+ Konu Cevaplama Paneli
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 ve 4

Konu: Bürhan-ı İnni ve Bürhan-ı Limmi Nedir?

  1. #1
    Yasaklı Üye Lebid24 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    alem-i muhabbet
    Mesajlar
    2.298

    Standart Bürhan-ı İnni ve Bürhan-ı Limmi Nedir?

    Sinan ve Süleymaniye, ikisi de birbirine delildir. Önce, Sinan’ın o yüksek dehasını, mimarlıktaki fevkalâde maharetini, sanat inceliklerine harikulâde vukufiyetini inceliyor ve onu bu yönüyle tanıdıktan sonra, “Elbette böyle bir ruhtan, şöyle bir eser çıkar,” diyerek Süleymaniye’yi gösteriyoruz. Burada müessirden esere, bir başka ifade ile sebepten neticeye bir istidlâl söz konusudur. İşte bu istidlale “bürhan-ı limmî” denilir.

    Yahut, önce Süleymaniye’yi bütün yönleriyle inceliyor, ondaki sanata hayran kalıyor ve sonunda şu hükme varıyoruz:“Böyle muhteşem bir eserin mimarı elbette büyük bir dahi, eşsiz bir sanatkârdır.” Bu defa eserden müessire, neticeden sebebe bir istidlâl söz konusu olmuştur. Bu istidlale ise “bürhan-ı innî” denilmektedir.

    Bir zâtın merhametinden, rikkatinden, şefkatinden, cömertliğinden söz ediyoruz ve “Böyle bir zât elbette fakirlere ve düşkünlere yardım elini uzatacaktır.” diyoruz. Burada da müessirden esere intikal etmiş oluyoruz. Öte yandan, bir gurup fakirin her gün beslendiklerine, barınma, giyecek ve yakacak gibi her türlü ihtiyaçlarının aksatılmadan yerine getirildiğine şahit oluyoruz. Ve “Bu yardımları yapan mutlaka çok merhametli ve şefkatli bir zâttır.” diye hükmediyoruz. Böylece, eserden müessire intikal etmiş oluyoruz.


    “Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlâle “bürhan-ı limmî” denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlâle de “bürhan-ı innî” denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.” (İşârât-ül İ’caz)

    Kur’ân-ı Kerim’de her iki istidlâlin de misâlleri vardır. Fâtiha Sûresi`nin hemen başında her iki delile de işaret edilmiştir. “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” buyrulmakla önce âlemlerin harika terbiyesi nazara verilmiş ve “bu terbiyeyi yapan zâtın her türlü hamde ve senaya lâyık olduğu” hükmü getirilmiştir. Burada eserden müessire istidlâl vardır. Daha sonra Rahman ve Rahîm isimleri zikredilerek, Allah’ın “din gününün sahibi olduğu” nazara verilmiştir. “Mademki Allah, Rahman ve Rahim’dir, elbette din gününü getirecek ve bu rahmet ve inayetini ahirette de devam ettirecektir.” mânâsı ders verilmekle, müessirden esere, sebeplerden neticeye bir istidlâl yapılmıştır.

    Nur Külliyatından “Onuncu Sözde” her iki istidlâlin çok misâlleri yer almıştır. Bu harika risalede, Allah’ın isimlerinden hareketle ahiretin varlığı ispat edilmektedir. Bu, bir bürhan-ı limmîdir. Meselâ, Hakîm isminden hareketle. “Mademki Allah Hakîm’dir, öyleyse ahiret vardır,” şeklinde bir hükme varılmıştır. Ancak iş bu kadarla bırakılmamış, Allah’ın Hakîm olduğunun delilleri zikredilerek “her şeyi hikmetle yapan, her icraatında nice faydalar, maslahatlar bulunan Cenâb-ı Hakk’ın o sonsuz hikmetinin, ahireti getirmemek gibi bir hikmetsizliğe müsaade etmeyeceği,” değişik açılardan izah edilmiştir. Böylece, önce âlemdeki hikmet cilvelerinden hareketle Allah’ın Hakîm olduğu ispat edilmiş (bürhan-ı innî), sonra Hakîm ismi ahiretin varlığına delil getirilmiştir (bürhan-ı limmi).

    Öte yandan, Dokuzuncu Söz’de “Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir” buyrulmakla, bürhan-ı innî çok veciz bir şekilde aklın nazarına sunulmuştur. Geceden sonra sabahın, kıştan sonra baharın gelmesinden istidlâl edilerek dünyadan sonra ahiretin geleceği ispat edilmiştir. Burada da eserden müessire istidlâl vardır. Yani bu eserleri yapan zât, ahireti de getirebilir.

    Bu kısa açıklamadan sonra Üstadımızın şu mükemmel tespitine bakalım:
    “Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.” (Mektûbat)


    Birinciye bir açıklama olarak “ulûhiyet risâletsiz olamaz” hükmü getirilir. Yani, madem Allah vardır, öyleyse peygamber gönderecek ve insanlara kendini tanıtacak, onlara hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, kısacası, razı olduğu ve olmadığı şeyleri bildirecektir. Burada, ulûhiyet, risâlete delil getirilmiştir.

    Öte yandan, Peygamber Efendimizin (asm) güzel ahlâk üzere olması, kendisine emin denilmesi, elinde hiçbir beşerin güç yetiremeyeceği bin mucizenin zuhur etmesi de O’nun (asm) Allah Elçisi olduğuna delildir. Burada eserden müessire istidlâl söz konusudur. Nur Külliyatında hem bürhan-ı limmî hem de bürhan-ı innî için de birçok misâl verilmekle birlikte şu noktaya, özellikle, dikkat çekilir:

    “Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.”

    Allah kelâmında insanın yaratılışına, defalarca yer verilmesi, arz ve semanın terbiyelerine ve mükemmelliklerine dikkat çekilmesi, deveden arıya kadar nice hayvanların yaratılışlarının nazara verilmesi hep bürhan-ı innî kısmına girer. Bunlar, selim akılları doyurur, sönmemiş kalplere ve bozulmamış vicdanlara birer hidayet vesilesi olurlar. Allah Resulünün (asm) tefekkür üzerinde önemle durması da bu sırdandır.

  2. #2
    Yasaklı Üye Lebid24 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Bulunduğu yer
    alem-i muhabbet
    Mesajlar
    2.298

    Standart

    Konunun pekişmesi açısından ;

    Yakin ne demektir? İlmelyakîn, aynelyakîn ve hakkalyakîn arasındaki fark nedir?

    Yakîn, sözlük mânâsıyla “tereddütsüz, şüphesiz ilim.” demektir. Daha geniş ve daha güzel bir başka tarif:

    “Birşeyi vakıa mutabık olarak itikad-ı sahih üzere şüphesiz bilmek.”

    Bu tarifte, yakînin iki önemli mânâsı karşımıza çıkıyor. Birisi, bir şeyi gerçekte nasılsa öyle bilmek. Buna, “vakıa mutabakat” deniliyor. Diğeri itikad-ı sahih, yâni bu inançta zerrece şüphe etmemek. Meselâ, haşrin cismanî değil de sadece ruhanî olduğuna tam olarak inanan bir insan, yakîne erememiştir. Zira bu iman yakînin birinci şartını taşımıyor. Yanlış inanca ise yakîn denilmez.

