullanıp su-i istimal ile sahiplensek, o zaman nefis hesabına sahibini firavunlaştırır. Bizim Cüz-i kudretimizi, Allah'ın külli kudretini anlamakta ve kıyaslamakta kullanmak için verilmiştir. Böyle değilde, ben yaptım, ben ettim, benim malım, ben işledim yolunda kullanıp haksız sahiplenirsek, o zaman şer hesabına geçer. Emanet olarak verilen bu ene, yanlış kullanılıp Allah'ın sıfatlarının anlaşılması için değil, kendimizi makam ve kudret sahibiymişiz gibi göstermeye vesile olacak şekilde kullanırsak o zaman emanete hıyanet etmiş olacağız.

    İrade ise, insana verilen bütün bu cihaz ve kabiliyetleri hayırda mı, şerde mi kullanacağına karar veren en önemli itibari bir cihazdır. Bu da Nefis dediğimiz ruh ve cesedimizin toplamından bir cüz ve bir parçadır.

    İrade, benlik, şehvet, gadap, akıl, heva, bunların hepsi büyük emanetin parçalarıdır. Her birinin vazifesi ve işleyişi farklılık arz eder. Bunların emmare olan, yani kötülük ve şer yönünün bütününe nefis denilmiş. Ene, nefis’tendir ama, Nefis, Ene’den ibaret değildir. alıntı

  3. #3
    Biz
    Biz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Yasaklı Üye Biz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    1.668

    Standart

    Ene ve nefsi, bazı ilim erbâbı beraber düşünmüşlerdir. Fakat muâzzez Üstadımız, bunlara değişik açıdan bakmaktadır. Nefis, genel manada varlık anlamında kullanılmaktadır. Bu açıdan bakılırsa, Üstada göre her şey bir nefistir, yani bir varlıktır. Dünya dâhi bir nefistir. Her nefis ise ölümü tadacaktır. Ölümü, kıyâmet olarak genel anlamında düşünürsek, dünyanın da varlık cihetiyle nefis olduğu ve kıyâmette öleceği ortaya çıkar.

    Ayrıca nefis; Özel manada, insanda ve cinlerde imtihâna medâr, ayrı bir duygudur. Bu cihette terbiye ile nefiste mertebeler husule gelir. Enâniyet ise, Üstadımıza göre ruhtan ve nefisten ayrı, kendine âit özelliği ve şuuru olan bir histir.

    Muazzez Üstadımız 30. Söz'de eneyi şöyle tarif etmiştir: “Demek ene, âyine misal ve vâhid - kıyâsi ve âlet-i inkişâf ve manâ-i harfi gibi, manâsı kendinde olmayan ve başkasının manâsını gösteren vücud-u insâniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyeti ademiyetin kitabından bir eliftir.”

    Bu izâha göre enâniyet, Allah’ın imtihâna müstâid olarak yarattığı kullarına, verdiği özel bir histir. Ene; İnsanın fıtratında ve yapısında kendine ait şuuru olan bir tel olup, insâniyet elbisesi içerisinde işleyen bir ip, ayrıca adem yazısından (Elif, Dal, Mim) üç harften biri olan, eliftir. Anlaşıldığı üzere enâniyet, yani insandaki tesâhub ve sahiplenme hissi olmadan, insan hakiki insan olamıyor ve imtihâna girip terakki edemiyor.

    Demek ki ene, nefisten ayrı olup, ruhun sahiplenme duygusu, olarak tarif edilebilir. alıntı

  4. #4
    Biz
    Biz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Yasaklı Üye Biz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    1.668

    Standart

    "Hem o târik-üs salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını, onun nefs-i emmaresinden almak için, dehşetli tehdid eder." deniliyor. Bunu açıklar mısınız?

    Burada kullanılan nefis ve nefs-i emmare ifadelerini izah etmek gerekmektedir. Nefis ile: Maddi ve manevi herşeyimiz kastedilmektedir. Nefs-i emmare ise: İnsan'a sürekli kötülükleri emreden ve insan da bulunan şeytanın talebesidir. Bu nefs-i emmare, Kur'anın emri altına girmek istemiyor. İnsanın maddi ve manevi cihazatını yanlış yollarda kullanmak istiyor.

    Gerek insanın ruhu ve gerek ise bedeni ve bedene takılan organları kendisine ait değildir. Bunlar, Allah tarafından insana emanet verilmiştir. İnsan bu cihazları, keyfine göre, istediği gibi değil; asıl mal sahibinin isteği doğrultusunda kullanacaktır. Keyfine göre kullansa, ahirette cezasını çekecektir. denmektedir.

    İnsan'a takılan cihazlar ne için verilmiştir. Ve nasıl kullanılsa faydalı olacaktır?

    Bu soruların izahı 6. Sözde detaylı bir şekilde bulunmaktadır. Oraya bakılabilir. Alıntı

  5. #5
    Biz
    Biz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Yasaklı Üye Biz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    1.668

    Standart

    Alıntı MuM Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Nefsimizi terbiye etmek diyoruz?
    "İşte, Hazret-i Gavs'ın bu emrinin mânâsı şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hâkim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir." Lemalar

  6. #6
    Ehil Üye nurhanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    3.463

    Standart

    Öyle de: Bütün hayvanî cesedlerde kemal-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü türlü cihazat ile kemal-i intizam ile teslih etmek, türlü türlü hizmetlerde kemal-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki cihazatları sayısınca yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla gayet parlak bir surette cemal-i rahmetini ve kemal-i rububiyetini gösterir.
    (Sözler - 658)
    Risale-i nur bir imtihan kitabıdır.
    Davasına sadık olmayan insanların başarı ihtimali yoktur.



  7. #7
    Biz
    Biz isimli Üye şimdilik offline konumundadır
    Yasaklı Üye Biz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jun 2008
    Mesajlar
    1.668

  8. #8
    Ehil Üye nurhanali - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2007
    Bulunduğu yer
    istanbul
    Mesajlar
    3.463

    Standart

    Evet, Cennet, bütün lezâiz-i mâneviyeye medâr olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismâniyeye de medârdır.
    Suâl: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennetle ne alâkası var? Mâdem ruhun âlî lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezâiz-i cismâniye için, bir haşr-i cismânî neden icâb ediyor?
    Elcevap: Çünkü, nasıl toprak suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat, masnuât-ı İlâhiyenin bütün envaına menşe' ve medâr olduğundan bütün anâsır-ı sâirenin mânen fevkıne çıktığı gibi; hem, kesâfetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyet itibâriyle, tezekkî etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet, en câmi', en muhît, en zengin bir âyine-i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mîzana çekecek âletler, cismâniyettedir. Meselâ, dildeki kuvve-i zâikâ, rızık zevkinde enva-ı mat'umât adedince mîzanlara menşe' olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı.
    Hem, ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazâtı, yine cismâniyettedir.
    Hem, gayet mütenevvi' ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidadlar, yine cismâniyettedir.
    Mâdem şu kâinatın Sânii, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva-ı ihsanâtını tattırmak istediğini, kâinatın gidişâtından ve insanın câmiiyetinden, On Birinci Sözde ispat edildiği gibi, kat'î anlaşılıyor. Elbette, şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsülâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraâ-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinata bir derece benzeyecektir; hem cismânî, hem ruhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir. Ve o Sâni-i Hakîm ve o âdil-i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa, hikmet ve adâlet ve rahmetine zıd bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle Onun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir; kâbil-i tevfîk olamaz.28:söz

    Eğer nefsini seversen, çünki senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir, sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun.
    (Sözler - 359)

    Risale-i nur bir imtihan kitabıdır.
    Davasına sadık olmayan insanların başarı ihtimali yoktur.



  9. #9
    Ehil Üye Abdulbaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    55
    Mesajlar
    3.610

    Standart

    Nefsin mahiyeti


    Nefis (nefs) Risâle-i Nur’da, Cenâb-ı Hakkın abdi ve memlükü olarak tarif edilmektedir.1 Lugatta ise; can, kişi, kendi, öz varlık; bir şeyin zatı olan, kendisi; şehvet ve gadabın mebdei (kaynağı) olan kuvve-i nefsâniye; fıtrî meyil, bedenin hissî istekleri olarak mânâsını bulmaktadır.