    Yakînin üç ana mertebesi vardır:
    -İlmelyakîn,
    -Aynelyakîn,
    -Hakkalyakîn…

    Bazıları, “ilmelyakîn”i zayıf bir itikat zannederler. Halbuki bu mertebelerin her üçü de kâmil imanı ifade eder. Yakîn kelimesi üçünde de geçtiğine göre, her üç mertebe de “vakıa mutabık”, her üç mertebe de “şüpheden uzak.”İmanda, vakıa mutabakatı, yâni hakikata uygunluğu, kanaatimizce, şöyle anlamak gerekir: İman hakikatlerine Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği gibi inanmak.

    Meselâ, Allah’a iman hususunda, Allah’ı bütün sıfatlarıyla bilmek. O’nu vacib, ezelî ve ebedî, mekândan ve zamandan münezzeh tanımak vakıa mutabıktır. Bütün mü’minler Allah’a böylece iman ederler.

    Yakîn imana sahip olanlarda iman, kulun fiil ve hâl âleminde daima tesirini gösterir. Meselâ, melâikeye her mü’min inanır. Melekleri Kur’an-ı Hakim’in bildirdiği gibi bilen bir insanın bu imanı vakıa mutabıktır ve şüpheden de uzaktır. Ama melekleri sözü edildiği zaman hatırlamak başka, her adım atışında, her söz sarf edişinde onları yanı başında bilmek daha başkadır. İşte bu ikincisi yakîn imandır. Bunda da üç ana mertebe ve her mertebede sonsuz dereceler var.

    İlmelyakîn, bir şeyin, bir hakikatın varlığını iki kere iki dört eder gibi kat’i bilmektir. O hakikatı, gördüğü yahut işittiği, kısacası his âlemine giren bir şeyi bilir gibi kat’i bilmek ise aynelyakîni ifade eder. Yine o şeyi yaşadığı bir hakikatın varlığını bilir gibi bilmek ise hakkalyakîndir. Meselâ, biz hâfızamız olduğunu ilmen ve yakînen biliriz. Ve bundan kesinlikle şüphe etmeyiz. Aynı şekilde, elimizin varlığını görerek, aynelyakîn biliriz. Bunda da kat’iyen şüphemiz olamaz. Bir de, hayatta olduğumuzu bilmemiz vardır ki bunu ne düşünerek, ne görerek değil, bizzat yaşayarak biliriz. Bu biliş ise hakkalyakîndir.

    Kâtibin varlığına yazının varlığından çok daha kuvvetle inanan her insan, kendi varlığına inanmasının çok üstünde bir iman ile Allah’ı bilecek, O’na iman edecektir. Yâni kendi varlığından şüphe etse bile yaratanından etmeyecektir. Bu noktaya gelen mü’min yakîne ermiştir.

    Risale-i Nur'dan bir hakikat dersi:

    “Gördüm, hissettim ve hakkalyakîn zevkettim ki; bekamın lezzeti ve saadeti aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâlin bekasına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna, tasdik ve imanımda ve iz’anımda vardır.” (Lem’alar)

    Yâni, “Madem ki Allah’ın bekasına inanıyorum, öyle ise benim için artık hiçlik, yokluk, ayrılık düşünülemez. Zira O’nun ilminde bâkiyim. Bu dünya sahifesinden silineceğim diye zerrece müteessir olmam.”O, bu ince hakikatı sadece keşfetmekle kalmıyor, bu mânâyı eşyayı görür gibi hissediyor ve ona garkolmanın safasını ruhunda, kalbinde olanca canlılığıyla yaşıyor. İşte Allah’ın bekasına hakkalyakîn iman budur. Bu mânâ, Allah’ın diğer sıfatları için de düşünülebilir, güzel ahlâkın bütün şubeleri için de.

    Şu nokta gözden ırak tutulmamalı: Allah’ın zatı bilinmez. İman ne kadar kâmil olursa olsun Allah’ın zatını hakkalyakin olarak bilmek mümkün değildir. Yakinin üç mertebesini, tahkiki imanın mertebeleri, yahut imana ulaştıran delillerin kuvvet dereceleri olarak anlamak gerekir.

    Sonuç olarak, şöyle bir örnek verebiliriz;
    Van Gölünü haritada bilmek ilmekyakın, gözle görmek aynelyakın ve içine girip yüzmek hakkalyakın olarak misalen düşünülebilir...
    Konunun pekişmesi için örnekler arttırılabilir...

  3. #3
    Ehil Üye Bilal-i Sivasi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    1.298

    Standart Çok istifadeli Bir Alıntı . Risale-i Nura Bakışınız değişecek.

    (Muhterem kardeşler Risale-i Nur hakikatini anlamak adına bu forumdaki Mutlaka okuyup tetkik etmeleri gereken bir alıntı. Daha önce verildi mi bilmiyorum)

    Mantik ve Risale-i Nur Mantik, bilinenden bilinmeyenin elde edilmesine vasita olan ilimdir (1). Kâinattaki muazzam nizam, mantikli düşünceyi dogurmuştur; zirâ âlemde abesiyete yer yoktur. Islâm dini akli kullanmayi, tefekkür ve tetebbuyu teşvik etmiştir (2). Fakat mantik, insanin yaratiliş gâyesi olan ubudiyeti netice veren "Marifetullah"a visâl yolunda bir vasitadir, yegâne sebeb degildir. Çünkü akil, hislerin topladigi bilgiler yardimiyla bir hükme varabilir. Hisler ise sınırlıdır. Bu yüzden "hakikat"i, bulmada akil veya mantik, tek başina yetersiz kalmakta, kendi üstündeki "vahy"in rehberligine ihtiyaç duymaktadir. Bir bakima bundan dolayi Islâm'da teslime gerektiren akli aşan hükümler vardir; ama akla zit hükümler yoktur.

    Bu yazida, çok geniş olan mantik konusunun sadece iki vechesine dikkat çekecegiz: Birincisi, en çok yapilan mantik hatalarina misâller; ikincisi de, "Tevhid" nokta-i nazarinda, meşhur mantik kaideleriyle, Kur'ân'in bu asra bakan bir mânevi tefsiri olan Risâle-i Nur'da gözler önüne serilen bürhanlar.