    Yunus Emre nefsi, kısa ve öz olarak şöyle tarif etmiştir:
    “Nefistir seni yolda koyan (yürümeni sağlayan, yolda tutan, ilerleten) / Yolda kalır nefse uyan (nefs-i emmâre)”
    Nefis insanın yaşaması, hayatını sürdürebilmesi, yemesi, içmesi ve çoğalıp üremesi ve nihayetinde Yaratanını bilmesi için yaratılmıştır. Ruh bir kanundur, bir emirdir ve kanunun işleyeceği bir zemin gereklidir. Nefis bu kanuna insan bedeninde manevî bir mekân teşkil etmektedir. Belki nefis, kuvvelerin2 yerleştiği bir zemin, bir yerdir.

    Nefsi anlamakta zorlanmamızın bir sebebi de soyut bir varlık olmasıdır. Vücudumuzun neresinde? Nasıl bir şekli var? Mahiyeti ve işleyişi nasıldır? Tam olarak bilemiyoruz. Hatta hayal bile edemiyoruz.
    Akla yakınlaştırmak için; insan bedenini yanan bir kandile benzetirsek:
    Kandilin yağı: Nefis
    Camı: Ene
    Yanan alevli kısım: Ruh
    Fitil ve diğer kısımları: Diğer lâtifeler
    Anne rahmindeki bir ceninde, ruhun üflendiği 4. aya kadar, kalbi, beyni ve diğer organlarının hepsi muntazaman çalışmaktadır. Fakat bunun bir bitkiden çok farkı yoktur. Yani bu cenin, yanmayan bir kandil gibidir. Ruh üflenince, aynı beden birden insan oluverir. Misaldeki kandilin yanmaya başlaması gibi.

    Lambanın yanmasını yağ sağladığı gibi, ruhun o bedende devamlılığını da nefis sağlar. Yağ olmasa kandil kısa süre sonra ışık vermez olur. Yani nefis olmasa ruh da o bedende tutunamaz.

    Dışarıdan gelen hava, yağın yanmasını sağlar. Havanın yağı yakması gibi, dış malûmatlar nefsi harekete geçirir. Çünkü dışarıdan gelen malûmatın insanın manevî âleminde bıraktığı mühim bir tesir vardır.

    Yağ sâfî ve halisse, güzel yanar ve etrafa nur saçar. Yağın kalitesi bozulursa (sulanırsa, yanmayan madde karışırsa), kandil eskisi gibi yanamaz. Nefis de emmâre yani terbiye edilmemiş ise, üzerinde tecellî eden Allah’ın isimlerine tam bir âyine olamaz.

    Hava yağ ile buluşuyor, cam sayesinde parlıyor. Kandilin camı ne kadar temiz, ince ve şeffafsa, etrafa saçtığı ışık da o kadar parlaktır. Bunun gibi ene de şeffafsa, tecemmüd etmemişse (katılaşmamışsa), kendisindeki iman nurunu ziyadeleştirerek etrafa saçar. Ene kalınlaşırsa içindeki nuru boğar, hem kendisi, hem de etrafı zulmet içinde kalır. Rabbini tanıyamaz, O’na hakikî kul olamaz.

    Nefis ve ene ekseriyetle birbirine karıştırılmaktadır. Kısaca temas etmek gerekirse ene, bir vâhid-i kıyasî (ölçü birimi) olarak Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarını anlayabilmemizi ve tanıyabilmemizi sağlayan, nefse takılmış bir anahtardır. Asıl itibariyle nefsi ve nefse takılı diğer lâtifeleri bir bütünlük içinde tutan bir kanundur. Enenin (benliğin) bozulması durumunda kişinin ruh ve beden bütünlüğü dağılır, zaman ve zeminden, olaylardan habersiz, aklî melekelerini kaybetmiş bir mecnun olur. Bu durumun tıptaki karşılığı şizofreni hastalığıdır.

    A- NEFSİN ÖZELLİKLERİ
    Ey fahre meftun, şöhrete mübtelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemta sersem nefsim!... Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinliktedir.”3
    Nefsin istekleri Nefsin vazifeleri
    Fahre meftun Şükür etmek
    Şöhrete müptela Tevazu, hacalet göstermek
    Methe düşkün İstiğfar, nedamet
    Hodbinlikte bîhemta Hudâbinlik yapmak
    Kendini müdafaa eder* Hakkı görmeli
    Kusurunu görmek istemez İstiğfar ve istiâze etmeli.
    Bedenin manevî âleminin geniş ve şümûllü kısımı nefistir. Duygular, hasseler ona takılmış. Altıncı Söz’de nefsin cihazatlarına örnek olarak akıl, göz, dil gibi aza ve hasseler verilir. Yirmi Sekizinci Söz’de; “kesafetli olan insan nefsinin, camiiyet özelliğinden dolayı tezekkî edildiğinde diğer bütün lâtifelerin üzerine çıkacağından” bahsedilir.

    * Bu işi şeytan, nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik ederek yaptırır.4
    Kaynaklar:
    1-Nursî, Bedîüzzaman Said, Lem’alar, s: 193, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
    2- Nursî, Bedîüzzaman Said, İşârâtü’l-İ’câz, s: 29, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
    3- Nursî, Bedîüzzaman Said, Sözler, s: 209, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
    4- Nursî, Bedîüzzaman Said, Lem’alar, s: 91, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
    (
    Dr. Dudu Sümeyra Ayçiçek )

    Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. (Bediüzzaman)


  10. #10
    Ehil Üye Abdulbaki - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Yaş
    55
    Mesajlar
    3.610

    Standart

    B. NEFS-İ EMMÂRENİN ÇEŞİTLERİ
    Bediüzzaman nefs-i emmarenin iki çeşit olduğunu ifade etmektedir. Bunlar:
    1-Hakiki nefs-i emmare: Terbiye edilmemiş, yabanî nefistir. Mücahede ile tezkiye edilebilir. 2-Mecâzî nefs-i emmare: Hakîkî nefs-i emmarenin tezkiyesinden sonra onun görevini yapan, âsab ve damarlara devredilen nefs-i emmare. İmam-ı Rabbânî de bu mecâzî nefs-i emmareden haber veriyor. Çok büyük evliya ve asfiyanın, nefisleri mutmain olduktan sonra bile şikâyet ettikleri nefis, bu nefs-i emmaredir. Kastamonu Lâhikasında; “Risale-i Nur’un ve bilhassa ihlâs risalelerinin, o iki nefsin bütün desiselerini izale ettiği” müjdesi vardır.

    C. NEFİS TEZKİYESİ (TEMİZLENMESİ)
    Nefis tezkiyesi Risale-i Nur mesleğini, sahabi mesleği yapan özelliktir. “Ehl-i velâyet, çendan (gerçi) fena-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden (temizlendiğinden); nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesîre ile ubûdiyetin envâ’ına ve şükür ve hamdin aksâmına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisten sonra, ubûdiyet-i evliya besatet (basitlik) peyda eder.”1

    Nefis, eğer tezkiye edilmemişse emmaredir. Yani keyfemâyeşâ hareket etmek ister. Bütün kuvvelerin en ifratlarına meyyaldir ve kötülüğü (yalancılığı, hırsı, hasedi, isyanı, düşmanlığı, nifakı, kini, nefreti ve çalıp çırpma gibi şeyleri ) emreder. İnsanın nefs-i emmâre sahibi olması, şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz, hatta severek tâbi olması halidir.
    Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber; “Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder. Ancak Rabbim rahmet ederse, o başka” demiştir. Bizler de nefsimizi Allah için sevmeli, ona acımalı, terbiye etmeliyiz. Nefsimizi zararlı heveslerden uzak tutarsak, nefsimiz bize değil, biz nefsimize bineriz. Nefsimizi ancak o zaman, bizi cennete götüren bir binek yapabiliriz.2