    MANTIK HATALARI

    1- Sinirsiz genelleme (Dicto simpliciter): "Bütün", "her", "asla", "daima", "her zaman", "hiç bir zaman" gibi kelime ve tâbirlerin geçtigi hükümlerin yanliş olduklari, birkaç istisnâ göstererek ispatlanabilecegi için bunlari kullanirken çok dikkatli olmak gerekir.Misal; "Bütün kuşlar uçar" "Avukatlar asla gerçegi söylemez." Yeri gelmişken, bir hükmü isbatlamanin, inkâr etmekten daha kolay oldugundan bahsedelim. Bir hükmü inkâr etmek için, o hükümle ilgili bütün noktalari ihâta eden bir ilminiz olmasi gerekir. Başka bir ifadeyle, "yok" diyebilmek için, bu "yok" ile alâkali bütün "var"lari bilmeniz gereklidir. Meselâ, bir kitap içinde herhangi bir cümlenin olmadigini iddia ediyorsaniz, bu iddianizi isbatlamak için, kitaptaki herbir cümleyi bilmeniz gerekmektedir. Bu yüzden, "bir mesele hakkinda isbat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccehtir." (3) Ayrica, "Nefs'ül-emirde nefiy isbat edilemez, çünkü ihâta lâzimdir." (4) "Hususi olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefy isbat edilmez" meşhur bir düsturdur. Meselâ, bir şeyi "dünyâda var diye" biri isbat etse, bir başkasi da "dünyâda yok" dese, ilkinin bir işâretiyle kolayca isbat edilebilen o şeyin, ikincisinin nefyini, yani ademini isbat etmesi için, bütün dünyâyi aramak ve taramak ve göstermek, belki geçmiş zamanlarin her tarafini dahi görmek lazim geliyor. Sonra "yoktur","vukû bulmamıştır" diyebilir. Bu sebeble, "dünyaya ve kâinata ve ahirete ve asırlara bakan imânî ve kudsî ve umûmi ve muhit olan meselelerin nefy ve inkârları ("melekler yoktur", "ahiret yoktur" gibi) hiç bir cihetle isbat edilemez. Belki kâinatı ihâta edecek ve ahireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temaşa edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin.(5).

    2- Aceleci, düşüncesiz genelleme (Hasty generalization): Bir kümenin sadece birkaç elemanına ait delillerden hareket ederek küme genelinde hükümlere varmak, mantıksız neticeler doğurabilir. "Şu okulda üç kişiyi sigara içerken gördüm, demek ki okuldaki herkes sigara içiyor."

    3- Peşin fikirlere dayalı hatalar (Ad Hominem): "Ben görmediğime inanmam!"

    4- Acındırmak (Ad Misericordiam): Hisleri istismar etmekten doğan hatalardır. "Şu adam başkan olsun, çünkü annesi yaşlıdır, karısını da yeni kaybetti."
    5- Hakikata zıt Faraziye (Hypothesis Contraiy to fact): "Adama gösterilen ilgiye, hürmete bak; kimbilir ne kadar zengindir."
    6- Yanlış sebep-netice ilişkisi (Post Hock): "Ne zaman şemsiyemi unutsam yağmur yağıyor; demek yağmurun yağmasına şemsiyemi unutmam sebep oluyor."
    7- Yanlış kıyas -Kıyas-ı maalfarik- (False Analogy): "Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan kıyas yani, doğru olmayan ve hakikate uymayan mukayese"(6). "İslâmiyet: Hristiyan dinine kıyas etmek, kıyas-ı maalfarıktır, o kıyas yanlıştır. Çünkü, Avrupa dinine mutaassıp olduğu zaman medeni değildir; taassubu terketti, medenileşti."(7). "Vacibü'l-vücûdu mümkinata kıyas etmek, kıyas-ı maalfarıktır."(8).
    Bu başlıkla ilgili diğer iki kıyas da şunlardır:

    A) Kıyas-ı Akim: Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.(9)"... tabiatı mistar iken masdar tahayyül etmek, lazım-ı eamm'ın vücuduyla, melzum-u ehass'ın vücudunu intâca çalışan akim bir kıyasın neticesidir."(10).

    B) Kıyas-ı Hadi: Aldatıcı kıyas (11). "Sizin bu istis'abınız ve şu mes'elenin tasavvurundaki istiğrabınız bir kıyas-ı hadi'in netice-i vehimesidir. Zira icad ve ibda-i ilâhiyi, abdin san'at ve kisbine kıyas edersiniz... bu kıyas aldatıcıdır. İnsan kendini ondan kurtaramıyor."(12). "...maziyi müstakbale kıyas etmek, bir kıyas-ı hadi'-i müşebbittir.(13).
    8- Sadece iki ihtimal üzerine kurulu hükümler (Either-or): "A, B'den ya büyüktür veya küçüktür" (Eşit de olabilir.).

    HÜKÜM VE ÖNERME

    Burada sadece iki çeşit önerme üzerinde duracağız:

    1- Şartlı Önermeler: Bitişik şartlı önermelerin lüzumiye olan kısmında "mukaddeme" ile "tali" arasında bir illiyet mevcuttur. Meselâ; "... sebeb maddi ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor."(14). "Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vahidden, bir elden sûdur edebilir."(15). "...müteaddit eller bir işe karışsa, o iş karışır."(16). "... kesret vahdete isnad edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl olur "(17) "Ayrık şartlı önermelerin "hakikiye" kısmında, eğer iki önermeden biri doğru ise, diğeri yanlıştır. İkisi birden doğru veya ikisi birden yanlış olamaz." (18). Misal: "Sayı ya tek olur veya çift olur." Bu tür hükümlerin grisi olmaz: Meselâ, birşey ya vardır veya yoktur, ortası olmaz. Tıpkı vücut ve adem gibi, "Kur'ân-ı Kerim'in, bir beşer kelâmı veya Allah'ın kelâmı olması" meselesi de böyledir. Bu meselenin ortası yoktur. Kur'ân'ın hem bir beşer kelâmı, hem de Kelâmullah olması düşünülemediği gibi, ne bir beşer kelâmı ne de (haşa) Kelâmullah olmaması düşünelemez. Çünkü, bu kadar kıymetli bir mal ne ortada, sahipsiz kalabilir, ne de aynı anda, birbirinden çok farklı iki sahibin ortak malı olabilir, zira "hâkimiyetin şe'ni, müdahaleyi reddetmektir "(19). Kur'ân'a bir beşer kelâmı diyenler, eğer "O'nun Kelâmullah olduğuna dair bütün bürhanları birer birer çürütse, elini O'na uzatabilir yoksa uzatamaz... Binler kat'i bürhanların mıhlarıyla Arş-ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, O'nu düşürebilir? "(20). Bu tür önermelere verilebilecek diğer birkaç misal de şöyledir: "Kâinatın envaını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp bütün hacatına kemâl-i intizam ve inâyet ile koşturmak bilbedâhe iki haletten birisidir: Ya kâinatın herbir nev'i kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhalatı intâç ediyor. İnsan gibi bir aciz-i mutlakta en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak'ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadir-i Mutlak'ın ilmi ile bu muavenet oluyor. Demek kâinatın enva-ı insanı tanıyor değil, belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zat'ın tanımasının ve bilmesinin delilleridir."(21). "Anâsırın herbir zerresi, herbir cism-i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizâmatı ve kavanîn-i teşekkülâtı birbirine muhaliftir. Onların nizâmatı bilinmezse, işlenilmez işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Halbuki: Yanlışsız yapılıyor.. Öyle ise hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît Sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar veyahut kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor" (22). Bu meyânda modern mantığın getirdiği iki alternatif üzerinde duralım: Klasik mantıkta, bir şey ya vardır veya yoktur. Üçüncü şık düşünülemez. Modern mantıkta ise, üçüncü bir şık olarak, "saçma" ve "ihtimal" mefhumları üretilmiştir. Kalkış noktaları da Heisenberg'in belirsizlik teorisidir. "Bilindiği gibi, bir atama bağlı bir elektronun aynı anda, hem yerini, hem de hızını tesbit edemiyoruz; çünkü mevcut araçlar bu tesbit için yetersiz kalıyor. Eğer, bir elektronun hızını biliyorsak, bu elektron sonsuz yerde bulunabilir" gibi bir hükme varıyoruz. Tabiiki, bu hüküm de elektronun "var" olup olmaması meselesini ortaya çıkarıyor. Oysa eşyânın hakikatı sabittir. Sofestailer de bahsimiz haricindedir. Bu yüzden, eğer elektron maddenin bir parçası ise, onun mevcudiyetinden şüphe edilemez. Sadece kullandığımız araçların yetersizliğine karşı dikkatli olmak gerekir. Kâinatta abesiyete yer olmadığı için "saçma" mefhûmuna da ehemmiyet vermeye değmez. Zirâ, "Rûy-i zeminde mevsim-be mevsim tazelenen mahlukatın îcad ve tedbirlerindeki ve tanzimat, bilbedâhe bir hikmet-i âmmeyi gösterir. Sıfat, mevsufsuz olmadığından; elbette o hikmet-i âmme, bizzarûre bir Hakîm'i gösterir" (23). Buradaki incelik "ihtimâl" mefhûmu üzerindedir. Ayrık şartlı önermelerin "lüzûmiye" kısmına ait yukarda verdiğimiz misâllerde, acaba muhalif tarafın doğruluğuna bir ihtimâl verilebilir mi? Yani, Kur'ân'ın bir beşer kelâmı, zerrelerin birer ilâh olması mümkün müdür? İlk plânda, insanın hayâli çok olduğu için, kendisine herşey mümkünmüş gibi gelir. Aslında, ilerde göreceğimiz gibi, bu şıkların doğru olması muhâldir, mümtenîdir. Meselâ,"...şerikler", "Mustağniyetin anhâ" ve "Mümteniatün Bizzat" Yani: Hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücutları muhâl oldukları halde onları dâvâ etmek, sırf tahakkümîdir. Yani: Aklen, mantıken, fikren o dâvâyı ettirecek bir sebeb olmadığı için, mânâsız sözler hükmündedîr. İlm-i usulce "tahakkümî" tâbir edilir. Yani: Mânâsız dâvâ-ı mücerrettir ilm-i kelâm ve ilm-i usul'ün düsturlarındandır ki, denilir: "Bir delilden, bir emâreden neş'et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok. Kat'i ilme şek katmaz. Yakin-i hükmüyü sarsmaz. Meselâ; zâtında Barla denizi (yani Eğridir gölü) imkân ve ihtimal var ki, pekmez olsun; yağa inkılab etmiş olsun. Fakat, madem bir emareden, o imkân ve ihtimal neş'et etmiyor, onun vücuduna ve su olduğuna, kat'i ilmimize te'sir etmez, şek ve vesveseye vermez.. Öyle ise; kâinatın mecudatında bir emâre yok ki, bir şirk ihtimali, ona bina edilsin. Demek, dava-yı şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve dava-yı mücerret olduğundan, şirki iddia etmek, mahz-ı cehâlet, ayn-ı belâhettir." (24). Bir bakıma bu "ihtimal" mefhûmu, Hegel'ci "dialektik"in bir işgüzarlığının neticesidir. Zira, dialektik, birşeyin aynı anda hem A, hem de B olduğunu iddia eder. Oysa, "Hegel'in bu yeni mantık teşebbüsü hiç bir ilmin (tabiat, tarih ve insan ilimleri) gelişmesi ile teyid edilmemiştir. Hiçbir keşif, icad, hiç bir iş diyalektiğe göre cereyan etmiyor. Tabiattaki ve insanlardaki birçok sapmalar, duraklama ve geri gidişler, sıçramalar, araştırma ve hüküm çıkarma vasıtalarımız diyalektikten tamamen ilgisiz olarak işlemektedir." (25). Üstelik hakikatların zıtlarına inkılabı muhaldir, imkânsızdır. "Evet, inkılâb-ı hakaik ittifâken muhaldir ve inkılâb-ı hakaik içinde muhal ender-muhal, bir zıt kendi zıddına inkılabıdır ve bu inkılab-ı ezdad içinde bilbedahe bin derece muhal şudur ki: Zıt kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının ayni olsun. Meselâ: Nihayetsiz bir cemâl; hakiki cemâl iken, hakiki çirkinlik olsun. İşte şu misalimizde meshûd ve kat'iyyül-vücûd olan bir cemâl-i Rububiyet; Cemâl-i Rububiyet mahiyetinde daim iken, ayn-i çirkinlik olsun. İşte bu, dünyâda muhal ve batıl misâllerin en acîbidir." (26). Öte yandan bu "ihtimal mefhûmu, daha doğrusu "belirsizlik teorisi", sebeblere dayalı mutlak determinist anlayışını yıkmaktadır. Zirâ determinizm, "... hâdiselerin sebeblerinin tecrübe dışında ve aşkın olmadığını, ancak hâdiselerin kendisinde ve tabiatta mündemic (immanent) olduğunu ileri sürer. Bu anlayışı ile de tabiatın ve âlemin üstünde bir sebebin varlığını, Allah'ı kabul etmez. Determinizm tabii kanunların küllî oluşunu, değişmez ve düzenli oluşunu gösterir. Bundan dolayı imkân, tesadüf, mucize, muhtar irâde diye bir şey kabul etmez." (27). Peki, acaba niçin böyle bir "ihtimal" mefhûmu mevcutmuş gibi gözükmektedir? "Bu dünyâ bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir." (28). "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırrı-ı teklif iktizâ ediyor (29). Zaten, "İman... aklın ihtiyariyledir." (30). Cehalet, kibir, inat gibi sebebler yüzünden, bu delilsiz ihtimale güvenerek, genellikle sırf bir adem-i kabul eseri olarak (pasif olarak kabul etmeyip, inkâr,ederek -zira kabul-u adem için yokluğun isbat edilmesi gerektiğini, bunun da muhal olduğunu gördük) bir ahmak-ül humâka, Kahhar-ü Zü'l-Celal'i inkâr edebilir.

    2. Modal Önermeler: Mütekaddimin (eski İslâm âlimleri), üç çeşit modalite kabul ederler; vücub, imkân ve imtina'Misal: "Ateşin sıcak olması zorunludur." (Vücub: Bir şeyin zâtından, asıl mevcudiyetinden kaynaklanan gereklilik). "Ateşin soğuk olması imkânsızdır." (İmtina': Özü dış varlığında yokluğunu gerektirme zorunluluğudur (31) "Ateşin sönmesi mümkündür." (İmkân: Bir şeyin kendisinden varlığı ile yokluğu iktiza etmesidir (32). "Vahdette vücub derecesinde bir sühûlet var; şirkte, imtina' derecesinde bir suûbet var." (33). "... bir şey zâti olsa, arizi olmazsa, onun zıddı ona müdahele edemez. Çünki cem-i zıddeyn lazım gelir. Bu ise muhaldir. Demek asıl, zâti olan bir şeyde merâtib yoktur. madem Kadir-i Mutlak'ın kudreti zâtidir. Mümkünat gibi arızi değildir ve kemâl-i mutlaktadır. Onun zıddı olan acz ise, muhaldir ki tedahül etsin." (34). "...nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir." (35). "İmkân, müsavi-üt-tarafeyn"dir. Yani, vacib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücud ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Bu imkân ve müsavatta az-çok büyük-küçük, birdirler. İşte mahlukat, mümkündürler ve imkân dairesinde vücud ve ademleri müsavi olmasından, Vacib-ül Vücud'un hadsiz kudret-i ezeliyyesi bir tek mümküne vücud vermesi kolaylığında bütün mümkünatın vücudu, ademin müvazenesini bozar, herşeye layık bir vücudu giydirir." (36).