    Nefs-i emmareyi bir misal ile izah etmeye çalışalım: Yabanî bir ağaç olan ahlatın kökleri çok sağlamdır ve dalları çoktur. Ancak meyvesi az ve küçüktür. Bu ağaca üç şekilde muamele yapılabilir:
    1-Ağaç kendi haline bırakılır. 2-Ağaç kesilerek odun edilip yakılır. 3-Ağaç gayet verimli bir armut cinsi ile aşılanır.
    Bu misali nefis terbiyesine uyguladığımız zaman şu ihtimaller ortaya çıkar:
    1-Nefsin başıboş bırakılması: Bütün istek ve arzularının yapılarak gittikçe şımartılıp azgınlaştırılması, hatta rububiyet dava eder hale getirilmesi.
    2-Fena-i nefs (ehl-i velâyet mesleği): Yabanî ağacın kökünden kesilerek yakılması gibi nefsin isteklerinin fenaya atılması. Riyazetle, açlıkla, rabıta-i mevt ile (kendilerini ölmüş tasavvur edip, yıkanıyor, kabre konuyor gibi düşünerek) nefs-i emmareyi emellerinden vazgeçiriyorlar. Ehl-i velayet enaniyeti kırmak, hevâyı (nefsin istek ve arzularını) terk etmek ve nefsi öldürmekle sülûk ediyorlar.
    3-Nefsin tezkiyesi (sahabe mesleği): Yabânî ağacın aşılanması gibi kişi, kuvvetli ve sağlam yabanî kökten, en iyi bir şekilde istifade etmenin peşindedir. Bu kök küçük bir muamele ile öyle bol, lezzetli, sulu ve büyük meyveler verir ki, insan hayrette kalır. Burada nefsin fenası, öldürülmesi değil, sahabelerde olduğu gibi tezkiyesidir (temizlenmesi. Nefis ölmediği için, nefsin mahiyetinde bulunan cihazlarla ubudiyetin çeşitlerine, şükür ve hamdin bütün kısımlarına mazhar oluyor. Kök yabanî olduğu için ondan çıkan yabanî filizlerin tekrar tekrar temizlenmesi de mecâzî nefs-i emmare ile devamlı mücadele anlamına gelmektedir.
    “Sahabelerin bir saati, başka velilerin bir gün, belki bir çilesi kadar kıymetlidir”3 diyerek onların üstünlüğüne işaret eden Bediüzzaman, bizlere de şöyle bir müjde veriyor: “Hem Risale-i Nur’un mesleği tarîkat değil, hakikattır; sahabe mesleğinin bir cilvesidir. Bu zaman, tarîkat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır.”4
    Şimdi nefis terbiyesinin üçüncü usûlü olan nefsin tezkiyesini daha yakından inceleyelim:
    Başlangıçta nihayetsiz hayır ve şerre kabiliyetli yaratılan nefsin sırat-ı müstakimde gidip nihayetinde Allah’a vasıl olması için hususî bir gayret gereklidir. Başıboş bırakılan nefis, kuvvelerin ve şeytanın da telkini ile istikamette gitmesi hemen hemen mümkün değildir. Bu durum mutlak zararı beraberinde getirecektir.
    Bütün zaman ve mekânlarda cârî olan nefis ile mücadelede, ekser hak tarikatların müntesipleri aşk yolunu tercih etmişlerdir. Nefsin tezkiyesi için gerekli enerjiyi aşktan almışlardır. Ancak bu yol dar, uzun ve vartalarla dolu, aynı zamanda yedi veya on basamaktan oluşmaktadır. Risale-i Nur ise nefis tezkiyesinde yeni bir usûl başlatmıştır. Bu yeni tezkiye metodunda aşk yerine acz, fakr, şefkat ve tefekkür ikame edilmiştir. Bu yolda on veya yedi değil, dört hatve (adım) vardır. Bu tarz diğerlerine nispetle çok daha kısa, geniş ve selâmetlidir.
    Her ne kadar bu yol geniş, kısa ve selâmetli ise de, cennetin ucuz olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. İnsan önce kendini sever. Her şeyi nefsine feda eder. Kendini kusursuz görür. Böyle bir kişinin hak yolda yürümesi elbette mümkün değildir. Bu hallerden kurtulmanın ve nefsimizi tezkiye edebilmenin çarelerini aramak mecburiyeti hasıl olmaktadır. Bunun için 26. Söz’ün sonundaki hatveleri (mertebeleri) çok iyi anlamalı ve bunları hayatımıza aksettirmeliyiz. Hak yolda ilerlerken omzumuza bir yük bineceği zaman, hemen 2. hatveyi hatırlayıp şevk ile taşımaya başlamamız; bir iyilik yapmak nasip olunca da 3. hatveyi hatırlayarak bunun Allah’tan olduğunu bilip gururlanmamamız gerekiyor. Diğerleri buna kıyas edilebilir.