    MUHAKEME (AKIL YÜRÜTME)

    Muhakemeyi üç kısma ayırabiliriz:

    1.Ta'lil (Dedüksiyon)
    2.İstikrâ (İndiksiyon)
    3.Temsil (Analoji)

    Bunlardan, "kıyas" ile alâkalı olduğu için ta'lil ve bir kısmı bürhân-ı yakininden daha kuvvetli olduğu için temsil üzerinde duracağız. Ta'lil: Ta'lil'in en mükemmel şekli kıyastır. "Kıyas önermelerden mürekkep bir delildir ki, her ne vakit o önermeler teslim olunsa, ondan bizzat, diğer bir önerme, lazım gelir "(37). Misâl, her cisim değişkendir. Her değişken sonradan olmadır. Bu önermeler kabul edilince onlardan zorunlu olarak şu önerme çıkar. Her cisim sonradan olmadır (38). Kıyas çeşitleri: Haklarında tevhidle ilgili misaller vereceğimiz kıyas çeşitleri şunlar: Kesin kıyas, seçmeli kıyas, bileşik kıyas ve düzensiz kıyas;

    a) Kesin kıyas (Kıyas-ı iktirâni): Bu çeşit kıyasın, şartlı kesin kıyas kısmının bir bölümü, kıyas-ı mukassim (ikilem)dir. Kıyas-ı mukassim, iki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyastır. Fatih Sultan Mehmed'in babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir nümûnedir: "Padişah sen isen ordunun başına geç, yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç." (39). Diğer birkaç misâl de şöyle: "Ruhun fenâsı, ya tahrib ve inhilâl iledir. O tahrib ve inhilâl ise, vahdet yol vermez ki girsin, besâtet bırakmaz ki bozsun vehayut idâm iledir. İdâm ise, Cevved-i Mutlak'ın hadsiz merhâmeti müsaade etmez ve nihayetsiz cudû bırakmaz ki, verdiği ni'met-i vücûdu, o ni'met-i vücûda pek müştâk ve lâyık olan rûh-u insâniden geri alsın." (40). "Madem va'detmiştir, elbette yapacaktır. Çünki va'dinde hulf etmek O'na muhâldir. Çünki va'dini ifâ etmemek, gâyet çirkin bir noksandır. Kâmil-i Mutlak noksandan münezzeh ve mukaddestir. Va'dettiğini yapmamak, ya cehlden veya âcizden yapamaz. Halbuki o Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Küllî Şey' hakkında cehl ve acz muhâl olduğundan, hulf-ül va'd dahi muhâldir." (41).

    b) Seçmeli kıyas (Kıyas-ı istisnâi): Bu çeşit kıyasın dolaşık seçmeli kıyas (istisnâi gayr-i müstakim) bölümüne misâl: "Her ne zaman güneş doğarsa oda aydınlık olur. Oda aydınlık değildir. O halde güneş doğmamıştır." Hem meselâ: "Eğer ALLAH'a muhabbetimiz varsa, HABİBULLAH'a ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki ALLAH'a muhabbetimiz yoktur." (42). "Ya yanlışımı bulunuz, veyahut sizinle mahvoluncaya kadar cihad edeceğim!" Halbuki bunlar, harbi ve perişâniyeti ve hicreti ihtiyar ettiler. Demek yanlışını bulamadılar. Bir yanlış bulunsaydı, onlar kurtulurlardı." (43).

    c) Bileşik Kıyas: Bu çeşit kıyasların, "zincirleme kıyas" ve "hulfi kıyas" bölümleri üzerinde duralım: Zincirleme kıyas (mevsûl-un-netâic): "Bu tip kıyaslar ardarda gelen birçok kıyastan meydana gelmiştir. Birinci kıyasın sonucu onu takip eden kıyasın öncülerinden biri olur." (44). "Mantıkın üslubu... müteselsil olan hakâika müteveccih." (45) olduğu için kuvvetli bir kıyastır. Meselâ: "Âlem, mütegayyirdir. Her mütegayyir, hadîstir. Her bir hadîsin bir muhdîsi, yani bir mûcidi var. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir mûcidi var."(46). "... âlem güzeldir. Demek sanii, hakîmdir. Abes yaratmaz, israf etmez, istidâdatı mühmel bırakmaz. Demek intizâmı daima tekmil edecek, ciğer-şikâf ve tahammülsüz ve emel öldürücü bütün kemâlatı zîr ü zeber eden hicrân-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye olacaktır. "(47). "Birşey kanun-u tekâmülde dahil ise, o şeyde alâ-küllî-hâl neşvünema vardır. Neşv-ü nemâ ve büyümek varsa, ona alâ-küllî-hâl bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâ-küllî-hâl bir ecel-i fıtrîsi vardır." (48)."... tecrübe ve imtihan ise neşv-ü nemâya sebebtir. O neşv-ü nemâ ise istidatların inkişâfına sebebdir. O inkişâf ise kabiliyetlerin tezâhürüne sebebtir. O kabiliyetlerin tezâhürü ise, hakâik-i nisbiyenin zuhuruna sebebtir. Hakâik-i nisbiyenin zuhuri ise Sânî-i Zülcelâl'in Esmâ-i Hüsnâ'sının nukûş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı Mektubât-ı Samedâniyye sûretine çevirmesine sebebtir." (49). Hulfi kıyas (reductis ad absurdum): "İsbat edilmesi istenenin karşıt halinin (nakzinin) saçmalığını göstermekle isbat edilmesi istenenin doğruluğuna hükmetmektir." (50). Meselâ: "Eğer şerik bulunsa, mütenâhi diğer bir kudret, o nihayetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlub edip, bir kısım yer zabtetmek ve ona nihâyet vermek ve mânen âciz bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdit etmek ve hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenâhi şey, nihâyetsiz bir şey', nihâyetsiz olduğu bir vakitte nihâyet vermek ve mütenâhi yapmak lazımgelir ki; bu, muhalâtın en gayr-i makulü ve mümteniatın en katmerlisidir." (51). "Kur'ân'ı düşünmüyorlar mı? Eğer (O) Allah'dan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, O'nda birbirini tutmaz çok şeyler bulurlardı." (Nisa, 82) . "Eğer yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de, gök de) bozulup gitmişti" Enbiya, 22). "... âyetinin sadefinde meknûn olan bürhannüt-temanü', bu minhâca (delâil-i tevhid) bir menar-ı neyyirdir. Evet istiklâl, uluhiyetin hasse-i zâtiyesidir. ve lazım zarruriyesidir." (52). Burada, "sebr ve taksim"den de bahsetmek yerinde olur. Sebr ve taksim, "mantıkta bir isbatlama tarzı ve usulüdür. Bu iki kelime beraber kullanıldığı gibi, "delîl-i taksim, delîl-i münkasım" gibi tabirlerle de söylenir. Bu isbatlamada bir şeyin aslında bulunan vasıfları, illet olmaktan birer birer ibtal edildikten sonra, tam illet olmaya elverişli olan tesbit edilir." (53). Meselâ; "... nasıl kulaklı ami tabakası i'câz-ı Kur'ân fehminde demiş; Kur'ân bütün dinlediğimiz ve dünyada mevcut kitaplara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. Öyle ise ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hatta şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise, Kur'ân, umum kitapların fevkindedir. Öyle ise mucizedir." (54). "... küçük hâdiseleri haber veren o kitaplar, nev'i beşerin en büyük hâdisesi kolan hâdise-i Muhammediyye Aleyhissalâtü Vesselâmı haber vermemek kabil midir? İşte, madem bilbedâhe haber verecekler, her halde ya tekzib edecekler, ta ki dinlerini tahripten ve kitaplarını neshden kurtarsınlar... veya tasdik edecekler, ta ki o hakikatli Zât ile, dinleri hurafattanl ve tahribattan kurtulsun. Halbuki dost ve düşmanın ittifakıyle, tekzib emâresi hiçbir kitapta yoktur. Öyle ise, tasdik vardır."(55).

    d) Düzensiz Kıyaslar: Bu çeşit kıyasların "matvi kıyas" bölümü, "ifâdede eksik fakat zihinde tam olan bir kıyastır." (56). "Düşünüyorum, öyleyse varım", kıyasının zihindeki tam hâli: "Bütün düşünenler vardır. Ben düşünüyorum, O halde varım" şeklindedir. Bu kıyasa birkaç misâl: "Eşya arasındaki tevafuk, saniin vahid, ehad olduğuna delâlet ettiği gibi, aralarında bulunan muntazam tehalüf de saniin Muhtar ve Hakîm olduğuna şehadet eder." (57). "Madde dedikleri şey ise; Sûret-i mütegayyire, hem de hareket-i zaile-i hâdiseden tecerrüt etmez. Demek hudus muhakkaktır." (58). Bu kıyasın belki de en güzel misali şu cümledir: "Madem Allah var, her şey var." (59).

    TEMSİL (ANALOJİ)

    "Temsil bir akıl yürütme yolu olarak iki şey arasında benzerliğe dayanıp birisi hakkında verilen bir hükmü diğeri hakkında da vermektir." (60). Temsil'in meslek-i irşadda tartışılmaz bir yeri vardır. Zira, ... insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsiller ile bilirler." (61). Ayrıca, "... delilin müddeadan evvel ma'lum olması şarttır." (62). Bu yüzden, "... tesbih kaidesi, meçhûlü maluma kıyas eder." (63). "İlm-i mantıkça, çendan "Kıyas-ı temsili, yakin-i kat'i ifade etmiyor" denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilinin bir nev'i var ki, mantıkın yakini bürhanından çok kuvvetlidir. Ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakinidir. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz'i vasıtasiyle bir hakikat-ı küllinin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatın kanunu, bir hususi maddede gösteriyor. Ta o hakikat-ı uzmâ bilinsin ve cüz'i maddeler, ona irca' edilsin. Meselâ: "Güneş, nuraniyyet vasıtasiyle, bir tek zât iken; her parlak şeyin yanında bulunuyor." temsiliyle bir kanunu hakikat gösteriliyor ki, nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekan onu zapdedemez. Hem meselâ: "Ağacın meyveleri, yaprakları; bir anda bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde, bir kanun-u emri ile teşkili ve tasviri" bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatın kanunu gâyet kat'i bir surette isbat eder ki, o koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve sırr-ı Ehadiyyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır. İşte bütün sözlerdeki kıyâsat-ı temsiyyeler bu çeşitlerdeki, bürhân-ı kat'iyyi mantıkiden daha levuvetti, daha yakînidirler."(64). "Temsil"e dair diğer misâller: "Nasıl Güneş, ziyâ vermeksizin mümkün değildir. Öyle de uluhiyyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir." (65). "Nasıl gündüzün ziyâsı, "Güneşden geldim" der, Kur'ân dahi, "Ben, Hâlik-i âlemin beyânıyım ve kelâmıyım" der (66). "Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, imânın rükûnleri birbirini isbat ederler." (67). "... ziyâsız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, uluhiyet de tezâhürsüz olamaz. Tezâhürü ise irsâl-i rusül ile olur." (68). "Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinden olan güneşcikler ve çeşit çeşit renkler, Güneşin cilve-i aksine ve in'ikasının tecellisine verilmezse, bir tek Güneşe mukabil nihayetsiz güneşleri kabul etmek iktiza eder. Aynen bunun gibi, eğer herşey Mutlak'a verilmezse, bir tek Allah'a mukabil nihayetsiz, belki zerrât-ı kâinat adedince ilâhları kabul etmek gibi bir divanelik hezeyanına düşmek lâzım gelir." (69). "... nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkilât olur. Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de: Çok muhtelif esbabın bir tek şeyin icadında ittifakları, yüz derece müşkîlâtlı olur ve pek çok eşyânın icadı, bir tek zâta verilse yüz derece kolay olur." (70). "... bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşaub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur. Zirâ menbaı birdir. Kezâlik, bir Sûrenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur'ân-ı tecrübeye hakkı yoktur. Çünkü kâtib birdir." (71)

    YAKîNİYAT

    Bu tür kaziyeler kesin bilgi verirler. Zihin, bu hükümlerde şeksiz şüphesiz bir taraf seçer; seçtiği taraf da "nefs'ül emir'e" mutabık olur. Yakiniyatın bir delile ihtiyaç duyulmayan "bedîhiye" kısmının bazı bölümleri şunlardır:

    Evveliyât: Akıllı her insanın tereddütsüz tasdik ve kabul edeceği hükümlerdir. "Bütün, parçadan büyüktür", gibi. Diğer birkaç misâl: "Sıfat mevsufsuz olamaz... fiil failsiz olamaz." (72). "... sâni' masnu' içinde olamaz." (73).

    Müşâhedât: Hisler vasıtasiyle tasdik edilen kaziyelerdir. Beş duyu vasıtasıyla tasdik edilen hükümlere "hissiyat" denir. "Güneş ışık saçar", gibi. Derunî, enfüsî hislerin tasdik ettiği hükümler ise "vicdaniyât" ismini alır. "Eğer bir ârıza ve bir maraz olmazsa, herbir fıtrat-ı selime O'nu (Kur'ân'ı) tasdik eder. Çünki itmi'nân-ı vicdan ve istirahât-ı kalb O'nun envariyle olur." (74).