    Bütün asırlarda, insanları terbiye ve nefislerini tezkiye eden Kur’ân-ı Kerim’den nefis tezkiyesi ile ilgili âyetler aşağıdaki kutuda 4 hatve halinde verilmiştir.
    Mecazî nefs-i emmare ve özellikleri
    Nefis tezkiye edilince işi tamam olmuş, artık nefis mücadelesi bitmiş ve bundan sonra terakki durmuş mudur? Oysa insanların makamı melekler gibi sabit değildir. Daimi terakkîye sebep olan mecâzî nefs-i emmare bu safhadan sonra iş görmektedir. İşte büyük evliyaların şikâyet ettiği nefis bu mecazî nefs-i emmaredir.
    “Bu acib asırda dehşetli bir aşılamak ve şırınga ile hem hakikî, hem mecazî, iki nefs-i emmare ittifak edip; öyle seyyiâta, öyle günahlara severek giriyor, kâinatı hiddete getiriyor.”5

    Mecazî nefs-i emmare; enaniyetin bırakılıp, hakiki nefs-i emmarenin öldürülmesinden sonra, onun vazifesini devam ettiren, nefsin vârisi olan mânevî bir nefistir. Nefis öldürülünce beynin, nefsin isteklerini belirleyen bazı bölgeleri fonksiyon dışı kalır ve artık mecâzî olan nefs-i emmarenin isteklerini fıtratı gereği âsab ve damarlar 2., 3. vazife olarak yerine getirir. Bediüzzaman bu konudan şöyle bahsetmektedir: “Nefs-i emmaresini öldüren asfiya ve evliyadaki nefs-i emmare değil, belki âsaba devredilen nefs-i emmarenin vazifesidir.”6
    Mecâzî nefs-i emmarenin özelliklerini özetleyecek olursak:
    1-Ehl-i velâyetin şikayet ettiği kısımdır, 2-Mânevî nefs-i emmaredir, 3-Nefs-i emmarenin son sığınağıdır, 4-Daha şiddetli ve söz dinlemez, 5-Daha ziyade kötü ahlâkı devam ettirir, 6-Heves, damar, âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkar, 7-Mücahedeyi ahir ömre kadar devam ettirir, 8-Şuursuz ve kör hissiyat bulunur, 9-Damarlara ilişir, kalp, akıl ve ruhun rağmına hükmünü icra eder,(7) 10- Daimî terakkiyata sebeb olur, 11-Gaflet anında iş görür, 12- Vazifeyi âsab ve damarlar görür.
    Bize emanet olarak verilen latifeleri, nefsin istek ve arzularının emrine vererek asıl vazifelerini unutturmak zarar içinde zarardır ve nefsimize zulmetmektir. Tezkiye edilip Allah yolunda kullanılan nefsin mükâfatı ise şöyle anlatılır: “Nefis dünyada hevâ ve hevesini, cihazatını, duygularını Cenab-ı Hak yolunda hüsn-i istimal ederse, cennette nefsin bütün hasselerini memnun edecek nimetler verilir.”8

    Nefsinin mahiyetini iyi anlayıp, onu tezkiye eden, mecâzî nefsin desiselerini fark edip onlara karşı, Kur’ân kalesine sığınanlara ve bu halini son nefesine kadar sürdürebilenlere ne mutlu.
    Kaynaklar:
    1- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 454, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
    2- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 587, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
    3- Nursî, Bediüzzaman Said, Şualar, s: 293, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
    4- Nursî, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lâhikası, s: 61, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
    5- Nursî, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lâhikası, s: 181, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
    6- Nursî, Bediüzzaman Said, Mektubat, s: 316, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
    7- Nursî, Bediüzzaman Said, Lem’alar, s: 170, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
    8- Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, s: 590, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul
    Dr. Dudu Sümeyra Ayçiçek

    Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. (Bediüzzaman)


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. dinle ey nefsim derken !!!!
    By havfreca in forum Beyin Fırtınaları
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 15.10.14, 04:49
  2. Ayrı saflardayız
    By *SAHRA* in forum Edebiyat
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05.10.13, 19:26
  3. Ayrı Düştüm
    By *SAHRA* in forum Klip, Video, Film ve Animasyon
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 10.09.13, 10:06
  4. Erdoğan: İsrail ayrı, hükümeti ayrı
    By Bîçare S.V. in forum Gündem
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 31.01.09, 20:10
  5. Hüsün Cemal ve Güzelliğin Ayrı Ayrı Kullanılmasının Hikmeti?
    By enkas in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 22
    Son Mesaj: 19.08.08, 11:32

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0