    Hadsiyât: "Hads," zihnin sür'ât-i intikâlidir (75). "Hads"de uzun düşünce ve delile ihtiyaç yoktur. Akıl, ani ve doğru bir şekilde, hükmü idrak ederek bir neticeye ulaşır. Meselâ: "... herşeyde bir birlik var. Birlik ise, biri gösterir." (76). "... o kâinatı güzelce tanzim eden kim ise, şu dini güzelce tanzim eden yine O'dur. Evet, O nizam-ı ekmel, elbette bu nazm-ı ecmel-i ister." (77). "Dünü getiren, yarını getirdiği gibi, mâziyi icad eden o Zât-ı Kadir, istikbali dahi icad eder. Dünyâyı yapan o Sâni'-i Hakîm, âhireti de yapar." (78) "Bir kitapta yazılı bir harf, yalnız bir cihette kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını tarif eder." (79). "Fâni bâkiye makam ve medar olâmaz." (80)

    Mütevatirât: İnsanların ekseriyetinin tasdik ettiği ve akıl için muhal, imkânsız görünmeyen hükümlerdir. "Malumdur ki, üç dört muhtelif yoldan gelenler, aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakîni ifade eden tevatür derecesine o hâdisenin kat'i vukuuna delâlet eder. İşte, meşrebce ve meslekçe ve isti'dadca ve asırca gayet muhtelif ayrı ayrı bütün muhakkikinin muhtelif tabakatından ve evliyânın muhtelif turuklarından ve asfiyânın muhtelif mesleklerinden ve hükemâ-i hakikiyenin muhtelif mezheblerinden olan bütün ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ile ittifak etmişler ki; kâinat mezahirinde ve mevcudat âyinelerinde görülen mehâsin ve kemâlat, bir tek Zât-ı Vacib-ül Vücudun tecelliyat-ı kemâlidir ve Cilve-i Cemâl-i Esmâsıdır." (81).

    MEŞHURÂT

    Halk tarafından doğruluğu kabul edilmiş hükümlerdir. Meselâ: "Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir."(82). "İnsan bilmediğinin düşmanıdır" (83). "İnsan ihsanın kölesidir" (84). "Her gelecek yakındır" (85). "Arayan bulur" (86).

    MAKBULÂT

    İhtisas prensibidir. Bir mevzûda mütehassısı olan "kişinin sözleri makbulâttandır." "İki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar." (87). "Bir fennin veya bir san'atın medâr-ı münakaşa olmuş bir mes'elesinde, o fennin ve o san'atın haricindeki adamlar ne kadar büyük âlim ve san'atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez, hükümleri hüccet olmaz; o fennin icmâ-u ulemâsına dahil sayılmazlar. Meselâ; büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedâvisinde bir küçük tabib kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa, maddiyatta çok tevagul eden ve gittikçe mâneviyattan tebâüd eden ve nura karşı gabileşen ve kabalaşana aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirâne sözü mâneviyattanazara alınmaz ve kıymetsizdir. Acaba yerde iken arş-ı azamı temaşa eden, harika bir dehay-ı kudsi sahibi olan ve doksan sene mâneviyatta terakkî edip çalışan ve hakâik-i imâniyeyi ilmel yakin, aynel yakin, hakkal yakin sûretinde keşfeden Şeyh Geylani (ks) gibi yüzbinler ehl-i hakîkatın ittifak ettikleri tevhidi ve kudsî ve mânevi mes'elelerde, maddiyatın en dağınık ve kesretin en cüz'i teferruatına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri, kaç para eder ve inkârları ve itirazları, gök görültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?" (88). Bütün bu kurallara ait, misâllerden başka, kaynak olarak aldığımız, "Kur'ân'ın hakiki bir tefsiri ve hakikatının bir tercümanı ve mes'elelerinin bürhânı." (89). "... bu asrı, belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mu'cize-i Kur'âniye" (90) olan Risale-i Nur'da; "Uluhiyet nübüvvete bürhân-ı limmidir. Muhammed Aleyhisselâm, Sâni-i Zülcelâl'e zâtıyla ve lisanıyla bürhân-ı innidir." (91) gibi daha birçok mücmel ve rasih bürhanlar mevcuttur. "İlm-i mantıkta bürhân-ı yakini, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delile bakar ki; bütün Risale-i Nur hüccetleri, bu bürhân-ı yakini kısmındadır." (92). Yalnız, bu mebhaslar, kuru mantık kurallarının adesesinde değil, eserlerdeki siyâk-u sibakları dahilinde mütalaa edilmelidir. Zira; "iman yalnız ilim ile değil, imanda çok letaifin hisseleri var." (93). Akıl veya mantık, diğer birçok vasıta gibi istikamet dairesinde kullanıldığı an, nıkmet değil, nimetdir. "Hadd-i evsâtı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak yalnız (şer'i felsefe) belağât ve mantık ile hikmettir (94). "... akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhân-ı akliye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek."
    Ey muhataplarım!
    Ben çok bağırıyorum. Zîra, asr-ı salis-i aşrın, yani on üçüncü asrın minaresinin başında durmuşum,

    sûreten medenî ve
    dinde lakayd ve
    fikren mazinin en derin derelerinde olanları
    camie davet ediyorum.


  4. #4
    Ehil Üye Bilal-i Sivasi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Bulunduğu yer
    İzmir
    Mesajlar
    1.298

    Standart

    Kaynaklar:

    1. Ahmet Cevdet, "Miyar-? Sedad,. s. 11.
    2. Bakara, 219; Nisa, 82; Rum, 50; Yunus, 101; Bakara, 164; A'raf, 185; Kaf, 6.
    3. Mesnevi-i Nuriye, Hubab, s. 77.
    4. Lem'alar, 17. Lem'a, 6. Nota, s. 121.
    5. Şualar, 7. Şua, Mukaddime, s. 101, 103.
    6. Osmanl?ca Türkçe Ansk. Büyük Lugat s. 540.
    7. Mektubat, 26. Mektup, 3. Mebhas, 5. Mes'ele, s. 325.
    8. Muhakemat, 3. Makale, 1. Maksad, Vehim ve Tenbih, s. 117.
    9. Büyük Lugat, s. 529.
    10. Muhakemat, 3. Makale, 1. Maksad, ?şaret, s. 116.
    11. Büyük Lugat, s. 529.
    12. Muhakemat, 3. Makale, 1. Maksad, ?şaret, s. 118.
    13. Muhâkemat, 3. Makale,4.Meslek, ?şâret ve ?rşât ve Tenbih , s. 143
    14. Lem'alar, 23. Lem'a, s. 179.
    15. Lem'alar, 23. Lem'a, s. 179.
    16.Lem'alar, 30. Lem'a, 3. Nükte, 2. Nokta, 2. Mes'ele, s. 312.
    17. Mesnevi-i Nuriye, Lem'alar, 10 Lem'a, s. 16.
    18. Rifat, "Vesilet'ül-?kan ve Mant?k Tercümesi, s. 71.
    19. Lem'alar, 23. Lem'a, s. 188.
    20. Mektubat, 26. Mektup, 1. Mebhas, s. 310.
    21. Lem'alar, 14. Lem'an?n 2. Makam?, 3 S?r, s. 198.
    22. Sözler, 30. Söz'ün 2. Maksad?, 2. Nokta, 1. Mebhas, s. 549.
    23. Sözler, 33. Söz, 16. Pencere, s. 664.
    24. Sözler, 32. Söz'ün 2. Mevk?f?, 1. Maksad, s. 607-608.
    25. Bolay, Prof. Dr. S. Hayri, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, 1987 s.56.
    26. Sözler, Onuncu Söz, 5 Hakikat (Haşiye-2), s. 72.
    27. Bolay, a.g.e., s. 46.
    28. Sözler, 14. Söz'ün Zeyli, 4. Sual, s. 172.
    29. Sözler, 31. Söz'ün Zeyli, 3 Nokta, s. 587.
    30. Sözler, 31. Söz'ün Zeyli, 5. Nokta, s. 588.
    31. ?smail Hakk?, Felsefe Dersleri, s. 138.
    32. Öner, Prof. Dr. Necati, Klasik Mant?k, Ankara, 1986, s. 83.
    33. Mektubat, 20. Mektub'un 10. kelimesine zeylidir. s. 254.
    34. Sözler, 10. Söz, Hatime, s. 91.
    35. Mesnevi-i Nuriye, Zerre, s. 167.
    36. Şualar, 15. Şua, 2. Makam, 2. Basamak, s. 658-659.
    37. Ahmet Cevdet, a.g.e., s. 67.
    38. Öner, a.g.e., s. 105.
    39. Büyük Lugat, s. 530.
    40. Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 1. Esas, 2. Menba, s. 517.
    41. Mektubat, 20. Mektup, 2. Makam, 11. Kelime, s. 252.
    42. Lem'alar, 11. Lem'a, 5. Nükte, s. 52.
    43. Mektubat, 19. Mektub, 16. ?şaret, s. 163.
    44. Öner, a.ge., s. 141.
    45. Muhakemat, 2. Makale, 1. Mes'ele, s. 78.
    46. Sözler, 33. Söz, 30. Pencere, s. 684.
    47. Muhakemat, 2. Makale,9. Mes'ele, s. 95
    48. Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4 Esas, 1. Mes'ele, s 529-530
    49. Sözler, 29. Söz, 2. Maksad, 4 Esas, s. 532.
    50. Öner, a.g.e., s. 143.
    51. Sözler, 32. Söz'ün 2. Mevk?f?, 1.Maksad, s. 607.
    52. Muhakemat, 3. Makale, s. 122.
    53. Büyük Lugat, s. 863
    54. Mektubat, 26. Mektub'un1. Mebhas?, s. 315.
    55. Mektubat, 19. Mektub, 16. ?şaret, s. 162
    56. Öner, a.g.e., s. 144
    57. Mesnevi-i Nuriye, Zerre, s. 173.
    58. Muhakemat, 3. Makale, 1. Maksad, s. 114.
    59. Kastamonu Lahikas?, s. 108.
    60. Öner, a.g.e., s. 172-173.
    61. Mesnevi-i Nuriye, Katre, Hatime, s. 61.
    62. ?şaratü'l-?'caz, Nübüvvet Hakk?nda, s. 205.
    63. Sözler, 24. Söz, 3. Dal, s. 349.
    64. Sözler, 32. Söz'ün 2. Mevk?f?, 2. Maksad?n Hatimesi, s. 615-616.
    65. Sözler, 10. Söz, Mukaddime, 2. ?şaret, s. 61.
    66. Sözler, 25. Söz, 1. Şule ile, 2. Şua, 4. Lem'a, s. 397.
    67. Şualar, 11. Şua, 9. Mes'ele, 1. Nokta, s. 241.
    68. Mesnevi-i Nuriye, Lasiyyemalar, s. 34.
    69. Sözler, 22. Söz'ün 2. Makam? 4. Lem'a, s. 297.
    70. Sözler, 33. Söz, 11. Pencere, s. 662.
    71. ?şâratü'l--?'caz, ?'caz-? Kur'ân, s. 219.
    72. Mesnevi-i Nuriye, Katre, 1. Bab, s. 54.
    73. Mesnevi-i Nuriye, Habbe, s. 111.
    74. Mektubat, 19. Mektub, 18 Nükteli ?şaret, s. 190.
    75. Ahmet Cevdet, a.g.e., s. 97.
    76. Mektubat, 20. Mektub, 2. Makam, 2. Kelime, s. 231.
    77. Mektubat, 19. Mektub, 19 Nükteli ?şaret, s. 193-194.
    78. Mektubat, 20. Mektub, 2. Makam, 5 Kelime, s. 237.
    79. Mesnevi-i Nuriye, Lem'alar, 5. Lem'a, s. 13.
    80. Mesnevi-i Nuriye, Lasiyyemalar, s. 39.
    81. Sözler, 32, Söz'ün 2. Mevk?f?, 3. Maksad, 3. Remiz, 5. Hüccet, s. 662.
    82. Sözler, 13. Söz, 2. Makam, s. 147.
    83. Sözler, Lemeât, s. 693.
    84. Lem'alar, 11. Lem'a, 10. Nükte, s. 58.
    85. Lem'alar, 17. Lem'a, 12. Nota, s. 129.
    86. Lem'alar, 20. Lem'a, 1. Nokta, 2. Sebeb, Haşiye, s. 150.
    87. Sözler, 29. Söz, 1. Maksad, 3. Esas, s. 512.
    88. Şualar, 7. Şua Mukaddime, s. 102.
    89. Şualar, 1. Şua, 2. Sual, s. 685.
    90. Kastamonu Lahikas?, s. 8.
    91. Muhakemat, 3. Makale, s. 106-107.
    92. Emirdağ Lahikas?, cilt I, s. 90.
    93. Mektubat, 26. Mektub, 4. Mebhas, 2. Mes'ele, s. 331.
    94. Muhakemat, 1. Makale, 5. Mukaddime, Hatime, s. 25.
    95. Emirdağ Lahikas? cilt II, s. 117.
    Ey muhataplarım!
    Ben çok bağırıyorum. Zîra, asr-ı salis-i aşrın, yani on üçüncü asrın minaresinin başında durmuşum,

    sûreten medenî ve
    dinde lakayd ve
    fikren mazinin en derin derelerinde olanları
    camie davet ediyorum.


+ Konu Cevaplama Paneli

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

     

Benzer Konular

  1. Acizane Bir BüRHaN..
    By BüRHaN in forum Tanışma
    Cevaplar: 13
    Son Mesaj: 25.10.09, 22:23
  2. Yirmi İkinci Söz, Birinci Makam, Üçüncü Bürhan
    By seyru suluk in forum Risale-i Nur'dan Vecize ve Anekdotlar
    Cevaplar: 7
    Son Mesaj: 08.12.08, 21:45
  3. Delail, Hüccet ve Bürhan
    By nüseybe in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 28.07.08, 18:41
  4. Bürhan-ı Tevhid
    By Katreler in forum Açıklamalı Risale-i Nur Dersleri
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 25.10.07, 20:41
  5. Bürhanı Limmi ve İnni Nasıl Açıklanır?
    By ademyakup in forum İslami Nitelikli Yazılar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 07.12.06, 09:14

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
Yemek Tarifleri ListeNur.de - islami siteler listesi
Google Grupları
RisaleForum grubuna abone ol
E-posta:
Bu grubu ziyaret et

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0